Sinema Büyüsü Sunar: 90′lı Yılların En İyi 20 Filmi

Sinema Büyüsü yazarları 90′lı yılların en iyi 20 filmini seçti.

Akif Yılmaz, Filiz Sezen, İbrahim Evsen, Jef_Costello, Kadircan Kendinibilir, Mehmet Çelik, Milşin, Okaliptus80, Paris-Texas, Sadıka Akay ve Zorm’un katılımıyla nihayete eren listemiz, yazarlarımızın kişisel 20 filmlik listelerinden derlendi.

Keyifle okumanız dileğiyle…

“Sinema Büyüsü Sunar: 90′lı Yılların En İyi 20 Filmi” bu yazı hakkında 20 yorum var

  • oscar1895 diyor ki:

    1-) ‘Se7en’ {Yedi – 1995} / David Fincher
    se7en
    Modern Başyapıt diye sorsanız, ilk tabii ki ‘Se7en’ derim.
    Koyu karanlık bir atmosfer, en az atmosfer kadar koyu bir öykü. Usta oyunculuklar, hiç düşmeyen bir tempo, iyi işleyen bir senaryo. Harika yönetmenlik…
    İzleyici üzerinde son derece etkili olan, izleyiciyi etkisi altına alıp onu atmosferine dâhil eden bir başyapıt. Kaçamazsınız.
    Hani özlemiştik Scorsese’nin ‘Kızgın Boğa’sından bu yana nakavt olmayı, ya da filmden çıkınca ‘bana ne çarptı’ diye az söylenmedik…
    Bazı filmler vardır bir türe kolayca dâhil edemezsiniz, ‘Se7en’ bana göre bu filmlerden birisidir. Eğer bir türe dâhil ederseniz, emin olun ki ‘Se7en’ türünün en iyisidir (çok mu iddialı oldu ne:).
    Bu filmi iyi yapan Fincher’ın atmosfer yaratmadaki başarısı değil sadece, ya da yönetmenliği, keza oyunculukların çok iyi olması, yine filmin heyecanı daima ayakta tutan yapısı… Filmin zengin altmetne sahip olması, farklı okumalara açık olması bu filmi iyi yapan faktörlerden birisidir; kanaatimce.
    Acaba Fincher ‘Se7en’dan daha iyisini yapabilecek mi? Zaman gösterecek…

    Yazan: Akif Yılmaz

    2-) ‘Goodfellas’ {Sıkı Dostlar – 1990} / Martin Scorsese
    goodfellas
    Woody Allen’in; ”80′lerin başında Kızgın Boğa, 90′ların başında da Goodfellas (Sıkı Dostlar) filmi eğer olmasa, 80′lerden bu yana çekilmiş en iyi filmi Mavi Kadife’dir.” diye bir sözü var. Tabii ben burada Mavi Kadife filmi üzerinde değil, Sıkı Dostlar üzerinde duracağım.

    Filmin, öncelikle hakkını teslim etmek lazım; Robert De Niro, Joe Pesci ve Ray Liotta gibi usta oyunculardan oluştuğu ve bu oyunculardan muhteşem performanslar çıkardığı için. Bu saydığımız kişilerden oluşan küçük suç örgütünde belirgin bir şekilde Tommy DeVito (Joe Pesci ) öne çıkmaktadır. Tommy DeVito, hırslı ve istediği yere gelmek için gözünü kırpmadan adam öldürecek kadar deli dolu bir insandır. Dengesiz tavırları filmin genelinde kendini hissettirir. Seyircinin, Tommy DeVito’yu izlerken ne zaman ne yapacağını kestiremiyor olması, filmi izlerken ekrana kilitlenip afallamasına sebebiyet veriyor. Önce Tommy DeVito’nun, bu hırsı sayesinde birçok olayda çizgiyi aşarak yeraltı dünyasında yükselişine ve sonuçta yine bu hırsının kurbanı oluşuna tanık oluyoruz.

    Usta yönetmen Martin Scorsese’nin Mafya dünyasını izleyiciye gösterirken seçmiş olduğu yöntem hayli farklı. Francis Ford Coppola’nın çekmiş olduğu The Godfather üçlemesinde izleyicide mafyaya karşı hayranlık uyandıran ve özendiren üsluptan ziyade mafyanın kirli yüzünü lafını esirgemeden, sivri dille ve sahnelerle gösterir.

    Nihayetinde Martin Scorsese’nin Sıkı Dostlar filmi, büyük bir hayran kitlesini sonuna kadar hak ederek kazanmıştır. Sıkı Dostlar hem güldürüyor hem de eleştirilerini sertçe yapıyor.

    Yazan: İbrahim Evsen

    3-) Breaking the Waves {Dalgaları Aşmak – 1996} / Lars Von Trier
    breakingthewaves
    1996’da Cannes’ta Altın Palmiye için yarışan film; kendi istekleri yerine yaşadıkları kasaba insanlarının kabul ettiklerine göre yaşayan, tamamen bağnaz bir topluma ışık tutuyor. Bu toplumun isteklerine göre yaşayan ve bu istekleri hiç sorgulamamış, Bess’in evlenmesiyle hayatındaki her şey değişiyor. Bu topluma oldukça uzak birisi kocası Jan. İster istemez de aralarındaki kültür çatışması, yaşam biçimleri hemen kendisini gösteriyor.

    Filmde; Tanrı inancı, aşk, cinsellik ve “öteki” olma gibi birçok olguya değiniyor Lars Von Trier. Mutlu olduğunu sanarak yaşadığı kasabada evlenerek yaşadığı aşkla gerçek mutluluğu ulaşan Bess’in bu mutluluğu Jan’ın yatalak kalmasıyla pek de uzun sürmüyor. Onların aşkının ruhlarında olduğunun vücutların kime ait olmadığını düşünüyor Jan. Bess’den bir sevgili bulmasını ve onla kendisiyle sevişiyormuş gibi düşünerek sevişmesini istiyor. Akli dengesi ve şu ana kadar kendi düşüncesiyle hareket etmemiş Bess, çok sevdiği ve ölmemesi için elinden gelen her şeyi yapabileceği Jan’ın bu sapkın istediklerini yapıyor. Bess’e göre Jan’ın isteklerini yaptıkça, Jan’ın ömrü uzayacaktır.

    Filmde yönetmenin başarısının yanında oyuncuların başarısı da önemli bir yer tutuyor. Emily Watson’a Oscar adaylığı getiren performansı muhteşem! Watson oyunculuğunun yeri filmde çok önemli bir yerde. Değişik ruh hallerine giren, sorunlu bir karakteri canlandıran Watson, film boyunca tüm yeteneklerini ortaya koyuyor. Özellikle kendi kendine diyaloglara girdiği sahnelere dikkat! 90’ların en iyi kadın oyuncu performanslarından olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

    Lars Von Trier; bizlere müthiş bir çatışma, bir arayış, sapkınlık ve yoğun bir dram armağan etmiş. Tamamen karamsar bir havada geçen filmi izledikten sonra boğazımızda bir şeyler düğümleniyor. Ağlamak için kendimizi zor tutuyor ve çok fazla bir rahatsızlık duyuyoruz. Üzerine düşünülmesi gereken filmlerden; zaten izledikten sonra izleyeni filmle alakalı derin düşünceler alıyor.

    Yazan: Kadircan Kendinibilir

    4-) ‘The Shawshank Redemption’ {Esaretin Bedeli – 1994} / Frank Darabont
    shawsank
    Bazı filmlerin değeri, üzerinden epey bir zaman geçtikten sonra anlaşılır. Esaretin Bedeli, tıpkı Sir Ridley Scott imzalı Bıçak Sırtı (Blade Runner) başyapıtı gibi sonradan fark edilen filmlerden biri. Frank Darabont’un çekmiş olduğu ilk film olan Esaretin Bedeli, vizyona girdiğinde gişede filmin maliyetini kurtaramamış ve yapımcıları zarara uğratmıştı. Vizyondan kalktıktan sonra Dvd’sinin ev sinemasında yerini almasıyla birlikte filmin makus talihi değişmeye başladı.

    Sinema tutkunlarının birbirlerine tavsiye etmesiyle birlikte yavaş yavaş duyulmaya ve haklı popülaritesini kazanmaya başlayan film; suçsuz olmasına rağmen cezaevine düşen Andy Dufresne’nin (Tim Robbins), bütün olumsuzluklara rağmen yaşama sevincini kaybetmeyerek hayata umutla sarılmasını ve nihayetinde özgür kalmasını konu almakta. Andy’nin bu yaşama tutkusu, etrafındaki insanları ve biz seyircileri çok etkileyecektir.

    Filmin bir diğer güzel tarafı ise Andy ve Red (Morgan Freeman) arasında kurulan samimi dostluktur. Bu dostluğa hayran olmamak ve imrenmemek elde değil. Andy’nin 19 yıl cezaevinde kalmasına ve adeta günahlarından arınmış bir şekilde firar etmesine kadar çekmiş olduğu sıkıntıları aklımıza getirdiğimizde bir nebze de olsa kendi haline şükrediyor insan. Ve bunca olumsuzluklara rağmen yine de tekrardan iyi bir başlangıç yapabilmeli hayata…

    Hapishane temalı filmler ve Stephen King uyarlamaları içerisinde çok özel bir yere sahip olan film, insan için gerekli olan dinamik enerjiyi sağlayacak katalizörlere sahip.

    Yazan: İbrahim Evsen

    5-) ‘The Thin Red Line’ {İnce Kırmızı Hat – 1998} / Terrence Malick
    thinredline
    Savaş karşıtı çok film yapılmıştır, ‘The Thin Red Line’ gibisi…
    Yirmi yıl sonra gelen başyapıt, hani derler ya dönüşü muhteşem olacak; Malick’in dönüşü geerçekten muhteşem oldu. Filmlerinde görüntülerle çok şey anlatan, insanı derinden etkileyen Malick; ‘İnce Kırmızı Hat’ da bu niteliklerini ve çok daha fazlasını bize sunmakta.
    ‘The Thin Red Line’ i izlemek uzun, ama bir o kadar da güzel bir şiiri okumak gibi. Şiir tadında, şiir güzelliğinde; inanılmaz görsellikte bir film.
    Dramatik yapısı ne eksik ne fazla, karar. Görüntüler muhteşem, anlatım olağanüstü: şiirsel, felsefik… İnsanların psikolojisini son derece iyi göstermekte.
    Sinema sanattır, sanat ‘İnce Kırmızı Hat’.
    İnsanı düşündüren, sorgulattıran, sarsan, etkileyen bir film. Atmosferine dâhil olunduğunda insana çok özel lezzetler sunan olağanüstü bir başyapıt; ya da ben öyle düşünüyorum.

    Yazan: Akif Yılmaz

    6-) La Haine {Protesto – 1995} /Mathieu Kassovitz
    lahaine
    Sinema sanatında, sokak çocuklarıyla ilgili çok özel çalışmalar vardır. Hemen aklıma Bunuel´in Toplumsal eleştirisi çok sert olan ‘Los Olviadados´u geliyor. Ardından De Sica´nın ‘Sciuscia´sı, Hindistan’ın kenar mahallerindeki sokak çocuklarını anlatan ödüllü film ‘Selam Bombay’ ve 2000´lerin olay filmi ‘Tanrıkent’ bunların en güzel örnekleri…
    Yıl 1995, Yönetmen Mathieu Kassovitz, Mekan Paris Gettoları arka sokaklar…

    Çevreyi kuşatan Polislerle, grup halinde dolaşan gençler arasındaki gerilim hat safhada. Mahallenin gençlerinden Abdel´in polis soruşturmasında tanınamaz hale gelmesiyle nefret iyice yükseliyor. Ve bunun üzerine asi çocuk Vinz, polislerden intikam almak için ant içiyor..

    Sıkı Dostlar Vinz, Said ve Hubert´in restaurant´da kızlarla doğru düzgün bir iletişim kuramamaları ve ardından restorandakilerle kavga edişleri, “Bir Tutunamayanlar Hikâyesi” çiziyordu bize. Doğru düzgün bir soygun bile yapamamaları ise ayrı bir vaka!

    Düşen bir toplumun çözülüşünü ve düşüşünü ajite etmeden çok sert bir şekilde anlatmasıyla, sisteme ve sisteme kölelik eden herkese yaptığı sert eleştiriyle ve vurucu finaliyle unutulması güç bir film…

    Yazan: Jef_Costello

    7-) ‘Il Postino’ {Postacı – 1994} / Michael Radford
    postino
    Film, büyük şair Pablo Neruda’nın ülkesi Şili’deki baskıcı rejim tarafından İtalya’daki bir kasabaya sürülmesinin ardından bir postacı ile dostluğunu anlatıyor.

    Sürgünün ardından Neruda’ya gönderilen mektupları ona ulaştırma görevi, Mario adlı postacıya verilir. Böylece zamanla, postacı ve Neruda arasında dostluk da gelişmeye başlar. Postacının Neruda’ya olan hayranlığı, neruda’nın da postacının saflığından ve iyi niyetinden etkilenmesiyle başlayan bu dostluk, filmin sonuna kadar filmin en önemli vurgusu aynı zamanda.

    Filmin bir diğer önemli vurgusu da Mario’nun aşık olduğu kadın olan Beatrice Russo elbette.. Beatrice.. Troisi o kadar anlamlı ve güzel söylüyordu ki bu ismi, tınısı hala kulaklarımda… Neruda, filmin bir karesinde kayıt için adanın en güzel şeyi ne diye sormuştu Mario’ya. Mario da tereddütsüz olanca saflığı ile ‘Beatrice Russo’ demesi sanırım bu filmi izleyen herkesi çok etkilemiştir. Filmin en önemli karelerinden biriydi keza…

    Il Postino çok naif bir film. Çok romantik, anlamlı duygusal; sonuyla ise iç yaralayıcı… Bu kadar dokunaklı ve romantik bir filmin sonunun bu kadar dramatik olmamasını kesinlikle tercih ederdim ama sonuyla da kalbimizde ayrı bir yer etti. Bunu da kabul etmek gerek…

    Massimo Troisi’yi anmadan olmaz. Filmin son çekimlerinden sonra ölmüş; filme canıyla, kanıyla imzasını atmış, toprağı bol olsun… Troisi’nin oyunculuğun hatırına bile defalarca izlenebilecek bir film…

    Yazan: Milşin

    8-) ‘Trois Couleurs: Rouge’ {Üç Renk: Kırmızı} / Krzysztof Kieslowski
    trois
    Yönetmenin belirttiği şekliyle Fransız bayrağının temsil ettiği üç kavram olan “özgürlük”(mavi), “eşitlik”(beyaz) ve “kardeşlik”(kırmızı) üzerine yapılmış bir üçleme ancak kavramlar direk olarak değil de Kieslowski’nin beynindeki yansımaları olarak vuku bulduğundan farklı okumalara oldukça açık ve de bu anlamda daha da değerliler fikrimce. Kieslowski ‘Kırmızı’da oldukça fazla imge kullanarak oldukça derin bir felsefik söylem oluşturmuştur. Farklı bakış açılarıyla, farklı yorumlamalara ve çıkarımlara açık kaliteli bir film…

    Valentine genç, saf, naif; fakat mutsuz, hüzün dolu bir kadın. Ve hayatta görmemiş olduğu o kadar çok kötülük var ki, sanki filmde bana gençliğin verdiği iyimserliği temsil ediyormuş izlenimi verdi. Eski yargıç da onun tam tersine hayattaki tüm kötülükleri görmüş olmasına rağmen yine de insanlara karşı çok kabullenici bir tavır içinde. Her ne kadar iki karakter çok zıt gibi görünseler de, ikisi de insanoğlunun iki ayrı ucunu temsil etmesine rağmen, her ikisinin özünde de iyilik varmış gibi. Her iki oyuncu Irene Jacob ve Jean-Louis Trintignant bu karakterlerin altından başarıyla kalkmışlar.

    Filmin görüntü yönetmenliği gerçekten de çok iyi; kırmızı rengin hâkimiyeti, renk ve ışık kullanımı… Filmin Zbigniew Preisner imzalı müzikleri de konuşulması gereken apayrı bir güzellik, verilmek istenen duygulara ve film(ler)in derinliğine de çok şey kattığı su götürmez bir gerçek. Diğer iki filmin karakterlerinin de üçlemenin son filmi olan Kırmızı’nın final sahnesinde bulunması bende Kieslowski’nin bu üçleme ile minik bir dünya oluşturmuş olduğu izlenimini uyandırdı. Tıpkı Balzac’ın “İnsanlık Komedyası” ismini verdiği ve 97 romandan oluşan projesi gibi. Ayrıntıların büyük bir titizlikle, ustaca işlendiği harika bir(üç) film(ler) çıkmış ortaya.

    Yazan: Filiz Sezen

    9-) ‘Lost Highway’ {Kayıp Otoban – 1997} / David Lynch
    losthighway
    Çekmiş olduğu sıradışı filmlerden yola çıkarak David Lynch’in sinema tarihi içerisinde çok özel bir yerinin olduğunu söyleyebiliriz. Lost Highway ise bu özel yönetmenin gizemli dünyasından çıkmış en önemli işlerden biri.

    Film birbirine fena halde benzeyen, ortak paydaları olan, hatta zaman zaman iç içe geçen iki öyküden oluşmakta. İlk öykümüzün merkezinde kasvetli, renksiz üst sınıf banliyö gerçekliği içerisinde yaşayan tenor saksafon sanatçısı Fred ve onun güzel eşi Renee var. Fred ne zaman karısıyla cinsel ilişkiye girse, bu eylemi başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Dolaysıyla karısına yeterli gelmediğini düşünmekte ve karısının kendisini aldattığını düşünmektedir. Bir diğer öykümüzün merkezinde ise genç araba tamircisi Pete ve Klasik Amerikan Sineması film-noir türünden fırlamış femme fatale Alice var. Pete, bir önceki öyküdeki Fred’in aksine tenor saksafonun sesini duymaya dahi tahammül edemez. İyi sevişir, cinsel ilişkiye girdiği kadınları son derece memnun bırakır. Başkalarının kadınlarını elinden alır. Porno bataklığına düş(ürül)müş ‘yardıma muhtaç’ kadınları hayatı pahasına koruyan bir kahramandır. İlk bölümdeki kadın katiline benzemez yani. Bir başka deyişle ikinci bölümdeki kahramanımız Pete, ilk bölümdeki Fred’in ‘sahip olamadığı’ her şeydir.

    Seyircisini en derin korkularıyla yüzleştiren, ardından bu gerçeklikten koparıp fantezi evrenine doğru yola çıkaran ve bu evrendeki bozulmalarla beraber dramatik yapının orta yerinde gerisin geriye gerçekliğe fırlatan, son derece güçlü ve etkili bir film. Dick Laurent öldü, yaşasın film-noir!

    Yazan: Mehmet Çelik

    10-) Secrets & Lies {Sırlar ve Yalanlar – 1996} / Mike Leigh
    secretsandlies
    Filmlerinde küçük insanların, orta/alt sınıf İngiliz ailelerin “herhangi” yaşamlarına eğilir Mike Leigh. Hikâyeler, hayatın tam içinden seslenir. Cannes’de Altın Palmiye ile ödüllendirilen Sırlar ve Yalanlar, bu anlamda usta yönetmenin lokomotif filmidir desek yanlış olmayacak.

    Sırlar ve yalanlar üzerine inşa edilmiş ilişkiler ve bu ilişkilerle örselenmiş bir aile var odakta. Ancak önce karakterlere kısaca değinmek gerekecek… Muhteşem oyunculuğu Cannes’de karşılıksız kalmayan Brenda Blethyn`nin hayat verdiği Cynthia, ailemizin ana kahramanı. Pek çok Leigh karakteri gibi işçi sınıfı mensubu olan Cynthia, orta yaşlarını süren isterik ve mutsuz bir kadın. Asi ve depresif kızı Roxanne ile ilişkileri çatışmalı. Nadiren görüştüğü ve görece düzenini kurmuş erkek kardeşi Maurice (Timothy Spall), Monica adlı haris bir kadınla evli. Bir de Hortense var, optometrist. Yıllar evvel evlatlık verdiği ve o günden beri yüzünü görmediği siyahi kızı…

    Roxanne’nin doğum gününe dek bütün karakterler Dionne gibi düşünüyor aslında. Gerçekler, çevreden gizleniyor; ilişkiler, yalanlar üzerinde ilerliyor. Dionne gibi düşünmeyen tek kişi, ısrarla annesini -yani “gerçeği”- aramaya koyulan Hortense. Aileye dahil olması, tüm sırların birer birer ifşa edileceği (ya da İngiliz muhafazakarlığının çözüleceği) final sahnesine koza örüyor. Gerçekler ile yüzleşme vaktidir artık.

    Roxanne’nin erkek arkadaşı Paul’dan, “sakladıkları” sırlarıyla sorunlu bir evlilik sürdüren Maurice & Monica çiftinin fotoğraf stüdyosunda çalışan kıza dek… Filmdeki her karakterin “ailesi” (anne yahut baba) ile ilgili bir yumuşak karnının olduğu da dikkatlerden kaçmıyor.

    Yazan: Okaliptus80

  • oscar1895 diyor ki:

    11-) ‘Rosetta’{1999} / Jean-Pierre & Luc Dardenne
    rosetta
    Kaybedenlere ve çevrede kalmışlara adanmış minimalist filmlerinde “refah toplumu” adlı yanılsamanın altını oymaya; Eski Kıta’nın – görmezden gelinen yahut makyajlanmak istenen- karanlık yüzünü ifşa etmeye devam ediyor usta Belçikalı kardeşler. Kariyerlerine iki Altın Palmiye ödülü sığdırdılar. Ülkelerine ilk Palme d’Or’u getirdikleri Rosetta, kolay kolay akıllardan çıkmayacak başyapıtlarıydı.

    Gölde batma mücadelesi veren arkadaşını kurtarıp kurtarmamak konusunda ikilemde kalmak; kendisine yardım eli uzatan bu arkadaşı, patronuna ihbar edip kovdurmak… Hepsi, sadece bir işe sahip olabilmek için!

    Alkolik annesiyle varoşlardaki bir karavanda yaşayan gururlu ve öfkeli Rosetta’nın mücadelesini izliyoruz. Dilenmesini istemediği annesiyle mücadelesini; kendisini işten çıkaran patronlarla mücadelesini; işsizlikle mücadelesini… Ama en nihayetinde SİSTEM ile olan mücadelesini. O sistem, yorumun en sonuna iliştirdiğim ve kızımızın uyumadan evvel mırıldandığı sözlerden de anlaşıldığı üzre, mütemadiyen bir şeyler dayatıyor. Tabi en “temel” ihtiyaçlarının peşinde koşan birisi için o dayatmaların derecesi bir nebze daha yükselemez. Ana kahramanımız, çalışmak zorunda ve sürekli bir iş arıyor. Rosetta, kapitalizmin ezdiği kurbanların apaçık resmi.

    Hareketli kamera kullanımıyla ve müziğe başvurmamasıyla, Dogma manifestosunun izini süren bir film. Rosetta’yı sürekli takip eden ve çaresizliğini “yakalayan” omuz kamerasının, filmin boğuculuğunu ve gerçekçiliğini daha da arttırdığı kesin. Tıpkı vızır vızır trafiğin (aslında tüm hoyratlığıyla akıp giden hayatın) ve otobanın Rosetta’nın tecrit edilmişliğini desteklediği gibi. Dardenne kardeşlerin pek çok çalışması gibi yine klasik bir son beklenmemesi gerektiğini de ekleyelim. Film, başrol oyuncusu Emilie Dequenne’ye Cannes’de en iyi kadın oyuncu ödülünü getirmişti.

    Yazan: Okaliptus80

    12-) ‘Fargo’ {1996} / Ethan & Joel Coen
    fargo
    Coen kardeşlerin filmografilerine baktığımızda yapı olarak iki ayrı keskin tür ortaya çıkıyor. Biri alabildiğine sert bir noir havası, diğeri ise alabildiğine muzip kara mizah anlayışı. Yaptığımız bu iki ayrımda ise “Fargo” ilkine, yani noir türüne denk düşüyor.

    Her şey, sürekli bir kaybeden olan Jerry’nin, karısını kaçırtıp, bu yolla karısının babasından para koparma düşüncesiyle başlıyor. Tam da klasik bir noir’e yakışacak olan öykü, Coenler’in elinde kendilerine özgü mizah ve sert olaylara getirdikleri trajikomik bakış açılarıyla Coenvari bir noir’e dönüşüyor. Film boyunca iç karartan olaylar silsilesine bir de filmin fonu’nu oluşturup, bütünlüğünü perçinleyen karlar altındaki Minnesota şehri eklenince, filmdeki soğukluk, izleyenin iliklerine kadar işliyor…

    İnsanoğlunun gereksiz hırsları uğruna ne kadar vahşi ve acımasız olabileceğini gözler önüne seren, 90’lı yılların külte dönüşmüş modern noir başyapıtlarından biri olan “Fargo”, Coenler’in en nevi şahsına münhasır işlerinden biri.

    Yazan: Paris-texas

    13-) ‘Mia aioniotita kai mia mera’ {Sonsuzluk ve Bir Gün – 1998} / Theodoros Angelopoulos

    “Bence göçün dışsal olduğu kadar,içsel bir tarafı da var.Eskiden bir ülkenin sosyal,ekonomik ve politik yapısından dolayı göçler meydana gelirdi.Fakat şimdi içsel nedenlere dayanıyor.Gitmek bir ihtiyaç halini aldı. “
    Theo Angelopoulos

    ‘Yarın ne kadar sürer?’
    ‘Sonsuzluk ve bir gün kadar.’

    İzlemesi can yakan, yazması ise zor olan bu filmin, ustadan birkaç söz ile filminden replik yazarak anlamına daha çok ulaşacağını düşündüm. Zira usta Angelopoulos’un sözleri de filmine ait replikleri açıklar nitelikte.
    1998 yılında Altın Palmiye ödülünü kucaklayan Sonsuzluk ve Bir gün; kanser hastası olduğunu öğrenen yazar Alexandre’ın geçmişini de yanına alarak hüzünle, yalnızlıkla ve gidişlerle dolu daha çok içsel yolculuğa çıkışını anlatıyor. Bu bakımdan Bergman’ın ölümsüz başyapıtı Yaban Çilekleri{Smultronstället – 1957} ile benzerlikler taşımakta.

    Eleni Karaindrou’nun da başarılı müzikleri ile katkı sağladığı bu başyapıt, şiirsel akışı ve harikulade plan sekanslarıyla silinmemek üzere hafızalarda yer edindi.

    Yazan: Paris-texas

    14-) ‘Pulp Fiction’ {Ucuz Roman – 1994} / Quentin Tarantino

    “Pulp Fiction”, 94 Cannes Film Festivali’inde aldığı Altın Palmiye ile sinema dünyasını ikiye bölmüş ve büyük yankı uyandırmıştı. Hatta 90’lı yıllar denilince akla ilk gelen filmlerden biri olmuştu. Peki neydi bu filmi bu kadar önemli kılan?

    İlk başta üç ayrı senaryo olarak düşündüğü öyküleri, önceki filminde de denediği döngüsel kurgu anlayışıyla izleyicinin önüne sunması kuşkusuz “Pulp Fiction”un en büyük kozuydu. Sinema tarihi kokan karakterleri ve zekice yazılmış diyaloglarıyla izleyeni büyüleyen bir yapısı vardı. Filmdeki olaylar hem büyük bir gerçekçilikle görünürken hem de geçmişte birçok filmi kendine özgü yapısında hatırlatan bir fantazinin yansımasıydı sanki. Jules ve Vincent’tin erdem ve hayata bakış şeklimizle yaptıkları muhabbetler, birbirinden ilginç ve beklenmeyen birçok olayın kusursuz bir biçimde birbirine bağlanması ise filmin senaryosunun ve kurgusunun ne kadar güçlü olduğunun bir işaretiydi.

    Geniş açıdan çektiği planlar içerisinde ani şiddet patlamaları, içi boş gibi duran ancak zekice yazılmış diyaloglar ve başta dans sahnesi gibi birçok anıyla 90’ların en unutulmaz filmlerinden biri olarak hafızalarımızda yer edinmişti.

    Adını da aldığı artık geçmişte kalmış ucuz romanlar gibi başı sonu belli olmayan, başta benim gibi birçok kişiye sinema sevgisi aşılayan “Pulp Fiction” hala üzerinde tartışmaların sürdüğü, kendisinden sonraki birçok filme yön veren, yönetmeninin de bir daha ulaşamayacağı post modern bir başyapıttı.

    Yazan: Kadircan Kendinibilir

    15-) ‘Edward Scissorhands’ {Edward Makaseller – 1990} / Tim Burton
    edward
    Fantastik sinemaya kendi bakış açısı ve yorumuyla bambaşka bir anlam katan Tim Burton’ın filmlerindeki karakterler, görünüş açısından çok farklı olsa da iç dünyaları bakımından, görüntüleri ile tam bir zıtlık göstermekte ve izleyicisinin kafasında soru işaretleri bırakmaktadır. Görüntü olarak tuhaf ve karanlık bir görüntüsü olsa da Edward’ın o aydınlık ve normal görünümlü evlerde oturan insanların birçoğundan daha aydınlık bir kalbi, daha masum ve temiz bir ruhu vardır. Sanki şöyle bir söylemi vardır Tim Burton’nun “Görünüşe aldanmayın çünkü görünüş sizi yanıltabilir”. Filmlerini izlerken bu söylemi gerçek anlamda görebilirsiniz.

    O kadar masumdur ki Edward, çevresinde olanlar ve bu yeni tanıştığı insanlar, onun duygu dünyasında bambaşka pencereler açmıştır. İyi ve kötü kavramı hakkında net bir bilgisi olmayan Edward için her şey birden değişmiş kavramlarla yaşamayan ve kendi iç dünyası oluşturduğu duygularla var olan Edward bu insanlar için oldukça fazla gelmiş ve bu kadar masumluğu aydınlık görünümlü karanlık ruhlu insanlar anlayamamışlardır. Edward’ın aşkı tanıması, anlaması ve yaşaması bile normalden çok farklıdır. Sevdiği kadın ona ne derse yapmaya hazır bir hali vardır nitekim yapar da…

    Filmde insana dair çok şey anlatır Tim Burton. Görünen insan ile görünmeyen insanın kendi içindeki o bambaşka dünyasını sergiler. Farklı ve kötü gibi görünen şeyin, normal ve iyi gibi görünen şeyden daha güzel, daha içten, daha temiz ve samimi olabileceğini duygusal, hüzünlü, romantik ve biraz da hırçın bir dille anlatır. Filmdeki müziklerden buzdan heykellere kadar her şey şiirseldir. 90’lı yıllara girerken sinemanın başına gelen en güzel şeydir Makas Eller.

    Yazan: Sadıka Akay

    16-) ‘Funny Games’ {Ölümcül Oyunlar – 1997} / Michael Haneke
    funny
    Yayımlandığı günden beri tartışılan-kimin suçlu kimin suçsuz olduğu halen çözülemeyen, kimilerine göre çok sadist, kimilerine göre sapına kadar marksist, kimilerine göre ruh hastası bir film 1997 yapımı Funny Games…

    Haneke, ilk önce aileyi tanıtır. Ardından seyirciyi işin içine katar ve aileden nefret etmemiz için elinden gelen her şeyi yapar. Tıka basa buzdolabı, Lüks eşyalar, lüks koltuk takımı… Ardından olay mahalline İki psikopatı gönderir ve gösteri başlar. Haneke filmde seyirciyle öyle bir oynar ki, seyirci hem ailenin yanında hem de psikopat ikilinin yanında yer almak zorunda kalır. Psikopat ikilinin “eğer yumurtaları vermezseniz gitmeyiz” sözüyle birlikte seyirci ailenin tarafına geçer. Çünkü Haneke, burada psikopat ikilinin ahlakını sorgular ve yüzsüzlüklerini açığa çıkartır.

    Psikopat ikilimiz evden bir süreliğine ayrılır ve Haneke, aileyi kaosun içinde yapayalnız bir şekilde odada bırakır. Burada tv´den gelen araba yarışlarının sesi seyirciyi deli eder ve sabır sınırlarımızı zorlar.
    Funny Games; tırnaklarınızı yemeye, koltuğunuzda sıcak kahvenizi içirmemeye ve izledikten sonra soğuk duş almanızı size garanti eden sarsıcı bir deneyim!

    Yazan: Jef_Costello

    17-) ‘La Vita e Bella’ {Hayat Güzeldir – 1997} / Roberto Benigni
    vitaebella
    Savaşlar; toplumları, insanlığı yok eder ve insanın ruh dünyasında tamiri imkânsız yaralar açar. Mutsuzlaşır insan; umudunu yitirir, artık yaşamanın bir anlamı yoktur, ölse de olur… Peki ya bizden sevgi, umut bekleyen yarınlarımız?

    Her şey bir peri masalı gibi başlar. Ancak çok geçmeden savaşın çirkin yüzü kendini gösterir. Guido bütün bu savaş saçmalığının içerisinde küçük oğlunun umutsuz, mutsuz ve sevgisiz büyümesine izin vermeyecektir. Savaşın orta yerinde, gerçekliğin tıpkı bir kâbus gibi bütün umutları tükettiği Nazi kampında hayatının en zor oyununu oynar. Oyunun ödülü ise ‘gerçek bir tanktır.’ Uzun süre devam eden ve hiçbir şekilde anlamlandırılamayan savaş saçmalığı içerisinde, bir babanın küçük oğlunu bütün bu trajediden uzak tutma çabasının amansız ve muhteşem mücadelesini izleriz film boyunca. Sadece küçük oğlu için değil, aynı zamanda eşi Dora için de hayatta kalmalı; kendi umutları tamamen tükense de, onların umudunun ölmesine izin vermemelidir.

    Şehirler harabeye döner savaşlarla, esasında insanın içindeki harabenin dışavurumudur bu. Bazı insanlar kendi içlerindeki kötülükle ve acımasızlıkla kendilerini yok etmekle kalmayıp, içerisinde yer aldıkları toplumu da yok etmek için büyük çaba harcar. Palahniuk’ın şöyle bir sözü vardır: ‎”Herkesin hayalgücü tükendiğinde artık hiçkimse dünya için tehdit olmayacak.” Fakat öyle insanlar vardır ki içlerindeki umut ve sevgi o kadar büyüktür ki, o insanları hiçbir zaman bir harabeye dönüştüremezsiniz. Eğer büyük yıkımlardan sonra insanlık yeniden silkelenip kendine gelebilmişse ve yıkımlara başkaldırabilmişse bunu Guido gibi, kocaman yürekli insanlara borçlu.

    Yazan, yöneten, oynayan Roberto Benigni’nin güldürürken ağlatan ve 3 Dalda Oscar ödülü dâhil 30’dan fazla ödülle taçlandırılan filmi ‘Hayat Güzeldir’ defalarca izlenmeyi hak ediyor.

    Yazan: Sadıka Akay

    18-) ‘Todo sobre mi madre’{Annem Hakkında Her Şey – 1999} / Pedro Almodóvar
    yodosobre
    1949 yılında İspanya’nın La Mancha bölgesinde doğan Pedro Almodovar, büyümüş olduğu dönemin siyasi geçmişi de ele alınınca, filmlerinde (özellikle Çıplak Ten) Franco dönemine değinmekten çekinmeyen, her anlamıyla toplumsal sorumluluk bilincini taşıyan yönetmenlerden bir tanesi.

    Birçok festival ve ödül töreninin de beğeni ile karşılanan, yönetmenin daha sonraki başarılı işlerinin de habercisi niteliğinde olan “Annem Hakkında her şey”, çekmiş olduğu hemen her filminde; eşcinsellerin, travestilerin aslında toplum dışı edilmiş bireylerin sorunlarını işleyen yönetmenin kariyerinde dönüm noktası diyebileceğimiz bir yerde duruyor.

    Filmimizdeki olaylar Manuel’in oğlu Estaban’ın ölümü ile gelişip, ilerlemeye başlıyor. Fakat bu seferki işleyiş diğer Almodovar filmlerinde olduğu gibi tanındık kalıplar şeklinde ilerlemiyor. Biçimsel ya da içerik olarak vuku bulsun ne tutku ne de o bilindik renk kullanımı (evet, kırmızı rengin yoğunluğu ve hissettirdikleri bile daha bir kırılgan ve hassas) bu kez daha farklı bir güzergâhta yol alıyor.

    90’ların unutulmaz filmlerinden “Annem Hakkında Herşey”; bir Douglas Sirk filmi izliyormuşuz gibi melankolizmin kalbimizde bıraktığı acı ve değindikleri ile kolay kolay unutulmayacak cinsten bir film.

    Yazan: Paris-texas

    19-) Nema-ye Nazdik {Close-Up / Yakın Plan – 1990} Abbas Kiarostami
    nemayenazdik
    Abbas Kiyarüstemi’nin ‘’gözbebeğim’’ diyerek andığı film, gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği, Martin Scorsese’nin deyimiyle ‘’sanatsal yaratıcılık düzeyinin doruk noktalarındandır’’.

    Gerçek bir olaydan hareketle çekilen film, kendini varlıklı bir aileye ünlü İran’lı yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtıp onları dolandırmakla suçlanan Hüseyin Sabzian adlı kişinin tutuklanıp yargılanma sürecini anlatır. Suruş adlı dergide bu haberi okuyan Kiyarüstemi bu olayı daha derinlemesine incelemek için bizzat hapishaneye gidip Sabzian’la görüşür. Ardından adalet bakanlığından izin alıp mahkeme sürecinde bulunup bu anı çekmek için iki adet kamera kullanır. Bu kameralardan biri genel planla mahkemenin genel seyrini kaydedecektir. Geniş açılı mercekle kaydedilen bu genel planlar olayları göründüğü gibi belleğe kaydeder. Ancak ‘hayat’ görünenin ardındaki gerçeklerde saklıdır bazen. Mahkeme salonunda bir dolandırıcı olarak göründüğünün farkında olduğunu ancak öyle olmadığını iddia eden Sabzian’ın gerçekte bu eylemi neden yaptığını anlayabilmek için bir ikinci kameraya, ‘yakın plana’ ihtiyacımız olacaktır.

    Film, Suruş dergisi muhabirinin Sabzian’ı deşifre etmek için yola koyulmasıyla başlar. Kiyarüstemi filmlerinin vazgeçilmez mekânlarından taksi içindeki yolculukla başlayan film seyircisine öncelikle kurmaca bir dünya gösterir. Sabzian’ın tutuklanmasıyla nihayete eren giriş sekansındaki olaylara seyirci dâhil edilmez. Seyircinin dışarıda taksi şoförüyle beklemekten başka seçeneği yoktur. Taksi şoförünün müdahalesiyle yokuş aşağı inen pasif sprey kutusuna muhabirin sert şutuyla beraber kurmaca biter ve gerçek başlar.

    Dönemin nabzını oldukça iyi yansıtıp toplumsal yaralara da değinen ‘Nema-ye Nazdik’ ya da bilinen adıyla ‘Close-Up’ gerek konusuyla, gerekse biçimiyle sinema sanatı için çok önemli bir film. Jean-Luc Godard, Werner Herzog, Martin Scorsese, Quentin Tarantino başta olmak üzere birçok yönetmen ve sinema eleştirmeni tarafından övgüyle karşılanan film, 90’lı yılların en iyi işlerinden biri.

    Yazan: Mehmet Çelik

    20-) ‘Chung Hing sam lam’ {Chungking Express – 1994} / Kar Wai Wong
    chungking
    90’lı yılların dünyasının ruh halini ve görünümünü tek kelimeyle ‘karmaşa’ olarak tasvir etmek mümkün. Bu ruh halini en iyi şekilde anlatan filmlerden biri de ‘Chungking Express’ti kuşkusuz.

    Filmi iki bölüm olarak ayrı ayrı düşünmek mümkün. Birbirinden tamamen ayrı bu iki bölümün birleştiricisi ise her gün hepimizin yaşadığı ‘0.01cm’ oranında iki insanın yakınlığı. İlk bölümde aşk acısı çeken 223 yaka numaralı polisin öyküsünü izlerken, ikinci bölümde ise (filmin esas öyküsü diyebiliriz) 633 yaka numaralı polisin öyküsünü izliyoruz. İkinci öyküyle esasen hiçbir bağlantısı bulunmayan ilk öykü; aşk acısı, hayatımızdaki tesadüfler ve kader olgusu gibi konulara düşündürücü repliklerle değiniyor. İkinci öykü ise yine ayrıldığı sevgilisini unutamayan 633 yaka numaralı polisimizle sürekli uğradığı büfede çalışan Faye’nin filizlenecek olan aşkını anlatıyor.

    Klasik öykü anlatımının aksine tamamen serbest bir sinema diliyle çekilmiş bir film “Chungking Express”. Bu filmde giriş-gelişme-sonuç bölümleri yok sadece anlatılmak istenenler ve bunları anlatırkenki izleyene hissettirdikleri var. Yönetmenin sürekli çalıştığı Christopher Doyle film boyunca adeta şov yapıyor. Sıkışık kent yaşamını bir yandan renk cümbüşü arasında sunarken bir yandan da flu bir rüya görüntüsü şeklinde sunuyor. Ve geriye karmaşık bir şehrin içerisinde öne çıkan iki yalnız insan akıllarda kalıyor.

    Kalabalık modern kent hayatı, tüketim çılgınlığı ve sadece kendileriyle rahatça konuşabilen, yalnızlığa mahkûm edilmiş insan manzaraları… İşte “Chungking Express”in anlattıkları ve hissettirdikleri. İçten ve gerçek karakterleri, çizdiği modern kent yaşamı panoraması ve bizlere defalarca dinlemeye zorladığı ‘California Dreaming’ parçası ve dönemi kendine özgü anlatımıyla 90’ların en etkili filmlerinden biriydi “Chungking Express.”

    Yazan: Kadircan Kendinibilir

  • oscar1895 diyor ki:

    ======================== Kişisel Listeler ========================

    *Jef_Costello;

    1-) ‘Mia aioniotita kai mia mera’ {Sonsuzluk ve Bir Gün – 1998} / Theodoros Angelopoulos

    2-) ‘Rosetta’ {1999} / Jean-Pierre & Luc Dardenne

    3-) ‘Satantango’ {Şeytanın Tangosu – 1994} / Béla Tarr

    4-) ‘Lost Highway’ {Kayıp Otoban – 1997} / David Lynch

    5-) ‘Funny Games’ {Ölümcül Oyunlar – 1997} / Michael Haneke

    6-) ‘Les amants du Pont-Neuf’ {Köprü Üstü Aşıkları – 1991} / Leox Carax

    7-) ‘Naked’ {Çıplak – 1993} / Mike Leigh

    8-) ‘Ta’m e guilass’ {Kirazın Tadı – 1997} / Abbas Kiarostami

    9-) ‘My Own Private Idaho’ {Benim Güzel Idoho’m – 1991} – Gus Van Sant

    10-) ‘La haine’ {Protesto – 1995} – Mathieu Kassovitz

    11-) ‘Animals with the Tollkeeper’ {Hayvanlar, Melekler ve İnsanlar – 1998} / Michael Di Jiacomo

    12-) ‘Miller’s Crossing’ {Miller Kavşağı – 1990} / Ethan & Joel Coen

    13-) ‘Falling Down’ {Sonun Başlangıcı – 1993} / Joel Schumacher

    14-) ‘C’est arrivé près de chez vous’ {Hadise Yanıbaşımızda Oldu – 1992} / Rémy Belvaux, André Bonzel, Benoît Poelvoorde

    15-) ‘Masumiyet’ {1997} / Zeki Demirkubuz

    16-) ‘71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls’ {Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası – 1994} / Michael Haneke

    17-) ‘Following’ {Takip – 1998} / Christopher Nolan

    18-) ‘La vie rêvée des anges’ {Meleklerin Düş Yaşamı – 1998} / Erick Zonca

    19-) ‘Buffalo ’66’ {1998} / Vincent Gallo

    20-) ‘Crash’ {Çarpışma – 1996} / David Cronenberg

    *Kadircan Kendinibilir;

    1-) ‘Pulp Fiction’ {Ucuz Roman – 1994} / Quentin Tarantino

    2-) ‘La haine’ {Protesto – 1995} – Mathieu Kassovitz

    3-) ‘Chung Hing sam lam’ {Chungking Express – 1994) / Kar Wai Wong

    4-) ‘Reservoir Dogs’ {Rezervuar Köpekleri – 1992} / Quentin Tarantino

    5-) ‘Se7en’ {Yedi -1995} / David Fincher

    6-) ‘Lost Highway’ {Kayıp Otoban – 1997} / David Lynch

    7-) ‘Goodfellas’ {Sıkı Dostlar – 1990} / Martin Scorsese

    8-) ‘Fargo’ {1996} / Ethan & Joel Coen

    9-) ‘Secrets & Lies’ {Sırlar ve Yalanlar – 1996} / Mike Leigh

    10-) ‘Nema-ye Nazdik’ {Yakın Plan – 1990} / Abbas Kiarostami

    11-) ‘Leaving Las Vegas’ {Elveda Las Vegas – 1995} / Mike Figgis

    12-) ‘Before Sunrise’ {Gündoğmadan – 1995} / Richard Linklater

    13-) ‘Léon’ {Sevginin Gücü – 1994} / Luc Besson

    14-) ‘The Shawshank Redemption’ {Esaretin Bedeli – 1994} / Frank Darabont

    15-) ‘Schindler’s List’ {Schindler’in Listesi – 1993} / Steven Spielberg

    16-) ‘American Beauty’ {Amerikan Güzeli – 1999} / Sam Mendes

    17-) ‘American History X’ {Geçmişin Gölgesinde – 1998} / Tony Kaye

    18-) ‘Ta’m e guilass’ {Kirazın Tadı – 1997} / Abbas Kiarostami

    19-) ‘Dead Man’ {Ölü Adam – 1995} / Jim Jarmusch

    20-) ‘Trainspotting’ {1996} / Danny Boyle

    *Sadıka Akay;

    1-) ‘Se7en’ {Yedi -1995} / David Fincher

    2-) ‘Terminator 2: Judgment Day’ {Terminatör 2: Mahşer Günü – 1991} / James Cameron

    3-) ‘Edward Scissorhands’ {Makas Eller – 1990} / Tim Burton

    4-) ‘Dances with Wolves’ {Kurtlarla Dans – 1990} / Kevin Costner

    5-) ‘The Shawshank Redemption’ {Esaretin Bedeli – 1994} / Frank Darabont

    6-) ‘Good Will Hunting’ {Can Dostum – 1997} / Gus Van Sant

    7-) ‘The Truman Show’ {1998} / Peter Weir

    8-) ‘Bacheha-Ye aseman’ {Cennetin Çocukları – 1997} / Majid Majidi

    9-) ‘The Sixth Sense’ {Altıncı His – 1999} / M. Night Shyamalan

    10-) ‘Léon’ {Sevginin Gücü – 1994} / Luc Besson

    11-) ‘Unforgiven’ {Affedilmeyen – 1992} / Clint Eastwood

    12-) ‘The Godfather: Part III’ {Baba III – 1990} / Francis Ford Coppola

    13-) ‘The Last of the Mohicans’ {Mohikanların Sonuncusu – 1992} / Michael Mann

    14-) ‘Trois couleurs: Bleu’ {Üç Renk: Mavi – 1993} / Krzysztof Kieslowski

    15-) ‘A Perfect World’ {Kusursuz Dünya – 1993} / Clint Eastwood

    16-) ‘Eşkıya’ {1996} /Yavuz Turgul

    17-) ‘Saving Private Ryan’ {Er Ryan’ı Kurtarmak – 1998} / Steven Spielberg

    18-) ‘Reservoir Dogs’ {Rezervuar Köpekleri – 1992} / Quentin Tarantino

    19-) ‘Toy Story’ {Oyuncak Hikâyesi – 1995} / John Lasseter

    20-) ‘American History X’ {Geçmişin Gölgesinde – 1998} / Tony Kaye

    *Milşin;

    1-) ‘Ba wang bie ji’ {Elveda Cariyem – 1993} / Kaige Chen

    2-) ‘Chun gwong cha sit’ {Mutlu Beraberlik – 1997} / Kar Wai Wong

    3-) ‘Breaking the Waves’ {Dalgaları Aşmak – 1996} / Lars von Trier

    4-) ‘Il postino’ {Postacı – 1994} / Michael Radford

    5-) ‘La promesse’ {Söz – 1996} / Jean-Pierre & Luc Dardenne

    6-) ‘La haine’ {Protesto – 1995} – Mathieu Kassovitz

    7-) ‘Trois Couleurs: Rouge’ {Üç Renk: Kırmızı} / Krzysztof Kieslowski

    8-) ‘Fargo’ {1996} / Ethan & Joel Coen

    9-) ‘Trainspotting’ {1996} / Danny Boyle

    10-) ‘Funny Games’ {Ölümcül Oyunlar – 1997} / Michael Haneke

    11-) ‘Lost Highway’ {Kayıp Otoban – 1997} / David Lynch

    12-) ‘Schindler’s List’ {Schindler’in Listesi – 1993} / Steven Spielberg

    13-) ‘Pi’ {1998} / Darren Aronofsky

    14-) ‘The Shawshank Redemption’ {Esaretin Bedeli – 1994} / Frank Darabont

    15-) ‘Fight Club’ {Dövüş Kulübü – 1999} / David Fincher

    16-) ‘La vita è bella’ {Hayat Güzeldir – 1997} / Roberto Benigni

    17-) ‘The Matrix’ {1999} / Andy & Lana Wachowski

    18-) ‘I Want You’ {Seni İstiyorum – 1998} / Michael Winterbottom

    19-) ‘Léon’ {Sevginin Gücü – 1994} / Luc Besson

    20-) ‘The Sixth Sense’ {Altıncı His – 1999} / M. Night Shyamalan

    *Filiz Sezen;

    1-) ‘Trois Couleurs: Rouge’ {Üç Renk: Kırmızı} / Krzysztof Kieslowski

    2-) ‘Before the Rain’ {Yağmurdan Önce – 1994} / Milcho Manchevsky

    3-) ‘Bacheha-Ye aseman’ {Cennetin Çocukları – 1997} / Majid Majidi

    4-) ‘Breaking the Waves’ {Dalgaları Aşmak – 1996} / Lars von Trier

    5-) ‘Before Sunrise’ {Gündoğmadan – 1995} / Richard Linklater

    6-) ‘What’s Eating Gilbert Grape’ – 1993 / Lasse Hallström

    7-) ‘La Vita e Bella’ {Hayat Güzeldir – 1997} / Roberto Benigni

    8-) ‘Fried Green Tomatoes’ {Kızarmış Yeşil Domatesler – 1991} / Jon Avnet

    9-) ‘Donnie Brasco’ {Köstebek – 1997} / Mike Newell

    10-) ‘Se7en’ {Yedi -1995} / David Fincher

    11-) ‘Quiz Show’ {Şike – 1994} / Robert Redford

    12-) ‘Edward Scissorhands’ {Makas Eller – 1990} / Tim Burton

    13-) ‘Secrets & Lies’ {Sırlar ve Yalanlar – 1996} / Mike Leigh

    14-) ‘Reservoir Dogs’ {Rezervuar Köpekleri – 1992} / Quentin Tarantino

    15-) ‘Dark City’ {Karanlık Şehir – 1998} / Alex Proyas

    16-) ‘Central do Brasil’ {Merkez İstasyonu -1998} / Walter Salles

    17-) ‘Howard’s End’ {Howardların Sonu – 1992} / James Ivory

    18-) ‘What Dreams May Come’ {Aşkın Gücü -1998} Vincent Ward

    19-) ‘Groundhog Day’ {Bugün Aslında Dündü – 1993} / Harold Ramis

    20-) ‘Thelma & Louise’ {1992} / Ridley Scott

    *Okaliptus80;

    1-) ‘Rosetta’ {1999} / Jean-Pierre & Luc Dardenne

    2-) ‘Tulitikkutehtaan tyttö’ {Kibritçi Kız – 1990} / Aki Kaurismaki

    3-) ‘Riff-Raff’ {Ayak Takımı – 1991} / Ken Loach

    4-) ‘Breaking the Waves’ {Dalgaları Aşmak -1996} / Lars Von Trier

    5-) ‘Goodfellas’ {Sıkı Dostlar – 1990} / Martin Scorsese

    6-) ‘Secrets & Lies’ {Sırlar ve Yalanlar – 1996} / Mike Leigh

    7-) ‘Urga’ {Cennete Yakın – 1991} / Nikita Mikhalkov

    8-) ‘Satantango’ {Şeytanın Tangosu – 1994} / Béla Tarr

    9-) ‘Trois couleurs: Bleu’ {Üç Renk: Mavi – 1993} / Krzysztof Kieslowski

    10-) ‘Land and Freedom’ {Ülke ve Özgürlük – 1996} / Ken Loach

    11-) ‘Nema-ye Nazdik’ {Yakın Plan – 1990} / Abbas Kiarostami

    12-) ‘La Haine’ {Protesto – 1995} / Mathieu Kassovitz

    13-) ‘Before the Rain’ {Yağmurdan Önce – 1994} / Milcho Manchevski

    14-) ‘Se7en’ {Yedi – 1994} / David Fincher

    15-) ‘Slacker’ (1991) / Richard Linklater

    16-) ‘Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ {1990} / Yavuz Turgul

    17-) ‘Tous les matins du monde’ {Dünyanın Bütün Sabahları – 1991} / Alain Corneau

    18-) ‘Chung Hing sam lam’ {Chungking Express – 1994) / Kar Wai Wong

    19-) ‘The Butcher Boy’ (Kasap Çocuk – 1997} / Neil Jordan

    20-) ‘The Silence of the Lambs’ {Kuzuların Sessizliği – 1991} / Jonathan Demme

    *Mehmet Çelik;

    1-) ‘The Thin Red Line’ {İnce Kırmızı Hat – 1998} / Terrence Malick

    2-) ‘Barton Fink’ {1991} / Joel & Ethan Coen

    3-) ‘Pulp Fiction’ {Ucuz Roman – 1994} / Quentin Tarantino

    4-) ‘Nema-ye Nazdik’ {Yakın Plan – 1990} / Abbas Kiarostami

    5-) ‘Se7en’ {Yedi -1995} / David Fincher

    6-) ‘Chung Hing sam lam’ {Chungking Express – 1994) / Kar Wai Wong

    7-) ‘Schindler’s List’ {Schindler’in Listesi – 1993} / Steven Spielberg

    8-) ‘Trois couleurs: Bleu’ {Üç Renk: Mavi – 1993} / Krzysztof Kieslowski

    9-) ‘Goodfellas’ {Sıkı Dostlar – 1990} / Martin Scorsese

    10-) ‘Fight Club’ {Dövüş Kulübü – 1999} / David Fincher

    11-) ‘Lost Highway’ {Kayıp Otoban – 1997} / David Lynch

    12-) ‘Mia aioniotita kai mia mera’ {Sonsuzluk ve Bir Gün – 1998} / Theodoros Angelopoulos

    13-) ‘The Sixth Sense’ {Altıncı His – 1999} / M. Night Shyamalan

    14-) ‘Fargo’ {1996} / Ethan & Joel Coen

    15-) ‘American Beauty’ {Amerikan Güzeli – 1999} / Sam Mendes

    16-) ‘Eyes Wide Shut’ {Gözleri Tamamen Kapalı – 1999} / Stanley Kubrick

    17-) ‘Heat’ {Büyük Hesaplaşma – 1995} / Michael Mann

    18-) ‘Breaking the Waves’ {Dalgaları Aşmak – 1996} / Lars von Trier

    19-) ‘Unforgiven’ {Affedilmeyen – 1992} / Clint Eastwood

    20-) ‘Microcosmos: Le peuple de l’herbe’ {Microcosmos: Çayırın Sakinleri – 1996} / Claude Nuridsany, Marie Pérennou

    *Paris-texas;

    1-) ‘Todo sobre mi madre’{Annem Hakkında Her Şey – 1999} / Pedro Almodóvar

    2-) ‘American History X’ {Geçmişin Gölgesinde – 1998} / Tony Kaye

    3-) ‘Bitter Moon’ {Acı Ay – 1992} / Roman Polanski

    4-) ‘Dark City’ {Karanlık Şehir – 1998} / Alex Proyas

    5-) ‘Edward Scissorhands’ {Makas Eller – 1990} / Tim Burton

    6-) ‘Mia aioniotita kai mia mera’ {Sonsuzluk ve Bir Gün – 1998} / Theodoros Angelopoulos

    7-) ‘Fargo’ {1996} / Ethan & Joel Coen

    8-) ‘Funny Games’ {Ölümcül Oyunlar – 1997} / Michael Haneke

    9-) ‘La fille sur le pont’ {Köprüdeki Kız – 1999} / Patrice Leconte

    10-) ‘Kaç Para Kaç’ – 1999 / Reha Erdem

    11-) ‘Les amants du Pont-Neuf’ {Köprü Üstü Aşıkları – 1991} / Leox Carax

    12-) ‘Tulitikkutehtaan tyttö’ {Kibritçi Kız – 1990} / Aki Kaurismaki

    13-) ‘Abre los ojos’ {Aç Gözünü – 1997} / Alejandro Amenábar

    14-) ‘Piano Piano Bacaksız’ {1990} / Tunç Başaran

    15-) ‘Il postino’ {Postacı – 1994} / Michael Radford

    16-) ‘Rosetta’ {1999} / Jean-Pierre & Luc Dardenne

    17-) ‘The Silence of the Lambs’ {Kuzuların Sessizliği – 1991} / Jonathan Demme

    18-) ‘The Sweet Hereafter’ {Başka Bir Dünya – 1997} / Atom Egoyan

    19-) ‘The Truman Show’ {1998} / Peter Weir

    20-) ‘Twelve Monkeys’ {12 Maymun – 1995} / Terry Gillam

    *Akif Yılmaz;

    1-) ‘The Thin Red Line’ {İnce Kırmızı Hat – 1998} / Terrence Malick

    2-) ‘Trois Couleurs: Rouge’ {Üç Renk: Kırmızı} / Krzysztof Kieslowski

    3-) ‘The Insider’ {Köstebek – 1999} / Michael Mann

    4-) ‘Smoke’ {Duman – 1995} / Wayne Wang

    5-) ‘Il postino’ {Postacı – 1994} / Michael Radford

    6-) ‘Secrets & Lies’ {Sırlar ve Yalanlar – 1996} / Mike Leigh

    7-) ‘Se7en’ {Yedi -1995} / David Fincher

    8-) ‘The Remains of the Day’ {Günden Kalanlar – 1993} / James Ivory

    9-) ‘The Player’ {Oyuncular – 1992} / Robert Altman

    10-) ‘Barton Fink’ {1991} / Joel & Ethan Coen

    11-) ‘La cérémonie’ {Seremoni – 1995} / Claude Chabrol

    12-) ‘Breaking the Waves’ {Dalgaları Aşmak – 1996} / Lars von Trier

    13-) ‘Kikujirô no natsu’ {Kikujirô’ nun Yazı – 1999} / Takeshi Kitano

    14-) ‘Kauas pilvet karkaavat’ {Sürüklenen Bulutlar – 1996} / Aki Kaurismäki

    15-) ‘Pi’ {1998} / Darren Aronofsky

    16-) ‘Lock, Stock and Two Smoking Barrels’ {Ateşten Kalbe Akıldan Dumana – 1998} / Guy Ritchie

    17-) ‘Abre los ojos’ {Aç Gözünü – 1997} / Alejandro Amenábar

    18-) ‘Utomlyonnye solntsem’ {Güneş Yanığı – 1994} / Nikita Mikhalkov

    19-) ‘The Truman Show’ {1998} / Peter Weir

    20-) ‘Cenizas del paraíso’ {Cennetin Külleri – 1997} / Marcelo Piñeyro

    *İbrahim Evsen;

    1-) ‘The Thin Red Line’ {İnce Kırmızı Hat – 1998} / Terrence Malick

    2-) ‘Braveheart’ {Cesur Yürek – 1995} / Mel Gibson

    3-) ‘Heat’ {Büyük Hesaplaşma – 1995} / Michael Mann

    4-) ‘Goodfellas’ {Sıkı Dostlar – 1990} / Martin Scorsese

    5-) ‘The Silence of the Lambs’ {Kuzuların Sessizliği – 1991} / Jonathan Demme

    6-) ‘Se7en’ {Yedi -1995} / David Fincher

    7-) ‘The Shawshank Redemption’ {Esaretin Bedeli – 1994} / Frank Darabont

    8-) ‘Rang-e khoda’ {Cennetin Rengi – 1999} / Majid Majidi

    9-) ‘Dances with Wolves’ {Kurtlarla Dans – 1990} / Kevin Costner

    10-) ‘Donnie Brasco’ {Köstebek – 1997} / Mike Newell

    11-) ‘Eyes Wide Shut’ {Gözleri Tamamen Kapalı – 1999} / Stanley Kubrick

    12-) ‘Carlito’s Way’ {Carlito’nun Yolu – 1993} / Brian De Palma

    13-) ‘The Green Mile’ {Yeşil Yol – 1999} / Frank Darabont

    14-) ‘American History X’ {Geçmişin Gölgesinde – 1998} / Tony Kaye

    15-) ‘Pulp Fiction’ {Ucuz Roman – 1994} / Quentin Tarantino

    16-) ‘The Matrix’ {1999} / Andy & Lana Wachowski

    17-) ‘La vita è bella’ {Hayat Güzeldir – 1997} / Roberto Benigni

    18-) ‘Rosetta’ {1999} / Jean-Pierre & Luc Dardenne

    19-) ‘La haine’ {Protesto – 1995} – Mathieu Kassovitz

    20-) ‘Terminator 2: Judgment Day’ {Terminatör 2: Mahşer Günü – 1991} / James Cameron

    *Zorm;

    1-) ‘Todo sobre mi madre’{Annem Hakkında Her Şey – 1999} / Pedro Almodóvar

    2-) ‘The Shawshank Redemption’ {Esaretin Bedeli – 1994} / Frank Darabont

    3-) ‘Mia aioniotita kai mia mera’ {Sonsuzluk ve Bir Gün – 1998} / Theodoros Angelopoulos

    4-) ‘La vita è bella’ {Hayat Güzeldir – 1997} / Roberto Benigni

    5-) ‘Il postino’ {Postacı – 1994} / Michael Radford

    6-) ‘Léon’ {Sevginin Gücü – 1994} / Luc Besson

    7-) ‘Fried Green Tomatoes’ {Kızarmış Yeşil Domatesler – 1991} / Jon Avnet

    8-) ‘The Godfather: Part III’ {Baba III – 1990} / Francis Ford Coppola

    9-) ‘Goodfellas’ {Sıkı Dostlar – 1990} / Martin Scorsese

    10-) ‘Natural Born Killers’ {Katil Doğanlar – 1994} / Oliver Stone

    11-) ‘Jackie Brown’ – 1997 / Quentin Tarantino

    12-) ‘Se7en’ {Yedi -1995} / David Fincher

    13-) ‘Braveheart’ {Cesur Yürek – 1995} / Mel Gibson

    14-) ‘Forrest Gump’ – 1994 / Robert Zemecis

    15-) ‘Schindler’s List’ {Schindler’in Listesi – 1993} / Steven Spielberg

    16-) ‘The Silence of the Lambs’ {Kuzuların Sessizliği – 1991} / Jonathan Demme

    17-) ‘Saving Private Ryan’ {Er Ryan’ı Kurtarmak – 1998} / Steven Spielberg

    18-) ‘Eşkıya’ {1996} /Yavuz Turgul

    19-) ‘American Beauty’ {Amerikan Güzeli – 1999} / Sam Mendes

    20-) ‘Scent of a Woman’ {Kadın Kokusu – 1992} / Martin Brest

  • oscar1895 diyor ki:

    Değerli listeleriyle ve yorumlarıyla dosyanın oluşumunda katkıda bulunan dostlara teşekkür ederim.

    (2000′li Yılların En İyi 20 Filmi için tıklayın.)

  • Jef _ Costello diyor ki:

    “Dardenne kardeşlerin pek çok çalışması gibi yine klasik bir son beklenmemesi gerektiğini de ekleyelim.”

    çok doğru dedin hocam..Sırf filmin finali “bekledikleri gibi olmadığı için” filmi beğenmeyen birkaç arkadaşım var, onlara da durumu söyledim ama sonuç nafile:)

    Genel listeyi beğendim..Yalnız “Satantango” olsaydı daha bir sevinecektim..tabi şu olsaydı, bu olmasaydı demek yersiz..

    Filmler hakkında uzun soluklu ve geniş çaplı yorumlar yapamıyorum [Daha çok sahne yorumlamayı severim..Funny Games*i kestirip atmışım, beğenmedim yorumumu] ..Durumu idare ettiği için Oscar*a teşekkürler..

    Son olarak Kişisel listem*e Dumont*un “İnsanlık” filmini almadığım için şuan kendimi yiyip bitiriyorum:)

  • kadir503 diyor ki:

    Her zamanki gibi güzel bir seçki ortaya çıkmış; lakin kesinlikle girmeli dediğim “Schindler’s List”, “American History X”, “Fight Club” ve “Leon” gibi filmlerin olmaması açıkça beni şaşırttı. Bunların dışında “Secrets & Lies”, “La haine”, “Lost Highway”, “The Thin Red Line” gibi bu tip sorgulamalarda pek popüler olamayan filmlerin yer alması da bir hayli sevindirici. Son olarak da “Pulp Fiction”u daha yukarılarda bekliyordum:)…

  • oscar1895 diyor ki:

    Benim de listeye girmelerini arzuladığım filmlerden ‘Barton Fink’ ‘Schindler’s List’, ‘Fight Club’, ‘Leon’ ve ‘Reservoir Dogs’un dışarıda kalmasına üzüldüm. Neyse ki Coenler’in, Fincher’ın ve Tarantino’nun filmleri zaten listede yer buldu kendine. Keşke ‘Schindler’s List’ ve ‘Leon’ da listeye girebilseydi. Yine Terminatör 2′yi de epey severim ve 90′lı yıllar için önemli bir film olduğunu düşünürüm. Ama bu filmlerin de adı yazarların kişisel listelerinde geçiyor. İlgilenenler için faydalı bir kaynak olacaktır. Güzel bir liste çıkmış ortaya, ellerimize sağlık tekrardan…

    Dikkatimi çekenler;

    The Thin Red Line sadece üç kişinin listesinde mevcut ve üç kişinin listesinde de ’1 Numara’:) Bu da benim şu tezimi doğruluyor, Malick’in sineması ya hayran bırakıyor ya da pek dikkate alınmıyor, arası yok :)

    Tarantino’nun 90′larda çekmiş olduğu 3 film de (Pulp Fiction, Reservoir Dogs, Jackie Brown) yazarların listelerinde mevcut. Bu filmlerin arasından Pulp Ficton ortak listede yer buldu kendine. (Kadir’e katılıyorum, az daha yukarıda olsaydı keşke:)

    Yine Coen’lerin üç filminin (Fargo, Barton Fink ve Miller Kavşağı) adı farklı listlerde geçerken ortak listeye giren film Fargo oldu.

    Yazarlarımızın listelerinde Turgul’un Eşkıya’sı ve Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filmi, Erdem’in Kaç Para Kaç’ı ve Demirkubuz’un Masumiyet’i mevcutken, Türk Sinemasından hiçbir film ortak listeye giremedi.

  • rashomon diyor ki:

    Öncelikle, böyle güzel bir seçkiye emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

    Seçkiye gelirsek; yukarıda arkadaşlarımızın belirttiği üzere birçok film bu listeye girebilirdi; fakat beğeniler farklı olduğu için bazı filmler dışarıda kalabiliyor, bu da gayet normal.

    Seçtiğimiz filmlerin yönetmenlerine baktığımızda, Avrupalı yönetmenlerin ağırlıkta olduğunu görmekteyiz.
    En fazla 1994 yılından film yazılmış: 5 film. Doksanların ilk yarısından 8 film, ikinci yarısından 12 film seçkiye girmiş. 1991-1992-1993 yıllarından hiçbir film 20 filmlik seçkimize girememiş…

    Ne zaman yapıyoruz 80′li yıllar seçkisini?

  • oscar1895 diyor ki:

    80′li yıllar seçkimizi yakın zamanda yapalım o halde.

    Ama öncesinde ‘Sinemanın Yıldönümü’ seçkilerimiz olacak sanırım :)

  • DOKTORJIVAGO diyor ki:

    arkadaşlar liste bence nefis olmuş, elinize sağlık.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Listemiz çok güzel, emeği geçen herkese teşekkürler.

    Ayrıca başlık resmindeki yaratıcılık da dikkat çekiyor. Teknolojinin böyle ince hünerlerinden pek anlamadığım için biraz da şaşkınlıkla baktım.:)

    80′ler seçkisi daha da zor olacak. Ama dediğiniz gibi gelenekselleşmiş yıldönümlerimizin eli kulağında.

    DoktorJivago, hoş geldin. Seni yeniden aramızda görmek çok güzel.

  • oscar1895 diyor ki:

    Umuyorum ki kalıcı olarak dönmüştür sevgili Doktor Jivago. 80′li yıllar seçkimize listesiyle renk katacaktır.

  • xcays diyor ki:

    arkadaşlar herkesin eline sağlık. çok güzel bir liste olmuş. Keşke ben de katılabilseydim oylamaya, çok uzak kaldım siteden. Onun haricinde, kadir ve oscar dostlarımda yazmışlar: schindler’s list, barton fink ve terminator 2 olmalıydı bence de.

    Doktorjivago’ yu da görmeyeli uzun zaman olmuştu. Eski beyazperde.com forumlarında çok şey paylaştığımız insanları buralarda görmek ayrı bir güzellik gerçekten…

  • DOKTORJIVAGO diyor ki:

    hoşbulduk arkadaşlar. çok teşekkür ederim.

  • rashomon diyor ki:

    Sevgili ‘DoktorJivago’ hoş geldin.

  • Doksanlar diyor ki:

    Sinema tarihinde benim için belki en iyi değil ama en özel olan doksanlarla ilgili bu seçkiye katılamadığım için çok üzgünüm. 2000′li yıllarda da birkaç başyapıt verilse de o “altın çağ” bitmişti artık. Doğan hocam, 90′lı yıllar için “sinemanın kurtarılmış son kalesi” tabirini kullanmıştı uzun zaman önce, unutmadım, çok güzel bir benzetme. 90′lar kuşağına nostalji yaşatması açısından da önem taşıyor 90lar…

  • oscar1895 diyor ki:

    80′li yıllar seçkimiz için çalışmalara başladık. Mail attıklarım haricinde seçkiye katılmak isteyen arkadaşlarımız bize ulaşabilirler.

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    oscar bana mail gelmedi. Dışladınız iyice beni:) ben de katılmak istiyorum:)

  • oscar1895 diyor ki:

    İtiraf ediyorum, bu mesajı aslında biraz da onun için yazdım. Üzerinden epey zaman geçtiği için bazı arkadaşlarımızın mail adresini bulamadım. Bazı arkadaşlarımıza da sitemizin sosyal medya alanı üzerinden ulaştım.

    Sevgili Xcays sensiz 80′ler dosyası olmaz bence :) Direk listeni gönderebilirsin.

    Ayrıca katılmak isteyen arkadaşlarımızdan da 15 Ekim’e kadar haber bekliyoruz. Görüşmek üzere…

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    Teşekkürler oscar. Listeyi nereden göderiyoruz. İletişim bölümünden mi yoksa, senin mail adresine(neydi?) mi? Onu da yazarsan sevinirim:)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler