Sinemanın 113. Yıldönümü

”Sinemanın 113.Yıldönümü”


Tarih 28 Aralık 1895′i gösterdiğinde Auguste ve Louis Lumiere’nin yarattığı ve Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafe’de yaklaşık 33 kişinin seyrettiği sinema; 28 Aralık 2008′de tam 113 yaşına basıyor…
O gün sinema aşkını yaşayanlarla burada buluşuyor, sinemanın 113.Yıldönümünü kutluyoruz.

:::Program Akışı:::

00:00=01:00/ Lumiere Kardeşler ve Sinemanın icadı ve doğum çırpınışları üzerine…

01:00=02:00/ Charles Chaplin ve Sineması üzerine…

02:00=03:00/ Hitchcock ve Korku Sinemasının tarihteki yeri ve önemi…

03:00=04:00/ Oscar, Cannes ve diğer ödüller üzerine…

04:00=05:00/ Türk Sineması üzerine…

05:00=06:00/ Efsane Oyuncular…

06:00=07:00/ Efsane Filmler…

07:00=08:00/ Efsane Yönetmenler…

08:00=09:00/ Eski-yeni tartışması…

09:00=10:00/ Sinema Hakkında Her şey…

10:00=11:00/ Akımlar…

11:00=12:00/ Türler …

12:00=13:00/ Görünmeyen kahramanlar …

13:00=14:00/ Sinema ve sansür …

14:00=15:00/ Efsane Yönetmenler…

15:00=16:00/ Efsane Oyuncular…

16:00=17:00/ Efsane Filmler…

17:00=18:00/ Sinemayı Sevmemizin 113 Nedeni-1(*)…

18:00=19:00/ Sinemayı Sevmemizin 113 Nedeni-2(*)…

19:00=20:00/ Sinema Hakkında Her şey…

20:00=21:00/ ”1.Rashomon Ödül Töreni” Öncesi…

21:00=22:00/ ”1.Rashomon Ödül Töreni”…

22:00=23:00/ Sinema Üzerine Sohbet…

23:00=00:00/ Sonsöz!

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sinemanın 113. Yıldönümü” bu yazı hakkında 99 yorum var

  • November76 diyor ki:

    Sevgili Oscar artık geleneksel hale getirdiğin 28 Aralık programın için teşekkürler, emeğine sağlık…

  • Rashomon diyor ki:

    28 Aralık 1895 – 28 Aralık 2008

    Lumiere kardeşlere selam olsun!

    Tüm sinemaseverlere selam olsun!

    Bu sanat (sinema) onlarla vücut buldu (bu konuda doktrinde tartışmalar mevcut:). Sinemayı seven insanlarla sinemayı konuşabiliyorsak, Lumiere Kardeşlerin bunda çok payı olsa gerek. Onlar 33 kişi ile başladılar, şimdi ise milyonlarca kişi onların açtığı yolda ilerliyor…

    Sinemanın bu hızlı gelişimini öngörmüşler miydi bilinmez, ama sinemanın etkileme gücünün farkındaydı; Lumiere Kardeşler.

    İyi ki Lumiere kardeşler vardı, iyi ki sinema var!

    113 yaşındaki dolu dolu bir sanatın, dolu dolu konuşulacağı bir başlangıç olması dileğiyle…

  • November76 diyor ki:

    ‘La Sortie des usines Lumière’ {Lumiere Fabrikası’ndan Çıkan İşçiler}, yaklaşık 1 dakika uzunluğa sahip olan bu film, halka açık gösterimi yapılmış olan ilk film olarak kabul edilir. Bu filmi izleyen 33 biletli izleyici ise sinemanın doğumuna bizzat tanıklık etmişlerdir.

  • oscar1895 diyor ki:

    Hep beraber nice yıllara arkadaşlar…

  • xcays diyor ki:

    ömrümüzün yettiğince bu sanatı sevip, onun hakkında tartışmaya,paylaşmaya devam edicez arkadaslar… Nice yıllara!

  • oscar1895 diyor ki:

    Sinema 28 Aralık 1895′te doğdu. Doğum çırpınışlarına Paris’te Capucines Bulvarında bir bodruma biletle girmiş otuz üç seyirci tanık oldu. Sadece seyrettiler tabi. Çünkü ses yoktu o zaman.

    O gece Hotel Scribe’deki Grand Café’de Louis ve Auguste Lumiére kardeşler bir trenin istasyona girişi, paydos saati fabrikadan çıkan işçiler gibi iligi çekici olaylardan oluşan yirmi dakikalık bir program sundular. L’Arroseur Arrosé (Sulanan Bahçıvan) adlı bir komedi bile vardı. Kendi hortumuyla sulanan bir bahçıvan.Gıdıklayan türden komiklikler.

    Aslında Lumiére kardeşler, filmlerini daha önce de birkaç kez göstermişlerdi:Mart ayında Paris’te Sociéte d’Encouragement pour I’Industrie Nationale (Ulusal Sanayi Destekleme Cemiyeti) üyeleri için, Haziranda Lyons’da fotoğrafçıların bir toplantısında ve aynı ay gene Paris’te Revue Générale des Scienes (Genel Filmler Dergisi) için.Ama Hotel Scribe’deki bu gösteride ilk kez, hele Fransa’da ilk kez halk da sinemaya davet edilmiş, hatta reklam afişleriyle çağrılmıştı.

    Böylece Lumiére kardeşler ”sinemanın babaları” olarak anılmaya başladı. Çok da uymuştu doğrusu, bundan daha iyi bir ünvan bulunamazdı herhalde. Ne var ki bu ünvanı onlara vermekle Alman Max Sklandowsky’ye de biraz haksızlık edilmemiş değildi.

    1 Kasım 1895′te Max Sklandowsky ile kardeşi Emil, Berlin’deki Wintergarten’de kendi filmlerini gösterime sunmuşlardı. Ayg*tların tasarımını Max Sklandowsky yapmıştı. Bu nedenle, bugün bulunduğu yerden aşağıya bakıp Lumiére kardeşlere yapılan övgüleri duyduğunda biraz içerliyordur belki de.Bu işi yaklaşık iki ay daha önce yaptığına göre sinemayı icat etmiş onuru ona -eğer sayıyı arttırmak isterseniz bir de Emil’e- ait değil mi aslında? Almanlar bu görüşü savunan bir düşünce akımı var, sırf Fransızlara önceliği kaptırmama kaygısı olsa bile. Ama sinema tarihçilerinin büyük çoğunluğu Lumiére kardeşlerden yana. Sklandowsky’nin ayg’tları gerçek anlamıyla bir projeksişyon makinesi değil, sürekli hareketli resimler yerine görüntüleri ardarda gösteren genellikle daha kaba bir ayg’t olarak nitelendiriliyor.
    O halde zafer Lumiére kardeşlerin!

    Hareketli resimlerin soy kütüğü ise çok daha karışık. 1880′lerde Britanya’da ve başka bazı yerlerde Eadweard Muybridge fotoğraflarla önemli deneyler gerçekleştirilmiş, bu da Fransa’da Etienne Jules Marey’in çalışmalarını etkilemiş, Amerika’da ise daha önce telefon, fotoğraf ve elektrik ampulünün geliştirilmesine katkıda bulunmuş olan Thomas Edison, William D’ckson’ın da yardımıyla bir fotoğraf plağıyla eşzamanlı olarak film gösteren bir araç icat etmişti.(Edison bu araca Kinetofonograf gibi tuhaf bir ad vermişti ki en baştan bunun tutmayacağını anlaması gerekirdi.) Ayrıca 1889′da ilkel bir kamera ve projeksiyon makinesi geliştirilmiş (ve 1951 tarihli Magic Box adlı filme konu edilmiş) olan İngiliz William Friese-Greene’i de unutmayalım.

    Başarılı olan her şey gibi sinemanın da birden çok babası var ve bunların hiçbiri tek başına babalık iddiasında bulunma hakkına sahip değil. Lumiére kardeşler şüphesiz kamera ve projeksiyon makinesini birleştiren sinematografi geliştirmekle büyük bir atılım yapıp bu yarışta öne geçmişlerdi ama Fransızlar bile sinemanın tek mucidinin onlar olduğunu iddia edemez. Kaldı ki Lumiére kardeşler, rakiplerinin çalışmalarına çok şey borçludur.

    Gene de diğerlerinde bir adım öne geçmeyi başaran Lumiére kardeşler bu avantajı çok iyi kullandı. 1897′de herkes sinemayı ancak müzikhollerde ve panayırlarda sergilenecek bir tuhaflık, hatta gelip geçici bir moda olarak görürken, Lumiére kardeşler, gerçek anlamıyla ilk sinema salonunu, sırf film göstermeye tahsis edilmiş olan binayı Paris’te açtılar.

    Amerika’da bunun benzeri bir şey ancak 1902′de Los Angeles’ta, bir şovmenin salonundaki diğer eğlence araçlarını atıp yerine koltuklar ve bir sinema gösterim makinesi yerleştirmesiyle gerçekleşti. İlginç bir rastlantı daha…zira on yıl kadar sonra Los Angeles, Batı dünyasının sinema merkezi olma yoluna girecekti.

    Böylece 1896′da film ve sinema ortaya çıkmış oldu. Henüz eksik olan şey, sinemaya yirminci yüzyılın sanat formu niteliğini kazandıracak olan fotoğrafla dram sanatlarının evliliğiydi. Derken yaratıcılık ve hayal gücü yüksek bir başka Fransız girdi sahneye: Georges Méliés. Meslekten bir illüzyonist olan Georges Méliés gara giren bir trenin ya da paydos saatinde fabrikadan çıkan işçilerin ilginç görüntüler oluşturmakla birlikte bu görüntülerin önemli bir şeylerden yoksun olduğunu çağdaşlarından önce anladı. İlk filmler bir olayı kaydetmekle yetiniyorlardı.Eksik olan bir olay örgüsü, karakter gelişimiydi.Edison’un gayet ciddi orta yaşlı bir çifti kibarca öpüşürken gösteren filmi The Kiss (Öpü*ük, 1896) ya da o zamanlar hiç şüphesiz hayranlık toplamış olan göbek dansını yapan Fatima(1897) gibi filmler aslına bakılırsa pek de tatmin edici değildi. Amerikalıların çoğunun yaptığı gibi, ”Şunların öpüşmelerine bakın hele, bu ne utanmazlık!” diye homurdanabilir, sinirlenebilirdiniz belki ama hiç de bir öykü izlemiş olma duygusuna kapılmazdınız.

    Méliés sinemanın neye ihtiyacı olduğunu bulmuştu. Biraz düşünelim. Sadece gerçek olgular değil, biraz kurmaca, salt gerçeklik değil, illüzyon. Böylece fotoğraf hilelerinin yardımıyla bir kadının iskelete, kadın güreşçilerin erkeklere dönüştüğü, hayaletlerin dans ettiği filmler yaptı. Bir yanardağın lav fışkırtması ya da Dreyfus’un yargılanması gibi sahte ”haber filmleri” hazırladı ve çoğu kez seyirciler bunların gerçek belgesel olduğunu sandılar.

    Kısa süre sonra, sinema endüstrisini harekete gerçirip yön veren kişilerin bir özelliği haline gelecek büyük bir ”tevazu” gösterisi içinde Méliés, kendisinin sinema gelişimi açısından Lumiére kardeşlerden daha önemli olduğunu ileri sürecekti. Bir bakıma haksız da sayılmazdı. Lumiére kardeşler ve diğer öncüler hayatı ve devinimi filme kaydetmenin mümkün olduğunu göstermişlerdi belki ama bu yeni büyülü araçla olayların değitirilebileceğini, hikayelerin anlatılabileceğini, sanatın yakalanabileceğini, hatta yaratılabileceğini ilk fark eden Méliés olmuştu.

    (100 Best Films of the Century / Barry Norman kitabından alıntıdır)

  • oscar1895 diyor ki:

    16 Nisan 1889′da, Londra’nın fakir bir bölgesinde dünyaya gelmiştir Chaplin. Bastonu, melon şapkası, bol pantolonu ve kocaman ayakkabılarıyla yarattığı Şarlo tiplemesi yıllarca birçok kitleyi kahkahalara boğdu. Oldukça zor şartlar altında büyüyen Chaplin dünyada olup bitenlere sessiz kalmayacak ve bu sebeple dünyadaki birçok kitlenin hedefi haline gelecek, o ise bütün bunlara rağmen asla doğru bildiği yoldan dönmeyecektir.

    1921′de çektiği uzun metraj çalışması THe Kid (1921) annesi tarafından terkedilen küçük bir bebeğin Şarlo tarafından büyütülmesini konu alıyor. Yumurcağın kırdığı camları, bir camcı olan Şarlo’nun takması gibi sahneler hiç kuşkusuz kitleleri kahkahalara boğmuş ve sinemayı büyük ölçüde etkilemiştir.

    1925′te çektiği uzun metraj çalışması THe Gold Rush (1925) bazı kesimler tarafından yoğun komünizm propagandası olarak yorumlanır ve Chaplin’in Abd’ye girişi engellenir. Esasında bu, Chaplin’in Amerikan vatandaşlığını reddetmesiyle ilgili bir durumdur. Bu film Altına Hücum döneminde Şarlo ve Big Joe’nun bir fırtınaya yakalanması ve öte taraftan umutsuz bir aşk anlatılır. Uçurumun eşiğinde sallanan ev, açlıkla beraber gelen halüsinasyonlar, dans eden kurabieler ve Chaplin’in lezziz çizmeleriyle adını sinema tarihine altın harflerle kazımıştır.

    1931′de çektiği City Lights, Şarlo’nun intihara meyilli alkolik arkadaşı ve kör bir çiçekçi kadın arasındaki ilişki anlatılır. Kalabalık kentin insanı yalnızlaştırdığı dönemi kendine has üslubuyla ele alan Chaplin yine ustalığını konuşturmuş ve trajikomik b*ks, talihsiz parti gibi unutulmayan sahnelerle örülü bir Chaplin klasiğidir.

    1936′da çektiği Modern Times, Chaplin’in ilk sesli filmi olarak kabul görür bazı kesimlerce. Makinaların gürültüsü ve hatta Şarlo’nun ortaya çıkıp bir şarkı mırıldandığı filmdir. Sanayi inkilabının insanı köleleştirdiğini daha giriş sekansında resmeder Şarlo. İlk karede koyun sürüsü vardır ve ikinci karede fabrikaya gitmekte olan işçi sürüsü. Yine yoğun eleştirilere maruz kalan Chaplin klasiği Modern Times periler evini andıran aşk yuvaları, çarkların arasından geçen Chaplin ve durmadan başı polisle derde giren Chaplin gibi sinema tarihinin en unutulmaz dakikalarını içermektedir.

    1940′ta Tomonya diktatörü Hynkel’in ve yahudi berber’in öyküsünü konu alan The Great Dictator’ü çeker. Chaplin uyduruk ülke isimleri ve yine uyduruk diktatör isimleriyle, tarihin gerçek diktatörlerinin suratlarında bir tokat gibi patlayacak bir film çeker. Chaplin’in ilk sesli filmidir. Chaplin filmin sonlarına doğru uzun bir konuşma yapar. Bu film de tıpkı diğer Chaplin filmleri gibi taşa tutulur.

    Bütün bu dışlamalar Chaplin’i yıldırmayacak, aksine daha kararlı ve azimli yapacaktı ve 1947′de Monsieur Verdoux’a imza atacaktı. Ekonomik kriz nedeniyle açlığın fe sefaletin insanları intihara bile sürüklediği bir dönemde kadınlarla beraber olup onları soyan bir seri katili canlandırabileceği kimsenin aklına dahi gelmezdi herhalde.

  • oscar1895 diyor ki:

    The Great Dictator / Charles Chaplin – 1940

    Chaplin’in ilk sesli filmidir.Chaplin burda iki ayrı karakteri canlandırmakta.Yahudi Berber yine üstadın unutulmayan karakteri Şarlo’dan izler taşımaktadır.Savaştan dönüp sıradan bir berber olarak ekmeğini kazanmak isteyen;lakin yine hiç ummadığı bir biçimde başı beladan kurtulmaz Chaplin’in.Öte taraftan hayat verdiği Tomania lideri Hynkel, faşist bir diktatördür.Aşağılık komleksi yüzünden o kadar komik durumlara girer ki-Napaloni ile mücadele ettiği ”yükseklik” kompleksi gibi-zaman zaman bu diktatörü acınası ve zavallı bir karakter olarak gözler önüne serer.Chaplin’in vazgeçilemez teması ”aşk” burda yine olağanüstü bir biçimde işlenir.Hannah’a aşık olan yahudi berber, onu korumak için elinden geleni ardına koymaz;lakin tıpkı Şarlo gibi yine hayat onlara mutlu olma şansını vermez.
    Hynkel’in yapay topla oynadığı, yahudi berberin Hannah’ı güzelleştimek-tamamen saf ve temiz duygularla:)-için koltuğa oturtup traş ettiği, Hynkel’e suikast için yemekte gönüllü arandığı gibi unutulmaz sahnelerle efsane olan filmin finalinde Chaplin 8dk aşan bir konuşma yapıyor, adeta sessizliğini bozduğunu haykırarak!…
    ”Özür dilerim. Ben imparator olmak istemiyorum. Hükmetmek veya işgal etmek istemiyorum. Herkese yardım etmek istiyorum: Yahudi, Katolik, Siyah, Beyaz. Hepimiz birbirimize yardım etmek istiyoruz. Hiç kimseden nefret etmiyoruz, hiç kimseyi aşağılamıyoruz. Bu dünyada herkesi doyuracak kadar zenginlik var. Hayat özgür ve güzel olmalı. Biz doğru yoldan çıktık. İktidar hırsı insan ruhunu zehirledi, nefret duvarları ördü. Bizi mutsuzluğa ve insan kıyımına mahkum etti. Hızı keşfettik ama yerimizde sayıyoruz. Makinelleşme, bolluk yerine yokluk getirdi. Bilgimiz bizi saygısız ve yobaz yaptı. Çok düşünüp az hissediyoruz. Makineden çok insanlığa ihtiyacımız var. Beceriden çok iyiliğe ihtiyaç duyuyoruz. Aksi takdirde şiddet galip gelecek ve hayat yok olacak. Uçak ve radyo bizi birbirimize yaklaştırdı. Bu icatların temelinde iyilik, kardeşlik ve beraberlik var. Şu anda sesimi milyonlarca insan duyuyor. Umutsuz kadın, erkek ve çocuklar… Masum insanlara işkence yapan, hapse atan bir sistemin kurbanı onlar.Beni duyanlara sesleniyorum. Umutsuzluğa kapılmayın! Mutsuzluğumuzun sebebi hırslı kişilerin insanlığın ilerlemesinden korkmasıdır. Nefret geçer, diktatörler ölür, halka geri döner. İnsanlar ölür, özgürlük ölmez! Askerler! Zorbalara itaat etmeyin! Onlar sizi eziyor. Düşünce ve hareketlerinizi planlıyor. Sizi koyun yerine koyuyorlar. İnsanlıktan çıkmış, beyni ve kalbi makineleşmiş kişilere teslim olmayın! Siz ne makine ne koyunsunuz. Sizler insansınız. Kalbinizde insanlara aşk besliyorsunuz. Sizde nefret yok. Sevilmeyen insan kin besler. Askerler! Esirli’ için değil, özgürlü’ için savaşın! Cennetin kapıları insana açıktır. Bir kişiye, bir gruba değil, herkese açıktır. Güç sizin, halkın elindedir. Makine ve mutluluk yaratma gücü…Bu güçle yaş’mı özgür ve güzel yapın. Harika bir maceraya dönüştürün. Demokrasinin verdiği bu güc. kullanalım. Birlik olup harika bir dünya yaratalım. Herkese iş sağlayan, gençlere umut, yaşlılara garanti veren bir dünya. Yobazlar. Bunları vaat ederek iktidarı aldılar. Y’lan söylediler. Zaten asla sözlerini tutmazlar. Diktatörler kendi hırsları için halkı köleleştirir. Biz bu vaatleri yerine getirme. için savaşalım. Dünyayı kurtaralım. Milli engelleri yok edelim. Hırs, kin ve yobazlığı yürürlükten kaldıralım. Bilim ve ilerleme herkese mutluluk getirsin. Askerler! Demokrasi uğruna birlik olalım!”

  • Rashomon diyor ki:

    Yazan, yöneten, oynayan, besteleyen bir sinemacı, on parmağında on marifet… Çoğumuz sinemayı Charlie Chaplin’in filmleriyle sevdik, çocukluğumuzda kimi zaman onun komik hallerine güldük, kimi zamanda onun düştüğü kötü durumlara onunla birlikte üzüldük.

    O sessiz sinema döneminin en iyi oyuncularından ve yönetmenlerinden biriydi. Filmlerinde sessiz sinemayı yüceltir, mimikleri ve hareketleriyle izleyenleri büyülerdi.

  • Rashomon diyor ki:

    Chaplin sinemasından bir başyapıt: ‘The Gold Rush’ {Altına Hücum}

    Bol pantolonu, melon şapkası ve bastonuyla büyük yığınlarla birlikte Alaska’ya altın aramaya giden; burada açlığa, susuzluğa, kötü hava şartlarına karşı koyan, icabında ayakkabı bağcıklarını spagetti gibi yiyebilen bir adam. Komedi ve trajedi öğelerinin müthiş bir denge ile harmanlandığı unutulmaz bir film.

  • Rashomon diyor ki:

    Sesli bir film olmasına rağmen, sessiz sinemayı sonuna kadar yücelttiği ‘Limelight’ {Sahne Işıkları} filminde şöyle der;

    ”Hepimiz amatörüz, hangimiz profesyonel olacak kadar yaşıyoruz ki…”

    Bu filmde dönemin bir diğer dev oyuncusu Buster Keaton ile olağanüstü bir oyunculuk çıkarır. Her ne şartta olursa olsun, sahnede kalır. Onun yeri orasıdır. Hiçbir şey yıldıramaz onu.

  • November76 diyor ki:

    Sir Alfred Hitchcock (1899 – 1980)
    Gerilim ve korku türünün en büyük ustası sayılan yönetmen Hitchcock, 13 Ağustos 1899’da İngiltere’de dünyaya geldi, 19 Nisan 1980’de ABD’de hayata veda etti. Mizahi tatlar kattığı gerilim filmleri olağanüstü ilgi görmüş, Hitchcock adı ortalama izleyici için bir yıldızın adı kadar büyük önem kazanmıştır. Kendisi, eğlendirmenin ötesinde bir amaç taşımadığını ısrarla belirtmesine karşın, eleştirmenler filmlerinde derin felsefi boyutlar bulmuş, onu sinema sanatının büyük ustaları arasına sokmuşlardır. Genç sinemacıları da önemli ölçüde etkilemiş olan Hitchcock, 1979′da Amerikan Sinema Enstitüsü’nün Yaşamsal Başarı Ödülü’nü almış, ertesi yıl da Kraliçe II. Elizabeth kendisine “sir” unvanı vermiştir.
    Babası kümes hayvanları ticaretiyle uğraşan Hitchcock, Londra’da, St. Ignatius College adlı Cizvit okulunda okudu. Daha sonra Londra Üniversitesi’nde mühendislik öğrenimi gördü. 1920′de, Famous Players Lasky adlı ABD şirketinin Londra şubesinde sessiz filmlerin ara yazı tasarımlarını hazırlayarak sinema dünyasına girdi. İlk filmini 1925′te çekti. Ertesi yıl yönettiği The Lodger (Kiracı), daha sonra Hitchcock adıyla özdeşleyecek olan gerilim türündeki ilk yapııtıydı. Blackmail (1929; Şantaj) ise ilk sesli İngiliz filmi oldu. The Thirty-nine Steps (1935; 39 Basamak) ve The Lady Vanishes (1938; Bir Kadın Kayboldu), gibi klasikleşmiş filmlerinin ardından İngiltere’den ayrılarak Hollywood’a yerleşti. Oradaki ilk filmi Rebecca (1940; Rebecca), en iyi film dalında Oscar kazandı.
    Hitchcock, bundan sonraki 30 yıl boyunca ortalama yılda bir film yaptı. Bu dönemde, gerilim yaratmadaki teknik ustalığını çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Örneğin Notorious’ta (1946; Aşktan da Üstün), kalabalık bir salonun yüksek tavanına yerleştirdiği k*mera, bütün salonu gösterdikten sonra görkemli bir inişe geçiyor, bu kamera hareketi ev sahibesinin avucunda tuttuğu ve öyküdeki gerilimin en önemli öğelerinden biri olan anahtarın yakın plana girmesine değin sürüyordu. Rope (1948; Ölüm Kararı) adlı ilk renkli filmiyse, Hitchcock’ın başka düzeyde giriştiği bir teknik gösteriydi. Bir apartman dairesinde geçen ve bazılarının süresi 10 dakikaya varan toplam 11 çekimden oluşan film, çekimler arasındaki ustaca geçişlerle, kesintisiz tek bir çekimden oluşuyor izlenimi veriyordu.
    1950′lerde Strangers on a Train (1951; Trendeki Yabancı), Rear Window (1954; Arka Pencere) ve Vertigo (1958; Ölüm Korkusu) gibi filmlerde gerilim tekniklerini kusursuzlaştıran Hitchcock, 1960′larda yeni bir üsluba yöneldi: Psycho’da (1960; Sapık), başroldeki kadının sinema tarihinin en ünlü cinayet sahnelerinden birinde bıçaklanarak öldürülmesi filmin ilk üçte birlik bölümünde yer alıyor; The Birds’de (1963; Kuşlar) kuşları insanlara saldırmaya yönelten şeyin ne olduğu sorusu yanıtsız kalıyor; Torn Curtain (1966; Esrar Perdesi) ile Topaz’daysa (1969; Topaz) bir yandan klasik casusluk öyküleri anlatılırken, bir yandan da bu tür etkinliklerin yarardan çok zarar geçirdiği yolunda güçlü karşı temalar işleniyordu. Frenzy (1972; Cinnet) ve Family Plot (1976; Aile Oyunu), Hitchcock’ın eski üslubuna başarılı bir dönüş yaptığı filmler oldu.
    Hitchcock, The Lodger’dan başlayarak filmlerinde çok kısa sürelerle görünmüş, bunu bir “Hitchcock geleneği”ne dönüştürmüştür. 1950′lerde ve 1960′larda, tümünü sunduğu ve bazı bölümlerini yönettiği birkaç televizyon dizisi ününü daha da artırmıştır. Ayrıca adı bir dizi gizem öyküleri antolojisinde de yer alır. Yaşamını ve yapıtlarını konu alan çok sayıda kitabın en önemlilerinden biri John Russell Taylor’ın Hitch: The Life and Times of Alfred Hitchcock (1978; Hitch: Alfred Hitchcock’ın Yaşamı ve Dönemi) adlı çalışmasıdır. Ünlü Fransız sinemacı François Truffaut da Hitchcock’la yaptığı bir dizi söyleşiyi Le Cinema selon Hitchcock (1966; Hitchcock, 1987) başlığı altında toplamıştır.
    Filmleri:
    “The Pleasure Gardon” (1925- ilk),
    “The Lodger” (26),
    “The Ring” (27),
    “Blackmail- Şantaj” (29),
    “Murder- Cinayet” (30),
    “Number Seventeen- 17 Numara” (32)
    “The Man who Knew Too Much- Çok Bilen Adam” (34),
    “The Thirty-Nine Steps- Otuzdokuz Basamak” (35),
    “The Lady Vanishes- Bir Kadın Kayboldu” (38),
    “Rebecca” (40),
    “Suspicion- Şüphe” (41),
    “Saboteur- Sabatör” (42),
    “Shadow of A Doubt- Şüphenin Gölgesinde” (34),
    “Spellbound- Öldüren Hatıralar”- (45),
    “Notorious- Aşktan da Üstün” (46),
    “Rope- Ölüm Kararı” (48),
    “Stage Fright- Sahne Korkusu” (50),
    “Strangers on A Train- Trendeki Yabancılar” (51),
    “Dial M for Murder- Cinayet Var” (54),
    “Rear Window- Arka Pencere” (54),
    “The Man who Knew Too Much” (56),
    “Vertigo- Ölüm Korkusu” (58),
    “North by Northwest- Gizli Teşkilat” (59),
    “Psycho- Sapık” (60),
    “The Birds- Kuşlar” (63),
    “Topaz” (69),
    “Frenzy- Cinnet” (72)

    (Alıntıdır)

  • Rashomon diyor ki:

    Bir öğretmen ve onun öğrencilerine okuttuğu ders kitabı. Yıl 1960

    ‘Psycho’ {Sapık}

    Klasik Amerikan sinemasının sonu, Modern Amerikan sinemasının başlangıcı… 40 bin Dolar parayı alıp kaçan Marion (Janet Leigh) ile Norman(Anthony Perkins)’ın yolları, Bates Motel’de kesişir. Sonrası bir Alfred Hitchcock filmi işte:) Marion banyo yaparken bir gölge, -o da ne- elinde bir bıçakla yaklaşır…

    Öyle bir ders kitabı ki sonrasındaki büyük yönetmenler mutlaka bu kitabı okumuşlardır.

  • oscar1895 diyor ki:

    Kraliçe tarafından Sir ünvanı verilen Alfred Hithcock 13 Ağustos 1899′da dünyaya geldi. Birçok kesim tarafından ”sinema tarihinin en iyi yönetmeni” olarak kabul edilir. Filmografisine ve sinema dünyasına kazandırdıkları düşünülürse bu iddiaya hak vermemek elde bile değildir.

    Seyircisinin ne zaman nereye dikkatini yoğunlatıracağını çok iyi bilir. Öyle ki koca ekranda bir cinayet bile işlense Hitchc*ck seyircinin dikkatini cinayete değil de arka fondaki hiçbir değeri olmayan bir metaya yöneltebilir. Tıpkı Psycho(1960)’da Janet Leigh’in kullandığı arabanın plakasına yerli yersiz seyircinin dikkatini çekmesi ya da Rear Window(1954)’da Grace Kelly’nin ölümle burun buruna geldiği anda James Stewart’la beraber dikkatimizi Miss Lonelyheart’ın üzerine çekmesi gibi…

    Gerilim ustası olarak bilinen Hitch amca The Lady Vanishes (1938) gibi gerilim dozu yüksek bir filme, komedi öğelerini de başarıyla yerleştirmiştir.

    Kullandığı kamera teknikleriyle birçok sinemacıyı derinden etkilemiştir. Vertigo (1958) filmindeki odak kaydırma numarası gibi birçok numarayı da sinema tarihine kazandırmıştır.

    North By Northwest (1959) Cary Grant’i sinek ilaçlama uçağının kovaladığı sahne ya da The 39 Steps(1935)’de Donat ve Carroll’ın birbirine kelepçeli oldu sahne ya da Psycho’daki duş sahnesi gibi sinema tarihinin birçok unutulmaz sahnelerine sahip filmleri mevcuttur.

    Filmlerinde psikolojik tahlillere sık sık rastlanır. Hele ki Vertigo bu açıdan bir hazine gibidir. Zizek gibi düşünürlerin anlata anlata bitiremediği bir filmdir Vertigo ve sırf jeneriği bile büyük önem taşır.

  • Rashomon diyor ki:

    Bence en iyi filmi: ‘Psycho’ {Sapık}

    En sevdiğim filmi: ‘The 39 Steps’ {39 Basamak}

  • oscar1895 diyor ki:

    Bence en iyi filmi: Psycho

    En sevdiğim filmi: Rear Window

  • November76 diyor ki:

    Bence en iyi filmi: ‘Psycho’ {Sapık}

    En sevdiğim filmi: ‘Rear Window’ {Arka Pencere}

  • November76 diyor ki:

    Akademi Ödülleri, bilinen adıyla Oscar, dünyada en bilinen film ödüllerinden biridir. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (Academy of Motion Picture Arts and Sciences) tarafından 1929′da Los Angeles’da verilmeye başlandı. Törenler yılda bir kez ve çoğunlukla Şubat ayında yapılır.

    Akademi ödülleri, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (AMPAS) tarafından verilir. 2007′den itibaren oy verecek 5830 üyeye sahiptir. 1311 üye sayısı ile oyuncular bu üyelerin yaklaşık %22′lik bir kısmını oluştururlar.

    79. Akademi Ödülleri seremonisi , 25 Şubat 2007′de Hollywood Kodak Tiyatrosu’nda yapıldı.Sunuculuğunu Amerika’lı ünlü talk-show sunucusu Ellen DeGeneres yaptı. Bu yıl 80. Akademi Ödülleri seremonisi yapılmıştır.

    kaynak:vikipedi

  • November76 diyor ki:

    Oscar ismi ve Heykelcik:

    Ödülün orijinal ismi Academy Award of Merit idi. Ödüle neden Oscar dendiğini tam bilinmemekle birlikte hakkında pekçok söylenti vardır. Bir söylentiye göre Bette Davis’in heykelciği ilk kocası Harmon Oscar Nelson ile özdeşleştirmesi sonucunda, [1]başka bir söylentiye göre ise Akademi’nin kütüphanesinde görevli Margaret Herrick’in heykelciği amcası Oscar’a benzetmesi ile ödülün adı Oscar olarak kaldı. Akademi, Oscar ismini 1939 yılına kadar resmi olarak kullanmamıştır.

    Oscar ödül heykelciğini Metro Goldwyn Mayer’in sanat yönetmeni Cedric Gibbons tasarladı. Cedric Gibbon, o anda beş parçalı bir film makarası üstünde elinde kılıcıyla dikilen bir şövalye taslağını çizdi. Bu film makarasının beş halkası oyuncular, film yazarları, yönetmenler, yapımcılar ve teknisyenleri temsil eder. [2] George Stanley heykeli son haline getirdi. Heykelcik 34 santim yüksekliğinde, 3,85 kilo ağırlığında ve 24 ayar altınla kaplıdır.

    Oscar heykelciğini kazananlar bu ödülü satamazlar. Eğer ödülden kurtulmak istiyorlarsa ancak Akademi’ye 1 dolar karşılığında satabilirler.

    Akademi Üyeliği:

    Bütün üyeler akademiye katılmak üzere öncelikle bir davet alırlar. Üyelik Board of Governors tarafından verilir. Üyelik icin sinema alanında seçkin bir kariyere sahip olmak ön koşuldur. Genellikle bir akademi ödülünü kazanmak, akademiye katılmak için bir davetle sonuçlanmasına rağmen, üyelik otomatik değildir.

    Yeni üyelik teklifleri yıldan yıla düşünülür. Akademi, 2007 itibariyle oy verecek 5830 üyeye sahiptir. Akademi üyeliği, sinema filmlerinde farklı disiplinleri temsil etmek için 15 dala bölünmüştür. Bunlar; oyuncular, yönetmenler, sinematograflar, sanat yonetmenleri, film editorleri, müzik, yapımcılar, halkla iliskiler, kısa filmler ve animasyon, ses, gorsel efektler, yazarlar, dokumenterler.

    Adaylar :

    Bir filmin Oscar’a aday gösterilebilmesi için 40 dakikadan uzun olması , ABD-Los Angeles ili sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösteriminin gerçekleşmiş olması ve gösterimin en az bir hafta sürmüş olması şartı aranıyor.

    Akademinin tüm üyeleri kendi dallarında ödül için adaylarını önerir. Tüm üyeler En İyi Film Akademi Ödülü için oylamaya katılabilir. Böylelikle tüm dallarda adaylar belli olur. Adaylar belli olduktan sonra ödülün kimlere gittiğini belirlemek için ikinci bir oylama yapılır.

    kaynak:vikipedi

  • November76 diyor ki:

    Dünyanın en prestijli ve en popüler film ödülü olan oscar ödülü hakkında bilmediklerimiz:

    - 1927 yılından yapılan ilk Oscar töreninde toplam 12 kategoride ödül verildi.

    - En İyi Yardımcı Kadın ve Erkek Oscar ödülleri ilk defa 1937 yılında verildi (1944 yılındaki oscar törenlerine kadar bu kategorilerde kazanlara sadece plaket verildi)

    - 1942 yılından, İkinci dünya savaşının sonuna verilen Oscar ödülleri plastikten yapıldı. Savaş sonrası plastik Oscarlar, gerçek Oscar’larla değiştirildi.

    - İlk En İyi Yabancı Film kategorisi 1957 yılındaki 29. Oscar törenlerinde verildi.

    - Oscar ödülleri ilk defa 1953 yılında televizyonda yayınlandı, ilk renkli yayın 1966 yılında yapıldı.

    -Oscar törenleri tarihinde üç defa ertelendi:

    *1938 yılında yaşanan sel felaketi nedeniyle bir hafta

    * 1968 yılında Martin Luther King’in suikasta uğraması nedeniyle iki gün

    * 1981 yılında Başkan Ronald Reagan’a yapılan suikast girişimi nedeniyle bir gün

    Bütün oyuncuları Oscar’a aday olan filmler:

    - Sleuth (1972)

    - Give ‘em Hell Harry (1975)

    -En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek, En İyi Kadın ve En İyi Senaryo Oscar’larının tamamını kazanan filmler:

    *It Happened One Night (1934)

    *One Flew Over The Cuckoo’s Nest (1975)

    *The Silence Of The Lambs (1991)

    -En İyi Erkek Oscar’ını iki yıl arka arkaya kazanan sanatçılar:

    *Luise Rainer (1936-37)

    *Spencer Tracy (1937-38)

    *Katharine Hepburn (1967-68)

    * Jason Robards (1976-77)

    *Tom Hanks (1993-94)

    -En kısa rol ile Oscar kazanan sanatçılar:

    *Judi Dench, 1998 yılında Shakespeare in Love filmindeki 8 dakikalık Kraliçe Elizabeth rolüyle en iyi yardımcı kadın Oscar’ını aldı.

    *Beatrice Straight, 1976 yılındaki Network filmindeki on dakikalık rolüyle en iyi yardımcı kadı ödülünü aldı.

    -Oyunculuk dalında üç Oscar birden kazanan filmler:

    *A Streetcar Named Desire (1951)

    * Network (1976)

    -Hem En İyi Kadın, hem de En İyi Erkek Oscar’ını kazanan filmler:

    *It Happened One Night (1934)

    *One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1975)

    *Network (1976)

    *Coming Home (1978)

    *On Golden Pond (1981)

    *The Silence of the Lambs (1991)

    *As Good as It Gets (1997)

    -En genç yaşta oscar kazanan oyuncu:

    *Shirley Temple (1934, 6 yaşındayken)

    -En İyi Yönetmen Oscar’ına aday olan kadın yönetmenler:

    *Lina Wertmuller, Seven Beauties (1976)

    *Jane Campion, The Piano (1994)

    *Sophia Coppola, Lost in Translation (2003)

    -En İyi Film Oscar’ını Kazanan En Uzun Film:

    *Gone With The Wind (1939) – 234 dakika, 3 saat 56 dakika

    -En İyi Film Oscar’ını Kazanan En Kısa Film:

    *Marty (1955) – 91 dakika

    -En İyi Film Oscar’ını Kazanan Tekrar Filmi:

    * Lord of the Rings: The Return of the King (2003)

    -En İyi Film Oscarını Kazanan Müzikaller:

    *Broadway Melody (1928/29)

    *The Great Zeigfeld (1936)

    *An American In Paris (1951)

    *Gigi (1958)

    *West Side Story (1961)

    *My Fair Lady (1964)

    *The Sound Of Music (1965)

    *Oliver! (1968)

    *Chicago (2002)

    -En İyi Film Oscarını Kazanan İlk Renkli Film:

    *Gone With The Wind (1939)

    -En İyi Film Oscar’ını Kazanan Son Siyah Beyaz Film:

    Bu sounun cevabı biraz karışık, teknik olarak cevap The Apartment (1960), ancak 1993 yılında En İyi Film oscarını alan Schindler’s List filminin yüzde doksanbeşi siyah beyaz çekilmişti.

    -En İyi Film Oscar’ını Kazandığı halde, En İyi Senaryo Oscar’ına Aday Olmayan Filmler:

    *Titanic (1997)

    *The Sound Of Music (1965)

    *Hamlet (1948)

    *Calvacade (1932/33)

    *Grand Hotel (1931/32)

    *The Broadway Melody (1928/29)

    *Wings (1927/28)

    Kaynak: İstanbul Postası

  • November76 diyor ki:

    Oyuncu Rekorları :

    Katharine Hepburn oscar ödülerinde en fazla ödül kazanan oyuncu oldu. Morning Glory (1932/33), Guess Who’s Coming To Dinner (1967), The Lion in Winter (1968), ve On Golden Pond (1981) filmlerindeki rolleri ile 4 kez En İyi Aktris ödülü kazandı.

    Meryl Streep ödüle en fazla aday gösterilen isim oldu. 14 kez aday gösterilmekle beraber 2 kere ödülü almayı başardı. En İyi Yardımcı Aktris ödülünü Kramer vs. Kramer (1979) ile ve En İyi Aktris ödülünü Sophie’s Choice (1982) filmindeki rolü ile kazandı.

    Peter O’Toole 8 kez En İyi Aktör ödülüne aday gösterilmesine rağmen ödülü hiç kazanamadı.

    Jessica Tandy en yaşlı oscar kazanan oyuncu oldu. , 80 yaşında Driving Miss Daisy (1989) filmindeki rolü ile En İyi Aktris ödülü aldı.

    Gloria Stuart ödüle en yaşlı aday gösterilen isim. 87 yaşında iken Titanic (1997) filmindeki rolü ile En İyi Yardımcı Aktris ödülüne aday gösterildi.
    Justin Henry 8 yaşında iken Kramer vs. Kramer (1979) filmiyle aday gösterildiği En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü ile birlikte Oscar tarihindeki en genç ödüle aday olan isim oldu.

    22 yaşındayken Kate Winslet iki defa Oscar’a aday gösterilmiş en genç kişi oldu. Winslet aynı zamanda ödüle üç,dört ve beş kere aday gösterilen en genç insan olmayı başardı.

    The Silence of the Lambs (1991) filminde Hannibal Lecter karakterini canlandıran Anthony Hopkins 16-17 dk. kadar ekranda görünmesine rağmen En İyi Aktör ödülünü almayı başardı.

    Beatrice Straight, Network (1976) filmindeki 5 dk. 40 saniyelik performansı ile Oscar kazanan en kısa role sahip kişidir. Straight bu filmdeki rolü ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü’nü almayı başardı.

    James Dean ölümünden sonra iki kere Oscar’a aday gösterilen tek insan.Dean 1955 yılında öldükten sonra 1956′da East of Eden (1955) filmiyle ve 1957′de tekrardan Giant (1956) filmiyle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülüne aday gösterildi.

    Oscar tarihinde aynı yılda hem başrol ve hemde yardımcı rol kategorilerinin ikisine birden aday olma başarısını gösteren 11 oyuncu vardır. Bunu başarabilen oyuncular; Fay Bainter, Teresa Wright, Barry Fitzgerald (aynı filmdeki aynı rolleri ile) Sigourney Weaver, Jessica Lange, Al Pacino, Emma Thompson, Holly Hunter, Julianne Moore, Jamie Foxx ve Cate Blanchett’dir.

    Sadece beş oyuncu Sophia Loren, Roberto Benigni, Robert De Niro, Benicio del Toro ve Marion Cotillard İngilizce konuşmadıkları filmleri ile Oscar kazanmayı başarmıştır. Loren, Benigni ve DeNiro İtalyanca, del Toro İspanyolca ve Cotillard Fransızca oynayarak Oscar almıştır.

    John Mills’e , İrlandalı Kız (Ryan’s Daughter) filminde oynadığı köyün sağır-dilsiz delisi ‘Michael’ rolü için 1971 ‘de En iyi Yardımcı erkek oyuncu ödülü verilmişti.Filmde rolü gereği tek kelime konuşmayan John Mills , ödülünü alırken konuşma yapmayıp bir reverans’la yetinmişti.Bu da Oscar ödüllerindeki en kısa kabul konuşması olarak rekor kitabına geçmiştir.

    Ölüm Tarlaları (The Killing Fields) filminin başrol oyuncusu Haing S. Ngor, Dith Pran’ı canlandırdığı rolüyle 1984′te En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü’nü aldığı zaman, aktör olarak Oscar ödülü alan ilk Güneydoğu Asya’lı ve Budist oyuncu ünvanını da almış oldu.

    Teknik Dallarda Rekorlar :

    Film müziği bestecisi John Williams 45 kere Oscar’a aday gösterildi ve 5 kez ödül aldı.
    Kevin O’Connell 19 kere ödüle aday gösterilmesine rağmen ödülü hiç kazanamadı. Son adaylığı Apocalypto (2006) filmiyle idi.

    kaynak:vikipedi

  • November76 diyor ki:

    Oscar Ödülleri hakkında merak ettiğiniz konulardan bazılarına yanıtlar:

    Akademi tarihinde en çok Oscar’a aday gösterilen kişi kimdir?

    -Walt Disney, 64 adaylıkla bu rekoru elinde tutuyor. Yaşayan oyuncular arasında ise 38 adaylıkla John Williams birinci sırada.

    En çok Oscar’a aday gösterilen aktör ya da aktris kimdir? Kim en fazla ödül kazanmıştır?

    -Katharine Hepburn ve Meryl Streep, 12 dalda Oscar adaylığıyla en fazla aday gösterilen oyuncular. En fazla ödül alan isim ise dört kez En İyi Kadın Oyuncu seçilen Katharine Hepburn.

    Akademi tarihinde tüm kategorilerde en çok ödül alan kimdir?

    -Walt Disney, 26 ödülle Akademi tarihine geçen isimdir.

    Her aday oluşunda ödül alan birisi var mı?

    - Bu kritere uygun olan pek çok isim var, ancak Mark Berger bu rekorun sahibi. ‘Apocalypse Now’ (1979), ‘The Right Stuff’ (1983), ‘Amadeus’ (1984) ve ‘İngiliz Hasta/The English Patient’ (1996) filmleriyle dört kez ‘ses’ dalında Oscar’a aday gösterilen Berger, her defasında heykeli kucaklamayı bildi.

    En İyi Yönetmen dalında ödül kazanan kadın yönetmen var mı?

    -İki kadın yönetmen Oscar’a aday gösterildi. ‘The Piano’ (1993) filmiyle Jane Campion ve ‘Seven Beauties’ (1976) filmiyle Lina Wertmuller.

    Alfred Hitchcock kaç kez Oscar’a aday gösterildi? Hiç kazandı mı?

    -Alfred Hitchcock, ‘Rebecca’ (1940), ‘Lifeboat’ (1944), ‘Spellbound’ (1945), ‘Rear Window’ (1954) ve ‘Sapık/Psycho’ (1960) filmleriyle beş kez Oscar’a aday gösterildi. En iyi yönetmen Oscar’ını hiç kazanamayan Hitchcock, 1967 yılında Irving G. Thalberg Ödülü ile onurlandırıldı.

    İkinci Dünya Savaşı sırasında Oscar heykeli hangi maddeden yapılmıştır?

    -Savaş zamanı, Amerikan hükümetine destek olmak amacıyla Oscar heykelleri alçıdan yapıldı. Savaştan sonra, alçı heykeller altınlarıyla değiştirildi.

    Hangi ülke en çok yabancı film kategorisinde adaylık kazndı? Hangi ülke bu kategoride en çok ödül aldı?

    -Fransa, 30’la en fazla adaylığı elinde tutan ülke. İtalya ise 10 kez Oscar kazanmış.

    ‘Yurttaş Kane/Citizen Kane’ kaç dalda aday gösterildi?

    -“Yurttaş Kane” dokuz dalda Oscar’a aday gösterildi:
    En İyi Erkek Oyuncu (Orson Welles),
    En İyi Sanat Yönetimi (Perry Ferguson),
    En İyi Görüntü Yönetimi (Gregg Toland),
    En İyi Yönetmen (Orson Welles),
    En İyi Kurgu (Robert Wise),
    En İyi Müzik (Bernard Herrmann),
    En İyi Film ve En İyi Ses Kaydı (John Aalberg).
    Film, yalnızca En İyi Orijinal Senaryo (Herman J. Mankiewicz ve Orson Welles) ödülünü aldı.

    kaynak:ntvmsnbc.com

  • November76 diyor ki:

    1929′dan bu yana oscar alan filmler:

    2008 İhtiyarlara Yer Yok – No Country For Old men
    2007 The Departed
    2006 Crash
    2005 Million Dollar Baby
    2004 Lord of the Rings: The Return of the King
    2003 Chicago
    2002 A Beautiful Mind
    2001 Gladiator
    2000 American Beauty
    1999 Shakespeare in Love
    1998 Titanic
    1997 The English Patient
    1996 Braveheart
    1995 Forrest Gump
    1994 Schindler’s List
    1993 Unforgiven
    1992 The Silence of the Lambs
    1991 Dances With Wolves
    1990 Driving Miss Daisy
    1989 Rain Man
    1988 The Last Emperor
    1987 Platoon
    1986 Out of Africa
    1985 Amadeus
    1984 Terms of Endearment
    1983 Gandhi
    1982 Chariots of Fire
    1981 Ordinary People
    1980 Kramer vs. Kramer
    1979 The Deer Hunter
    1978 Annie Hall
    1977 Rocky
    1976 One Flew Over the Cuckoo’s Nest
    1975 The Godfather, Part II
    1974 The Sting
    1973 The Godfather
    1972 The French Connection
    1971 Patton
    1970 Midnight Cowboy
    1969 Oliver!
    1968 In the Heat of the Night
    1967 A Man for All Seasons
    1966 The Sound of Music
    1965 My Fair Lady: Special Edition
    1964 Tom Jones
    1963 Lawrence of Arabia
    1962 West Side Story
    1961 The Apartment
    1960 Ben-Hur
    1959 Gigi
    1958 The Bridge on the River Kwai
    1957 Around the World in 80 Days: Special Edition
    1956 Marty
    1955 On the Waterfront
    1954 From Here to Eternity
    1953 The Greatest Show on Earth
    1952 An American in Paris
    1951 All About Eve
    1950 All the King’s Men
    1949 Laurence Olivier’s Hamlet
    1948 Gentleman’s Agreement
    1947 The Best Years of Our Lives
    1946 The Lost Weekend
    1945 Going My Way / Holiday Inn
    1944 Casablanca
    1943 Mrs. Miniver
    1942 How Green Was My Valley
    1941 Rebecca
    1940 Gone with the Wind: Collector’s Edition
    1939 You Can’t Take It With You
    1938 The Life of Emile Zola
    1937 The Great Ziegfeld
    1936 Mutiny on the Bounty
    1935 It Happened One Night
    1934 Cavalcade
    1933 Grand Hotel
    1932 Cimarron
    1931 All Quiet on the Western Front
    1930 The Broadway Melody of 1929
    1929 Wings

  • November76 diyor ki:

    En fazla oscar alan filmler:

    11 OSCAR
    Ben-Hur (1959, 12 dalda aday)

    Titanic (1997, 14 dalda aday)

    Lord of the Rings: The Return of the King (2003, 11 dalda aday)

    10 OSCAR
    West Side Story (1961, 11 dalda aday)

    9 OSCAR
    Gigi (1958, 9 dalda aday)

    The Last Emperor (1987, 9 dalda aday)

    The English Patient (1997, 12 dalda aday)

    8 OSCAR
    Gone With The Wind (1939, 13 dalda aday)

    From Here To Eternity (1953, 13 dalda aday)

    On The Waterfront (1954, 12 dalda aday)

    My Fair Lady (1964, 12 dalda aday)

    Cabaret (1972, 10 dalda aday)

    Gandhi (1983, 11 dalda aday)

    Amadeus (1984, 11 dalda aday)

    7 OSCAR
    Going My Way (1944, 10 dalda aday)

    The Best Years Of Our Lives (1946, 8 dalda aday)

    The Bridge On The River Kwai (1957, 8 dalda aday)

    Lawrence Of Arabia (1962, 10 dalda aday)

    Patton (1970, 10 dalda aday)

    The Sting (1973, 10 dalda aday)

    Out Of Africa (1985, 11 dalda aday)

    Dances With Wolves (1990, 12 dalda aday)

    Schindler’s List (1993, 12 dalda aday)

    Shakespeare In Love (1998, 13 dalda aday)

    6 OSCAR
    Mrs. Miniver (1942, 12 dalda aday)

    All About Eve, (1940, 14 dalda aday)

    An American In Paris (1951, 8 dalda aday)

    A Place In The Sun (1951, 9 dalda aday)

    A Man For All Seasons (1966, 8 dalda aday)

    The Godfather, Part II (1974, 11 dalda aday)

    Star Wars (1977, 10 dalda aday)

    Forrest Gump, (1994, 13 dalda aday)

    5 OSCAR
    It Happened One Night (1934, 5 dalda aday)

    How Green Was My Valley (1941, 10 dalda aday)

    Wilson (1944, 10 dalda aday)

    The Bad And The Beautiful (1952, 6 dalda aday)

    Around The World In 80 Days (1956, 8 dalda aday)

    The King And I (1956, 9 dalda aday)

    The Apartment, (1960, 10 dalda aday)

    Mary Poppins (1964, 13 dalda aday)

    Doctor Zhivago (1965, 10 dalda aday)

    The Sound Of Music (1965, 10 dalda aday)

    Who’s Afraid Of Virginia Woolf? (1966, 13 dalda aday)

    In The Heat Of The Night (1967, 7 dalda aday)

    Oliver! (1968, 11 dalda aday)

    The French Connection (1971, 9 dalda aday)

    One Flew Over The Cuckoo’s Nest (1975, 9 dalda aday)

    The Deer Hunter (1978, 9 dalda aday)

    Kramer vs. Kramer (1979, 9 dalda aday)

    Terms Of Endearment (1983, 11 dalda aday)

    Silence Of The Lambs (1991, 7 dalda aday)

    Braveheart (1995, 10 dalda aday)

    Saving Private Ryan (1998, 11 dalda aday)

    American Beauty (1999, 8 dalda aday)

    Gladiator (2000, 12) Chicago (2002, 13 dalda aday)

    Kaynak: İstanbul Postası

  • oscar1895 diyor ki:

    Sinemayı sevmemizin 113 nedeni:

    1- Parliament Pazar Gecesi Sinema Kulübü’nün bizi tanıştırdığı filmler…

  • oscar1895 diyor ki:

    2- DeLorean + Dr. Brown + Marty McFly + Biff = Back to the Future!

  • oscar1895 diyor ki:

    3- Pazar sabahları, western zamanı!

  • oscar1895 diyor ki:

    4- Yataktaki at kafası, el öpme ve kapının yüzümüze kapanması…Carloene ailesi hayatımıza bir girdi bir girdi. Hem de reddedemeyeceğimiz bir teklifle. – The godfather

  • kadir503 diyor ki:

    5- Quentin Tarantino’nun “Reservoir Dogs” ile “Pulp Fiction”u çekmesi…

  • kadir503 diyor ki:

    6- Leone’nin sphagetti westernleri…

    7- Jean Pierre Melville’in kadınlarla alakasız, hiçbir zaman kaybetmem diyen, cool erkek karakteri (Costello, Bob vs.)…

  • November76 diyor ki:

    Kesinlikle Reservoir Köpekleri ve başlangıcındaki “Little Green Bag” eşliğindeki sahne…

  • November76 diyor ki:

    8- Fried Green Tomatoes – Kızarmış Yeşil Domatesler

  • November76 diyor ki:

    9- Bir Capra filmi izlememenin verdiği mutluluk

    10-Bir Bergman filminin verdiği sorgulama

    11-Bir Haneke filminin verdiği ‘rahatsızlık’

    12-Bir Linklater filmi ile hayatın felsefesini yapmak

  • November76 diyor ki:

    13- Trier’in bizi her defasında şaşırtabilmesi

  • Rashomon diyor ki:

    14 – Bir derin gerçekçilik arayışı (Dreyer)

    15 – Gerçeğin göreceliliği (Rashomon)

    16 – Şiirsel Gerçekçilik (Jean Vigo)

  • kadir503 diyor ki:

    17- Her ne kadar umursamıyoruz bile desek, Oscar Töreni’ni izlemek ve ödüller hakkında tahminde bulunmak…

  • Rashomon diyor ki:

    18 – Bir şemsiyedir sinema, yağmurda bizi ıslatmayan; ‘Les Parapluies de Cherbourg’

  • Rashomon diyor ki:

    19 – Bir kostüm dramasıdır sinema, en ince elenmiş sık dokunmuşundan; ‘Barry Lyndon’.

  • November76 diyor ki:

    20- Çocukken izlenip büyülenilen Cleopatra, Streetcar Named Desire, Cat on A Hot Tin Roof, 12 Angry Men, Gone with the Wind’dir.

  • kadir503 diyor ki:

    21- Başta, Jean-Luc Godard ve François Truffaut ile tanıdığımız ‘Fransız Yeni Dalga’sı.

  • kadir503 diyor ki:

    22- “Sen Hiroshima’yı bilir misin?…” diye başlayan bir film. Alan Resnais’tan Hiroshima mon amour…

  • oscar1895 diyor ki:

    23- Freud + Terapi + Tony + Paulie + Silvio + The Godfather + Wizard of Oz….= The Sopranos
    Evet bu bir dizi. Ancak sinema kültürüyle yoğrulmuş bir dizi. The Sopranos hayatımıza bir girdi….Bir girdi…

  • oscar1895 diyor ki:

    24- Wong Kar Wai ve onun on milyon volt duygu yüklü romantizm filmleri…

  • oscar1895 diyor ki:

    25- Are You Talking to Me? – Taxi Driver ve Trives Bickle’ın aynalı sekansı

  • oscar1895 diyor ki:

    26- Sadece Tim Burton’ın kendine has üslubuyla yaratabildiği ”Ötekilerin Dünyası”…

  • oscar1895 diyor ki:

    27- Kıyamet kapımızda! – Tsai Ming Liang filmleri

  • Lidya diyor ki:

    28-Ürkütücü ve bir o kadar gizemli imgelerle dolu “Lynch” dünyası…

  • Lidya diyor ki:

    29-Sessizliğiyle aşkı,erdemi,acıyı,zaafı,tutkuyu yani insanoğlunu en olgun şekilde şiir gibi anlatan “kim ki duk” ve dünyamızı sessizlikleriyle değiştiren kahramanları….

  • Lidya diyor ki:

    30-Kimin girebileceği tahmin edilemeyen “aralık kapıları”,ne zaman ortaya cıkacağı ve nerden vuracağı belli olmayan “entrikacı kadınları”,tüm filmlerine sinmiş “nihilizmi”ile “demirkubuz dünyası”…

  • Lidya diyor ki:

    31-Şiddeti tüm çıplaklığıyla,konformistliğimizi yalanlarcasına yüzümüze çarpan,küfürleriyle lügatımızı genişleten,her filmiyle “karanlık yanımızı”biraz daha aydınlatan “serdar akar” sineması….

  • mavi diyor ki:

    AH ah sinema!!! başıma ne işler açtı…Sinemaya olan aşkım ve tutkum yüzünden bazen içinde bulunduğum toplum tarafından çok ağır eleştirilere maruz kaldım. Her şeye rağmen bıkmadan, usanmadan, yılmadan devam ettim film izlemeye.Devam da edeceğim…

  • mavi diyor ki:

    Sizlerden neler öğrenmedimki sevgili arkadaşlar bu sitede bulunan ve emek veren bütün arkadaş çok teşekkür ediyorum iyiki varsınız.

  • mavi diyor ki:

    32- Türk sineması…Kimi zaman ağır eleştirildi “bitti”denildi sinemamız için kimi zaman “işe yaramaz,dünyaya açılamaz”denildi…Ama bugün sinemamız bizi dünyanın en ünlü ve büyük festivallerinde temsil ediyor ve ödüllerle içimizi ferahlatıyor. Bitmedi bitmeyecek bence dahada güçlü ilerleyerek dünyada var olduğunu haykıracak…

  • oscar1895 diyor ki:

    Sahne-1/iç-gece (kulis): Oscar ve Lidya kuliste oturmuş, töreni beklemektedirler.

    Oscar: Traş da olamadık iyi mi…

    Lidya: Bu sene seninle beraber töreni sunma teklifin için çok teşekkür ederim. Çok incesin.

    Oscar: Ben olsam bu kadar heveslenmezdim tören için.

    Lidya: Niye ki?

    Dr.Brown büyük bir telaşla içeri girerek: Oscar, her yerde seni arıyordum.

    Oscar: İşte bu yüzden. Doktor, hiç boşuna dil dökme. Bak artık töreni Lidya’yla beraber sunuyoruz. Siz onunla dünyayı kurtarın. Ben bi kere olsun şu töreni rahat bi kafayla sunayım.

  • Lidya diyor ki:

    Lidya: Demek bu yüzden beni çağırdın. Sen nesin biliyo musun?

    Oscar: Ne alakası var ya? Ben sadece…Bilirsin, yani bu saldırgan tutum…

    Dr.Brown: Çocuklar sakin olun. Haberim vardı zaten bundan. Zaten ikiniz gidiyorsunuz.

    Oscar: Ne demek ikimiz?

    Dr.Brown: Ben sizinle gelmiyorum. Bazı şeyler vardır ki anlatılması güçtür. Hem anlatılması güçtür, hem de anlaması. Ama inanın burada kalmam gerekiyor. Ölüm kalım meselesi.

  • oscar1895 diyor ki:

    Oscar: Yokum desem?

    Dr.Brown: Bundan yıllar sonra yatağında ölümü beklerken bu anı, bu tek fırsatı düşleyecek ve şöyle diyeceksin. Hayatları…

    Oscar: Tamam doktor, tamam. Hayır anlamadığım niye hep ben kurtarıyorum dünyayı. Bi kere de Tom Cruise kurtarsın, ya da Bruce Willis.

    Dr.Brown: Biliyosun ki Cruise bi tarikata kaptırdı kendini ve Willis de antropozla boğuşuyor.

    Oscar: Tamam doktor, tamam. Hadi Lidya, gidiyoruz.

  • Lidya diyor ki:

    Lidya: Tabi, emrin olur! Seninle hiçbir yere gelmiyorum ben.

    Dr.Brown: Lütfen Lidya. Tüm insan ırkının kaderi sizin ellerinizde.

    Lidya: Bir şartla. DeLorean’i ben kullanacam.

    Oscar: Tamam. Şimdi de bütün dünyanın kaderi bir kadının kullanacağı DeLorean’in ellerinde. Kafamı klozete sokar sifonu da Ben Affleck’e çektiririm daha iyi.

    Lidya: Sırf o anı görebilmek için Scary Movie ve Amerikan Pie serisini arka arkaya izleyip Britney Spears’in konserine gidebilirim.

    Doktor: Durun çocuklar, daha görevinizi bilmiyorsunuz. Biliyorsunuz ki petrol uğruna kan dökülüyor ve çok yakın bir gelecekte öyle bir savaş çıkacak ki, bu dünyanın sonunu getirecek. 1898’de Daniel adındaki hırslı ve tutkulu adamı, bunun dünyayı yok edeceğine ikna edip onu durdurursanız, dünya değişecek. DeLorean kullanıma hazır zaten. Tek tuşla gidip ve yine tek tuşla geri geleceksiniz. Çabuk olun.

  • oscar1895 diyor ki:

    Sahne-2/iç-gündüz (DeLorean’in içi):

    Lidya: İyi ama burada bir sürü tuş var. Acaba doktor hangisini kastetti.

    Oscar: Bir kadının DeLorean’i kullandığı nerde görülmüş. Çekil kenara da bitirelim şu işi.

    Lidya: Bazen orta çağda yaşadığını düşünüyorum. Bir düşünelim. Bütün tuşlar mavi; ancak sondan ikincisi kırmızı. İçgüdülerim onun doğru tuş olduğunu söylüyor.

    Oscar: İçgüdülerinle hareket edersek esas o zaman orta çağda buluruz kendimizi. Tek tuş dedi. Yani ilk tuşu kastetti.

    Lidya: Basma sakın.

    Oscar ilk tuşa basar. DeLorean hareket eder.

  • Lidya diyor ki:

    Sahne-3/iç-gündüz (DeLorean’in içi):

    Oscar: Nerdeyiz biz? Ne kadar kasvetli bir şehir böyle…

    Lidya: Nolucak sayende orta çağdayız. Yani aslında senin yaşaman gereken yerde.

    Sahne-4 / dış-gündüz:

    Lidya: Aslında daha çok Londra’ya benziyor. Şuraya bak, bir turtacı. Canım da nasıl çekti.

    Oscar: Biz burada dünyayın kaderini düşünelim. Sen de turtayı düşün. Hemen üstteki bir berber salonu mu? Gözlerime inanamıyorum. Bak ne diyecem. Ben berebere gidecem, sen de bu arada turtacıya. Bana da paket yap.

    Lidya: Pekala! Ama sadece 15 dakika. Sonra burada ol, yoksa ölürsün!

  • oscar1895 diyor ki:

    =Oscar Berber Salonunda=

    Sweeney Todd (müzikal bir dille): Oturun Lütfen, bakın keyfinize. Gümüş dostlarımla, en iyi hizmet size…

  • Lidya diyor ki:

    =Lidya Turtacıda=

    Mrs. Lovett(müzikal bir dille): Oturun lütfen, geliyor turtalar. İngiltere’nin en lezzetlileri bunlar.

    Etrafta hamam böceklerinin dolaştığını gören Lidya hemen terk eder orayı. DeLorean’in hareket etmek üzere olduğunu görünce hızla koşarak;

    Lidya: Dur!..Naptığını sanıyorsun?

  • oscar1895 diyor ki:

    Oscar: Herif psikopat çıktı. Az kalsın kesiyodu beni.

    Lidya: Beni burada bırakacaktın yani?

    Oscar: Ne alakası var ya? Bilirsin…bu saldırgan tutum..Hem benim turtalarım nerde?

    Lidya: Çekil kenara. Biliyor musun, bana 2001 Uzay Macerası’nın giriş kısmını hatırlatıyorsun.

    Oscar: Sen de bana Elm sokağı Kabusu’nu. Bu aradaşimdi hatırladım, tek derken aslında sondaki ilk tuşu kastetmişti doktor.

  • Lidya diyor ki:

    Sahne-5 / dış-gündüz (Kır Evinin Önü):

    Oscar: Şimdi nerdeyiz?

    Lidya: Sayende başladığımız yerde. Bu ağlayan adam da kim? Bayım, neden ağlıyorsunuz?

    Alex: Karım hamile…Ama çocuk benim değil. Napacağımı bilmiyorum.

    Oscar: Al şu tabancayı ve yapman gerekeni yap.

    Lidya: Ver onu bana! (Alex’e dönerek) Hiç onunla konuştun mu? Yani gerçek iletişimden bahsediyorum Konuş Onunla! Sesine kulak ver ve onu anlamaya çalış.

    Sahne-6/iç-gündüz (DeLorean’in içi):

    Lidya: Sakın bir tuşa dokunayım deme. Kırmızı olanı deniyoruz.

  • oscar1895 diyor ki:

    Sahne-7/ dış-gündüz:

    Daniel (halka seslenmektedir.) Unutmayın ki bu topraklarda çıkardığımız petrolle, siz değerli halkımızın refah düzeyi de yükselecektir.

    Oscar: Bence adam sonuna kadar haklı ve çok da iyi birine benziyor.

    Lidya: Bence sen arabada kalsan iyi olur.

    Oscar: Hehe, iyi olur valla.Sen halledicen yani. İyi hadi bakalım.

  • Lidya diyor ki:

    Lidya: Bana bak! Beni burada bırakıp gitmeye kalkma yine. Döndüğümde burada ol, yoksa ölürsün.

    Lidya kalabalığa doğru ilerler. Oscar olup biteni araçtan takip etmektedir. Lidya, Daniel’le konuşur ve ardından DeLorean’e geri döner.

    Daniel: Dostlarım! Doğru olan bu değil. Buralar sizin araziniz. Elbette petrolü değerlendirmeliyiz. Ancak kendi ellerimizle, paylaşım içerisinde ve büyük şirketlere inat, başkalarının haklarını ellerinden almadan.

    Oscar: Nasıl ikna ettin onu?

    Lidya: Gerçeği söyledim.

    Oscar: Nasıl yani?

    Lidya: Gelecekten geldiğimizi, eğer hırsına yenik düşerse onun gibileri yüzünden dünyanın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını.

    Oscar: O da buna inandı.

    Lidya: Dürüstlük en doğru ve en kestirme yoldur. Artık geriye dönebiliriz.

    Oscar: Yani geleceğe. Sondan ikinci tuş bizi buraya getirdiğine göre, baştan ikinci tuş da geri götürür.

  • oscar1895 diyor ki:

    Sahne-7/ dış-gündüz:

    Anton DeLorean’e yaklaşarak, elindeki metal parayla camı tıklatır.

    Oscar: Ne var ne istiyosun?

    Anton: Yazı mı, tura mı?

    Oscar: Hangi yıldayız?

    Anton: Yazı mı, tura mı?

    Oscar: Nesine oynuyoruz?

    Anton: Her şeyine.

    Oscar: Tamam, yazı o zaman.

  • Lidya diyor ki:

    Lidya: Napıyosun? DeLorean’i alırsa nasıl geri döneriz?

    Oscar: Merak etme biz kazanacağız. Adamın elindeki çantayı gördün mü? Zengin olucaz.

    3 Dakika 17 saniye sonra…

    Oscar ve Lidya yol kenarında oturmuş, öylece beklemektedir.

    Lidya: Her şeyi berbat ettin. Törene asla yetişemeyecez.

    Oscar: Zaten törenin miadı dolmuştu. Hem nerden bilebilirdim ki?

  • oscar1895 diyor ki:

    DeLorean onlara doğru yaklaşır. Dr. Brown ve Grace Slick çıkar içinden.

    Dr. Brown: Çocuklar ne işiniz var burada? DeLorean’in o psikopatta ne işi vardı?

    Lidya: Doktor, esas sizin burada ne işiniz var? Jefferson Airplane! Hayat meselesi dediğiniz bu muydu?

    Dr. Brown: Öyle demeyin. En büyük hayranıyım. En büyük hayalim ona dokunmak, White Rabbit’i canlı canlı dinleyebilmek.

    Bir başka araç yaklaşır. Dedektif Toschi Oscar’a yaklaşarak;

    Tochi: Sonunda bulduk seni.

    Oscar: Anlamadım, bakın biriylen karıştırıyosunuz heralde.

    Toschi: Hayır, sen Zodiac’sın bin şimdi arabaya.

    Oscar: Buraya kadar. Pekala. Hadi siz gidin. Töreni mutlaka sunmanız gerek .

  • Lidya diyor ki:

    Lidya: Hayır.

    Oscar: Niye?

    Lidya: Kendini feda mı ediyosun? Muhakkak aklından bişeyler geçiyodur yine.

    Dr. Brown: Hadi gidelim Lidya. Yetişmen gereken tören var.

    Lidya: Tamam doktor hadi gidelim.

  • oscar1895 diyor ki:

    Oscar: İnsan bi ‘’ hayır, sen olmadan gitmem’’ der.

    Lidya: O filmlerde olur. 15 Saniye içerisinde törendeyiz.

    Oscar: Bu arada bu klişelerle dolu senaryoyu kim yazdı? Niye benim sonum böyle oluyor? Bari bir başka klişeyle devam edelim.

    10

    9

    8

    7

    6

  • Lidya diyor ki:

    5

    4

    3

    2

    1

    1.Rashomon Ödül Törenine hoş geldiniz.

  • Lidya diyor ki:

    1.Rashomon Ödül Törenine hoş geldiniz. Bu önemli gecede, sinemanın yıldönümünde, siz değerli dostlarımızın katılımıyla sonuçlanan, 2007’nin en iyilerini açıklayacağız. Bu sonuçları, her kategoriden ödülü takdim edecek kişi ve Oscar haricinde kimse bilmemekte. Yani ben dahi ödüllerin kimlere gittiğini bilmiyorum. Oscar da şu an ait olduğu 70’lerde…

  • Lidya diyor ki:

    Hemen ilk kategorimiz olan ‘’En İyi Animasyon’’ dalındaki kazananı açıklaması için mavi’yi davet ediyoruz.

  • mavi diyor ki:

    merhaba sevgili sitemizin sevgili üyeleri sizlere kazanan ismi açıklamaktan onur duyarım işte kazanan…

    Ratatouille {Ratatuy} – Brad Bird, Jan Pinkava

  • Lidya diyor ki:

    Teşekkürler mavi.
    Bir sonraki kategorimiz, ‘’En İyi Yerli Yönetmen’’ dalinda, kazananı açıklaması için kadir503’ü davet ediyoruz.

  • kadir503 diyor ki:

    Herkese iyi akşamlar…

    Evet… En İyi Yerli Yönetmen;

    Semih Kaplanoğlu…

  • Lidya diyor ki:

    Teşekkürler kadir503.

    Şimdi de ‘’En İyi Yerli Film’’ dalında kazananı açıklaması için sinemaniac arkadasımız Lidya’yı Davet ediyoruz :)

  • Lidya diyor ki:

    Hiçliğin en hüzünlü şiiri…En İyi Yerli Film ;Semih Kaplanoğlu imzalı

    “Yumurta(2007)”

  • oscar1895 diyor ki:

    Merhabalar, iyi geceler.

  • Lidya diyor ki:

    Nasıl kurtuldun sen ordan?

  • oscar1895 diyor ki:

    Gerçeği söyleyerek. Hem karikatüristin biri gerçek suçluyu bulduğunu söyledi.

  • oscar1895 diyor ki:

    Bu arada bu yıl kaybettiklerimizi de hatırlayalım.
    Kısacık hayatında, harikulade performanslar gösteren; özellikle Brokeback Mountain ile performansının zirvesine çıkıp, bununla da yetinmeyip The dark Knight’taki The Joker tiplemesiyle adeta ruhunu o karaktere satan
    Heath Ledger…

  • kadir503 diyor ki:

    Hepsi bir kurmaca ama yine de heyecan veriyor değil mi? :)

  • Lidya diyor ki:

    Yine çok erken kaybettiğimiz Oscar ödüllü İngiliz Hasta (English Patient), Soguk Dağ (Cold Mountain) dahil bir çok unutulmaz filme yönetmen olarak imza atan,
    Anthony Minghella…

  • oscar1895 diyor ki:

    Ve kuşku yok ki gelmiş geçmiş en büyük, en önemli, en usta aktörlerden biri olan efsanevi aktör
    Paul Newman’ı asla unutmayacağız.

    EFSANELER ÖLMEZ!…

  • oscar1895 diyor ki:

    Evet sevgili Kadir, her şey kurmacadan ibaret ve yine de heyecan veriyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    Şimdi sıra son iki ödüle geldi. ‘’En İyi Yabancı Yönetmen’’ dalında kazananı açıklaması için sevgili November’i davet ediyorum.

  • November76 diyor ki:

    Öncelikle 28 Aralık için hazırladığımız programa ve de seçkilere katılan katılamayan tüm arkadaşlarımıza ve sinemaseverlere teşekkür ederim.

    Her ne kadar oy sayımları nedeniyle bugün topiğe pek dahil olamadıysak da, şimdi bu yılın kazanan yönetmenini açıklamak istiyorum:

    Paul Thomas Anderson (There Will Be Blood)

  • Lidya diyor ki:

    Teşekkürler.

    Ve şimdi de son ödülümüz ‘’En İyi Yabancı Film’’ kategorisinde kazananı açıklaması için sevgili Rashomon’u davet ediyorum.

  • Rashomon diyor ki:

    Merhaba sevgili sinemaseverler!

    Sinema sevgisiyle dolu olan sizlerle, böyle önemli bir günde birlikte olmak o kadar güzel ki…

  • Rashomon diyor ki:

    En İyi Yabancı Film dalında kazanan:…

  • Rashomon diyor ki:


    ‘No Country for old Men’ {İhtiyarlara Yer Yok} / Coen Brothers

  • oscar1895 diyor ki:

    Arkadaşlar herkese teşekkür ederim. İyi geceler herkese…

  • Rashomon diyor ki:

    Böyle bir organizasyonu başarıyla gerçekleştiren sizlere sonsuz teşekkürler… Ellerinize, emeğinize sağlık!

  • mavi diyor ki:

    Böyle güzel bir gece hazırlayan ve bizleride bu güzelliğin içerisine dahil eden siz değerli arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum kendi adıma. her şey çok güzeldi. Elinize, emeğinize ve yüreğinize sağlık. Her şey sanat ve sinema için iyiki varsın sinema kurguda olsan mutlu etmeye yetiyorsun. Nice güzel ödül törenlerine…

  • November76 diyor ki:

    Her yıl olduğu gibi bu yıl da programın mimarlarından olan Sevgili oscar1895′e,

    Seçki topiclerinde ve programda emeği geçen Lidya’ya, Mavi’ye ve Kadir503′e,

    Seçki ve programa olan katkılarından dolayı tüm rashomon.gen.tr üyelerine teşekkür ederim. Emeğinize sağlık.

    Rashomon.gen.tr olarak, bu yıl ilk kez kutladığımız sinemanın 113. yıldönümünde bizi yalnız bırakmadığınız için hepinize sonsuz teşekkürler.

  • oscar1895 diyor ki:

    Sinemanın yıldönümü gerçekleştiyse eğer, bunda elbette birçok arkadaşımızın payı vardır. Ancak iki arkadaşımızın bundaki payı oldukça büyüktür. Sevgili Rashomon ve Sevgili November76‘e öncelikle bu siteyi kurduklarından dolayı (birinci yılı bitti) ve bu yıldönümü kutlamalarını, anketlerini hazırlarken harcadıkları emekten ötürü kutlayıp; ayrıca Lidya, Mavi ve Kadir503‘e de teşekkür edip; nice senelere ”sinema” diyelim…

  • altantois diyor ki:

    Rashomon ve November76, ellerinize sağlık. Bu iki generale yardımcı olan diğer tüm sinemasever dostlara; oscar1895, lidya, mavi hepinizin ellerine sağlık.

    114. yaş gününde birlikte birşeyler yapabilmek dileğiyle.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler