Sinemada Gelecek Tasviri ve Distopya…

“Doğan her yeni bebek şu mesajı beraberinde getirir:
Tanrı, henüz insanoğlundan ümidini kesmedi!” (Sean Penn’in ilk yönetmenlik denemesi ‘The Indian Runner’ filminden…)

Okuduğunuz veciz, kıyamet gününe istinaden, ünlü Hintli düşünür Tagor tarafından sarfedilmiş. Ancak bizlerin sinema doğrultulu işleyeceği kıyamet, teist anlayışa göre gönderme bulduğu açık olan bu kıyametten biraz farklı.
Biliyoruz ki distopya, kötü bir şekilde çizilen gelecek ön görüsü manasına gelir. Gerçekleşmesi imkansız görünen, ancak hayallerde tasavvur edilebilen ütopyaların, kapkara/kaotik bir fütürizm ile vücut bulmuş hali gibidir. Burada esas meselemiz sinema olduğu için, bakalım ne tarzda ve nicelikte örnekler verilmiş, bunu paylaşalım istiyorum.

7. sanatın âtiye tuttuğu reflektör çoğunlukla ‘noir’dir, pesimisttir. (tabi kimi vakit cesur yönetmenlerin elinde, bolca sistem eleştirisi veçhiyle açıkça gövde gösterisine de dönüşebiliyor bu noir..) Kimi vakit de fazla -ve safça- bir iyimserlik barındırır. Stallone ve Snipes’in ünlü filmi ‘Demolition Man’ {Cezalandırıcı}, tam da bu gözle okunacak bir yapım. Bilmem kaçıncı senenin geleceğinde teknoloji o raddeye gelmiştir ki arkadaşlar; her şey güllük gülistanlıktır. Öyle ki, dört başı mamur ülkemizde insanoğlunun en temel (ve ezeli) dürtülerinden olan suç, handiyse tamamen tasfiye edilmiştir. Üstelik zorlama yoluyla da değil; kendiliğinden! Bu tarz tasvirlerin vazgeçilmez enstrümanlarından biri de ‘yeraltı’ sığınaklarıdır bilirsiniz:) Bir avuç isyancının ikamet ettiği kurtarılmış bölgeler…
Şunu da antiparantez belirtmekte yarar var. ‘Edebiyat’, bu tarz eserlerde sinemaya 1.dereceden yardımcı menba teşkil etmiştir. Birçok distopya örneğine baktığımızda, 20. y.y. başlarının umumi atmosferinin de etkisiyle kaleme alınan kitaplardan beyazperdeye uyarlanmış olduğu görülecektir.

Son seneler itibariyle tırmanışa geçtiği görülen ve Winterbottom’un ‘Code 46′sı ilâ Alfonso Cuaron’un ‘Children of Men’inin sadece birkaç hatırı sayılır popüler örnek olduğu bu tür, sinema var olduğundan beri (bkz. Aya Yolculuk) perdeden izleyiciye el sallamaktadır. Hani adeta seyirciye tehlike çanları,  jeostratejistlerden önce sinema kanalıyla duyurulmaktadır!

Gelecek güzel günlere… �

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sinemada Gelecek Tasviri ve Distopya…” bu yazı hakkında 23 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    - ‘THX 1138′ / George Lucas – 1971
    Robert Duvall’ın oynadığı karaktere de adını veriyor filmimiz ve artık bir kült. Distopya filmlerinin atalarından kabul ediliyor. 25.yüzyılın üni-form dünyasında geçen filmde, insanlar bir makine intizamında yaşamaktadır. Her şeyleri tek bir merkezden kumanda edilmektedir. Ve derken…
    Ağır ilerleyişine rağmen türü sevenlerin bayılacağını düşündüğüm bir film, ustaca bir sistem eleştirisi.

    - ‘Fahrenheit 451′ / F. Truffaut – 1966
    Ray Bradbury’in müthiş kitabı, usta Fransız yönetmenin ellerinde küçük değişikliklere maruz kalıyordu.
    ‘Bilgi’, kötülüğün kuvveti ne derece şedit olursa olsun, gelecekteki tek yararlı şeydir. Bütün kitapların yasaklandığı ve yakıldığı bir dünyada insanoğlunun tek kurtuluş umududur. Egemenlerin dünyasına yöneltilmiş ustaca bir bakış.
    İnsanoğlunun geleceği yıldızlarda değil, kafasının içindedir!

    - ‘Na srebrnym globie’ {Gümüş Küre} / Andrzej Zulawski – 1987
    Polonyalı sinemacı Zulawski’nin bu ünlü eseri, karanlık bir post-kurgunun dehlizlerinde yolculuk yaptırıyor. Umudunu yitiren ve ‘Laputa’larını arayan dünyalılar, yeryüzünü bir uzay gemisiyle terk ederler.
    Yeni bir dünya tasavvurudur Gümüş Küre. Heyhat içindekiler değişmedikçe… Nafile!


    - ’1984′ / M.Radford – 1984

    Animal Farm’da sistemler sorgulaması yapan yazarın (Orwell) sinemaya uyarlanmış diğer önemli eseri.
    Açık bir Foucault evreni. İdenin en küçük kıvrımlarına dek sızma ve kontrol etme mekanizması gösteren bir ‘merkez’den hareketle; post-apokaliptik ve ‘totaliter’ dünya tasvirleri…


    - ‘American Cyborg’ / Boaz Davidson – 1992

    Terminatör 2′yi anıştırıyor bu film. Yine pesimist bir gelecek tasviri yapılmış ama aksiyonun yanında köşede kalmış bu tenkitler. Cenderedeki insanlığın tek umudu bir ‘bebek’ ve peşinde onu yok etme görevi almış bir cyborg…


    - ‘Things to Come’ / W. C. Menzies

    1930′lar yapımı bu filmi izleyemedim ama tuttuğu kehanetler nazar-ı dikkat gerçekten. Ekleme ihtiyacı hissediyorum;
    * 1940′ta bir dünya savaşı çıkacak.
    * 1966′da bir despotun şehri yıkılacak.
    * 2036′da bir yanda anarşi ve nedensiz cinayetler çoğalırken; öte yanda teknoloji alabildiğine hüküm sürecektir. (bu pek kehanet olmasa gerek!)

  • kadir503 diyor ki:

    Blade Runner {Bıçak Sırtı} / Ridley Scott (1982)

    Philip K. Dick’in ünlü romanından uyarlanan, tartışmalı bu post-apokaliptik klasik; dünyamızın 2019 yılındaki karanlık bir yansımasıdır. Ayrıca noir özellikleri de barındıran film; oluşturduğu atmosfer, Harrison Ford’un ‘cool’ Rick Deckard portresi ve Vangelis’in müthiş notaları eşliğinde kapanışıyla türünün ve Ridley Scott’un kanımca en iyi filmidir.

  • kadir503 diyor ki:

    Escape from New York {New York’tan Kaçış – 1981} / John Carpenter

    Suç oranına bir çare bulamayan yöneticiler, New York’ta büyük bir hapishane oluşturur, en azılı suçluları buraya tıkar ve şehri diğer kentlerle bağalntısını keser. Böyle bir gelecek sunan Carpenter; asker eskisi Snake(Russell)’in, yer altı çetelerinin elinde olan başkanı kurtarmaya çalışma çabalarını anlatıyor. Karanlık sokaklar, müzikler ve en önemlisi Kurt Russell bekleneni verirken, keyifle izlenebilecek bir film bizleri bekliyor.

  • kadir503 diyor ki:

    Dernier combat, Le {Son Savaşçı – 1983} / Luc Besson

    Bilinmeyen bir felaket sonrası, kadın cinsinin yok olduğu ve sadece bir avuç erkeğin yer üstünde kaldığı bir dünyada geçiyor Besson’un ilk filmi. Yönetmenin, sessiz sinema dönemine adeta bir saygı duruşu yaptığı film; ilginç gelecek ön görüsü ve Luc Besson-Jean Reno ortaklığının ilk halkası olması açısından izlenmeyi hak ediyor.

  • kadir503 diyor ki:

    The Omega Man {1971} / Boris Sagal

    Geçtiğimiz yıl, Richard Matheson aynı adlı kitabından uyarlanan “I Am Legend” gibi yine aynı kitabın bir uyarlamısıydı “The Omega Man”, kanımca bu kitaptan uyarlanmış en iyi film. 70′lerde geçen film; biyolojik bir silah sonucu insan ırkı yok olmuş -sadece doktor Neville kullandığı serum sayesinde hayatta kalmıştır- ve gecelere ortaya çıkan mutasyona uğramış bir grup dünyaya ele geçmirye çalışmasını anlatıyor.

    “Maymunlar Cehennemi”nin yıldızı Charlton Heston’a ise yine dünyayı kurtarmak düşüyor. “28 Days Later”da boş Londra sokaklarını kullanan Boyle, “The Omega Man”i çok fazla izlemiş anlaşılan.

  • Lidya diyor ki:

    Brazil (1985-Terry Gilliam)

    Son derece zorlayıcı bir distopyadır Gilliam’ın Brazil’i.filmde teknolojinin insan hayatını nasıl ele geçirdiği ve renksizleştirdiği hatta yaşanmaz hale getirdiği cok güzel anlatılmış.ilerde toplumun ne derece paranoyaklaşacağı,kadınların estetik manyaklığı son derece gercekci işlenmiş..ne diyebilirim gilliam ın dünyasına cok paralel bir dünyada yaşıyoruz.
    herkesin rüyaları vardır,kimsenin müdahale edemediği ve sınır tanımayan..düzenin sıradan bir parçası olmuş insanlar bile bürokrasinin asla ulaşamayacağı rüyalara sahipler…insan doğası,özgünlük ve özgürlük; kendilerine duvarlar yaratmış ve bu şekilde varolmaya çalışan bir düzen içerisinde mutlaka kendini gösterecektir..

    Equilibrium (2002-Kurt Wimmer)

    Gelecekte Devlet her türlü şiddeti önlemenin yolunun duygulardan geçtiğini ileri sürerek sanatı yasaklar!. Buna göre kitap okumak yasaktır. Film seyretmek, müzik dinlemek, spor yapmak bir suçtur ve ölüm cezasını gerektirir. Duyguları ve hisleri harekete geçirecek bütün yapılabilecekler yasaktır ve kontrol altında tutmak için büyük çaba sarfedilmesi gerekmektedir. Düzeni sağlamakla görevli ajan John Preston’da bunun için Devlete hizmet edenler arasındadır. Ne var ki ajanlarda insandır ve duyguları vardır. Her hangi bir ikilemde kalmamaları için her gün diğer insanlar gibi Prozium adında bir ilaç kullanmaktadırlar. John’a ise yanlış tarafta savaştığını hatırlatıcak olay Prozium’ unu içmesini unuttuğu vakit başlayacaktır…

  • kadir503 diyor ki:

    Southland Tales {Kıyamet Öyküleri – 2006} / Richard Kelly

    Dünyamızın yok olduğunu ya da -daha doğrusu- yok olmakta olduğunu belirterek başlayan, olmuş nükleer bir saldırının hemen sonrasındaki aykırı dünyamızda geçen absürd bir film Kıyamet Öyküleri. Kurduğu distopya üzerinde dalga geçen, yer yer müzikal sahneler de barındıran bir komedi bile diyebiliriz. Kendisini ciddi almayan filmin kolay bir izlenimi de yok, sadece farklı bir örnek olsun diye başlığa yazdım. :)

  • November76 diyor ki:

    Code 46 {Kod 46 – 2003} / Michael Winterbottom

    ****Spoiler****
    Winterbottom filminde yakın bir geleceği tasvir etmiş. Dünyanın büyük bir kısmı çöl haline gelmiştir, ozon çok incelmiş ve direk güneş ışınına maruz kalmak büyük tehlikeler yaratmaktadır. Bu dünyada korunmuş bölgeler bulunmakta ve bu bölgelerde totaliter bir devlet hüküm sürmektedir. Korunmuş bölgeler içerisinde sadece belgesi olanlar yaşayabilmektedir, suç işleyen ve belgesi olmayanlar ise korunmuş bölgeler dışındaki çöllere gönderilmekte, oralardaki baraka tipi evlerde yaşamaya çalışmaktadır. Korunmuş bölgeler arasında geçiş özel izin belgeleriyle olmakta, konuşulan dil ise günümüz dillerinden harmanlanmış melez bir dildir.

    Teknoloji ilerlemiş insanların hafızaları silinebilmekte, insanlara his yaratan virüsler verilebilmekte ve klonlama yapılabilmektedir bunun olumsuz bir sonucu olarak da benzer genlere sahip insanlar arasında seks yasaklanmıştır. Filmdeki baş karakterler de bu tür bir şanssızlığa sahip olup, birbirlerine aşık olmuşlar ve kod 46 ihlalinde bulunmuşlardır. Ama hafıza silme yöntemleri ve sürgün cezasıyla totaliter devlet hemen devreye girer. Devlet teknoloji sayesinde insanlar için “en iyi olana” karar vermekte ve hatta bireylerin haberi bile olmadan onlar adına hayatları ile ilgili seçimler yapmaktadır.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘ Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution ‘ {Alfakent – 1965} / Jean-Luc Godard

    İnsani duygulardan arınmış, robotlaşmış bir milletin yaşadığı Alfakent’i tahmin edileceği üzere bir robot yönetiyor. Dış Dünya’dan gelmiş (Bu Dış Dünya insani bir dünya olarak tasvir edilen farklı bir gezegen) bir dedektifin bu robot yönetimini sona erdirme çalışmalarını anlatıyor filmimiz.

    Hiçbir yeknolojik görsel efekte başvurmadan oldukça boğucu bir atmosfer yaratmayı başaran Godard’ın oluşturduğu post-apokaliptik evren bu alt türdeki kendisinden sonra gelen birçok filmi etkilemeyi başarmış.

    Bilim-kurgu filmi değerlendirmesini dışında filmi bir film-noir ve dedektiflik filmi olarak da tanımlamak mümkün.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Man Who Fell to Earth’ {Dünyaya Düşen Adam} / Nicolas Roeg – 1976

    Beyazperdede dünyayı ziyaret eden, ya da kaza eseri yolu buralara düşen uzaylıları konu alan yüzlerce film çevrildi. Bu tür filmlerin konuları, senaryoları birbirinin benzeridir genelde. Fakat Walter Tevis’in romanından uyarlanan ‘Dünyaya Düşen Adam’ bu türün en ‘baba’ filmlerinden biridir.

    Gezegeninde kuraklık yaşanan uzaylı bir şahıs, suyun gani olduğu dünyaya gidip oradan gezegenine su getirmekle görevlidir. İniş sırasında uzay gemisini kaybeden insan görünümlü uzaylı, çaresiz dünya insanlarının standartlarına uyar. Thomas Jerome Newton adıyla henüz keşfedilmemiş küçük buluşlar (icatlar) yaparak para kazanır. Kısa bir sürede çok zengin bir işadamı olur. Hedefi suyu alıp sürekli hayalini kurduğu karısı ve çocuklarına dönmek için bir uzay aracı yapmaktır. İşler yolunda giderken, uzaylı da olsa dünya nimetleri onu bu amacından giderek uzaklaştırır. İnsanların açgözlülük, acımasızlık ve tüketim çılgınlığı onu da etkiler. Kendisine âşık olan çılgın Mary Lou ve bu adamdan şüphelenmeye başlayan federal ajanlar, bu naif uzaylının geri dönüşüne engel olacaktır. Sonuçta üzerinde yapılan deneylerden sonra tüm üstün yeteneklerini kaybeden uzaylı, çareyi bir pop yıldızı olmakta arayacaktır.

    Dünyayı bekleyen tehlikenin uzaydan değil, kendi içinden geleceği izlenimini verir bu film. Belki de global kirlenmenin habercisidir. İnsan ırkının, uzayın belki de en acımasız uzaylıları olduğuna işaret eder. Filmin bir özelliği de budur. İzlerken, ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ formatındaysanız sıkılırsınız hemen. Özeleştiriye açıksanız eğer, yaşamdaki kirliliğin nedenlerini, nasıllarını tekrar bir gözden geçirirsiniz.

    Aykırı filmlerin (‘Walkabout’, ‘Eureka’, ‘Don’t Look Now’, ‘Performance’) yönetmeni Nicholas Roeg, filmi tamamen David Bowie’den esinlenerek çekmişti. Bowie, 1969 yılında yaptığı ‘Space Oddity’ şarkısında uzayda kaybolan Tom’un hikâyesini anlatıyordu.

    (Hızır Tüzel – Radikal)

    Yakın zaman önce raflarda da yerini alan bu kültleşmiş filmi, “ufo” tartışmalarının iyiden iyiye alevlendiği, “Evrende yalnız değiliz!”in dillere pelesenk olduğu şu son seneleri de baz alarak tekrar ve daha bir dikkatlice izlemek gerekecek. Hızır Tüzel güzel yazmış.

    Sanırım Roegin 33 yıl öncesinden söylemeye çalıştığı şey şuydu: Uzaylılar geliyormuş… Gelsinler efendim! Biz “insan soyu” onları da bir punduna getirip kendimize benzetmesini biliriz. Yani biz değil “onlar” korkmalı!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘La jetee’ (1962) / Chris Marker

    “Bu film, çocukluk dönemine ait bir görüntüden çok etkilenmiş bir adamın öyküsüdür!”

    Fransız yönetmen Chris Marker’in elinden çıkma, “zihinde yolculuk” konusunu işleyen (12 Maymun’un esin kaynağıdır.), tamamı fotoğraf karelerinden müteşekkil, 28 dakikalık bir “post apokaliptizm” şaheseri…

    Geleceğin -III. Savaş’tan henüz çıkmış- nükleer dünyasındayız. Ama durun! Önce Paris – Orly havalimanının iskelesine gitmemiz gerekecek. Film, hangardaki uçak görüntüsüyle açılır. İskeledeki “adam”, “kadın”ı ilk kez orada görür. Az sonra tanık olacağı -ve ne olduğunu, finalde tekrar döndüğümüz o iskeledeki çarpıcı sahne ile öğreneceğimiz- korkunç olay öncesinde görmüştür kadını. (Kadının yüzüne zoom yapılıyor.) O yüz, anlatıcının deyimiyle “barış”ın son kırıntılarıdır. Az sonra başlayacak olan savaşla bitecek barışın…

    Geleceğin “distopik” dünyasında, insanların yaşadığı yeraltı sığınaklarından birindeyiz. Galipler (zalimler), yenilenleri bir takım uygulamaları için denek/kobay olarak kullanmaktadır. Kobay, o ana dek yaşadıkları ve hafıza tortuları üzerinden, geçmişe yolculuğa çıkarılırken; ana gaye geçmişteki “çatlakları” yamayarak, gelecek yolculuğuna daha emin şekilde hazırlanmaktır. Yani “insan” ırkının geleceğine…
    “Adam” da o denekler arasında işte. Benzerlerini sonrasında kimi filmlerde de gördüğümüz üzere, baş bölgesine takılan garip bir düzenek vasıtasıyla, zaman içerisinde bir yolculuğa “çıkarılır.” Yine dış sesin ifadesiyle, “hayat artık mekandan münezzehtir (bir ara Paris’in virane hali gösteriliyor.) ve ana unsur zamandır.” Hafıza tortusu dedim ya! O tortunun en derin kısmını, havalimanında gördüğü o unutamadığı yüz, yani “kadın” teşkil ediyor. Maziye seyahat vizesi anlamı taşıyan bir “boşluk” aslında bu… Geçmişe o boşluktan gönderilen adamın, kadın ile yaşadığı trafikten çeşitli kareler (fotoğraflar) izleriz. Sırada, gelecek yolculuğu vardır. (…)

    Bu arada bir not düşelim: Gerek zaman mefhumunu kullanıyor oluşuyla, gerek filme tüm süresi boyunca eşlik eden dış sesiyle, gerekse adam ve kadın arasındaki bir serencamı anlatmasıyla, Geçen Yıl Marienbad`da filmine çok benziyor. Zaten Yeni Dalga etiketli olduğu o kadar bariz ki…

    Müthiş bir görsellik ve estetik… Müthiş bir deneyim…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘A Scanner Darkly’ {Karanlığı Taramak – 2006} / Richard Linklater

    Ünlü bilim-kurgu yazarı Philip K. Dick’in en sadık uyarlaması diyorlar bu film için. Günümüzden yedi yıl sonrasında geçiyor filmimiz yani çok da uzağımızda olmayan bir geleceği tasvir etmiş Philip K. Dick yıllar evvel. Birçok açıdan da çok da uzağımızda olmayan bir gelecek diyoruz hani.

    Tüm dünya ‘Madde D’ denilen bir uyuşturucu maddesinin esiri altındadır. Uyuşturucu satışı durdurulmaya çalışmakta gibi gözükse de bu durdurulmaya çalışan güçtekiler bile bu illetin esiridir bir bakıma. Zira filmimizin baş karakteri Bob Arctor de hem polis teşkilatında uyuşturucuyla savaş halindeyken, hem de aranan en gözde uyuşturucu şebekesinin başıdır. Belli bir süre sonra karakterimiz aslında kendini yakalamaya çalıştığı bir paradoksun içine girdiğini fark edecektir.

    Richard Linklater ‘Waking Life’ın yolundan giderek aynı teknikle animasyona dönüştürdüğü ‘A Scanner Darkly’ oldukça stlize bir gelecek portresi sunarken; günümüzde de gündemi epey meşgul eden uyuşturucu sorununu da sert bir şekilde dile getiriyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Konu, bilhassa sevgili Kadir arkadaşımın güzel katkılarıyla zenginleşmeye başladı gibi.

    ‘Aelita’ (1924) / Yakov Protazanov


    Döneminin tarihi gelişmelerinden, hakim politikasından ve Devrim Sineması’ndan etkiler taşıyan, Sovyetler Birliği yapımı bir bilim-kurgu. Bir öngörü… Ya da özlem diyelim.
    Aelita, radyo istasyonlarına takılan garip bir sinyal ile başlar. Sesler, başka bir yaşam formunun varlığına işaret etmektedir. Metropolis’ten üç sene önce gelen filmde, Mars’a seyahat gerçekleştirmek için çalışan bir firmanın üst düzey sorumlusu olan -eşiyle de ilişkileri sallantılı- mühendis Los’u görüyoruz. Onun liderliğindeki ekibin ulaşmaya çalıştıkları gezegen ise, despot bir imparatorun ve filme adını veren kraliçenin sömüren; robot işçilerin ise sömürülen safta yer aldıkları bir yer. Manzara, pekâlâ Rusya’nın Çarlık günlerini yansıtıyor. Metropolis’teki robot örneğindeki gibi, bir kıvılcım yeterli olacaktır ‘bozuk’ düzenin değişmesi için.

    Kızıl Gezegen Mars’ın hakikaten de ‘kızıla boyandığı’ bir ütopya… Türünün öncülerinden biri diye düşünüyorum. Kostüm ve mekan tasarımları oldukça başarılı.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Paris qui dort’ {Paris Uyuyor – 1925} / René Clair

    “Eyfel Kulesi’nin gece bekçisi Albert, uyandığında, Paris’i katalepsi durumunda görür. Sadece uçakla gelmiş beş kişi uyuklamaktan kurtulmuş olarak sokaklarda gezmektedir.
    Aslında çılgın bir bilim adamı, keşfettiği gizemli bir ışınla Paris üzerinde deneme yapmaktadır. Işınını, bir şeyden haberi olmayan insanların üzerine yollamaktadır. Bu Uyuyan Güzel serüveninin, ‘Savaş Sonrası’ dönemin metaforu olduğunu anlamak zor değil. Sokaklar boş; çünkü onları savaş ve ölüm boşaltmış.
    Paris’e lirik ve Dadaist bir bakış açısı…” (Alıntılanmıştır.)

    Dünyayı kaosun eşiğine sürükleyen “çılgın bilim adamları”, Doktor Caligari’den Doktor Jeykll’a, oradan Doktor Moreau’ya…
    Güçlü bir savaşın hemen ertesinde, yıkım içerisinde bulunan -nükleer kıyamet- dünyasındaki “bomboş sokaklar” ise The Omega Man’dan yakın zamanlı 28 Days Later’e…
    bonkörce kullanılmıştır sinemada. Paris Uyuyor, üstteki alıntıda da belirtildiği üzere Clair sürrealizmi/mizahı ile bezenmiş “iyimser” bir distopya. Yönetmenimiz, ciddi şeyler söylemeye ‘kalkışmadan’ yapıyor yine yapacağını. Kimi çıkarımlar yapmaya oldukça müsait bu anlamda.

    Rene Clair’in Fransa dönemine ait filmlerindeki vazgeçilmez mekanı Paris, 30′da gelen çalışmasına benzer unutulmaz görüntülerle açılıyor: Yüzlerce dam ile… Başkent, kuşbakışı halleriyle yansıyor kadraja.

    Albert (Henri Rollan), Eyfel Kulesi’nin tepesinde yaşayan bir gece bekçisi. Kuleden aşağı inen adamımız, şehrin “cansız” siluetiyle karşılaşır. Yaşama dair hiçbir belirti yoktur. İnsanlar, donmuş haldedirler. Sık sık zoom yapılan bir saat ise, zamanın yerinde durmadığına kanıttır. Tüm bu garabete neden olan kişi ila Marsilya’dan bir uçakla gelen grup (turist, müfettiş, suçlu…), alıntı cümlelerinde belirtildiği için geçiyorum.

    Clair sinemasında, modernizme ve sınıfsal ayrışımlara dair pek çok gönderme vardır. Ancak bu imgelerle verilir. Modernizm (Paris ve Eyfel Kulesi, en iyi seçim olsa gerek…), şehirdeki “hareket” üzerinden ve makinalar/araçlar/geniş cepheli binalar kanalıyla sunulur. Bu minvalde ‘Entr’acte’ adlı debutunun rollercoaster ve cenaze sahnelerindeki “akışkanlığı” ve pek “mekanize” dansözü, bu kez Paris’in yoğun araç/insan trafiğinde temsilini bulur. Albert, umutsuzluğa kapıldığı bir anda tünediği bankta, otomobillerin ve yayaların vızır vızır aktığı “modern günleri” hayal eder.

    Sınıfsal göndermeler, Modern Times’in öncülü ‘À nous la liberté’de (Özgürlük Bizimdir – 1931} ve 19. yüzyıl Parisian burjuvazisine dokundurduğu ‘Un chapeau de paille d’Italie’ {İtalyan Hasır Şapka – 1928} filmlerinde net şekilde gözlemlenmekteydi. Eyfel’in “tepesini”, üst sınıfların korunaklı alanları addedebiliriz pekâlâ. “Aşağıdan” gelen şanslı grubumuz, bu fildişi kulesini zapteder. Sokaklarda donmuş haldeki zenginlerin cüzdanlarını; Montmarte adlı lüks restorandaki havalı müşterilerin giysilerini/takılarını (ç)almakta beis görmez.
    Kimbilir! Belki de Paris’in “uyanmaması” daha hayırlı olacaktır!

    Muhteşem ve kesinlikle görülesi bir filmdir bence, Paris qui dort. Artık Rene Clair gibi yönetmenler yok!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Hazır az evvel Uyarlamalar topiğinde Renoir & Hessling demişken… Ve de Clair’e girmişken… Şu kısa metrajlı distopyayı da aradan çıkaralım;

    ‘Sur un air de Charleston’ {Charleston Parade – 1927} / Jean Renoir

    Tam 100 yıl sonrasına mercek tutan bir Renoir fütürizmi… Sene 2028; yer Afrika… Dünya, büyük bir savaşın ertesinde yerle bir olmuştur. Açılış sahnesinde ekrana yansıdığını anımsadığım Afrika’nın bir düzlüğü de aynı hasardan payını almıştır. Buraya bir zeplinin içerisinde -araştırmalar yapmak üzere- gelen siyahi bir ‘Batılı’ ila siyahi adamı beraberindeki şempanze ile birlikte karşılayan beyaz kız hatırlıyorum. (Bir de melekler :) Kızı oynayan Catherine Hessling idi. Afrika’nın yerlisiydi sanırım. (ilginç bir kontrast.) Kız, adama uzun bir Çarliston dansı sunacaktı.

    Çarliston, bir medeniyet göndermesi olarak bilhassa mı seçilmişti emin değilim ama kanımca hızlı ilerlemeye koşut, “geriye doğru” tekamül edebilecek bir “evrim”e dikkat çekiliyordu. Kız, her şeyiyle bir insan/primat karışımıydı zira.

    “İyi Vahşi” mi geliyor yoksa?

  • oscar1895 diyor ki:

    The Road (2009) – John Hillcoat

    Coenlerin sinemaya uyarladığı ‘No Country for Old Men’in yazarı Cormac McCarthy’nin Pulitzer Ödüllü aynı adı taşıyan romanından uyarlanan bu post apokaliptik filmin başrollerini Viggo Mortensen, Charlize Theron, Robert Duvall ve Guy Pearce paylaşıyor.

    Nedenini bilmediğimiz bir sebepten ötürü güneş dünyaya küsmüş, kuşlar gezegeni terk-i diyar eylemiş, güzel olan her şeyin anlamı yitip gitmiştir. Öyle ki küçük bir çocuğa bile rastlamak imkansız hale gelmiştir. Duvall’in canlandırdığı yaşlı amca babanın küçük oğlunu görünce, bir melek gördüğünü sandığını ifade ediyor.

    Bir aksiyon-macera için ellerinde yeterince malzeme varken benzerlerinin yaptığını yapmıyor, bir baba-oğulun dramına odaklanıyor film. Son yılların kanımca en önemli filmlerinden Children of Men’de olduğu gibi bir durum söz konusu değildir. Yani çocukların pek olmaması, bebeklerin doğmamasından değil, ebeveynlerin tıpkı bir cehennemi andıran gezegende çocuk doğurmanın pek de akıllıca olmadığını düşünmelerinden kaynaklanıyor. Bunu flashbacklerle babanın anneyle olan ilişkilerinden anlıyoruz. Hem yetişkinlerin bile ayakta duramadıkları, hatta çoğu zaman intihar seçtikleri bu dünyada çocukların hayatta kalması oldukça zordur.

    Yaşayan ya da yaşamak zorunda kalan herkes hayatta kalabilmek uğruna ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktadır. Tıpkı Mad Max’te olduğu gibi yakıt ve yiyecek dışında hiçbir şeyin önemi kalmamıştır. Yakıt ve yiyecek için ise yaşamak zorunda kalanların yapamayacakları hiçbir şey yoktur. Buna babanın deyimiyle ”iyi” tarafta olan ve ”ateş”i taşımaya kararlı olan baba da dahildir. İşte tam da burada çocuk yine önceki türdeşlerinde olduğu gibi masumiyeti simgelemekte, umudun ışığı oluvermektedir.

    Gündüzün de en az gece kadar karanlık olduğu filmin kasvetli atmosferi, yaşayanların yamyamlığa varan korkunç davranışlarını son derece başarılı yansıtmış.

    Filmin en büyük kozlarından biri de ”The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford”la son yıllarda en etkili soundtrack çalışmalarından birine imza atan Nick Cave ve Warren Ellis’in film boyunca icra ettikleri hüzünlü ve kasvetli notaları. Yönetmen
    John Hillcoat’ın 2005 yılında Nick Cave’le The Proposition adlı filme imza attıklarını da hatırlatıp, The Road’u türün meraklılarına tavsiye delim.

  • kadir503 diyor ki:

    Post-apokaliptik filmlerin meraklısı olarak oldukça beğendiğim bir film olmasının yanı sıra “Children of Men” ile birlikte son birkça yılın ve yılın en iyi üç beş filminden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim “The Road” için…

    ‘Minorty Report’ {Azınlık Raporu – 2002} / Steven Spielberg

    Philip K. Dick’in kısa öyküsünden uyarlanan “Minority Report”; özellikle çağımızın büyük sorunlarından biri olan suç kavramını irdeliyor.

    2054 yılında inanılmayacak düzeyde gelişen teknolojiyle işlenecek suçun işlenmeden öğrenilebildiği bir sistem geliştirilmiştir ve suç işleme oranı sıfıra indirilmiştir; lakin işleyeceği suçlar için insanları hapse gönderen bu sistem ön görüldüğü kadar güvenilir midir, gerçekten insanın alacağı kararları teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin önceden bilmek mümkün müdür; ya da gerçekten insanın çizilmiş ve değiştirilemez bir kaderi mi vardır? Film boyunca tüm bu sorularla karşı karşıya geliyoruz.

    Geçmişiyle hesaplaşan, izleyicinin kendisiyle özdeşletirebileceği polis klişesi Tom Cruise aracılığıyla filmimizde ete kemiğe bürünürken; teknolojinin hayatın hemen her yerine nüfuz ettiği karamsar geleceği oldukça iyi bir şekilde resmeden Spielberg ne yazık ki filmin fazlaca Hollywoodvari senaryosundan o ayrıksı bilim-kurgularından birini çıkaramamış…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Westworld’ {Batı Dünyası – 1973} / Michael Crichton

    Birçok gelecek ön görüsü yapan filmde olduğu gibi yine başta herşeyin güllük gülistanlık gözüktüğü bir gelecek var filmimizde. Gelişen teknolojiyle artık tatil köylerinin yerlerini dünya tarihinin ihtişamlı bir döneminin inşa edildiği ve canlandırıldığı ‘ufak’ dünyalar almıştır.

    Eski Roma vs. birçok dönem inşaa edilse de esas öykümüz ‘Batı Dünyası’ olarak adlandırılan vahşi batıda geçmektedir. Günlük bin dolar vererek bu dünyalara tatil yapmaya gelen insanların dışında tamamı ayırt edilemeyecek gerçeklikte olan makinelerden oluşmaktadır. Ziyaretçi olarak anılan tatilciler makineden başkasına ateş etmeyecek olan silahlarıyla istediklerini vurmakta, istedikleri gibi haydutluk yapabilmektedir. Ancak filmlerde görebildikleri enstanteneleri istedikleri gibi gerçekleştirmek kuşkusuz modern dünyanın en çok talep edilen bir buluşu olmuştur.

    Ne yazık ki her şeyin bilgisayar başından yönetildiği bu dünya vaadedilen bu güzellikte devam etmez. İnsan yapımı olan makineler kontrolden çıkar ve insanoğluyla her karşılaşmasında öldürülmüş bir ‘Silahşör’(Yul Brynner) karakterimizle hesaplaşmaya karar verir.

    Gerçek hayatta her istediklerini yapamayan, farklı sebeplerden birilerine yenilen insanların hep kazandığı, mükemmelliyetçi bu sanal dünya film boyunca western mitini de mükkemmel bir biçimde canlandırıyor. Bar kavgaları, fahişeler, silahşörler ve tahrik edici diyaloglar… Tabii bir de filmde ilk siborglardan birini canlandıran, robot dahi olsam karizmayım diye adeta bağıran Yul Brynner da içeriği açısından sahte de olsa western türünü filmde canlandırmak için tek başına bile bir sebep!

    Michael Crichton’un yazıp yönettiği “Westworld”; anlattıklarının yanı sıra gelecekte geçen western öyküsüyle de oldukça ayrıksı bir yerde duran izlenesi bir yapım.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Batı Dünyası’nı ben de severim. Anlattıkları, dikkat çektikleri bir yana. Senin de dediğin gibi başarılı bir türler kırmasıydı. Sonrasında ‘Futureworld’ adlı bir de devam filmi gelmişti ama aynı etkileyicilikten fazlasıyla uzaktı.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    - Den Brysomme mannen – [Sorun Yaratan Adam, 2006] Jens Lien

    Norveç sinemasından çok orijinal ve anlamlı bir film..

    Filmde Postmodern dünyayı çok güzel tasvir etmişler..

    “Andreas” karakteri aslında “Sorun yaratan” bir adam değil..Bulunduğu çevre-ortam-düzen ve sistem sorunlu..”Andreas bu düzene ve sisteme uymadığı için “sorunlu” lanse ediliyor..Tıpkı taxi driverdaki “travis” veya ghost worlddaki “Enid” karakteri gibi..

    “Artık Hiçbirşeyin Tadı Tuzu Kalmadı;Çikolataların tadını hatırlıyabiliyor musunuz?” sözüyle yediğimiz-içtiğimiz şeylerin artık bir anlamı kalmadığı mesajı verilmiş bnce..

    Ayrıca filmin başlangıcındaki sevişme sahnesinde; “insanların nasıl yapaylaştığı ve duyarsızlaştığını” anladım ben..

    “sisteme ve düzene uymazsanız hayattan pasifize edilirsiniz.” tıpkı ‘Andreas’ gibi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Quiet Earth’ {Sessiz Dünya – 1985} / Geoff Murphy

    Atmosferi bu denli başarılı bir distopya filmi nadirdir. Distopya filmlerinin ruhunda olan o “yalnızlık ve karamsarlık” duygularını iliklere dek hissettirir. Baş kahramanla birlikte, ıssız ve ürkütücü caddeler boyunca seyrederiz. Kahramanımız Zac, bir sabah uyanır ki dünyada yapayalnızdır. Sonra iki kişiye daha rastlar. Felaketin sebebi ise bir “deney”dir.

    Bilime ve insanoğluna dair alt okumaları da beraberinde taşıyor bu arşivlik film. Özellikle ana karakterdeki değişim çok çarpıcı. İnsanın doğasına dair pek çok ipucu barındırıyor. Bir diğer çarpıcı olansa, bir filmin önemli bileşenleri arasında yer alan final sahnesi.

    Yeni Zelanda yapımı bu kült, ne acıdır ki hak ettiği değeri hiçbir zaman göremedi. Bol efektli bilim-kurgulardan olmadığı içindir belki. Henüz izlememiş olan türün meraklılarına şiddetle tavsiye etmekte sakınca görmüyorum.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    “Brave New World” {Cesur Yeni Dünya} (1998)

    Yönetmenler: Leslie Libman, Larry Williams

    –>Huxley´nin öngörüsünden esinlenerek çekilmiş bir film..Aşırı beklentiye girenleri hayalkırıklığına uğratacaktır..Benim gibi kitabını da okuyanlar neyle karşılacaklarını bildikleri için filmi beğenmeleri olası..

    Gelecek tasviri yapan filmler arasında uzak ara en sevdiğim olanı budur..Vahşi karakterinin her ne kadar gerçekçi bulmasam da Huxley´nin postmodern sonrası dünyaya ait öngörüler beni gerçekten kaygılandırdı..Orwell´in 1984 romanı ileride olabilitesi (gerçekleşmesi) yüksek gözüküyor ama bnce Huxley´in öngörüsü gerçekleşir ise şayet işte o zaman gerçek kölelik başlar..

    + “ben keyif aramıyorum. tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. günah istiyorum.”

    - “aslında.” dedi mustafa mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Zardoz (1974)

    John Boorman

    SPOİLER..

    …Ruslar yapay ruh’u bulmakla uğraşadursun, Boorman İnsanoğlunun en çok özlemini çektiği ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİNİ’ni alaşağı ediyor bu filmde….
    ..ÖLEMEYEN İNSANLAR ‘anlamsızlıktan bıkıyor’ SAÇMALIK LABİRENTİNE YAKALAnıYORLAR. VE kendi BUDALALIKLARIYLA ALAY EDİYORLAR..

    ..
    ‘PENİS KÖTÜDÜR, SİLAH İYİDİR’
    SAHTE BİR CENNET YARATIP ÖLÜMSÜZLÜK PEŞİNDE KOŞMAK İSTEYENLERİN ÖZLEMLERİNİ KURSAKLARINDA BIRAKAN usta işi bir film..Bunu da ancak bir ingiliz yapabilirdi doğrusu..

    http://filmcapsule.files.wordpress.com/2011/02/zardoz4.jpg?w=450&h=192

    .
    Not:Zardoz’a yakın bulduğum 1969 tarihli gene bir ingiliz filmi olan Richard Lester’in yönettiği ‘The Bed Sitting Room’u tavsiye ederim..
    **

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler