Sinema Prensiplerimiz…?

Her alemin, sektörün, disiplinin kendine ait yazılı ve yazısız kuralları vardır. Görünmez raconları vardır.

Sinema’nın da vardır… Ama bizi ilgilendiren kısım, “izleyiciler.”

Hemen öncesini ve sonrasını da gözeterek, film izlenen anlar… O anlardaki yazısız işleyen rükünler… İzlenen filmi değerlendirme ölçütleri… Materyal satın alırken dikkat edilen hususlar… Ve daha birçok an, edim, kriter.

Sinema, hayatımızın her bir hücresinde ve o hücreler yıllar geçtikçe yenileniyor. Kurallar esneyebilir yani, sorun değil. Ama illa ki -az ya da çok- prensiplerimiz vardır. Bunları sıralarsak, küçük detaylar paylaşırsak birbirimizi daha yakından tanımış oluruz. Sınır yok.

Amma uzattın ha. Sadede gel :)

Aklıma ilk gelen prensipler(im) :

— Sinema sevgimi başlatan VHS yılları (80′ler ortası) ve meşhur Cuma geceleri + 18 seansı (90′ların ilk yarısı)… O korku dolu anları başkaları da görsün ister; Cumartesi sabahları -gece uykuya yenilen ve korku seansını kaçıran- kardeşlerime bir nevi meddahlık yapar, filmi anlatırdım. Show Tv, 91-92 gibi Hellraiser’i “Cehennem” adıyla göstermişti. Bu, ailenin ertesi by Info” href=”#21341891″> sabah benim hastane odasındaki cenobitler ve Çivi Kafa muhabbetime katlanması demekti :) Şu an mı… Tam tersiyim. Asla ve asla bir korku filmini yanımda biri varken izlemem. İzleyemem. Yalnız olunmalı, zifiri karanlık çökmeli…

— Politik hassasiyetli işleri, zihni yorgunluk yaşadığım anlarda katiyen izlemem. Filmin her bir karesine nüfuz edebilmeliyim.

— Politik/felsefi film izlerken kayda değer replikleri kaçırmamak ve not etmek adına mutlaka hemen yamacımda bir ajanda/kalem hazır bulunur.

— Eğer detaylı not düşmemiş isem… Filmleri kritize edebilmek/yorumlayabilmek için en geç 1 ay önce izlemiş olmam gerekiyor. Son tüketim tarihi 30 gün öncesine dayanıyorsa, yorum yapamamak gibi bir huyum var. Yapılır yapılmasına ama lezzetsiz ve sığın sığı olur.

— Bundan 4-5 yıl öncesine dek DVD alırken materyalin markasına çok dikkat etmiyordum. Fakat zamanla yattığı yerde “yanan” DVD’ler, tedbirli olmaya itti. Reklam gibi olacak ama şimdilerde aldığım tek tük klasiklerin, mutlaka “Verbatim” etiketli olmasına özen gösteriyorum.

(…)

Daha çok var elbette. Prensip biter mi :)

Lütfen sizler de yazın.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sinema Prensiplerimiz…?” bu yazı hakkında 17 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Dosyalar” yerine yanlışlıkla “Filmler” kategorisi seçilmiş. Kusura bakmayın.

  • Deniz Ziya Toroslu diyor ki:

    Merhaba, öncelikle çok güzel düşünülmüş bir başlık :)

    Sinema olarak bir çelişki içindeyim. Bir yandan sinemada izlemek istediğim filmleri çok büyük perdelerde, çok iyi ses sistemlerinde, rahat koltuklarda ve havadar ortamlarda izlemek isterken diğer yandan saatlerce süren reklamlardan arınmış, sadece film izlemek isteyenlerin uğradığı (alışveriş sonrası geçerken uğradım değil), daha samimi küçük işletmelere yöneliyorum. Bazen ikisi arasında çelişki yaşıyorum açıkçası, ama çoğu zaman ikinci seçenek galip geliyor.

    Yorgunluk benim için önemli değil ama kafamın başka şeylerle meşgul olduğu veya moralimin çok bozuk olduğu ya da zamanlarda film izlemem, çoğu kişinin aksine sinemayı günlük sıkıntılarımı unutmak veya kurtulmak için izlemem, ancak sanatın böyle bir iyileştirici gücü olduğu da bir gerçek. Boğa burcu erkeğinin bütün özelliklerini taşıyan biri olarak aradığım şey huzurdur aslında. Huzur bulunmayan veya kendimin o gün huzursuz olduğu bir zamanda dünyanın en gelişmiş sinema deneyimi bile olsa benim için bir şey ifade etmez.

    DVD konusunda ben de eskiden dikkat etmiyordum, artık ediyorum. Açıkçası bazı DVD’ler çok kalitesiz oluyor, yurtdışı baskılarıyla kıyaslayınca farkı çok daha iyi anlıyorsunuz. Bazı DVD’ler çok özensiz basılıyor, onlara 5 lira bile olsa para vermek kayıp bence.

    Eskiden izlediğim bütün filmleri yıldızlandırma alışkanlığım vardı, izlediğim filme yıldız vermezsem gece rahat edemezdim :) Günlük tutardım, sonra bıraktım, daha doğrusu ara verdim diyelim. Bir arkadaşıma ben izlediğim filmlere yıldız veririm deyince çok tuhaf gelmişti ona, bana da onun ben hayatımda hiç bir filme puan vermedim ki? tepkisi benim tuhafıma gitmişti.

    TV’den film izlemeyi yıllar önce bıraktım, reklamlar, sadece dublaj olması, görüntü kalitesinin düşüklüğü, görsel ve işitsel sansür vs. bunda etkendir.

    Bazı filmlere ya sinemada giderim ya hiç izlemem. Benim için öyle filmler vardır ki o filmi sinemada izlerim, bütçem o sıralar müsait değilse izlemem, 6 ay, 1 sene, 1,5 sene DVD’sini beklerim, hiç önemli değil.

    Sinemada çok acil bir durum olmadığı sürece ki Allah’a şükür şu ana kadar başıma gelmedi, asla bir filmden çıkmam, geç girmem vs. Zaman zaman bazı olaylara şahit oluyorum, film boyunca tabletiyle veya cep telefonuyla oynayanlar, 10 dakika arada çıkıp yarım saat sonra geri gelenler vs. Bunlar bana göre değil.

    Ha birde, eskiden tam tersine fragman izlemeye bayılırdım, fragman göstersinler diye dua ederdim, gerek DVD’de, gerek sinemada, artık gözlerimi kaçırıyorum, nedeni fragmanlarda çok fazla şey göstermeleri, filmin her şeyini, finaline kadar açık etmeleri… Örneğin yakın zamandan Escape Plan filminin fragmanını izlerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ya da izlemeyin eğer filmi izlemediyseniz, çünkü izlemiş kadar oluyorsunuz!

  • Jef _ Costello diyor ki:

    *Hayatımda bir defa sinema salonunda film izledim, o da lisede arkadaşlarla ve edebiyat hocasıyla idi..

    *Festivallerdeki bazı filmler ilgimi çekmesine rağmen kart sistemi uygulandığından dolayı ve burjuva sınıfına mensup insanların yüzünü görmemek için sinemaya gitmiyorum..

    *Bazı filmlerin kötü mü, vasat mı yoksa iyi kotarılmış bir film mi olduğunu sezinleme kabiliyetim olduğunu düşünüyorum..(Bazılarının afişine bakmam bile yeterli oluyor; evet, önyargılıyım..)

    *Popüler olan çoğu filmi izlemem..

    *Popüler olmayan önemli filmleri izledikten sonra, popüler filmler izleyen ve bunlarla övünen kitleye yönelip: “ne, o söyledikleriniz film mi? bir de şunları deneyin.. ” demeyi ve üste çıkmayı bir hobi haline getirenlerdenim..
    Bu bir ego mastürbayonu değil, sadece karşımdaki kişilerin aptal olduğunu kanıtlama çabası..

    *Yol filmlerini gece izlerim..

    *Bazı filmleri ilerleterek izlerim, bazılarının iki üç sahnesini izledikten sonra kapatırım..

    *Haneke yüzünden “sinemadan soğuma dönemim” olmuştur; en az elli gün film izlemedim ve Haneke´ sonrası izlediğim filmler bana çok basit geldi..

    *”Katiller, Sanatçılar ve Teröristler” adlı kitabı okuduktan sonra sinemadan soğudum, terörizm´e kaydım..(István Szabó haklıydı..)

    *Filmleri kritize ederken herhangi bir ön çalışma ve zaman unsuru benim için önemli değil, bu eleştirişi işinden para alsam dahi bu kanunum geçerli olurdu..

    *Festivallerde gösterime giren birkaç film hariç sinemadan oldukça uzağım, -ve uzak kalmaya çalışıyorum- yeni filmleri görünce kusasım geliyor; “artık hiç film izlemiyorum” desem yeridir; izlesem de zevk almıyorum..(tekrar tekrar izlediğim iş´ler de dahil..)

    *Haneke diye bir adam olmasaydı -belki- sahaya inip film çekerdim:) (Bir banane değil, çekmek isteyen çeker..)

    *Psikolojik/Erotik/Gerilim (Sombre, Lost Highway, Dans Ma Peau) filmlerini kız/erkek arkadaşlarımla izlemeyi severim..(Yüzlerinde oluşan ifadeler çok ilginç oluyor..)

  • Deniz Ziya Toroslu diyor ki:

    Gönderinizi filmler kategorisinden dosyalar kategorisine aldım, ancak filmler bölümündeki başlığı silemedim, yalnız ne kusurabakması hocam, site sizin :)

    Bu arada, sizin ev sineması alışkanlıklarınızı çok merak ediyorum, alışkanlıklarınız, sizin keyfinizi kaçıracak şeyler vs.

    Ben kendi adıma bir şey daha ekleyeyim, kendime göre bir film izleme sistemim vardır, bunun dışına pek çıkmam, yani herkes tarafından izlenen çok popüler bir filmi izlemediğim de olabiliyor veya hiç ilgimi çekmeyen bir filmi zorla izlemek gibi bir huyum yoktur, bu yönde gelen tavsiyeler ve baskılar nazik bir dille tarafımdan reddedilir :) Ancak tavsiye üzerine film izlediğim çok olmuştur.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    - Gerçekten ‘iyi’ olduğunu duyduğum ve inandığım, yılın iyi filmlerinden biri olarak gösterilen ve yıllardır sevdiğim, takip ettiğim yönetmenlerin yeni filmlerini gösterime girdiğinde sinemada izlemeye gayret ediyorum. Eğer kaçırdığım olursa ki illaki oluyor, ev sinemasında kaliteli bir görüntüyle izlemeye çalışırım.

    - Sinema tercihi olarak genelde AVM’lerin sinemalarından uzak kalmaya gayret gösteriyorum. Kendimi rahat hissettiğim, fiyat olarak da uygun olan, bir geçmişe sahip sinemaları genelde tercih etmeye çalışıyorum.

    - Festivallere çok merak ettiğim filmler olursa katılmaya gayret gösteriyorum. Bunun haricinde çok fazla festivalde film izleme gibi bir alışkanlığım yoktur.

    - Doğruyu söylemek gerekirse belki de sinemanın özüne ters düşüyor ancak evde rahat bir ortamda film izlemeyi daha çok seviyorum.

    - Hatırı sayılı bir VCD ve DVD arşivim var. Ancak gelişen teknolojiyle artık filmleri netten indirerek, hard disk vasıtasıyla kaliteli bir biçimde arşiv yapıyorum. Özellikle çok sevdiğim, birkaç yılda bir izlediğim filmleri özenle muhafaza ediyorum. Gereksiz filmleri artık siliyorum.

    - Bilgisayarda film izlemekten nefret ediyorum. Yıllardır bilgisayarda film izlememişimdir. Bunun yanı sıra ulaşamayacağım filmler dışında TV’de de neredeyse hiç izlemiyorum.

    - Eskiden herkesçe beğenilen popüler filmlerden uzak dururken artık benim de bir fikrim olsun düşüncesiyle ilgimi çekebilecekleri izlemeye çalışıyorum.

    - Genelde filmi izledikten sonra hak ediyorsa film hakkında bir şeyler okuyorum. Ziya gibi ben de filmlere puan verenlerdenim ve 2007 yılından beri izlediğim filmleri ay ay ilgili defterime yazıyorum.

  • okaliptus80 diyor ki:

    - Hala ve inatla tüplü televizyonun düşük konforuna talim eden bir “retro kafa”nın ev sineması alışkanlıkları herhalde çok detaylı değildir sevgili Ziya. Gündüz vakti güneş ışınlarının ve aydınlığın vuruşları olmasın yeter :) Ha, üst katın yaramaz veletlerinin tepinişleri tam da film saatine denk geldiğinde bazen çok çok canımı sıkabiliyor. Konsantrasyonu alıp götürüyor
    Tüplü demişken. Bir ara 2015′e doğru karasal yayınlar, yerini tamamen dijital yayınlara bırakacak denmişti. Tıpkı sizin gibi televizyonla pek aram yok, o yüzden umrumda değil açıkçası. Ama yine de LED’e geçmeyi planlıyorum artık.

    - Tıpkı Kadir gibi PC’de film izlemeyi sevmiyorum. Küçücük ekran, koltuğun manevra kabiliyetini kısıtlaması vb… Ancak bazen DVD’sini almak istemediğin filmler olabiliyor; yahut Tr. altyazılısını bulamadığın. Onlar, oyunu bozan zorlar oluyor işte.

    - AVM’ler ile rekabete dayanamayıp kapanan o küçük cep sinemalarına ilk kez 1988 ya da 89 gibi, babamla gitmiştim: “Rain Man” idi film. İlkler unutulmaz, hala gözümün önündedir o anlar.

    - Deneysel filmleri, 10 yıl öncesine dek hiç sevmezdim. Sonra bir film izlersin, görüşün değişir hani. Deneyseller, iyidir. kafa açar.
    (…)

    Bu arada çok samimi paylaşımlar olmuş, okuyanlar keyif almıştır. Jef’e de -sinema diliyle- buradan diyorum ki: Dostum sen bir çılgınsın. Ha unutmadan, 1 ve 2 de yalnız olmadığını bil.

  • Deniz Ziya Toroslu diyor ki:

    İlk cümlenize çok güldüm hocam :) Bu arada benim odamdaki ev sinema sisteminde de tv tüplü, pırıl pırıl 72 ekran mis :) Bu arada LED mi LCD mi daha iyi tartışmasında bakalım hangi tarafı haklı bulacaksınız, o da önemli :) Bilgisayar ekranım LED, gözleri biraz yoruyor, o yüzden ben olsam LCD alırdım, ama onun da dezavantajları var tabii, ayrıca keyif sizin :)

    Ek olarak, benden daha yüksek rakamlar vardır elbette ama sizinle bir anımı paylaşmak istiyorum. Jef kadar olmasa da 2005 yılında görece bir çılgınlık yapmıştım. Aynı şeyi bir daha yapacak ne enerjiyi ne de sabrı kendimde görmüyorum, ancak 2005 yılının 14 Haziran’ından Eylül’ünün 14′üne kadar 82 film izlemiştim.

  • Mehmet Çelik diyor ki:

    Aslında prensipler de zamana göre değişebiliyor, hatta bazen aksi yönde biçimlenebiliyor.

    - 90′lı yıllardan 2000′li yılların başlarına kadar sıklıkla filmleri sinema salonlarında seyrederdim. Ancak özellikle 2000′li yılların ortalarından itibaren, senede ortalama bir defa gidiyorum. Bunun çeşitli sebepleri var tabii.

    Her şeyden önce ülkemizdeki sinema bileti fiyatlarının, gelir düzeyinin çok üzerinde seyretmesi bunun başlıca sebebi. Jef’in sözünü ettiği ikinci maddenin sebebi budur aslında. Sinema salonlarında film seyretmek ‘lüks’ bir eylem haline geliyor, ki bu da birlikte film seyredeceğin sınıfı belirgin kılıyor. Ellerinde yarım metre boyutundaki cep telefonlarıyla koltuklara gömülüp, telefonla uğraşıp duruyorlar. Birader, telefonla oynamak için mi verdin o kadar parayı? Bir de telefonla muhabbet edenler var. Ulan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin bile telefonunu kapatacak bir iki saati vardır be! Bu kadar mı önemlisiniz? İki saatliğine telefonu sessize alsa, cevaplamasa ihtilal olacak sanki!

    Başlığın konusunu prensiplerden şikayete saptırdım biraz ama şimdi toparlayacağım :)

    - Sevgili Kadir’in de belirttiği üzere sinemanın raconuna biraz ters düşse de evimin rahatlığında film seyretmek daha cazip geliyor. Bir de sinemadaki gösterimlerin dijital olarak yapılması hiç keyifli değil. Sinema dediğin çapaklı olacak arkadaş, makara sesini duyacaksın!

    - Televizyon döneminde film seyrederken aşırı titiz olurdum. Kimse konuşmasın, hapşırmasın hatta mümkünse nefes almasın isterdim :) Malum, bir filmi haftalarca beklediğimiz olurdu. Tekrarını kim bilir ne zaman verirlerdi… Haliyle televizyon gösterimleri pek kıymetli olurdu. Ama artık filmlere ulaşma konusunda sıkıntı yaşamadığımızdan olsa gerek, seyretme koşulları pek farketmiyor. Yeter ki dublaj olmasın :) Gerçi animasyonsa eğer, dublaj da olur.

    - Yorum yazma konusuna gelince… Seyrettikten hemen sonra yorum yazamam. Üzerinden en az bir gün geçmesi gerekiyor. Sonra Okaliptüs’ün en geç sınırı olan 1 aylık süre benim için de geçerli.

    - Ziya gibi ben de filmleri yarıda bırakmadım diye hatırlıyorum ama sonrasında yarıda bıraksaydım, hatta hiç başlamasaydım dediğim öyle çok film oldu ki :)

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Keyifli bir başlık olmuş, epeydir yazayım diyorum ama fırsat bulamıyorum. Gerçi okumak da ayrı bir keyif.

    Ben de seksenlerin TRT’sindeki filmlerle başladım bizim kuşağın geneli gibi. :) Cumartesi gecesi Türk filmleri, pazar sabahı western filmleri -o zamanki deyişimizle “kovboy filmleri”-. Bilhassa Okaliptus Hocam gibi cuma gecesi korku filmleriyle, tabii babama rağmen o saatte film izlemek biraz zordu malum yaş küçük gece yarısı hem de korku filmi. Bir de senden sadece bir buçuk yaş küçük erkek kardeşin korkudan çoktaan uyumuşsa. (Ferdi canım, seviyorum seni.) Ah bir de gazetelerde Evil Dead’in çarşaf çarşaf reklamlarını görüp de gidememek nasıl bir şeydi varın siz düşünün. Hala içimde ukdedir. Yıllar sonra izledim ama ne fayda, onun açtığı yoldan giden onlarca filmden sonra.

    Her ne kadar sonraları kalbimdeki yerlerini diğer türlerle paylaşmaya başlasalar da hala severim korku filmlerini yalnız, evde, sinemada hiç fark etmez fırsatım varsa kaçırmam.

    Devam edecek… :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bu başlıkta 2. çoğul şahısı kaldıralım dilerseniz. Samimiyete halel geliyor, insan harfleri eğip büküyor yazarken :) Soru, açıldıktan sonra soranın olmaktan çıkar ama yılların alışkanlığı. Bir şeyler yazmak ihtiyacı hissediyor insan. Başlayalım.

    Sevgili Filiz, senin korku sinemasına bu denli bağlı olduğunu bilmiyordum. Yanlış anlama, kadınlar ve korku sinemasını kesin çizgilerle ayıracak kadar sığ bakmıyorum olaya. Sadece eski sitede ya pek renk vermedin ya da benim radarımdan kaçtı :) Yahut da unuttum. Gerçi Suspiria’dan hareketle bir hayranlık sezinleniyordu korku topiğinde ama. Yine de geçenki 70′ler seçkisinde Halloween’i görmek sürpriz olmuştu :)

    Western ve pazar, “baba”nın kahvaltıdaki/kumandadaki hükümranlığı demekti. Pazar’ın bir de akşamı vardı tabii. Bizimkiler dizisi biter; kapanış jeneriğinin hemen arifesinde, fonda Ali’nin boş boş lafazanlıkları başlar. Bu, “Hadi, uyku vakti. yarın okul var” anlamına geliyordu… Ya o Cuma korku seasnları, unutmak mümkün mü. VHS kasetçilerin vitrinleri vardı bir de; orada ekseri korku sineması afişleri olurdu; denk geldiysen anımsarsın.

    Pavese’nin bir sözü var ya; “Çocuk olmanın aslında pek de güzel tarafı yoktur. Büyüdüğümüzde, çocuk olduğumuz günleri hatırlamaktır güzel olan” diye. Kim bilir, belki de şu an hatırlama ediminin yanıltıcı rehavetini yaşıyoruz. Ama olsun, bu tatlı bir yanılsama. Ne zararı var. Evet, devam etsin lütfen. Keyif aldık.

    Mehmet, çok güzel bir yere değinmişsin bence: “Seyrettikten hemen sonra yorum yazamam. Üzerinden en az bir gün geçmesi gerekiyor.” Yüzde yüz aynıyız. O 1 gün, zihnin şarap misali dinlendirilmeye bırakılışı sanki. O esnada film ve düştüğün notlar kafanda daha bir oturuyor; metin bütünlüğü sağlanıyor; nitekim yazı da daha olgun oluyor. Sıcağı sıcağına yapılan yorumların sıkıntısını çekmişimdir mesela, eminim siz de yaşamışsınızdır defalarca. Okurken “Ulan bu ne böyle, karman çorman. Ayrıca şunu nasıl atlamışım” gibisinden hayıflandığım çok olmuştur. Bence de, beklenmeli bir 24 saat.

    Led/Lcd, artık o gün ne denk gelirse Ziya. Tüplü tv. kullanan iki antika daha bulalım, Voltran’ı oluşturalım :)

    Bu arada 2. paragraftaki samimi paylaşımın için teşekkür ederim. Şu an aklıma bir şey gelmedi, ne diyebilirim diye durup düşündüm 5 dakika. Popüler, daha doğrusu nispeten “hafif” filmler çoğunlukta mıydı diye sorabilirim mesela?

  • Deniz Ziya Toroslu diyor ki:

    Hocam, Wrong Turn ile başlayıp, Blow Up ile bitirmiştim. O tarihte 80′ler öncesi izlediğim film sayısı beşi geçmezdi. 80′lerden de tahmini 25 30 film. Örneğin 60 ve öncesi izlediğim tek film 12 Kızgın Adam’dı :) Yani bu macera benim için yeni başlayanlar için sinema 101 gibi bir şeydi. 1920′lerden 1990′lara kadar en önemli klasikleri seçtim, aralarda çerezlik filmler de izlediğim oluyordu, Aeon Flux gibi :d

    Mehmet, ben sözünü ettiğin digital sinemadan memnunum açıkçası. Pırıl pırıl bir görüntü aktarımına kim hayır diyebilir? Elbette, makina sesi, o nostalji vs. benim gibi nostaljik takılan insanlar için önemli değerler, bluray’e hiç sıcak bakmayan biri olarak sinemadaki bu geçişin sinemanın ruhunu öldürecek bir darbe olmadığını düşünüyorum.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Yeni başlayanlar için sinema dersi gibi olmuş gerçekten. Bitiş de bomba olmuş yalnız :)

    Çerezlik filmler bazen can simididir; tahmin ediyordum olduğunu. Ağır filmleri üst üste izlemek, beyni yorabiliyor bir noktada. Benim vaktiyle gün içerisinde 3 film izlediğim çok olmuştur.

    Farazidir;

    Sabah: Andrei Rublev (zihnin en verimli olduğu saatler. yüklen :)

    Öğle: Bir western; Ford, Hawks, Leone neyse artık… Ya da mafya filmi.

    Akşam/Gece: Şöyle hoş bir tebessüm bırakacak bir Peter Sellers. (westerni, mafyayı buraya da alabilirdim ama malum, aksiyon son sesle daha zevkli oluyor. komşuları rahatsız etmemek lazım o saatte :)

    Hem tür hem de beyin gözelerine yüklenme uyarınca, farklı klasmanlar seçiyorum yani. Eğer gün içerisinde 1′den fazla film izleyeceksem bu kurala şaşmaz şekilde uymuşumdur :) Aynı dizge, senin verdiğin aylık periyotlara da uyarlanabilir.

  • Deniz Ziya Toroslu diyor ki:

    Evet :) Ancak ben prensip gereği (başlığa da uygun) günde bir filmden fazla izlemiyorum. Birkaç kere bu prensibimi çiğnediğim oldu elbette, ama çok nadirdir. Mesela üç saatlik Karayip Korsanları’nın üçüncü filmini izledikten sonra akşam Bir Zamanlar Meksika’da’yı izlememdir. Festivallerde ise öyle bir filmden çıkıp diğerine girme huyum pek yoktur, diğer filmleri başka günler izlerim, çünkü izlediğimi sindiririm, sindirmek isterim.

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Yazılanların hepsini okudum, benzer davranışlar gösterdiğim epey prensip var. Mesela, film izleyip o filmle ilgili yorum yazmam için o filmi yakın zamanda izlemiş olmam gerekir, defalarca izlediğim bir film olsa dahi bu kuraldır benim için.

    DVD’den film izlemek veya daha yüksek çözünürlüklü şeylerden film izlemek elbette güzel benim için de. Bunun dışında sinemada da izlerim, evde televizyonda da film izlerim; her ne kadar reklam soslu olsa da. Televizyonda izlerken dublajına, alt yazısına çok takılmamakla beraber; sansür olayına epey takılırım.
    Sinemaya gidipte yarısında çıktığım hiçbir film olmamıştır, çıkmam da (büyük konuşmayayım, artık kızım sıkılırsa çıkarım:)

    Politik ya da kafa yoran (ciddi) film izliyorsam kendimi rahatsız ederim, rahat oturmam, dik oturmaya çalışırım, bir şey yemem, görüş alanımda dikkatimi çekecek bir şey olursa öncesinde kaldırırım, evdeysem filmi kesintiye uğratacak aralar vermem, konuşmam, uykuluysam hiç başlamam.

    Bazı filmleri -defalarca izlememe rağmen- yalnız izlemem veya izlemeyi sevmem. Örneğin Scorsese’nin ‘Goodfellas’ filmi. Bu filmi üç kişiden az hiç izlememişimdir.
    Bir de şu var, bazı filmlerin misyoneri gibi o filmi başkalarına da izlettirmeye gayret (ama ne çaba:) gösteririm. Örneğin ‘Lock, Stock and Two Smoking Barrels’

    Festivallerde bir gün içinde 4 film (belki 5 bile olmuştur:) bile izlemişliğim vardır, bu konuda kendimi kısıtlamam; zira festival süreleri çok kısıtlı ve izleyecek o kadar film var ki…

    Biraz maziye gitmek istiyorum, yazlık açık hava sinemaları…
    Yazlık sinemada gidilen film bir Kemal Sunal filmiyse, mutlaka öncesinde hazırlık yapılırdı, ay çekirdeği alınırdı veya o an alınan harçlığa göre diğer çerezlerden de alınırdı. Elbette gazoz içilirdi film arasında. Film bittiğinde ise yaya olarak yürünen yol (o saatte dolmuş kalmazdı) bitmek bilmezdi. Eğer hafta içi gidilen bir filmse, okulda arkadaşlara anlatılır anlatılır bitirilemezdi.
    Eğer gidilecek film bir melodramsa anne ve kardeşlerle gidilir, bolca ağlanır daha sonra yarı uykulu bir şekilde eve dönülür.

    TRT’nin cumartesi geceleri yayınladığı Türk filmleri, gündüz uyuma seansları düzenlenerek kaçırılmamaya çalışılırdı. Daha önceden yayın akışını bilme gibi bir durum olmadığı için, o gün yayınlanacak film bir Kemal Sunal filmiyse ya da komedi filmiyse tadından yenmez olurdu. Bir de beklersin bütün bir hafta, yayın akışında bir değişiklik olur, film de yayınlanmazdı bazı haftalar. Filmin aralarında dakikalarca kopmalar (Isparta Eğirdir üzerindeki vericilerden kaynaklanan arıza yüzünden, yayınımıza bir süre ara verdik gibi özür yazıları). Pazar günleri yayınlanan kovboy filmleri (hele bir de John Wayne oynuyorsa) ve öğleden sonra kısa kısa verilen Chaplin filmleri en güzel hediyeleriydi o günlerin…

    Devam ederim…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Okaliptus Hocam,
    Korku filmiseverlik genlerimde çok baskın olmalı ki 3,5 yaşındaki kızım da şimdiden Halloweenli çocuk şarkılarının kliplerine bayılıyor -ki babasının korku türüne en ufak bir sempatisinin olmadığı da aşikar :) -. Bütün korku yaratıklarını da tanıyor. Onun meşhur lafı “Korkunç balkabağı izlemek istiyorum.”

  • Sadıka Akay diyor ki:

    Öncelikle bütün yorumlar çok güzel, okurken hem keyif aldım hem de çok eğlendim. Benimde içimden birkaç prensip yazasım geldi.
    - Korku filmi izlemem, hiçbir güç bana korku filmi izletemez, tüylerim diken diken oluyor korku filmi izlerken, resmen nefesim kesiliyor, psikolojim bozuluyor.
    - Birçok insanın aksine bol diyaloglu, uzun süreli filmleri severim, tabi bunları izlerken zihnimin açık olması gerekiyor.
    - Uykum varsa asla film izlemeye başlamam, başlarsam da kesin yarısı olmadan uyuyakalırım.
    - Politik sinemayı da çok severim, özellikle Ortadoğu konu edilmişse filmde büyük bir dikkatle izlerim, sessizlik çok önemli benim için, çıt bile çıkmaması gerekiyor ben film izlerken.
    - Sinemada film izlemeyi çok severim, başka bir havası var bana göre sinemanın ama evde DVD de film izlemekte rahatlık açısında başka bir keyif.
    - Film izlerken konuşmayı hiç sevmem, hiç konuşmadan pür dikkat izlerim, ben film izlerken olur ya birisi soru sorarsa ya da rast gele bir şey söylerse hayatının hatasını yapmış demektir.
    - Çok fazla yüksek sesle film izlemeyi sevmem (sinemada değilsem) çok yüksek ses beni rahatsız eder. Birde uykum varsa, eşim ısrarla film izleyelim lütfen diyorsa, filmi dublajlı izlemeyi tercih ederim çünkü alt yazıyı okumak gözlerimi yorduğu için filmin ilk yirmi dakikasında kesin uyurum, eğer herhangi bir yorgunluğum ve uykum yoksa alt yazılı izlemek ilk tercihim olur.
    - Sanat filmi olarak nitelendirilen filmleri gişe filmlerinden daha çok severim, o filmleri izledikten sonra haklarında yazılmış yazıları okumak, yönetmenini araştırmak, bana büyük keyif verir.
    - Bir filmi izledikten sonra hakkında yazı yazmaya karar verirsem öncelikli olarak daha önce film hakkında bir yazı yazılmış mı diye araştırırım ve ilk baktığım yer ‘sinema büyüsü’ olur. Eleştirileri okurum, fragmanını tekrar izlerim, konusunu okurum, benim hissettiğim gibi başkaları da hissetmiş mi merak ederim. İzledikten hemen sonra hakkında bir yazı yazamam, zaman geçmesi gerekir.
    - Hemen hemen yaptığım hiçbir filmin yorumunu beğenmem, kendimi bu konuda çok aşağılarım ‘saçma sapan yazılar yazıyorsun, bence vazgeç sen bu işten’ derim kendime. Dayanamaz yine yazmaya devam ederim. Buda benim zaafım.
    - Tv de çok film izlemişimdir, fırsatım olursa ve başka bir yerde izleme şansım yoksa tv de film izlerim.
    - Pazar Western filmlerini izlemeyi çok severim, ama artık eskisi gibi izleyemiyorum ne yazık ki.
    Şimdilik bu kadar yeter herhalde, aklıma ilk gelenleri yazdım, daha vardır ama aklıma geldikçe yazarım.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Sanırım o “misyonerlik” hepimizde biraz (ve hala) var. Başkalarını da duygularına ortak etmek istiyorsun. Bu biraz da şuna benziyor kısmen: İnsanın bazen yakın çevrede kafa dengi birini bulamamasına ve soluğu sinema sitelerinde almasına…
    Sidney Lumet’in 64 yapımı The Pawnbroker {Tefeci} filmindeki müşteri geldi aklıma. Yaşlı adam, konuşacak/içini dökecek birini arıyordu. Felsefeden, bilim ve sanat ilişkisinden vs. söz ediyordu. Dükkana gelişleri de sırf bu yüzdendi. (tabii ketum tefeci rolündeki -eski profesör- Rod Steiger hiç oralı değildi o başka. tüm duygularından arınmıştı)

    Sevgili Filiz. Biz 3.5 yaşlarında sinemanın s’sini bilmezdik.:)
    Çocukları o yaşta sanat sevgisi ile yoğurmak, her anlamda yarının bilinçli/duyarlı gençleri demek. Güzel yaşasın.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler