Sinemada ‘Yağmur’

Sinemada fon olarak birçok kere görmüşüzdür yağmurun kullanılışını. Bu, bazen dikkatimizi çeker; bazen de çekmez. Bazen belli bir atmosferi oluşturmada, bazen de duygusal bir hava ortaya koymada görürürüz onu. Görsel olduğu kadar işitsel olarak da hizmet eder filmlere. Bazılarının dikkatini pek çekmez; ama çoğu zaman -doğru yerde kullanıldığında- güzellik kattığını düşünmekteyim. Yağmurlu bir günde bu başlığı açmak istedim. :) Hafızalarımızda kalmış, yağmurun kullanıldığı sahneleri, kullanıldığı filmlere olan katkılarını yazalım.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sinemada ‘Yağmur’” bu yazı hakkında 26 yorum var

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Se7en’ {Yedi – 1995} / David Fincher

    Sinemada yağmur denilince aklıma ilk gelen filmlerden. Film boyunca bardaktan boşalıncaya yağan yağmur, yerini finalde gözümüzü acıtır cinstenki güneşe bırakıyor. Hiç durmadan yağan yağmur, filmin mükemmel sinemotgrafisiyle çok iyi bir atmosfer oluşturmuş. Filme katkısı gerçekten büyük.

  • oscar1895 diyor ki:

    James Woods anlatıyor:
    Bir seferinde Bobby’nin hapishaneden çıkacağı benim onla buluşacağım sahnedeydik ve Sergio da oradaydı. Brooklyn’in Bedford -Stuyvesant- ya da Williamsburg kısmındaydık. Sokaktaydık ve Sergio dedi ki, ‘’Yağmur yağacak.’’Orda oturup, bekledi. Sokak uzaktan çekilecekti. Ve biz yaklaşırken, birden bir şeyler oldu. Sergio çekimin ortasında yağmur başlamasını istiyordu. Yani, çekimin zamanını ayarlamaya çalışıyordu. Yağmur makineları kullanılamazdı çünkü çekilecek alan çok genişti. Ve ben de, ‘’Sadece Sergio bir çekimin ortasında yağmur başlatmasını Tanrı’dan bekler diye düşünmüştüm. Ve ‘kamera’ dediğinde Tanrı’nın bulutlarla ona eşlik edeceğine inanır.” Benim şaşkınlığıma…Şey, aslında, şaşkınlık değil…Sergio Leone’ye olan hayretime rağmen çekimi yaptık ve yağmur başladı. İşte ordaydı. ‘’İşte orda’’, dedim.

    Once Upon a Time in America (1984)

    Yönetmen olmak zordur; ancak büyük yönetmen olmak çok daha zordur. Efsane yönetmen olmak ise, sadece Sergio Leone gibilerine mahsustur.

  • November76 diyor ki:

    Sinema tarihindeki en unutulmaz yağmurlu sahnelerden biri hiç şüphe yok ki; ‘Singin’in the Rain’ {1952} filminde Gene Kelly’nin yağmur altında sokaklarda dans ettiği sahnedir.

  • oscar1895 diyor ki:

    Kesinlikle katılıyorum November’e, hatta o meşhur şarkıyı da paylaşalım!

    I’m singin’ in the rain
    Just singin’ in the rain
    What a glorious feeling
    I’m happy again.
    I’m laughing at clouds.
    So dark , up above ,
    The sun’s in my heart
    and i’m ready for love.

    Let the stromy clouds chase.
    Everyone from the place
    Come on with the rain
    Have a smile on your face
    I’ll walk down the lane
    With a happy refrain
    and singin’
    Just singin’ in the rain

    I’m dancin’ and singin’ in the rain…

    (Not: Bu şarkıyı a Clockwork Orange’tan da hatırlayanlar olacaktır:)

  • oscar1895 diyor ki:

    The Shawshank Redemption’da, Andy’nin ‘özgür’lüğünü onunla paylaşmamıza, hissetmemize vesile olan yağmurlu sahne, aynı zamanda filmin sıkça kullanılan afişi haline de gelmişti.

  • oscar1895 diyor ki:

    Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı‘nın ilk 20 dakikasında da bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    Beş Vakit geçer ve insanlar tabiatın şaşırtıcı gücünün etkisiyle yaşamaya devam eder.

  • oscar1895 diyor ki:

    Tajômaru (Toshirô Mifune), “Herşey o rüzgarın esmesiyle başladı” diyordu. Evet her şey o rüzgarın esmesiyle başladı. Tabi bir de şiddetli yağmur var.

    Rashomon – Kurosawa

  • oscar1895 diyor ki:

    Kör bir masör olan Zatoichi, keskin kılıcını çekip etrafındakileri kesip, biçerken; biz de kanın yağmurla karışıp, etrafı kan gölüne çevirmesini izleriz.

  • mavi diyor ki:

    Sanırım buraya bu filmide yazabiliriz zira filmin bir kısmında kahramanlarımız çok şiddetli bir yağmura tutuluyorlar Afrika Kraliçesi – The African Queen. Humphrey Bogart,Katharine Hepburn ile hem doğal yağmura tutuluyoruz hemde aşk yağmuruna. Evet bize aşk bazen bir teknede rastlayabilir…

  • November76 diyor ki:

    Alcatraz Kuşçusu’nda (1962) tek başına bir hücrede tüm haklarından mahrum olarak müebbet hapis cezası almış olan Robert Straud’un (Burt Lancaster) tek başına dolaşmak için çıkarıldığı küçük bahçesinde şiddetli bir yağmurun bastırdığı gün, duvarların ardında kırılan bir dalla birlikte bahçeye düşen, yeni doğmuş serçeyi bulduğu ve kalan hayatının tamamen değiştiği sahne de unutulmazdır.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    Filmin şiirselliği kadar etkileyici bir yağmur, o kadar güzel yağıyor ki… Filme kattığı o kadar çok şey var ki… Yağdıkça sanki bir şeyler anlatıyor… Belki de böylece şiirsel tadı akıcı kılıyor (o da ne demekse artık:).

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Chung Hing sam lam’ {Chungking Express – 1994} / Kar Wai Wong

    Faye’in bıraktığı mektubun ıslanmasına neden olan yağmurdan mı, çiftimizin buluşacakları bardaki buluşma saatlerine az bir zaman kala yağan yağmurdan mı, yoksa buluşamadıkları günki gibi yağmakta olan ama; birbirlerini buldukları o günkü yağmurdan bahsetsem; bilemedim.:) İki Kar Wai filmi alt alta geldi, güzel de durdu. Yağmurun filme katkısı büyük. Özellikle California Barının yazısının üzerine düşen yağmur damlaları, atmosferi gitgide melonkolikleştiriyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Cast Away’ {Yeni Hayat – 2000} / Robert Zemeckis

    Chuck Noland, adadan kurtulmuş ve evine geri dönmüştür. Psikolojik olaraak çöküntüdeki Chuck’ın karısı da başkasıyla evlenmiştir, o garajda karısıyla beraber aldıkları araba hakkında konuşurken dışarıda da sağanak bir yağmur başlar. Sahnenin devamı ise yağmurun altında devam ederken, insanın içini acıtır.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Trilogia: To livadi pou dakryzei’ {Ağlayan Çayır – 2004} / Theodoros Angelopoulos

    Filmde yağmur epey bir yer tutuyor. Kimi zaman büyük bir aşkın, kimi zaman mülteci bir hüznün, kimi zaman umudun, kimi zaman ayrılığın orta yerine düşüyor… Seli sensizliğe katan bir yağmur.

    Bu filmde, filmdeki şiirselliğe ve görselliğe ayrı bir tat katıyor; yağmur.

  • November76 diyor ki:

    ******Spoiler*******

    ‘Breakfast at Tiffany’s’ {Tiffany’de Kahvaltı – 1961} / Blake Edwards

    Unutulmazlar arasına girmiş olan filmdeki, ünlü olma ve Tiffany’deki mücevherlere sahip olma hayalleri kuran Holly Golightly’nin macerasının son karesi yağmur altındaki bu sahnedir.

  • kadir503 diyor ki:

    ******Spoiler*******

    ‘ Ta’m e guilass ‘ {Kirazın Tadı – 1997} / Abbas Kiarostami

    Film boyunca intiharı sonrası cesedinin üzerine toprak dökecek birilerini arayan Baddi Bey; farklı düşünceler eşliğinde finalde mezarına giriyor. Bay Bagheri’nin sözlerinde belirttiği gibi de bulutlara, gözkyüzüne bakarken; o ruhunun kasveti gibi kasvetli bir hal alan gökyüzüünden sağanak bir yağmur başlıyor. Oldukça iyi bir son!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘ Cat on a Hot Tin Roof ‘ {Kızgın Damdaki Kedi – 1958} / Richard Brooks

    Filmin tamamının geçtiği o meşhur akşamda; özellikle ‘Big Daddy’ ile Brick’in diyaloglarında ve öncesinde bahçede gözümüze iliştirilen bu yağmur film boyunca hem işitsel hem de görsel olarak çok hoş bir etki bırakıyor izleyen üzerinde.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Andrey Rublyov’ (1966) / Andrei Tarkovsky

    Filmin ilk dakikalarında, Rublev ve yanındakilerin step boyunca yürüyüşlerine yağmur da eşlik ediyordu. Sığındıkları kulübeden çıktıklarında hâlâ etkisini sürdürüyordu. Yağmurun da en yakıştığı filmlerdendi hani! Toprak kokusu bize kadar gelmişti.:)

    ‘Büyük Yalnızlık’ (1989) / Yavuz Özkan

    Bana göre Yavuz Özkan’ın en kötü filmi. Evlilikleri uzatmaları oynayan bir çiftin arasındaki hesaplaşmaları konu edinen bu filmi yıllar evvel TRT’de izlerken dakikaları saydığımı hatırlıyorum.
    Filmin bir sahnesinde Sezen Aksu ve Ferhan Şensoy birkaç şey almak için dışarı çıkarlar. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaktadır tabi. Çok iyi anımsıyorum, Sezen Aksu’nun üzerinde sarı bir yağmurluk vardı. Ve yağmur hakikaten çok şiddetliydi.

  • milsin diyor ki:

    Match Point 2005 / Woody Allen

    Jonathan Rhys Meyers ve Scarlett Johansson’un yağmurlar altındaki tutkulu sevişmeleri bu kategoride yerini almalı…

    Mala Noche 1985/ Gus Van Sant

    Walt’ın o “mala noche” yi Robertoyla geçirme pazarlığı esnasında yağan yağmur aslında Johnny’ninde ebedi kaybının walt’ın o an anlayamadığı ama her zaman pişmanlık duyacağı o geceye ilişkin dökülen gözyaşlarıydı belki de…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Kárhozat’ (1988) / Béla Tarr

    Macar yönetmenin nefis çalışması… Yağmur, yağmurun sesi -tıpkı filmin kendisi gibi- insana garip bir huzur veriyordu… Meşhur Titanik Bar`ın tam önüne park eden o siyah arabadan inen adam, bara doğru ilerlerken sağanak halini alıyordu. Ama illa ki o son sahne derim… Arazi adeta çamur deryasına dönüyordu yağan yağmurla.
    Özetle, başlığımıza en uygun örneklerden biridir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Yağmur ve bar eşleştirmesi yapmışken;

    ‘Biri ve Diğerleri’ (1987) / Tunç Başaran

    Kahramanımız olan erkek (Aytaç Arman), sığındığı bir barda, belki de hiç gelmeyecek olan kadını beklemektedir.
    Dışarıdaysa günün karanlığına eşlik eden ve durmamacasına yağan yağmur…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Kanaatim odur ki… Yağmur, en çok da kara filmlere yakışır. O kasvet ile bütünleşir adeta.

    ‘Un flic’ (1972) / Jean-Pierre Melville

    Fransız yönetmenin ‘Kiralık Katil’ ile başladığı muhteşem noir üçlemesinin son halkasını teşkil eden ‘Un flic’ de yağmurun yakıştığı filmlerden… Komiser Coleman’ın (Alain Delon) arabadan inip binaya doğru yöneldiği sahne geliyor da aklıma. Tenha bir cadde ve çiseleyen yağmur…
    Melville’den unutulmaz bir veda!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bazen yağmur, ölen annesinin ardından konağı satışa çıkaran hayırsız bir kızca dışarı atılan kedinin, ondan korunmak için merdiven altına saklandığı istenmeyen misafirdir (neyse ki kaptan yetişir);

    ‘Hanım’ (1988) / Halit Refiğ

    Bazen yağmur, başarıyla sona eren bir filmin hemen akabinde, set elemanlarının altında çılgınca dans ettikleri kutlama vesilesidir;

    ‘Film Bitti’ (1989) / Yavuz Özkan

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Clue’ {İpucu – 1985} / John Landis

    Çok büyük bölümü kocaman bir evin içerisinde geçen, bir “katil kim?” filmi. Eve davet edilen misafirler ve evin müstahdemleri, şüpheliler arasında. Landis’ten, oldukça geveze ve sonu sürprizli bir suç komedisi.

    Evin dışarısını, film süresince nadir olarak görürüz. Ancak neredeyse her gördüğümüzde -atmosfere de katkı sağlayan- sağanak bir yağmura teslim olmuş haldedir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Ples v dezju’ (1961) / Bostjan Hladnik

    Yugoslav Sineması’nın, kesinlikle Çek Yeni Dalgası’na en fazla yaklaştığı iş. Sanki Prag’dan firar etmiş de, Belgrad’a kapılanmış.
    Saykodelik, çılgın bir anlatımı var. “Rüya mı gerçek mi” diye sık sık sordurur. Gerçekten türün meraklıları ıskalamamalı.

    Ve kasvetliydi de hani. “Yağmur” da şüphesiz bu kasvetin en büyük işbirlikçisiydi. Filmde, boş caddeleri ardı sıra vuran sağanaklar hatırlıyorum. Atmosfere nefis katkı sağlamışlardı.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler