Talihsizlikler silsilesi: “Diriliş” (“The Revenant”)

 

The Revenant (2015)

Yönetmen: Alejandro Gonzales Inarritu

Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Tom Hardy, Domhnall Gleeson

“Diriliş” beğeneni olduğu kadar beğenmeyeni de çok olan bir film. Zaten bu her filmde görülen bir şey değil mi? diye düşünebilirsiniz, ancak The Revenant’a bir miktar haksızlık yapıldığı kanısındayım. Hak ettiği değeri ve yeri daha tam anlamıyla bulamadığı gibi filmi fazlasıyla eleştirenler mevcut. Bu eleştirileri birkaç başlık altınd toplarsak:

1. “Filmde doğru düzgün bir hikaye yoktu.”

Filmin hikayesi basit gibi görünebilir, ancak silah arkadaşları tarafından ölüme terkedilen bir adamın hayatta kalma mücadelesi üzerine kurulu bir öyküden daha başka ne tür bir “hikaye” beklendiği konusu kafamı karıştırıyor. Yönetmenin elindeki hikayeyi layığıyla anlattığını düşünüyorum. Nasıl Tarantino’nun sinema aşkı filmlerine de yansıyorsa aynı şey Inarritu için de geçerli. Size sinema büyüsünü sonuna kadar hissettiren, sanat ile avantür sinemasını biraraya getiren, sinema için sinema felsefesiyle çekilmiş bir film “Diriliş”. Sanatı serüven/Western sinemasıyla buluşturarak ilk saniyesinden son saniyesine kadar sürükleyici bir film kotarmış Inarritu. Film ikinci yarının başlarında biraz dağılıyor, bir miktar etkisini kaybediyor sanki, ama film o kadar güzel ki bu ve bunun gibi ufak sorunları size unutturuyor. Ayrıca, filmin hikayesinin basit durması söyleyecek sözü (bir meselesi) olmadığı anlamına gelmiyor.

2. “Film uzun, çok uzun, hatta gereğinden fazla uzun!”

Filmin süresini seyircinin belirlediği bir çağda yaşıyoruz. X filmi 130 dakika yerine 110 dakika olsa tadından yenmezdi, Z filmi 120 dakikada anlattığı hikayeyi 90 dakikaya indirse fena olmazdı, Y filmi 105 dakikada anlatılacak bir hikayeyi 120 dakikaya yayınca olacağı budur tarzı yorumları çok sık duyuyoruz. Bir filmin ideal süresine onu izleyecekler değil yönetmen karar verir diye düşünmek bu kadar mı zor? Artık yönetmenlerin tercihlerine de pek saygı duymaz hale geldik. Sinema tarihinde ufacık meselesini yaydıkça yayan ve izleyiciyi bezdiren, filmden koparan yapımlar elbette vardır. Fakat, “Diriliş” bu kategoriye girecek denli uzunlukta bir film değil kanımca. Film dağınık bir yapıyı da takip etmiyor. Sadece geçici bir süreliğine etkisini kaybediyor, sonra toparlıyor, o kadar.

3. “Diriliş fazla fiyakalı/iddialı, sözde entelektüel ve biçimin içeriğin önüne geçtiği bir film.”

Hayır, o “Birdman”di.

4. “Film bir süre sonra gerçekçiliğini yitiriyor.”

Her filmde yüzde yüz gerçekçiliğe biraz gözümü kaparız. Bunu baştan kabul ederiz. İngilizce’de buna “suspension of disbelief” diyorlar. Filmde hiç mi mantık hatası yok? Var. Filmde gerçekçiliğin sınırlarını zorlayan, hatta aşan hiç mi sahne yok? Var. Ama bunların filmi genel olarak zayıf ilan edecek bahaneler olması yazık. Örneğin, karakterimiz atla kaçmaya çalışırken akabinde başına gelen olaya “yok artık” diyebilir, hayıflanabilirsiniz. Ama işte Inarritu’nun sineması ve Di Caprio/Hardy ikilisi tüm bunları unutturuyor size. Her biri çok önemsiz detaylar haline geliyorlar.

5. “Karakterleri yeteri kadar tanıyamıyoruz. Film bizi hazırlamadan aksiyonun içine sokuyor.”

Inarritu öyle bir sinemacı ki karakterleri bize azıcık bile tanıtmadan onları bize önemsetiyor. Bu filmde karakteri yolculuklarından önce değil yolculukları esnasında tanıyoruz. Film zımba gibi bir giriş yaparak, sinema tarihinin en unutulmaz açılış sahnelerinden birine imza atıyor. Başka bir filmde, başka bir hikayenin içinde izleyicinin filme dahil olmasını, karakterlerle özdeşleşmesini baltalayabilecek bu hamleler bu filmde sorun yaratmıyor. Bir anda kendimizi karakterle birlikte kaçarken buluyoruz. Bu adamlar kimdir? Orada ne işleri var? Ne yer ne içerler? Nereden geliyorlar? vs. Bu sorular önemini kaybediyor. Robert Zemeckis’in dünya harikası “Cast Away” filmini aklınıza getirin. Karakter ıssız adaya düşmeden önce onu kaç dakika tanıma fırsatımız olmuştu? Fazla değil, değil mi?

“Diriliş”in sansasyon yaratan, üzerinde en çok konuşulan sahnesine gelince… Ben hayatımda daha önce öyle bir şey görmedim. Muhtemelen siz de görmediniz. Kimsenin gördüğünü de sanmıyorum. “Diriliş” sırf bu sahnesi için bile görülmeye değer bir film. Malum sahnenin yönetmenin bir önceki filmi “Birdman”in tamamından daha etkileyici olduğu kanısındayım ve bu konuda yalnız olduğumun son derece bilincindeyim.

Inarritu’nun bir diğer başarısı hikaye tam klişe bir yöne sapacakken buna izin vermemesi! Örneğin, filmin baş karakteri ile karısı arasındaki ilişki fena halde Pocahontas, hatta Terrence Malick’in “The New World”ü gibi eserleri çağrıştırıyor. Ancak, Inarritu buna izin vermiyor ve bu mesele ile ilişkili anları bize sürreal rüya sahneleriyle vermeyi tercih ediyor. Bir diğer örnek ise yerliler ile kahramanımız arasındaki ilişki… Film bu noktada da klişe bir yola sapabilir ve film tipik bir beyaz adam/Kızılderili dostluk filmine dönüşebilirdi. Bu da filmin bu sefer “Dances with Wolves” hatta “Avatar” gibi filmlere benzemesine yol açabilirdi. Ama, yönetmen buna da izin vermiyor.

“Diriliş” son derece doğal, yer yer duygusal ve acı dolu bir film. Yalnız duygusallığı hiçbir zaman bizim yerli dizilerimiz seviyesine yaklaşmıyor. Yani ağlak, izleyicinin duygularını sömüren veya gözyaşı pınarlarını hedef alan ağdalı bir duygusallıktan söz etmek mümkün değil. Bunu da ölçülü yapıyor yönetmen. Olması gerektiğinden ne bir eksik ne de bir fazla.

Her ne kadar Di Caprio’nun çoktan oskarı hak ettiğini düşünsem de (bence “Köstebek” ile çoktan almalıydı. “Gilbert Grape”i saymıyorum bile, aktör orada sinema tarihinin en iyi performanslarından birini veriyor  ama her ne hikmetse sanmam o ki yaşından dolayı akademi tarafından görmezden geliniyor ve ödül Tommy Lee Jones’a gidiyordu. Halbuki, tam tersi olmalıydı. Çocuk yaşta birinin sergilediği performans çok daha kıymetlidir! “Diriliş”e gelince, Di Caprio çok iyi, ancak üzülerek belirtmeliyim ki filmde ondan daha iyi performans sergileyen birisi var: filmin esaslı kötü adamı olarak karşımıza çıkan Tom Hardy! Aktör göründüğü her sahnede rol çalarak inanılmaz bir iş başarıyor. “Warrior”, “The Dark Knight Rises”, “Bronson”, “Locke” gibi filmlerdekine benzer bir şekilde üstün bir performans sergiliyor. Di Caprio fiziksel oyunculukla harikalar yaratırken Hardy karakter oyunculuğuyla hafızalara yer ediyor.

Yönetmenliğe baktığımızda ise Inarritu’nun özellikle açılış sekansındaki kurgu hakimiyeti şaşkınlık yaratıyor. Zaten “Birdman”de ilk sinyallerini vermişti. Kendi adıma, o filmde gösteriş ve şovdan öte bir şey ifade etmeyen ve filme yapaylık katan bu yönetmenlik tarzı “Diriliş”te lezzetli bir hale dönüşüyor. Film tadına doyum olmayan bir sinema deneyimine dönüşüyor. Inarritu Malick’i bile kıskandıracak görüntüler elde ediyor. Sinematografik açıdan da neredeyse kusursuz görünen film, bazı efektleri ile de ağızları bir açık bırakıyor.

Filmdeki ufak tefek kusurlardan bir tanesine daha değinmek gerekirse, filmde baş karakter ile oğlu arasındaki kimya tutmuyor. Fiziksel farklılığın inandırıcılığı zedelediğini ve yanlış oyuncu seçimini göz önüne alırsak, filmin belki de çekirdeğini oluşturan baba oğul ilişkisi etkili olamıyor. Güçlü bir baba oğlu bağından söz etmek pek mümkün değil. En azından bu bize geçmiyor. Bu da oğul karakterini oğuldan ziyade sadık bir silah arkadaşı olarak görmemize/benimsememize yol açıyor. Film bu noktada baba oğul ilişkisini kurma konusunda güdük kaldığı yönünde eleştirilebilir.

Final bölümünün ise filmin geneline kıyasla fazla sıradan durması, basit kaçması, başka bir deyişle ana akım sinemaya daha yakın bir şekilde kotarılması filmi bir nebze olsun zayıflatıyor olsa da filmin meselesini tamamlaması/sonuca bağlaması ile gayet tatmin edici bir şekilde noktalanıyor. Ortada uzun süre unutamayacağınız veya uzun uzun düşünmenize yol açacak bir son yok. Filmde hayatta kalma meselesinin intikam meselesinin önüne geçtiği de doğru, ama sonuç olarak filmin vardığı nokta/cümle intikam ile ilgili oluyor: “İntikam Tanrı’nın işidir.”

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Talihsizlikler silsilesi: “Diriliş” (“The Revenant”)” bu yazı hakkında 1 yorum var

  • Sadıka Akay diyor ki:

    Sonun da yorumunu okumayı başardım Ziya, her zaman ki gibi oldukça güzel bir yorum olmuş kalemine sağlık. Ben başta ki şu sorulara takıldım, özellikle filmlerin süreleri ile ilgili, benim bildiğim iyi filmlerin süresi uzun olur ama demek ki sabırsız ve tahammülsüz bir nesil geliyor, süresi uzun filmleri izlemeye bile sabırları yok.
    Filme gelecek olursak, seninle daha öncede konuştuğumuz gibi Ziya film beni içine çekemedi ne yazık ki, senin de dediğin gibi Leonardo Di Caprio’nun çok daha güzel performansları vardı bakalım oscar yolunda yolculuğu nasıl tamamlanacak, adım adım oscara doğru ilerliyor Di Caprio. Film dedim, Di Caprio’a atladım. Oldboy’u izlediğimden beri intikam filmlerine karşı biraz mesafeliyim ne yazık ki, film en başta benim kafamda bu noktadan kaybetti, tabi bu kötü bir ön yargı, şöyle arkama yaslandım ve filmi izlemeye başladım, dediğin gibi çok güzel bir açılış sundu film bize, devamı ise bir ölüm kalım savaşı ve intikam meselesi olarak devam etti, ölümün eşiğinden dönmüş bir adamı nasıl bir duygunun böyle hayatta tuttuğunu gözler önüne serdi(intikam), bir amacınız varsa ölüme sonuna kadar direnirsiniz dedi ve kahramanına bu direnci verd. Ama ne yazık ki film bana dokunamadı, oyunculuklar, görsellik, yaşam mücadelesi, yönetmen vb. her şey çok iyi olmasına rağmen, film bittikten sonra “iyi film ama benim içimde bir kıpırtı oluşturamadı” dedim. Yinede bence Oscarı hak ediyor özellikle Di Caprio.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler