Yeni Bond filmi “Spectre” öncesi Daniel Craig’li Bond filmlerine genel bakış

 

Başlarda sinefillerin itiraz ettiği, sonrasında ise zamanla alışıp benimsediği Daniel Craig, yeni Bond olarak ilk duyurulduğunda şahsen bir itirazım olmamış, hayıflanmamıştım. Zaten en baştan beri James Bond oyuncu değişimine açık, zamanı geldiğinde de bunu usulca (sırıtmadan) yapan, bu bağlamda değişime açık bir seriydi. Favorim Roger Moore olmakla birlikte Timothy Dalton ile Pierce Brosnan’ı pek tutmamıştım Bond rolünde! Sean Connery ise ikinci favorimdir. George Lazenby’ın tek filmlik katkısına ise yorumda bulunamayacağım, çünkü seride izlemediğim tek film olarak “Kraliçenin Hizmetinde” benim için bir utanç kaynağıdır!

Şimdi 06 Kasım’da gösterime girecek “Spectre” vesilesiyle Daniel Craig’li Bond filmlerine bir göz atalım.

 

Casino Royale (2006) Yönetmen: Martin Campbell

90′ların gözde yönetmenlerimden Martin Campbell’in kamera arkasına geçtiği film, özellikle eleştirmenler nezdinde adeta Bond külliyatı içerisinde bir devrim olarak nitelendirilmişti. Uygar Şirin’in “sinema” dergisindeki yazısı hala dün gibi gözlerimin önündedir. Filmi, unutmam rahmetli Ataon Tower sinemalarında izlemiştim. Çıkışta da hasta anneannemi ziyarete gitmiştim. Casino Royale tek kelimeyle şık bir film. Klas bir film… Ancak, filmin yansıtıldığı kadar karanlık ve bir devrim niteliğinde olduğunu düşünmüyorum. Evet, Bond daha acımasız olarak resmedilmişti belki, evet Bond kızı ile olan ilişkisi daha entrikalıydı, evet aksiyon sahneleri daha pisti (gerçekçilik anlamında söylüyorum) Evet, yeni Bond’umuz sarışındı! Ama tüm bunlar filmi alkışlamak için ya da sevinç çığlıkları atmak için yeterli miydi orası tartışılır. İzleyeni asla pişman etmeyecek, birinci sınıf bir aksiyon gerilim filmi vardı karşımızda. Sizi iki saat alıp götürecek bir seyirlik, bir gişe filmi… Mads Mikkelsen de çok şık bir Bond kötüsüydü. Adrenalinin merkezine pokeri yerleştiren film Eva Green’i de popüler kültüre (büyük bütçeli filmlere desek daha doğru olacak) kazandıran film olarak sinema tarihinde yerini almıştı. Müthiş enerjik bir sahneyle açılan film, şık bir hamle ile finalini yapıyordu.

Quantum of Solace (2008) Yönetmen: Marc Forster

Birbirinden farklı ve değerli filmlere imza atan yönetmen Marc Forster’ın (Monster’s Ball, Finding Neverland, Stranger than Fiction, The Kite Runner vs.) aksiyon türünde şansını denediği film, bir önceki Bond filmine göre bir hayli zayıftı ve büyük bir geri adımdı. Filmin esas sorunu kesintisiz aksiyon içermesiydi. Bu her film için bir sorun teşkil etmeyebilir, ama bir Bond filmi için ölümcül bir hataydı. Elle tutulur bir hikayesi ve sağlam bir entrikası olmayan bir Bond filmini kim ister? Hele hele aksiyon yönünden de yönetmenimiz biraz “Bourne”a özenmişse! Bond kötüsü olarak Avrupalı usta oyuncu  Mathieu Amalric’i seçmek belki akıllıca bir tercihti ancak, kötü adamın film boyunca pasif ya da işlevsiz kalması, kabaca ağırlığını koyamaması filmdeki iyi kötü çatışmasını da etkiliyor ve hesaplaşma biz seyirciler için pek bir şey ifade etmiyordu. Yönetmenliğin de hallice olduğu filmi eski manken Olga Kurylenko’nun seksiliği bile kurtaramıyordu.

Skyfall (2012) Yönetmen: Sam Mendes

Bu sefer yönetmen koltuğuna başyapıtları bulunan Sam Mendes’in getirildiği yapım açılışında Adele’in Skyfall parçasıyla insanı adeta büyülüyordu. Fakat akabinde Türkiye’de yaptığı kötü, çarpık ve oryantalist (beyaz adam bakış açısı) çekimlerle dikkat dağıtıyordu. Filmin ilerleyen dakikalarında Japonya’yı, aralarda da bilumum şehri adeta torpil geçerek güzellikleriyle yansıtması insanı iyice kızdırıyordu. İşin zihin okuma ve propaganda kısmını bir kenara bırakırsak, karşımızda son derece klas ve şık bir Bond filmi vardı. Klişelerden mümkün olduğunda uzaklaşan bir film çekmişti yönetmen Mendes, ama bu filmin başka sorunları olmadığı anlamına da gelmiyordu. Bond kötüsü olarak Javier Bardem’in seçilmesi çok zekiceydi, ancak karakterin malum Joker ile benzerlikler taşıması etkisini zayıflatıyordu. Karakterin finaldeki kritik hamlesi ise Hollywood’un klişelerden bir türlü kurtulamadığı gerçeğini yüzümüze yüzümüze vurarak adeta “bir çuval inciri berbat ediyordu!” İzleyenler neyi kastettiğimi anlayacaklar, halbuki böyle ayakları yere basan bir filme, daha gerçekçi, daha diken üstünde ve de daha karanlık bir final yakışırdı. Klasik teatral kötü adam tripleri değil! John Woo klasiği Hard Target’a bilinçli ya da bilinçsiz bir gönderme olduğunu düşündüğüm final sekansı ise beni fazla heyecanlandırmamıştı. Belli ki ekip mekan olarak özel bir yer seçerek ve bunu da karakterin geçmişine bağlayarak farklı bir şeyler denemek istemişti. Evet, bunun görsel karşılığı son derece ilgi çekiciydi, ama çok büyük bir sürpriz veya heyecan fırtınası olduğuna katılmıyorum. İzlerken düşündüğüm şey arkadaşlar heyecan katmak için böyle bir yapmışlar oldu. Şu an aklıma gelmiyor ama sinema tarihi unutulmaz finallerle doluyken Skyfall’u sırf yönetmenliği kalburüstü diye bu kadar abartmak bana pek doğru gelmiyor. Örneğin yakın zamanda izlediğim “Rogue Nation”ın su altı veya opera sahnesini Skyfall’un final sekansına on kere tercih ederim. Casino Royale mi Skyfall mu? diye soracak olursanız, zor bir soru derim ama sanırım cevabım Casino Royale olacaktır.

“Spectre”de görüşmek üzere…

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler