Zoraki Kesişmeler

Orijinal Adı: The Air I Breathe

Yönetmen: Jieho Lee

Kesişen hayatlar, birçok dönemde sinema için önemli bir konu olmuştur. Bugün artık bu konuyu ele alan filmleri bir tür olarak ele almak bile mümkündür. Özellikle Meksikalı yönetmen Inarritu, Amores Perros’uyla gerek eleştirmenlerden gerekse seyirciden tam not alınca bu türe olan ilgi artmıştır. Öyle ki Inarritu’nun kendisi bile aynı tekniği iki filmde (21 Grams, Babel) daha denemiş, başarısını tekrarlamıştır. ‘Kesişen hayatlar’ konusunu kimi yönetmenler kendine has bir üslupla ele alıp bu türe yeni açılımlar getirmiş ve bu konunun daha fazla ele alınmasını sağlamıştır. Nitekim Guy Ritchie Scorsese’nin üslubunu ve Tarantino’nun mizahını alıp bunu kesişen hayatlar konusuyla harmanlayıp Lock, Stock and Two Smoking Barrels ve Snacth gibi birbirinden lezzetli yapımlar çıkardı ortaya. Ne var ki her türde olduğu gibi bu türde de ileri adımlar atamayıp sıradan/diğerlerinden farkı olmayan filmler de mevcut.

The Air I Breathe uzakdoğu asıllı, New York doğumlu yönetmen Jieho Lee’nin ilk uzun metraj çalışması. Bu da yıldız oyuncu kadrosuyla dikkat çeken filmin bir diğer ilgi çekici tarafı. Böylesine bir kadronun ilk uzun metraj çalışması olan bir yönetmenin ellerine teslim edilmesi bizi oldukça şaşırtmış, filme olan merakımız artmıştı. Filmin bir diğer ilgi çekici tarafıysa antik bir atasözüne dayanan filmin konusu. Bu atasözüne göre insanların varlığını kontrol eden dört element vardır: Aşk, kader, zevk ve mutluluk.

Dizi jeneriklerini andıran giriş jeneriği pek de umut vaad etmiyor. Giriş sekansından itibaren Finchervari kamera hareketleri, seyirciyi etkilemeye çalışan replikleri hemen dikkat çekiyor. Yönetmen filmindeki hakimiyetini kaybedince zaman zaman kopukluklar meydana geliyor ve dış ses kullanımındaki replikler yer yer ilgi çekerken, genel diyalogtaki replikler havada asılı kalıyor. Dizi filmlerin etkisi sadece giriş jeneriğinde değil, filmin genelinde hissediliyor. Dört bölümlük bir mini dizi izlemiş hissiyatına kapılmaktan alamıyoruz kendimizi.

Oscarlı aktör Forest Whitaker ilk bölüm olan ‘Mutluluk’un merkezinde yer alan bir iş adamını canlandırıyor. Kısa yoldan köşeyi dönmeyi hedefleyen, kelebeklerden büyük bir haz alan ve hayatını riske atacak bir bahis oynayan bu karakterin öyküsü sadece girişiyle dikkat çekerken, başarılı bir dizi filminin herhangi bir bölümünden çok da iyi olmayan bir biçimde nihayete eriyor. Bu bölümdeki kelebek ve kelebek sevgisi ise filmin genelindeki sürekli değişen duyguları temsili açısından büyük bir öneme sahip. İkinci bölüm olan ‘Zevk’in odak noktası ise Brendan Fraser’ın hayat verdiği, geleceği görebilen ve ‘parmakçı’ lakaplı bir mafya babasının (Andy Garcia) sağ kolu olan bir karakter hakkında. Doğrusal olmayan kurgu tekniğini de arkasına alan bölüm (aynı teknik ‘Aşk’ bölümünde de kullanılmış ki bu teknik özellikle ‘Aşk’ bölümünde fazlasıyla sırıtıyor) duygularını yansıtma açısından en iyi bölümlerden biri. Gerek bu bölümdeki gerekse ‘Kader’ bölümündeki geriye dönüşler ise o kadar sıradan ki, özellikle geriye dönüşlerdeki görüntü yönetimi tıpkı Butterfly Effect’teki gibi amatörce ve sinemasal değerlerden yoksun. Üçüncü bölüm olan ‘Kader’in merkezinde ünlü bir starı canlandıran Sarah Michelle Gellar var. Tanıdık bir aşk öyküsünün anlattıldığı ve yine tanıdık bir biçimde nihayete eren bölümde sevişme sahnesi bile o kadar tanıdık ki, Trista’nın bir an için hayranlarını George A. Romero’nun zombileri gibi hissettiği sahne dışında akıllarda pek de bir şey kalmıyor. Dördüncü ve son bölüm olan ‘Aşk’ın merkezinde ise benim çok beğendiğim ve her zaman çok daha iyi yerlere geleceğini düşündüğüm Kevin Bacon var. Yakın arkadaşının karısı Gina (Julie Delpy)ya olan aşkı için yaptığı fedakarlıklarının anlatıldığı bölüm filmin temposunu arttırmazken, eksik kalan senaryo neyse ki finale doğru kendini tamamlıyor.

Paul Thomas Anderson’ın Magnolia’sı gibi bol karakterli bir film var karşımızda. Ne var ki bu karakterlerin hepsi o kadar yapmacık ki, kalabalık oyuncu kadrosunun elinden hiçbir şey gelmiyor. Kevin Bacon, Julie Delpy gibi oyuncular bile filmin basit gidişatına müdahale edemezken, özlü sözlere ve müziklere sırtını yaslamaya çalışan filmin ‘kader’i değişmiyor. Belki bir başka yönetmen çekse çok daha iyi bir film kalırdı akıllarda, diye de düşünmüyor değil insan.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler