Sinemada “Çocuk”lar…

- ‘O’nun bir hayali var, yakuzaların diyarından şöyle afili bir balık sahibi olmak; O’nun adı ”Razieh”.
‘The White Balloon’ {1995} / Cafer Panahi

- Faşist Franco İspanyası’nda, anne ve babası öldürülmüş küçücük bir kız çocuğu o: “Ana”.
‘Cria Cuervos’ {Besle Kargayı} / Carlos Saura – 1972

- ‘Onlar’, akranları ilk eğitim çağındayken, hayatın acı sillesi ile karşılaşmış; vuran, kıran, çalan, öldüren bir avuç kader mahkumu çocuk… Aslında sistemin yarattığı canavarlar (kurbanlar) demek daha doğru.
‘Certi Bambini’ {Bazı Çocuklar} / Andrea & Antonio Frazzi – 2004

- Henüz 9 yaşında olmasına rağmen o denli feleğin çemberinden geçmiştir ki, Tanrı’yı aramaya koyulmuştur. O’nun adı “Joshua”.
‘Wide Awake’ (1998) / M. Night Shyamalan

- ‘O’, İran’daki küçük bir köyde derslerine, okuluna epey özen gösteren bir çocuk; ölüm döşeğindeki bir annenin tek evladı; bunun yanında bazı çıkarlar peşinde koşan mühendis kafilesinin de mihmandarı…
‘Bad ma ra khahad bord’ {Rüzgar Bizi Sürükleyecek} / Abbas Kiarostami – 1999

- ‘O’, otistik bir kız çocuğu. Simetri takıntılı. Öyle ki annesinin (Kathleen Turner) şapkasını ters giymiş olması bile ufak bir krize girmesi için yeter sebep. O’nun adı “Sally”.
‘House of Cards’ {İskambilden Ev} / Michael Lessac – 1993

- ‘Onlar’, savaşın vahşetinden ve yakıcılığından, daha doğrusu “büyüklerin” o menfaate dayalı iğrenç dünyasından kaçıp birbirlerine ve yarattıkları hayal âlemine sığınmışlardır. Savaşta tüm yakınlarını kaybetmiş kız ve ona yardımcı olan erkek çocuğu… “Paulette” ve “Michel”.
‘Forbidden Games’ {Yasak Oyunlar} / Rene Clement – 1952

- Rutin yaşamların ve kısıtlı sosyal çevrenin içerisinde hapsolmuş ve çıkış yolu arıyor kendine “Billy Casper”… Bu yolda ‘Kes’ adını verdiği bir doğanda bulacak dostluğu. Aslında bir çoğumuz kocaman adamlar olmamıza rağmen hâlâ aramıyor muyuz o çıkışı?
‘Kes’ {Kerkenez} / Ken Loach – 1969

- ‘O’, 1930′ların muhafazakâr İrlandası’nda kıt kanaat geçinen bir ailenin bahtsız çocuğu; O, küçücük yaşında hayatın sillesini yemiş, Katolik/Protestan ayrımı özelinden ruhi bir örselenme yaşamış küçük ”McCourt”
‘Angela’s Ashes’ {Angela’nın Külleri} / Alan Parker – 1999

- Düşleriyle büyüyen bir çocuk. Kolhoz müdürü olan sevecen üvey baba ile yıldızları tutan bir çocuk. Çocukluğun penceresinden yetişkin dünyaya bakan pek naif bir filmin kahramanı o; “Seryozha’”.
Seryozha’ (1960) / Georgiy Daneliya & Igor Talankin

- ‘O’, küçücük yaşında esir kamplarıyla, tel örgülerle ve ‘sorti’lerle tanışmış; savaş denen musibeti iliklerine dek yaşamış ve şimdilerin Christian Bale’si minik ”Jamie”.
‘Empire of the Sun’ {Güneş İmparatorluğu} / Steven Spielberg – 1987

- ‘O’, Belarus köylerinin maruz kaldığı acımasız Nazi dehşetine üst perdeden tanık olmuş; O, sonlara doğru partizanların safına katılırken gördüğümüz; O, uçsuz bucaksız ormanda işitme kaybı yaşadığı sahneyle izleyenleri çok etkilemiş; O, tüm zamanların belki de en sert ajitasyonunun ”Floria”sı..
‘Idi i smotri’ {Gel ve Gör} / Elem Klimov – 1985

- ‘O’, 1800′lerin koyu püriten Victoria İngilteresi’nin ‘Workhouse’larından soğuk ve hoyrat Londra sokaklarına; oradan simsarların eline düşen, akabinde cömert bir ihtiyarın şefkatli ellerinde reha bulan küçük ”Oliver”i…
‘Oliver Twist’ / David Lean (1948) & Roman Polanski (2005)

- ‘O’, iki yetişkin tarafından zombilerin mesken tuttuğu bir evi soymaya zorlanan, bu büyük malikânenin psikopat ev sahibi çifti ile gün boyu tehlikeli bir kedi-fare oyununa tutuşan küçük, hırçın ve maharetli ”Budala”mız.
‘People Under the Stairs’ {Merdiven Altındakiler} / Wes Craven – 1991

- ‘O’, şeytanın oğlu; O, telekinetik bir ölüm makinesi; O, dünyadaki kötülüklerin müsebbibi; O, meşum 666 ”Damien”.
‘The Omen’ {Kehanet} / Richard Donner – 1976

- ‘O’, dönemin modası olan fantastik bir öyküdeki oyunculuğuyla henüz 10 yaşında akademi ödülü ile tanışma payesine erişmiş; O, Love Story’in genç kahramanının kızı olarak ün yapmış çocuk; O, ”Tatum O’Neal”.
‘Paper Moon’ (1973) / Peter Bogdanovich

- ‘O’, minicik yaşında Stalingradları, Auschwitzleri görmüş; yaşından beklenmeyecek cesaretle düşman cephesine sızarak espinoyaj faaliyetlerine kalkışmıştır. O, savaşın ne menem birşey olduğunu gözler önüne seren içsel yolculuğuna kendisiyle beraber eşlik ettiğimiz kahraman ”İvan”ımız.
‘Ivanovo detstvo’ {İvan’ın Çocukluğu} / Andrei Tarkovsky – 1962

- ‘O’, bir Günter Grass uyarlamasının baş kahramanına hayat veriyor; O, yetişkin olgunluğunda bir çocuk; O, Dantzig Almanyası’nı bizlere ‘pikaresk’ yönüyle sunan bir destanın meşhur ”Oscar”ı.
‘Blechtrommel, Die’ {The Tin Drum – Teneke Trampet} / Volker Schlöndorff – 1979

- ‘O’, ölü insanların hayaletleriyle konuştuğunu iddia eden, parapsikolojik yeteneklerle donatılmış küçük ”Cole’.
‘The Sixth Sense’ {Altıncı His} / M. Night Shyamalan – 1999

- ‘O’, Yeni Dalga akımı ile özdeşleşmiş bir filmin ‘okulu kıran’ çocuğu; O, dönemin asi gençliğinin bir nevi prototipi; O, aslında hepimizden bir parça değil mi?; O, ”Antoine’.
‘Quatre cents coups, Les’ {400 Darbe} / François Truffaut – 1959

- ‘O’, 80′lerin gemi azıya almış Margaret Theatcher’lı ‘demir’ yumruğu altında inleyen Büyük Britanyasının; dar görüşlü ailesine inat, inandığı ideallerin peşinde koşan bale müptelası küçük ”Billy”i..
‘Billy Elliot’ (2000) / Stephen Daldry

- ‘O’, civcivli bir kış günü okul çıkışı karşılaştığı karşıt cinsi ile tensel ve platonik bir yakınlaşmaya giren çocuk; O, ‘aşkın yaşı yoktur’ aforizmasının somut nişanesi adeta; O, büyümüş de küçülmüş ”Otto”muz.
‘Amantes del Círculo Polar, Los’ {Kutup Çizgisi Aşıkları} / Julio Medem – 1998

- ‘O’, küçücük yaşında onlarla ifade edilen sayıda filmde rol almış; O, çocuk oyuncular furyasında bir milat; O, sinemaya ansızın veda edip politikaya gövdeden dalarak herkesi şaşırtmış; O, Zeynep Değirmencioğlulu filmlere de esin kaynağı teşkil etmiş siyah-beyaz yılların altın saçlı ”Küçük Prenses”i “Shirley Temple”.
‘The Little Princess’ {Küçük Prenses} / Walter Lang – 1939

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sinemada “Çocuk”lar…” bu yazı hakkında 30 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    Biraz da bizden…

    - ‘O’, 1940′lar Adana’sının yoksul bir gecekondu mahallesinde kıt kanaat geçinen bir ailenin sinema salonlarında meşrubat satan talebe çocuğu; O, masum, saf, temiz kalpli küçük ”Muzo”.
    ‘Zıkkımın Kökü’ (1992) / Memduh Ün

    - ‘O’, firaklı II. Dünya Savaşı etkilerinin ve İnönü istibdatının olanca hissedildiği 1940′lar İstanbulu’nda, ahşap bir konakta yaşayan ve her biri farklı tellerden çalan bir yığın sakini gözlerinden müşahade ettiğimiz hınzır ”bacaksız”ımız.
    ‘Piano Piano Bacaksız’ (1991) / Tunç Başaran

    - ‘Onlar’, büyük şehre göç etmek zorunda kalan iki kardeş; Onlar, ‘Böcek’li ve ‘Falconetti’li varoşların asi çocukları; O’nlar biçareliğin ve sefaletin girdabındaki ”Yusuf” ile ”Kenan”.
    ‘Yusuf ile Kenan’ (1979) / Ömer Kavur

    - ‘O’, sıradan, küçük yaşamların hayhuyu içinde günlerini deviren; O, en büyük düşü renkli bir televizyon olan; O, lösemi belasına kurban giderek finalde hepimizi gözyaşlarına boğan talihsiz ”Kahraman”ımız.
    ‘Canım Kardeşim’ (1973) / Ertem Eğilmez

    - ‘O’, yıllar geçse de unutulmayacak bir filmin aynı şekilde unutulmayacak karakteri; O, demir parmaklıklar ardından bize el sallıyor; O, enikonu anlayamadığı bir dünyada hayata gözlerini açmış; O, özgürlük mefhumunu semada, uçurtmada bulmuş; O, dünyamızın bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğu şeyin adını taşıyor; O, minik ”Barış”ımız.
    ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ (1989) / Tunç Başaran

    - ‘O’, bir babanın peşinden İstanbul denen gayya kuyusuna gelmiş bir çocuk; varı yoğu oğlunu okutmak olan ve bu uğurda türlü sıkıntılar çeken bir adamın tek evladı; O, sinemamızın ‘Bisiklet Hırsızları’nın küçük kahramanı “Ferhat”.
    ‘At’ (1982) / Ali Özgentürk

    - ‘O’nlar, bir Türkiye gerçeğinin ve cezaevi terörünün ete kemiğe bürünmüş halde önümüze sunulduğu ibretlik örnekler; onlar ’4. Koğuş’un sefalet içerisinde yüzen çocukları.
    ‘Le Mur’ {Duvar} / Yılmaz Güney – 1984

    - O, küçük ve kırılgan bir Kürt kızı; Cumhuriyet devrimlerine bağlı bir hakim emeklisinin evlerinde misafir ettikleri kız; yürekleri dağlayan bir filmin minik ”Hejar”ı.
    ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ (2001) / Handan İpekçi

    ‘O’, bir Ege kasabasındaki köklü bir ailenin küçük oğlu. Görevlinin, yaşını doldurmadığı için diskonun kapısından çevirdiği çocuk. Derken bir gün çalıştığı kumsal boyunda Bahar’ı görür ve tutulur handiyse. ‘İlk aşk’ başlar. Malum, ilk aşklar unutulmazmış! O da unutmayacak; yıllar sonra müstakbel eşi olacağı Bahar’ıyla doğup büyüdüğü Ege kasabasını ziyaret edecektir. O’nun adı “Arif Ege”.
    ‘İlk Aşk’ (2006) / Nihat Durak

  • oscar1895 diyor ki:

    Elbette yazacağım; ama önce alkışlayayım. Arka arkaya o kadar güzel başlıklar açıyorsunuz ki…

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘O’ bir noel gecesi kalabalık ailesinden kurtulmayı dileyen, evde tek başına kaldığında ise artık bir yetişkin gibi davranıp evini iki hırsıza karşı koruyan; hatta korumakla kalmayıp onları birbirinden komik durumlara düşüren ve aile kavramının değerini anlamaya başlayan ‘’Kevin’’.
    Home Alone (1990) / Chris Columbus

    ‘O’ İç savaşın sona erdiği, faşist rejimin hüküm sürdüğü 1944 İspanya’sında, hamile annesi ve acımasız yüzbaşı üvey babasıyla beraber yaşamak zorunda kalan; bir nebze olsun kendini bu acımasız dünyanın gerçekliğinden soyutlayıp, hayal gücüne sığınmaya çalışan ‘’Ofelia’’.
    Laberinto del fauno, El (2006) / Guillermo Del Toro

    ‘Onlar’ adına dünya dedikleri garip bir gezegenin sırtını yüksek kayalıklara dayamış, yüzünü yüce bir denize dönmüş küçük bir köyünde, Güneş’in çevresinde 365 gün 6 saat boyunca dönüp dolaşıp; aşkı, nefreti, sevgiyi, öfkeyi, cinselliği tanıyarak ezan seslerinin 5 parçaya ayırdığı günün her vakiti yeniden ölüp ve yeniden dirilen, ağır ağır büyüyen ‘’Ömer’’, ‘’Yakup’’ ve ‘’Yıldız’’.
    Beş Vakit (2006) / Reha Erdem

  • November76 diyor ki:

    “O” babasının yalnız hayatının can yoldaşı, “Öldükten sonra geriye ne kalır?” diye soracak kadar zeki bir çocuk; ve kısa süre sonra bu sırra ermiş bir çocuk. (Krzysztof Kieslowski’nin Dekalog Filmleri (1989) – Kadere Meydan Okunmaz.)

    Ülkesinde çıkan olaylar sonucunda sokakta vurulan annesinin cesedi üzerinde ağlarken başka bir aile tarafından bulunan ve beraberlerinde Yunanistan’a götürülen, yol boyunca eli yanındaki çocuğun elini arayıp duran, korkmuş, kimsesiz ve henüz beş yaşlarında olan bir mülteci-kız çocuğuydu o… ‘Trilogia I: To Livadi pou dakryzei’ {Ağlayan Çayır} / Theo Angelopoulos – 2004

    İki yaşındaki bir çocuklarını kaybetmiş ve o travmayı atlatamamış, İrlanda’dan Amerika’ya kaçak olarak giren bir ailenin “Bana küçük kız deme, bir yıldır bu aileyi sırtımda taşıyorum ben.” diyen küçük kızı o…
    In America {Yeni Bir Ülkede} / Jim Sheridan – 2002

    Onlar İran’daki bir sınır köyünde yaşayan anne ve babaları ölmüş, yoksulluk, sefalet ve hastalığa kısacası hayata direnen beş kardeş, beş küçük çocuktular, zamanından çok önce büyümek zorunda kalan… ”Zamani Barayé Masti Asbha’ {Sarhoş Atlar Zamanı} / Bahman Ghobadi – 2000

    Onlar kanunla başı derde girmiş ya da kimsesiz yatılı okul öğrencileriydi, tek istedikleri ise birazcık ilgi ve sevgiydi… ‘Les Choristes’ {Koro} / Christophe Barratier – 2004

  • okaliptus80 diyor ki:

    Demokrat Parti dönemi, 1950′ler… Abinin kardeşe (Bir Demokrat olan Aykut Oray ile Halk Partili kardeşi Ali Sürmeli, sırf bu fikir ayrılığından dolayı evlerinin avlularını taş duvarla ayırmışlardır.) devletin millete düşman olduğu yıllar.
    Bu ahval içerisinde bir grup ilk okul öğrencisi… Onlar, anlayışsız ve baskıcı okul müdürlerinin zorlaması altında bozuk süt içmeye zorlanan çocuklar. İçlerinden biri maazallah içmeye direnirse cezası sopa olur.
    ‘Şellale’ (2001) / Semir Aslanyürek

  • Rashomon diyor ki:

    ‘O’ nun çilesi daha doğmadan başlamış, belki de adı bu yüzden Çilem. ‘O’ Yusuf abisi ile köhne otel köşelerinde Türk Filmleri izleyen, ama filmler hakkındaki düşüncelerini söyleyemeyen bir kız. Zira konuş.mıyor o… Yalnız bir adamın yalnızlığını paylaşan, yalnız küçük bir kız ya da Yusuf Abisi ile yeni bir hayata doğru yola çıkan küçük bir kız; ‘Çilem’ (‘Masumiyet’ / Zeki Demirkubuz)

    Aşağıda Bekir’in tiradından bir bölüm; Çilem’in daha doğmadan başlayan çilesinin hikayesi aynı zamanda.

    ”…Bir keresinde döndüm biriyle evlenmiş bu hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatlıyordum oh be kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş. Çocuk diyor başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğuma yakın, Zagor bir isyana karışıyor yine hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor yine, o halinle git sen Diyarbakır’a. Üç gün ortadan kaybol. Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı da bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Durum hemen anlaşılmamış, ortaya çıkınca bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu alıp vınn Diyarbakır’a Zagor’un peşinden. Allahtan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor…”

  • Rashomon diyor ki:

    Arkadaşım Okaliptus80′in açmış olduğu bu güzel topiğe ben de katkıda bulunmak istiyorum.

    ‘O’ çok hasta bir çocuk. Annesi ‘o’nu iyileştirmek için elinden geleni yapıyor, çırpındıkça çırpınıyor, fakat diğer aile bireyleri kılını kıpırdatmıyor; üstüne üstlük çocuğun hastalığını hiç önemsemiyorlar. Hacı İlyas’ın açgözlülüğünün ve ona uyan oğullarının kurbanı oluyor bu güzelim çocuk. Hem de bir ‘Kurban Bayramı’ sabahı. Bu çocuk, çaresiz Meryem’in oğlu; ‘Osman’ (‘Gelin’ / Ömer Lütfi Akad)

    Oğlunu kaybeden anneden bir haykırıştır, bu replik; ‘Kurban Bayramın mübarek olsun Hacı İlyas!’

    Filmde küçük çocuk ‘Osman’ı oynayan; Kahraman Kıral

    ‘O’ teyzesi Üftade ile birlikte gezen, onun sırlarına ortak olan bir çocuk ya da üvey babasının baskısından kurtulmak için Teyzesinin aracı olarak kullandığı çocuk; ‘Umur’ (‘Teyzem’ / Halit Refiğ)…

    ‘O’nlar, savaş sonrası Afganistan’da bu yıkımlardan etkilenmiş, ayrı ayrı yerlerde hapis yatan anne ve babanın çocukları. Onlar annelerinin yanında hapisanede kalırlarken, kanunların değişmesiyle kendilerini sokakta bulan çocuklardır. Sokaklarda gezen bu iki kardeş, çocukların yakmak istediği bir köpeği bulurlar ve onu da yanlarına alırlar. Çocukların hapisanedeki annelerinin yanında kalması için tek yol vardır, o da hırsızlık yapıp hapse girmektir. Onların bu işi nasıl yapacağı ise bir filme bağlıdır, işte bu film; ‘Ladri di biciclette’ {Bisiklet Hırsızları}. Afganistandaki yıkımlardan çocukların da önemli ölçüde etkilendiğini gösteren, bu filmin başrollerinde iki çocuk oyuncusu oynamakta bunlar; ‘Gol-Ghotai’ ve ‘Zahed’ (‘Sag-haye velgard’ {Şaşkın Köpekler} / Marzieh Meshkin

    ‘O’ babası öldükten sonra ailesinin geçimini sağlamak için yaban ellerde çalışmaya giden bir çocuk, ya da annesinin onun yokluğunda bir adamla evlenmesine çok kızan bir çocuk; ‘Mehrollah’ (‘Pedar’ {Baba} / Majid Majidi)

    ‘O’ okul çıkışında annesinin kendisini almaya gelmemesi yüzünden eve gidemeyen çaresiz bir kızdır, ya da kendisini çeken film ekibine kızıp ‘daha fazla oynamak istemiyorum’ diyen sevimli küçük kızdır; ‘Mina’ (‘Ayneh’ {Ayna} / Jafar Panahi

    ‘O’ basketbolu çok seven, bunun yanında ‘Lilja’yı da çok seven; hatta onu kötülüklerden uzak tutmak için uyaran güzel mi güzel bir çocuk: ‘Volodya’ (‘Lilja 4-ever’ / Lukas Moodysson)

  • November76 diyor ki:

    ‘O’ kızkardeşinin tamire verdiği ayakkabılarını kaybettiği ve parası olmayan babasına üzülmesin diye bunu söylemeyip sahip olduğu tek ayakkabıyı kız kardeşiyle paylaşarak okula gitmeye çalışan, ikinci olana bir spor ayakkabı hediye ettikleri maratona girip kızkardeşine ayakkabı kazanmak isterken birinci olunca üzüntüden yıkılıp ağlayan bir çocuk; Ali

    &

    ‘O’ hasta annesi yorulmasın diye evin temizliğini, yemeğini yapan, küçük kardeşine bakan, abisi ayakkabılarını kaybettiğinde babasının üzülmesini istemediği için abisinin spor ayakkabılarıyla okula giderken ayakkabıları suya düşürüp ağlayan bir kız çocuğu; Zehra

    ‘Bacheha-Ye aseman’ {Cennetin Çocukları – 1997} / Majid Majidi
    ….

    ‘O’ ülkesi Etiyopya’daki açlık ve kuraklıktan kaçarken sığındıkları Sudan kampında annesi tarafından yaşayabilmesi için İsrail’e götürülecek olan Musevilerin arasına karıştırılarak bir Museviymiş gibi davranmak zorunda kalan; ülkesinden ve ailesinin hayattaki tek ferdi olan annesinden uzakta, kendisine yabancı bir ülkede, kendisine her açıdan yabancı bir hayatı yaşamak zorunda kalan dokuz yaşında bir çocuk;Schlomo. ‘Va, vis et deviens’ {Bir Şans Daha -2005} / Radu Mihaileanu

  • lidya diyor ki:

    ellerinize sağlık…bu küçükler arasından tanışmadıklarımla yakında tanışmak umuduyla:)

  • November76 diyor ki:

    Az önce izlediğim bir çocuğu da ekleyeyim hemen:

    ‘O’ on yaşındayken bir kaza sonucu görme yetisini kaybeden ancak hayal gücünü ve sinema sevgisini hiç kaybetmeyen bir çocuk; Mirco… ‘Rosso come il cielo ‘ {Gökyüzü Kadar Kırmızı – 2006} / Cristiano Bortone

  • kadir503 diyor ki:

    ‘O’ bombalı saldırı sonucu ailesini kaybetmiş, dedesinin yanına gitmeye çalışan Beyrut’lu bir çocuk; Zozo. “Zozo” {2005} / Josef Fares

  • mavi diyor ki:

    ‘o’nlar,Özgürlükleri için ve annelerinin sımsıcak koynuna yeniden girebilmek ve koklayabilmek için yeniden sevgiyi neredeyse koskoca bir ülkeyi bir Çit yardımıyla aşan iki kardeş Molly ve Daisy. ( Çit ) ( 2002)

    ‘o’ dünyanın geleceği kendisinden sorulan ve ölmesi halinde dünyayı makinaların istila edeceği çok değerli bir çocuk John Conno ( Terminatör 2 ) ( 1991 )

    ‘o’ bir annenin arkasından oradan oraya sürüklenen ve hiç konuşmayan sessizliği ile çok şey anlatan küçük kız Melek ( Gönül Yarası ) ( 2004 )

    ‘o’nlar,kah köprü altında, kah şurda burda yaşayıp aşkında en alasını içlerinde yaşatan çocuklar ( Sır Çocukları ) (2002)

  • milsin diyor ki:

    “o”nlar çocuk yaşta kaçırılmış fuhuşa alıştırılmış sex köleleri küçük yürekler saflıkları ellerinden alınmış kurumaya terkedilmiş güzel çiçekler anjos de sol, trade, gardens of the night…

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘O’ nun tek derdi, yanlışlıkla aldığı sıra arkadaşı Nimetzade’nin defterini zamanında kendisine ulaştırmak. Katı disiplin sonucu öğretmeni tarafından ağlatılan ‘arkadaş’nın yeniden zor duruma düşmemesi için köşe bucak arkadaşının evini arayan ”Ahmed”.

    Khane-ye doust kodjast? (1987) {Where Is the Friend’s Home? – Arkadaşımın Evi Nerede?} / Abbas Kiarostami

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘O’ okula, kiliseye ve sisteme dair her şeye başkaldıran sevimli mi sevimli, bir o kadar da inatçı bir kırmızı balonla muhteşem bir dostluk kuran küçük bir Fransız çocuğu; ”Pascal”.

    Le ballon rouge (1956) {The Red Balloon – Kırmızı Balon} / Albert Lamorisse

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘O’ ebeveynleri ayrı yaşayan, ayakta durmaya çalışan dublaj sanatçısı annesiyle ve kendisine bakmakla yükümlü olan Çin’li sinema öğrencisiyle yaşayan, kırmızı bir balonun hayatına tıpkı pastel boyalar gibi renk kattığı küçük bir Fransız çocuğu; ”Simon”.

    Le voyage du ballon rouge (2007) {Flight of the Red Balloon – Kırmızı Balonun Yolculuğu} / Hsiao-hsien Hou

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘O’ tıpkı arkadaşları gibi dilini hiç bilmediği bir öğretmenden ‘Hayat Bilgisi’, ‘Matematik’ gibi dersleri öğrenmeye çalışan sevimli mi sevimli küçük bir Kürt çocuğu; ”Zülküf – ya da kendi deyimiyle Zilkif”.

    İki Dil Bir Bavul (2008) / Özgür Doğan & Orhan Eskiköy

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘O’nlar yalın ayak karda dolaşıp ölmeyen, bir kış boyu otlu peynir ve bulgur pilavı yiyen, hastalıkları ve ölümleri alın yazısı olarak kabullenen, dağlar arasına sıkışıp kalmış çaresiz çocuklar…

    Hakkâri’de Bir Mevsim (1983) / Erden Kıral

  • okaliptus80 diyor ki:

    Biraz abartacağım belki arkadaşlar ama Juliette Binoche bana göre dünyanın yaşayan en “güzel yüzlü” kadını. Hâlâ da öyle. Aslında oradan “yüz”ü çıkartmamda da hiç bir mahzur yok. Hou da ‘A City of Sadness’ gibi başyapıta imza atmış bir yönetmen. Benim bu Kırmızı Balonla tez zamanda yolculuğa çıkmam gerekecek galiba. Sevgili Oscar, teşekkür ediyorum.

    O, geleceğin büyük satranç ustalarından olmaya aday bir çocuk… O’nun adı Josh…

    ‘Searching for Bobby Fischer’ (1993) / Steven Zaillian

  • oscar1895 diyor ki:

    Hou benim de bayıldığım Tayvan’lı yönetmen. Tsai Ming Liang ve yakın zaman önce kaybettiğimiz Edward Yang’la beraber Yeni Tayvan Sineması akımının medar-ı iftiharı… Kırmızı Balonun Yolculuğu’nun, Albert Lamorisse’nin bire bir uyarlaması olarak düşünmüştüm ki, öyle değilmiş. Yer yer filme göndermeler olsa da, oldukça farklı bir filme imza atmış Tayvan’lı yönetmen.

    ….
    Yeri gelmişken….

    ‘O’ elindeki fotoğraf makinasıyla insanların kafasının arkasını çeken, böylece insanlara gerçeğin göremedikleri öteki yüzünü gösteren, bir orta sınıf ailenin küçük Yang-Yang’i…

    Yi yi (2000) {A One and a Two… – Bir, İki} – Edward Yang

  • okaliptus80 diyor ki:

    Onlar; Ekin, Cengiz ve Pelin… Bir adliye koridorunda yolları kesişen üç çocuk. Üçü de farklı zümrelerden geliyor ama ortak noktaları var: Babaları… 12 Eylül faşizminin içeri aldığı ancak “askerde bildikleri” babaları!

    ‘Babam Askerde’ (1994) / Handan İpekçi

  • okaliptus80 diyor ki:

    Çocukluğun dünyasını, “büyümenin sancılarını” en iyi anlayan ve veren yönetmenlerden biri…

    Onlar; ergenliğin ve “ilk aşkın” eşiğindeki beş haşarı çocuk. Bir Fransa yazında, kasabanın güzel kızı Bernadette’yi ve onun beden öğretmeni sevgilisini köşe bucak takip edeceklerdir. Kızın dikkatini çekmek için çeşitli numaralara başvuracaklardır.

    ‘Les Mistons’ {Yumurcaklar – 1957} / François Truffaut

  • okaliptus80 diyor ki:

    O; 1960′lar İrlandasında (Angela’nın Külleri’nden de anımsanacak Katolik/Protestan çatışmaları, bağnazlık, yoksulluk vb…) yaşam mücadelesi veren işçi sınıfı bir ailenin küçük mensubu. Ebeveyn, sorunlu mu sorunlu. Düşler dünyasına meyledecek ve ruh sağlığı gittikçe örselenecek olan kahramanımızı, “kasaplığının” hakkını vereceği gerilimli bir yolculuk beklemektedir. O’nun adı Francie…

    ‘The Butcher Boy’ {Kasap Çocuk – 1997} / Neil Jordan

    Onlar; 50′ler Amerikasının bir banliyösünde, baskıcı aile yaşamından kaçmanın yolunu, uçan -ve filme de ismini veren- bir “düzenek” inşa etmekte bulan iki kardeş. İsimleri; Mike (Elijah Wood) ve Bobby (Joseph Mazzello)…

    ‘Radio Flyer’ (1992) / Richard Donner

  • okaliptus80 diyor ki:

    İntihara yeltendiği final sahnelerindeki “Yaşamak istemiyorum. Kötü bu dünya, acıyla dolu. Hakkını helal et babacığım!” cümleleriyle insanın yüreğinin bam teline dokunan bir kız çocuğu… Şirin, sevimli, afacan bir kız çocuğu… Açlık, sefalet, erkenden atıldığı hayat kavgası… Yaşadığı her yıl “10 senelik” çile çekmiştir. Bu yüzden kendi deyimiyle “60 yaşında”dır: Fatoş…

    ‘Garip’ (1986) / Memduh Ün

    Bir karakteri, gerçek olmadığını bile bile “gerçekmiş gibi” sevmek… Bir parça hayatı platonik yaşamaktır aslında. Ama ya karakter zamanına göre gerçek olamayacak kadar naifse; ölmeye yüz tutmuş duyguları temsil ediyorsa ve de karşı konulamaz derecede sevimliyse… İşte o vakit bu sevgi, gerçek hayatın hoyratlığından kaçarak sığınılan sinemanın büyülü dünyasında verilmiş küçük bir moladır da…

    Bir karakter azami ne kadar sevilebilirse o kadar seviyorum Fatoş karakterini. Rahmetli Kemal Sunal ile iyi bir ikili olan Ece Alton canlandırmıştı.

    * BİR RİCA:

    Fatoş’un filmdeki Galatasaray şapkalı o fotoğrafı internette mevcut. Arama motoruna Ece Alton yazıldığında hemen beliriyor. Eğer bu mesaja eklenebilme imkanı varsa çok çok sevinir ve minnettar kalırım. Filmi de biraz bu bahaneyle yazdım zaten. Şayet ekler iseniz şimdiden teşekkür etmiş sayın.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Sevgili Okaliptus, fotoğrafı eklemekte geciktim, kusura bakmayın, bu aralar hiçbir şeye yetişemiyorum.

    Ne güzel söylemişsiniz, “sinemanın büyülü dünyasına sığınmak” diye, hepimiz zaman zaman da olsa bunu yapmıyor muyuz. Belki sinemayı tutku haline getiren sebeplerden biri de bu.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Katılıyorum, bence önemli de bir sebep bu.
    Fotoğraf için de tekrar teşekkür ediyorum sevgili November. Ne güzel bir karedir bu, ne mahzun bir ifade…
    ***

    O, “iç savaş”ın eşiğinde, Cumhuriyetçiler ve Milliyetçiler şeklinde iki keskin kampa bölünmüş 1936 İspanya’sında küçük bir erkek çocuğu. Beraber doğada böcek avına çıktıkları idealist öğretmeni Don Gregorio’ya da hayran. Aynı hayranlık, iç savaşın başlamasıyla nefrete dönüşecek; faşist güçlerce gözaltına alınan Cumhuriyetçi öğretmenine “kızıl, dinsiz” diye bağıracaktır. Çünkü Franco’cu kalabalığın histerik çılgınlığının küçük bir çocuğu zehirlemesi zor olmamıştır. O’nun adı Moncho…

    ‘La lengua de las mariposas’ {Kelebeklerin Dili – 1999} / José Luis Cuerda

  • okaliptus80 diyor ki:

    - Baba! Beşiktaş – Galatasaray maçı kaçar mı hiç! (Ece Alton)
    - Sonuç belli nasıl olsa. Maç Beşiktaş’ın. (Kemal Sunal)
    - Hiç de bile. Derwall ne demiş, özel taktik uygulayacağım Beşiktaş’a demiş. Aslanlar maçı vermez. (Ece Alton)

    :)

    Fatoş’u arkada bırakmak zor olacak. Onun gibi futbola meraklı bir akranına bağlayalım bari;

    O, Tahran’da oynanacak bir maça gitmek istiyor. Bunun için gereken yol parasını denkleştirmek uğruna -hırsızlık dahil- türlü şeylere kalkışacaktır. Bu inatçı çocuğun adı Qassem…

    ‘Mossafer’ {Yolcu – 1974} / Abbas Kiarostami

  • okaliptus80 diyor ki:

    Çocuklar dendi mi akla gelen belki de ilk sinema diyebileceğimiz İran Sineması’ndan iki güzel örnek daha… Çocuklarımızın ikisi de 8-9 yaşlarında ve erkek.

    İran-Irak Savaşı dönemleri… Bir kamyona saklanarak bombalanan köyünden kaçan ve kendini ülkenin kuzeyinde bulan kimsesiz bir çocuk o. Adı; “Bashu”… Fakat burası, güney tarafına hiç benzememektedir. İnsanları farklıdır; konuşulan dil farklıdır; adetler farklıdır. Yemyeşilliğiyle, canlılığıyla tabiat bile farklıdır. Ayrıca insanları da bir tuhaftır. Çünkü kimsenin ülkedeki savaştan haberi yok gibidir. Varsa yoksa hasat, ticaret ve dedikodu. Dedikonunun kaynağıysa, hakkında “kömür madeninden mi kaçmış” dedikleri Bashu. İki çocuk annesi Naii, bencil çevrenin söylemlerine ve baskılarına aldırış etmeyecek; bu ürkek, yabani ve dil bilmez “kara” çocuğa sahip çıkacaktır.
    Susan Taslimi’nin hayat verdiği Naii, gerçekten güçlü bir kadın portresi. Ekmeğini topraktan kazanıyor. Hayvanların (hem gerçek hem mecazi anlamda hayvanların) dilinden iyi anladığını da ekleyelim.

    ‘Bashu, gharibeye koochak’ {Bashu, Küçük Gariban – 1990} / Bahram Beizai

    ***

    Büyüme öyküsü sevenlere…

    Bir öksüzümüz daha var. Onun da aile namına kimsesi yok. Hurda bir geminin tek göz odasında kalıyor. Onun ekmeği sokaklarda. Kâh denizden şişe topluyor, kâh soğuk su satıyor, kâh ayakkabı boyuyor. Yaşıtları kalem ve tebeşir tutarken; o, buz parçaları tutuyor.
    Dergilerden hiç vazgeçmiyor, uçak dergileri alıyor ve onları biriktiriyor. Okuması yok ama ziyanı da yok. Çünkü “resimlerine bakmak için” alıyor. Uçaklara, gemilere aşık bir çocuk. Aşık olduğu bir şey daha var: Koşmak… Raylarda koşmak, tozlu arazilerde koşmak, kıyılarda koşmak… “Sonuna kadar” koşmak…
    Haksızlığa boyun eğmeyen, “emeğinin” karşılığını mutlaka alan, küçük yüreğinde büyük umutlar taşıyan, kişilikli bir çocuk. Onun adı, “Amiro”.

    - Koşuyu ben kazandım. Sen neden hâlâ koşmaya devam ettin ki? (Koşu birincisi)
    - Daha ne kadar koşabileceğimi görmek istedim. (Amiro)

    ‘Davandeh’ {Koşucu – 1985} / Amir Naderi

  • okaliptus80 diyor ki:

    Amiro demişken… Hindistan’a gidelim ve en az Amiro kadar mücadeleci bir çocuğu yeri gelmişken analım.

    Mira Nair’in, Bombay’ın sokak çocuklarına adadığı 1988 yapımı ‘Salaam Bombay’ındaki “Krishna” ya da yeni ismiyle “Chaipau”dan bahsediyorum tabi. Sokaklarda pişenlerdendi o da. Belli bir miktar para biriktirip evine dönmek, beraberinde genelevin taze sermayesi Sweet Sixteen’i de götürmek arzusundaydı. Ancak Bombay sokaklarının kanunları sertti…
    ***

    Havayı yumuşatalım. Balkanlar’dayız:

    “Hayatta en çok kimi seviyorsun?” sorusuna “Tito’yu. Hem de anne babamdan bile çok!” cevabını veren; hayranlık duyduğu ve sık sık düşlerinde karşısına çıkan mareşalin ismini duvarlara yazan ve bu yüzden ailesini endişeye sevk eden; Tito konulu bir şiir yarışması için onun doğduğu topraklara doğru yol alan akranlarına katılan; odasında Tarzan posteri asılı (Johnny Weissmuller’i de seviyor. Ha bir de sınıf arkadaşı olan kızı…); boğazına pek düşkün; 10 yaşında bir erkek çocuğu: “Zoran”

    1950′ler Yugoslavya’sında geçen bu eleştirel film, yarı fantastik anlatımıyla dikkat çekiyordu.

    ‘Tito i ja’ {Tito ve Ben – 1992} / Goran Markovic

  • Jef _ Costello diyor ki:

    “Kutup çizgisi aşıkları” gerçekten özel bir film..Çocukluk aşkları başkadır:)
    *-*
    birkaç film de ben yazayım :

    Kisses (2008)
    Evden kaçan çocuklar..
    *
    Les diables (2002)
    Bir rüyayı gerçekleştirmek üzre yola koyulan çocuklar..
    *
    Clubhouse Detectives (1996)
    Sinemada çocuklar deyince aklıma gelen ilk film..
    Onlar aşırı meraklı çocuklar:)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler