Uykudan Önce…(*)

Bu başlık altında çocuklara artı değerler kazandıracak ve onlara “rahatlıkla” izletilebilecek filmleri paylaşalım. Çocuklar için uygun gördüğünüz filmin künyesi ve filme dair yorumlarınızı paylaşırsanız birlikte güzel bir liste hazırlayacağımızı düşünüyorum. Oluşturacağımız listenin ebeveynler ve öğretmenler için de iyi bir kaynak olacağı kanaatindeyim.

Şimdiden katılımlarınız için teşekkür ederim.

(*) Adile Naşit anısına.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Uykudan Önce…(*)” bu yazı hakkında 18 yorum var

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Bacheha-Ye Aseman’ {Cennetin Çocukları – 1997} / Majid Majidi

    Küçük bir İranlı çocuğun kardeşinin tamirden aldığı ayakkabılarını kaybetmesi üzerine okula giderken paylaştıkları bir çift ayakkabı ve anne babasını üzmemek için bunu onlardan saklamaları ile gelişen olaylar üzerine kurulmuş samimi sıcacık bir film.

    ‘Bridge to Terabithia’ {Terabithia Köprüsü – 2007} / Gabor Csupo

    Kalabalık bir ailenin çocuğu olan Jess ve yazar ebeveynleri olan tek çocuk Leslie’nin kendilerine kurdukları bir hayali oyun dünyasının, dostluklarının, sosyalleşmeleri ve kabuklarını kırmalarının hikayesi…

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Şair ne güzel söylemiş; …’Ben öyle bilirim ki yaşamak / berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır’…

    Sinemamızdan bir örnekle başlamak istiyorum, bu güzel başlığa.

    Film: ‘Yusuf ile Kenan’
    Yönetmen: Ömer Kavur
    Oyuncular: Cem Davran, Tamer Çelikar…

    Çocuklarımızın izleyip kendilerine ders çıkaracakları bir film. İyi ile kötüyü ayırma anlamında da güzel bir film. Çocuklara mutlaka izletilmesi gereken bir film.

    Ellerine sağlık, sayende çocuklar güzel filmler izleyecek!

  • wong kar wai diyor ki:

    - Benim Adım Elizabeth (2006) – Jean Pierre Ameris

    Yalnızlıktan ve karanlıktan korkan küçük Elizabeth’in korkularıyla yüzleşerek onlardan kurtulmanın yollarını araması kendine yepyeni bir masalsı dünya oluşturması ve kurguladığı bu alemde Betty oluvermesi üzerine son derece keyifli bir yapım. Oz Büyücüsü göndermeleri ve derli toplu anlatımıyla büyüme hakkında başarılı bir filmle karşı karşıyayız. Ben şahsen beğendim, film okul öncesi çocuklara hitap etmiyor diye düşünüyorum ama filmin ilköğretim çağından itibaren görülmesinde yarar vardır kanaatindeyim.

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Aynı yıl (1939) çekilmiş iki klasik;

    Film: ‘The Little Princess’ {Küçük Prenses}

    Yönetmen: Walter Lang

    Oyun: Shirley Temple…

    Küçük Sara zorluklar karşısında dimdik ayakta durmanın, her şeye rağmen inatla yaşamanın, içinde hep bir umut taşımanın ne demek olduğunu bir güzel gösteriyor bize.

    Shirley Temple’nin harika oyunculuğunu da unutmamak lazım…


    Film: ‘The Wizard of Oz’ {Oz Büyücüsü}

    Yönetmen: Victor Fleming

    Oyun: Judy Garland, Ray Bolger, Billie Burke…

    Tüm zamanların en iyi masal filmi desek çok mu abartmış oluruz acaba. Şu bir gerçek ki çocuklar için son derece faydalı bir film. Çocukların sağlıklı bir şekilde gelişmesine katkı yapabilecek bir film, ya da ben öyle düşünüyorum.

    Sadece çocuklukta değil ilerki yaşlarda da izlenebilecek unutulmaz bir klasik…

  • wherearethevelvets diyor ki:

    Çocuklarla ilgili şeyler beni her zaman korkutmuştur. Çünkü erişkin beyinle nedenlerini hoşgöreceğimiz şeyler çocuklar için yıkıcı olabilir ve hatta onları melankoliye sürükleyebilir.
    Bu nedenle diyeceğim ki Rashomon’un vermiş olduğu “Yusuf ile Kenan” örneğine katılamayacağım. O filmdeki, kalbinden bıçaklanıp sırtüstü külçe gibi düşen bir çocuğu izlemek benim için bile zor olmuştu. Sadece tek bir sahneyle uykuları kaçan çocuklar bu filmden pek bir çıkarım yapamayacaklardır.
    Nedense bize özgü bir düşünce vardır. İçinde çocukların rol aldığı yapımlar, çocuklara uygunmuş gibi gelir. Aslında bunlar çocukluğunu unutmuş erişkinler tarafından yapılmış filmler olabiliyor. Bunlar çocuklara zarar veriyor. Küçüklerin çok değişik bir bakış açısı ve düşünce sistemi vardır. Bir filmde mutlak ve kesin bir doyum ararlar. Bir örnek vericem:
    Film değil ama kitaplarını benim seçtiğim bir kız çocuğu vardı. Saçma hikayelerle kirlenmesin diye özenle seçtiğim kitapların birinde (ki oldukça naif resimlerle renklendirilmiş harika bir kitaptı), bir kağıda resmedilmiş bir kuş, uçmaya hevesleniyordu ama gerçek bir kuş olmadığından başaramıyordu. Diğer kuşlara imrenerek bakıyor ve rüzgardan yardım istiyordu. Neyse sonunda bir oğlan bu kuş çizilmiş kağıttan bir uçurtma yapıyordu ve zavallı kuş muradına eriyordu… Gelgelelim bunu okuyan kız çocuğu gözyaşlarına boğuldu. Kendisini bir türlü teselli edemedim. “Ama o yine de gerçek bir kuş olmadı, gerçekten uçmuyor” diye akıttığı gözyaşlarına bir cevap bulamadım. Kitabı hiç sevmedi ve bir daha eline almadı.
    Filmler de böyle işte. Çocukları neyin nasıl etkilediğini bilemiyorsunuz. Özellikle film izlerken ağlayan bir çocuk bana korkunç suçluluk duygusu çektiriyor. Çocuk yetiştirmek çok zor…
    Gelelim önerime: Ben Miyazaki ustadan “Komşum Totoro”yu önericem. Hem çizgi film, hem de sınırsız bir hayal gücü var. Hem de bunların gerçek olmadığı konusunda içine “erişkin” düşünceler katılmamış.
    Çizgi film demişken herhalde küçük çocuklara en önermeyeceğim çizgi filmler Hollywood çıkışlı filmler olacaktır. Sığ hayal güçleriyle bu filmlerde, ne hayvan hayvan oluyor ne de cansız varlıklar şöyle rahatlıkla cansızlıklarının tadını çıkarıyorlar. Bütün sevimliliği insana olabildiğince benzemesi üzerine kurulan bu kahramanlar, çocuklara insandan başka bir düşünce sistemini öğretmiyor. Aslan Kral jöleli saçları ve yakışıklılığı ile ızdırapla ortada dolaşıyor. Nemo’nun babası ve yolculuğu sırasında karşılaştığı yaratıklar bile su katılmamış insancıklar!!! Korkunç birşey…
    “James ve Dev Şeftali” ise önereceğim animasyonlar arasında. Ama onun da kitabını okusunlar…

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    ‘wherearethevelvets’ arkadaşıma çeşitli açılardan katılıyorum. Nihayetinde burada çocuklardan söz ediyoruz, onların genç dimağlarını korumak lazım.

    Şiddet çocuklar üzerinde olumsuz etkiler yapar, bu doğru. Fakat iyi ile kötü arasındaki ayırımı bazen şiddeti gösterek yaparız (doğruluğu yanlışlığı tartışılır). Çocuk bunu görür, kendine göre çıkarımını yapar. Neticede filmlerde yaşananlar, gerçek hayatın bir aynası. Hayatın içinde bunlar da var. Bunu söylerken, şunu da demiyorum. Acılar, kötülükler, şiddet var, öyleyse bunları gösterelim; çocuklar pişsin (yetişsin)… Bunları hiç görmeyen, bunlardan haberi olmayan çocuk; böyle bir durumla karşılaştığında ne yapacak? O çocuğun o durumda yaşayacağı şeyler bu sahneleri gördüğü andan daha kalıcı etkiler bırakmaz mı?

    Burada çocuk diyoruz, ama hangi yaş gruplarını kastediyoruz? Bu da önemli bir nokta diye düşünüyorum. Pek tabi ki çok daha küçük beyinlerde bu tür sahneler, kötü etkiler bırakır.

    Bu filmle ilgili olarak, şunu da anlatmak istiyorum. Ben bu filmi en son Altın Koza Film Festivalinde izledim. İzlediğim salonda henüz ilkokula gitmeyen, ama ilkokula gidecek olan bir grup öğrenci ile bu filmi izledim… Önceleri tereddüt ettim, çocuklar için sakıncalı olabilir diye. Zira bahsedilen sahnenin dışında da çocuklar açısından zararlı olabilecek sahneler var… Tüm bunları düşünürken, film bitti. Öğretmenleri film ile ilgili olarak çocuklara sorular soruyordu. Çocuklar filmden çıkardıklarını anlatıyorlardı. Gayet de güzel düşünceler çıkarmışlardı…

    Nasıl her sahne her izleyicide aynı etkiyi bırakmıyorsa, bu tür sahnelerin de belli bir yaşın üzerindeki her çocukta aynı etkiyi bıraktığını düşünmüyorum…

  • lidya diyor ki:

    pedogojiye ilgi duyan biri olarak cok güzel bi başlık oldugunu belirtmek isterim.umarım sölediklerinize önem verip tavsiyelerinizi kıstas alan birileri vardır.ben kendi cocugum olsa diye düşünmek istiyorum ona mutlaka ama mutlaka hayal dünyasını geliştirip,soyut düşünce gücü ve yaratıcılık katıcak aynı zamanda da hayatı tanımasını,farklı hayat tarzlarını görmesini ve acı gercekleri kavramasını saglıyacak,empati gücünü arttırıp vicdanın ve insanlığının gelişmesini garantileyecek(evet despot bi ebeveyn olurdum:)),yaptıgı tercihlerin hayatını şekillendireceğini ve “tanrıyı güldürmek istediğinde ona planlarından bahsetmesi” gerektiğini öğretecek filmler izletmek isterdim.”duygusal olgunluğa” erişmesi,dış dünyanın cirkinliklerine ragmen “masum” kalabilmesi ve insanlara,olaylara objektif bakıp önyargısız olabilmesini saglıyacak filmler.
    secmekte zorluk cekiyorum.ilk aklıma gelen “To Kill a Mockingbird(1962)” oldu.sölediğiniz filmlere katılıyorum.fazladan ekliyeceğim tüm tim burton filmleri olurdu sanırım:) farklı olabilmeyi ve tepkilere ragmen özgün bi kişilik geliştirmeyi öğrenmesi için.ben tam bi burton fanı oldugum için cocugumu o gothik dünyadan uzak tutmazdım.çünkü “yaşam bir ölüm biçimidir” aslında bunu kavraması cok önemli bence…

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Film: ‘The Jungle Book’ {Orman Çocuğu – 1967}

    Yön: Wolfgang Reitherman

    Kitabı kadar eğlenceli ve iyi olmasa da çocuklar için ideal bir animasyon diye düşünüyorum. Çocukların hayal güçlerini geliştirecek, onlara bir şeyler katacak bir film, ya da ben öyle düşünüyorum…

  • wherearethevelvets diyor ki:

    Aslında doğru söylüyorsun Rashomon, yaş grubuna göre film belirlemek lazım. Benim çocuğum yok, fakat küçüklüğünden beri ilgilendiğim şu an liseye giden iki çocuk var. Bunların izledikleri filmlere dahi ben karıştığım için, zevk geliştirme ve çocuk ilgi alanları konusunda çok hassaslaşıyorum. Bilmiyorum, bir çocuğun bir çocuğu öldürmesi, onların masum hayatlarını erişkin ihtiraslarımızla kirlettiğimiz anlamına geliyor. Anlatmak gerektiğinde cinayeti bile tam olarak anlatamazken, bu çok zor gelirdi bana. Bahsettiğim çocuklar da bundan etkilenecek çocuklardı.
    Kendi küçüklüğümü düşündüğümde, bir filmde ölen bir köpek görmüştüm (sanırım Cüneyt Arkın’ın İstasyon filmiydi, bilemiyorum), köpek ölürken gözünden yaş geliyordu. Ağlama krizimin ne kadar sürdüğünü bilemiyorum. Ailedeki herkes, o köpeğin ölmediğini rol yaptığını falan söyledi ama o gece ağlamaktan uyuyamamıştım. Belki de ben tüm çocukları kendi çocukluğum gibi düşünüyorum. Yeni nesil en kanlı ölümlü sahneleri bile kılı kıpırdamadan izleyebiliyor.
    lidya arkadaşımızın verdiği örneğe ben de katılıyorum. Tim Burton, hayal gücü genişliği bakımından çocuklar için uygun örnekler veriyor. Ben yönetmenin “Big Fish” filmini önericem. Şöyle düşündüğümde çocuklar için sakıncalı bir yönünü bulamadım. Hem erişkinlerin de hayal dünyasında bir gezinti onlar için iyi olabilir.
    “Amelie” filmi, benim her yerde her koşulda önereceğim bir filmdir. Bazı erotik çağrışımlar ise çocuklara; bir insanla seks yapmanın ve orgazm olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatmak için iyi bir fırsat olabilir.
    Benim çocuğum olsa, kişisel olarak sakınacağım filmler, din unsuru içeren filmler olurdu. Ben ateist olduğumdan çocuğumun da din dayatmalarıyla kafasının karışmasını istemezdim. Bazı filmlerde annesi ölen çocuğa “annen şu an cennette seni izliyor” deniyor ya, ne kadar sakıncalı bir şey yahu. Bir de, özellikle Amerikan çocuk filmlerinde “Noel Babanın gerçek olduğu konusunda erişkinleri ikna etmeye çalışan çocuklar” vardır. Bir film tamamen bunun üzerine kurulur. Seyrettirmeyeceğim filmlerden bazıları da bunlardan oluşurdu.

  • lidya diyor ki:

    wherearethevelvets arkadasımıza katılıyorum.özellikle cocuk yaştaki bireylere belirli bir dini empoze etmeye calışan filmleri izletmek “istismara” girer.henüz kendi dinini belirleme bilincine sahip olmayan bir bireye etik açıdan böyle dayatmaların yapılması resmen suc olmalı.ama dini motiflere,tanrıyı anlatan imgelemlere karşı değilim dayatma olmadıktan sonra.çünkü bu insanlıgın gerceği.yani hayatı tanıması için tanrı olgusunuda tanıması gerektiğini düşünüyorum.tarafsızlık gereği.derler ya “tanrı olmasaydı bile insanoglu yaratırdı”:) bu olguyu tanımalı,insanlık üzerindeki etkisini görmeli ki kendi bağımsız yapısını oluşturacaksada anti-tezini görmeli:)
    bunun dışında tarkovsky nin bitirme tezi olan “The Steamroller and the Violin “ tavsiyemdir.bir cocuk ve bir silindir işcisi arasındaki dostlugu anlatan film sosyalizmin temeli olan sınıfsızlıgı,ayrımın dogru olmadıgını,insan olmanın samimiyetini cok güzel anlatıyor.bence cocuklar için cok samimi bir insanlık dersi niteliği taşıyor film.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ’120′ / Özhan Eren, Murat Saraçoğlu – 2008

    Çocukların 1. Dünya Savaşı yıllarında ülkemizin ve insanımızın içinde bulunduğu durumu, savaşın yıkımını anlayabilmeleri, tarihimize yabancı kalmamaları için güzel bir film. Üstelik de Ermeni olaylarına yaklaşımı oldukça tarafsız ve insani…

    Arkadaşlar, çocuklara izletilecek filmler konusunda güzel bir tartışma yapmışsınız. Ben de çocukların yaş gruplarına göre farklı filmlerin izletilmesinin daha uygun olacağı fikrinizi paylaşıyorum. Örneğin ’120′ filmini ikinci kademe öğrencilerine (6, 7 ve 8. sınıflar) gönül rahatlığıyla izlettim ancak wherearethevelvets arkadaşımızın da değindiği okul öncesi çağı çocukları için bilemiyorum belki de 7-10 yaş çocukları için de pek uygun olmayabilir. Zira filmin ana karakterlerinden biri hastalanarak diğer çocuklar ise savaşa cephane taşırken donarak ölüyorlar. Filmin savaş ortamı olması bile yaşı küçük çocuklar için pek uygun olmayabilir.

  • wherearethevelvets diyor ki:

    The Journey of Natty Gann (1985)

    Eski Amerika’da bir kız, yetiştirme yurdundan kaçarak, ağaç kesimiyle uğraşan ve kendisine para yollayan babasını bulmak için yollara düşüyor. Bir serseri gibi trenlerde kaçak yolculuklar yapıyor. Filmin en güzel yeri ise kızın bir kurtla arkadaşlığı. Bu hayvanı, köpek dövüşçülerin elinden kurtarıyor. Kurt aslında vahşi ama kıza yolculuğunda eşlik ediyor. Kendisi gibi serserilik yapan bir gençle (John Cusack) karşılaşınca kız aşkla tanışıyor. Harika manzaralar, kar, ağaçlar, özgürlük duygusu, vahşi doğa, hayvanlar…falan harikaydı. Sanırım bir Disney filmiydi, ya da ona çok benziyordu.
    John Cusack demişken bir klasiği atlamamak gerekir: “Stand by Me” (1986)
    Çocukluğunu hatırlayan bir yazar, dört arkadaş, kayıp bir cesedi bulmak için çıktıkları yolculuğu anlatıyor. River Phoenix ve Kiefer Sutherland’in gençliğini de görmek mümkün ayrıca. Tam bir çocuk filmiydi. Dostluk, masumiyet, büyüme sancısı, macera…

  • lidya diyor ki:

    “stand by me” bence de cok uygun.

  • kadir503 diyor ki:

    “Stand by Me” bu tarz filmlerin atasıdır bana göre. Özellikle kapanıştaki filmle aynı isme sahip parça izleyeni filmi bir daha izlemeye zorlar.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Charlotte’s Web’ {Minik Örümcek Şarlot – 2006} / Gary Winick

    Çocuklara arkadaşlığın önemini, ahde vefayı, ölümün de yaşamın doğal bir parçası olduğunu öğreten, hayvanların da konuşabildiği bu yönüyle hayvan sevgisi de aşılayan sevimli mi sevimli bir film. Özellikle küçük yaş grubu çocuklar için de rahatlıkla izletilebilecek bir film.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Faydalı bir başlık, hepinizin ellerine sağlık!

    Kemal Sunal’ın oynadığı ‘Kiracı’ (1987) filminin bir sahnesinde, evin kız ve oğlan iki küçük çocuğu, erken yatmakta direnirler. Çocuklardan biri çizgi film izlemek isterken, diğeriyse Adile Naşit diye tutturmaktadır: “Bana ne, bana ne, ben Uykudan Önce’yi izleyeceğim!”
    Bir dönemin “kuzucuklarının” Adile “Teyzesiydi” o… Aslında hepimizin teyzesiydi. Nur içinde yatsın!

    Ken Hughes’in “Chitty Chitty Bang Bang”i (1968) oldu ilk aklıma gelen. Fantastik ve şirin bir “çocuk” müzikali… Uçan araba aşkımızı depreştirmiş, hayal gücümüzü geliştirmişti yıllar önce izlediğimizde.

    Türk Sineması’ndansa Tarık Akanlı ‘Çocuklar Çiçektir’ geliyor aklıma. Bu defaki küçüklerimiz pek şanslı değillerdi. Kuduz illeti işleniyordu filmde.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Mary Pickford… Masum yüzlü, güzeller güzeli, saf Mary… Herkesin sevgilisi o. Sessiz Sinema yıllarında, özellikle Theda Bara isminde kendini gösteren meşum/vamp kadın imajının tam tersine konumlanır bu yönüyle.
    İnanılmaz şirin olduğu (en azından bana öyle görünüyor:) iki filmini yazmak istiyorum çok kısaca. Her iki filmin de sesli dönemde aynı isimli remakeleri yapıldı. Pickford’un yerini alan, sevgili Küçük Prenses’imiz Shirley Temple idi.

    ‘The Poor Little Rich Girl’ (1917) / Maurice Tourneur

    Mary’imiz büyümüş de küçülmüş. Doğum gününe hazırlık yapan 11 yaşındaki çocuk suretinde. Gwendolyn, gösterişli ve uşaklı bir evde yaşayan küçük sevimli kız. Fakat iş adamı babası ve partilerden başını kaldırmayan annesi, onu hep ihmal ediyor. Evdeki katı disiplinden yaka silken Gwendolyn da mutluluğu ‘sokaklarda’ arıyor. Sokak çocuklarının arasına takılıyor; sokak çalgıcısını konağa davet ediyor. Kızımızın son sahnede gördüğü rüyalar bir yana… Yer yer animasyon şeklinde verilen ara yazılar görülmeye değer.

    ‘Rebecca of Sunnybrook Farm’ (1917) / Marshall Neilan

    Zeynep Değirmencioğlu’nun Ayşecik filmlerine benziyor. Mary’imiz, bu kez Sunnybrook adlı bir kasabada. Ebeveyni tarafından, o kasabadaki iki teyzesinin yanına gönderilen çıtı pıtı Rebecca’yı oynuyor. İyimserliği, çalışkanlığı ve yardımseverliğiyle kasabayı baştan aşağı değiştiriyor.

    Hayal gücüne seslenen, dayanışmaya vurgu yapan ve umut aşılayan, sıcacık filmler. Çocuklar için biçilmiş kaftan diyebiliriz sanki.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Zazie dans le métro’ {Zazie Metroda – 1960} / Louis Malle

    Catherine Demongeot’un canlandırdığı Zazie, 12 yaşında afacan bir kız çocuğu. Annesi tarafından bir süreliğine Paris’teki amcası Gabriel’in (Philippe Noiret) yanına gönderiliyor. Paris’e gelir gelmez çok merak ettiği metroya binmek istiyor ama emeline nail olamıyor. Çünkü metro grev dolayısıyla hizmet dışıdır. Morali bozulan kızımız, bir süre sonra -önce tek başına, akabinde amca ve şoför ile birlikte- Paris’i keşfe koyuluyor.

    Akıl almaz maceraları, birbirinden renkli karakterleri ve absürdlüğün tavan yaptığı sahneleriyle (hele hele kızımız ile yaşlı adam arasındaki kovalamacayı tarif etmek çok zor…), inanılmaz keyifli bir deneyimdir. Curcunanın, cümbüşün ardı arkası kesilmez. Tabi yüzlerdeki gülümsemenin de…
    Her şeyden önce çocuk ruhuna hitap eden bir film… Kırmızı Balon’da olduğu gibi, gerçeküstücü anlatımlarla ve bir çocuğun gözünden (ya da düşlerinden) başkenti seyre çıkıyoruz.
    Paris’in dokusu, çok az filmde bu denli cömertçe kullanılmıştır. Ayıca Eyfel Kulesi’nde geçen sahneleri izlemeye doyum olmaz.
    Yine deneysel çekim tekniklerinin ve bazı kurgu hilelerinin barizce kullanıldığı bir filmdir.
    Peki hiç mi mesaj barındırmıyor? Elbette barındırıyor. Zazie, kendisine mendil uzatan o kelli felli adamla mağazaları gezerken, Fransa pazarınının ithal Amerikan mallarına ardına dek kucak açtığını görürüz. Gece kulübünde geçen -matrak ötesi- son sahneler, militarizme eleştirisi olarak değerlendirilebilir.

    Bir Raymond Queneau uyarlaması olan Zazie dans le métro, sadece Yeni Dalga’nın değil sinema tarihinin de en hınzır parçalarından…

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler