Sinema Büyüsü Sunar: 80’li Yılların En İyi 20 Filmi

Sinema Büyüsü yazarları 80’li yılların en iyi 20 filmini seçti.

Akif Yılmaz, Eren Ocak, Filiz Sezen, İbrahim Evsen, Jef Costello, Kadircan Kendinibilir, Mehmet Çelik, Okaliptus80, Sadıka Akay, Yusuf Bozdemir ve Ziya Toroslu’nun katılımıyla nihayete eren listemiz, yazarların kişisel 20 filmlik listelerinden derlendi.

Keyifle okumanız dileğiyle…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sinema Büyüsü Sunar: 80’li Yılların En İyi 20 Filmi” bu yazı hakkında 24 yorum var

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    1-) ‘Raging Bull’ {Öfkeli Boğa – 1980} / Martin Scorsese
    raging-bull
    Boksör Jake La Motta’nın gerçek hayatını (boksörlükten barlarda şovmenliğe kadar) kendi ağzından anlattığı siyah-beyaz biyografik filmdir, kısaca. Film boks filmidir, fakat türün diğer örnekleriyle karşılaştırıldığında onlardan epey farklıdır, bir kere diğer boks filmlerindeki gibi boks yapılan sahneler o kadar uzun değildir; fakat o kadar etkileyicidir ki… Sanki her anı boks sahnesi olan bir film izliyormuş hissi verebilir. Scorsese & De Niro birlikteliğinin en yetkin filmidir, denilebilir. De Niro ve Scorsese’nin performansları olağanüstüdür. Joe Pesci’yi unutmak olmaz o da muhteşemdir filmde.

    Filmlerinde şiddeti etkileyici bir şekilde kullanan Scorsese, La Motta’nın ölçüsüz şiddetini de başarılı bir şekilde gösterir filmde. Fakat önceki filmlerindeki şiddetin kullanılışından epey farklıdır, şöyle ki Scorsese’nin Raging Bull’da kullandığı şiddet bireyin benlik arayışının sonucudur ya da ben öyle düşünüyorum.

    Scorsese filmde etkileyici görüntüler, ışık, kamera hareketleri ve ses kuşaklarıyla etkileyici bir anlatım tutturur.

    Yazan: Akif Yılmaz

    2-) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone
    once-upon-atime-in-america
    Hepsi birbirinden değerli western filmlerinden sonra Sergio Leone’nin üzerine yaklaşık on yıl çalıştığı epik bir gangster başyapıtıydı “Once Upon a Time in America”. Yaklaşık dört saat süren versiyonuyla sinemalarda gösterilmediği için ilk gösterime girdiğinde fazla anlaşılmamış, sonradan değeri bilinmiştir.

    Film; birbirlerini çocukluktan beri tanıyan ve bir şekilde ilişki içerisinde olan Max ve Noodles adlı iki gangsterin öyküsünü anlatır. Leone bunu yaparken hiç acele etmez. Kovboylarının gezdiği uçsuz bucaksız çöller yerine bu sefer New York’un arka sokaklarnı mesken tutar. Çektiği uzun planlara hemen hemen her filminde yanında olan kadim dostu Ennio Morricone’nin –özellikle insanı kendinden geçiren pan flüt- çalışması eşlik eder.

    20’li yılların içki yasağı döneminde başlayan öykü 60’lı yılların Amerikasına kadar sürer. Geçen yıllar boyunca tıpkı karakterler gibi hissederken, arka planda da Amerikan kültür ve tarihine dair birçok ayrıntıyı izleriz. Max oldukça aktif bir kişiliğe sahipken; Noodles tam tersine içine kapanık, sakin bir yapıdadır. Max ve Noodles baştaki iyi dostlukları geçen süre zarfında büyük bir çekişmeye dönüşür. Leone’nin etkileyici anlatım diliyle unutulmaz bir dostluk hikayesine şahitlik ederiz. Para hırsı, aşk, pişmanlıklar… Kısacası insana, hayata dair herşey filmde mevcuttur.

    Her sahnesinde Leone’nin mükemmelliyetçiliğini görebileceğimiz, sırf 80’lerin değil tüm zamanların en iyi filmlerinden biri “Once Upon a Time in America”…

    Yazan: Kadircan Kendinibilir

    3-) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma
    scarface
    İlk kez 1932’de Howard Hawks’ın çektiği kara film başyapıtının Brian De Palma tarafından kendine özgü bir biçimde uyarladığı film Al Pacino’nun olağanüstü oyunculuk performansıyla zirve yapıyor.

    Amerikan Rüyasının çirkin yüzü burada Tony Montana karakterinin giydiği bir elbise gibi karşımıza çıkmakta. Her hareketi, mimiği ve her konuşması hafızalara kazınan karakterin özellikle finaldeki çatışma sahnesi görülmeye değer.
    Komünizm ve kapitalizm arasında sıkışıp kalmanın, nihayetinde her iki tarafın çirkin yüzünün De Palma usülü şiddet sahneleriyle karşımıza çıktığı defalarca izlenmesi gereken bir film.

    O’nun adı Tony Montana’ydı; fakat Dünya O’nu başka bir isimle tanıyacaktı.

    Yazan: İbrahim Evsen

    4-) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick
    full-metal-jacket
    Vietnam Savaşına gitmek üzere ‘Parris Island’ adasındaki eğitim kamplarına gelen bir grup Amerikalı askerin yaptıkları eğitim sırasında yaşadıkları zorluklar; ikinci bölümde ise ‘Da Nang’ ve buradan da ‘Hue’ kentine geçilerek; savaş muhabiri ‘Er Joker’ arkadaşı ‘Kovboy’ ve bir grup Amerikalı askerin başına gelenler anlatılmakta…

    Film çoğu savaş filmindeki gibi duygusallığa saplanıp kalmaz, duygusaldır; ama bu duygusallık filmin önüne geçmez.
    Film savaş karşıtı bir filmdir, fakat bu niteliğini pek hissettirmez. Savaşın beraberinde getirdiği yıkımın sonucu olarak, insanlığın azala azala yok olduğunu gösterir.

    Filmde Kubrick karşıtlıkları sıkça kullanır ve bunun aracılığıyla izleyici üzerinde bir beklenti oluşturur. Bu aslında Kubrick’in izleyici üzerindeki hakimiyetinin bir göstergesidir.

    Yine Kubrick filmlerini izleyenler için bilindik bir durum olan, izleyiciyi mekana yakınlaştırıp – uzaklaştırmaya bu filminde de bolca rastlarız.

    Yapıldığı dönem itibariyle muhalif yönünün yeterince anlaşılamaması ya da dönemin ruhuna denk düşmemesi sonucunda yapıldığı yıllarda değil de daha sonraları bu film değer kazanmıştır, kazanacaktır ya da ben öyle düşünüyorum.

    Yazan: Akif Yılmaz

    5-) ‘Blade Runner’ {Bıçak Sırtı – 1982} / Ridley Scott
    blade-runner
    Yine vizyona girdiğinde beklenen ilgiyi görmemiş hatta gişe geliriyle zarar etmiş bir 80’ler kültü var karşımızda. Ünlü bilim-kurgu yazarı Philiph K. Dick’in “Do Androdis Dream of Electric Sheep?” adlı kitabından uyarlanan filmin yapım aşaması da bir hayli sorunlu geçmiş. Özellikle dönemin yıldızı Harrison Ford ile yönetmen Ridley Scott’un arası film boyunca açıkmış. Daha sonra da Ford her fırsatta film hakkında konuşmaktan kaçınmasıyla biliniyor.

    Film 2019 yılında güneşin artık doğmadığı, sürekli asit yağmurlarının yağdığı görünüm olarak insanla birebir aynı olan “replikant” denilen robotların üretildiği hem görünüm olarak hem de ruhsal olarak karanlık bir gelecekte geçiyor. İlerlemiş teknolojinin meyvesi olarak insan hayatını kolaylaştırmak amacıyla yaratılan replikantlar bu amacının dışına çıkıyor ve bildikleri son kullanma tarihlerini uzatmak için yaratıcılarını bulmak için yola çıkıyorlar. İşte bu esnada esas görevi replikantları “emekliye ayırma” (yani etkisiz hale getirme)olan Rick Deckard devreye giriyor. Deckard tüm bu duygulardan yoksun karmaşık düzen içerisinde oldukça düşünceli ve silik bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Tıpkı mutsuz modern dünya insanı gibi.

    Gerek mükemmel set dekorasyonu gerekse Vangelis’in müthiş notalarıyla unutulmaz bir görsel ve işitsel bir sinema deneyimi yaşatan “Blade Runner”; sorguladığı insan-yaratıcı ilişkisi gibi konularla da felsefi bir altmetin de olmuşturmayı ihmal etmiyor. Bunların yanı sıra unutulmaz bir görsellikle oluşturduğu atmosferle tam bir neo-noir görünümünde.

    Özellikle ilk kez 1992 yılında piyasaya sunulan stüdyo baskısıyla çıkarılan sahnelerin yer aldığı “Director’s Cut” versiyonundan sonra tam bir kült haline gelen “Blade Runner”; hem Ridley Scott’un hem de 80’lerin unutulmaz filmlerinden biri…

    Yazan: Kadircan Kendinibilir

    6-) ‘Idi i smotri’ {Gel ve Gör – 1985} / Elem Klimov
    come-and-see-aka-idi-i-smotri
    Savaş filmlerinin kendi içerisinde farklı türleri olduğuna benzersiz bir örnek. ‘Idi i Smotri’ ya da uluslararası çevrelerde bilinen adıyla ‘Come and See’, gücünü şaşaalı savaş sahnelerinden almıyor. Aksine son derece doğal, yapaylıktan uzak sahneleriyle gerçeklik hissini sonuna kadar veriyor.

    ‘Sana kazma demiştim.’ Savaştan bihaber çocukların masum dünyalarında oyun oynarken yerin altından çıkardıkları ve kadraja girdiği andan itibaren masumiyeti, insanlığı, her şeyi yok eden ‘silahın’ ortaya çıkışıyla beraber, masumiyetin yok oluşunu izleriz. Gerçek mermilerin kullanıldığı filmde oyuncular son derece etkileyici performanslar koyar ortaya. Zaman zaman kameraya dönüp, bakışlarıyla seyirciyi fazlasıyla rahatsız ederler. Sinemanın hem görselliğinden hem de ses kanallarından sonuna kadar faydalanan film, bütün savaş filmlerine ve savaşın kendisine meydan okur. İnsanlığın çöküşünü öylesine etkileyici bir dille anlatır ki, birbirinden rahatsız edici sahneler izleyicide uzun süren bir kâbus etkisi yaratır. Sean Penn’in dediği gibi; ‘Gördüğümüz şey, sonsuza dek bizimle kalacak.’

    Filmin finaline geldiğimizde savaşın yıkıcı etkisiyle bütün insani duygularını kaybeden karakterimiz eline aldığı silahla bütün öfkesini Hitler’in tablosuna ateş ederek çıkarmaya çalışır. Kadrajı delip geçen bakışlarıyla her ateş ettiğinde, yönetmen her şeyi başa sarar. Nihayetinde Hitler’in anne kucağındaki masumiyetiyle karşılaşırız. İşte burada yönetmen Elem Klimov insanlığa bir ağıt yakar. Bu ağıtı seyretmeye, filmi ‘gelip görmeye’ yürek ister!

    Yazan: Mehmet Çelik

    7-) ‘Krótki film o zabijaniu’ {Öldürme Üzerine Kısa Bir Film – 1988} / Krzysztof Kieslowski
    short-killing
    Sinema tarihinde ender görülen güzellikte filmler vardır. Sizi içine öyle çeker ki, kaçmak isteseniz de kurtulamazsınız. Krzysztof Kieslowski’nin bu filmi de tam olarak bu tanıma uyuyor. Kasvetli bir atmosferde bir kedinin idam edilmiş görüntüsüyle açılan film, kedilerden nefret eden bir adamın öldürülüşüyle devam ediyor. Filmin sonunda ise, öldürme eylemini gerçekleştiren bireyin sarsıcı idamıyla, sinemada gerçeklik duygusunu en iyi veren sahnelerden biri yaratılıyor.

    Filmin atmosferik başarısında, kullanılan renk filtrelerinin ve dolayısıyla görüntü yönetmenliğinin payı oldukça büyük! Kullanılan yeşil filtre, yaşam akarken onu öylesine karamsarlaştırıyor ve tekinsiz gösteriyor ki, sürekli diken üzerinde kalıyorsunuz. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” isimli eserinin sinemada bir yansıması varsa eğer, işte o yansıma bu filmdir de diyebiliriz. Herkesin benzer bir tat alacağını umuyorum…

    Dehşet verici bir cinayetin, ölüm cezasını ahlaki bir sorunsal olarak önümüze koyması, filmin temelinde anlatmak istediği şey olmakla beraber, evrensel düzeyde de büyük bir iş başarılıyor. Kieslowski, bu film de dâhil olmak üzere, filmlerinde hep evrensellik, şiirsellik ve duygulara hitap etmeyi başaran bir yönetmen olarak tarihe adını yazdırırken; kısa kariyerinde çoğu yönetmenin hayal bile edemeyeceği bir konuma ulaşıyor. Bu filmi hiçbir şey için değilse de iki öldürme sahnesi için izleyin! Emin olun, sinema tarihinde bunlar kadar etkili çok az sahne olduğunu göreceksiniz.

    Yazan: Yusuf Bozdemir

    8-) ‘Stand by Me’ {Benimle Kal / 1986} / Rob Reiner
    stand-by-me
    Stand By Me’nin farkı Amerikalıların “inspiring stories” dedikleri ilham veren öykülerinin şablonlarını kullanmaması, her şeyin idealize edildiği, naifleştirildiği Disney çocuk filmlerinin tadından farklı bir tat sunması, politik doğruculuğa bulaşmaması, çocuklara mesaj verme kaygısı taşımaması olarak sıralanabilir.

    Bir Stephen King uyarlaması olan yapım aklıma hep The Breakfast Club (Kahvaltı Kulübü) filmini getirir, ancak Stand by Me sanki çocukları Kahvaltı Kulübü’nün gençleri gözlemlediğinden daha iyi gözlemlemiştir, ortaya daha iyi, daha sahici, daha uzun soluklu, nefes alan bir dostluk öyküsü çıkarmıştır.

    İtiraf etmeliyim büyüme öyküleri bir yönüyle bana itici gelir, o da film sırf bir büyüme, olgunlaşma öyküsü olduğu için puan kazanır, değerlenir. Stand by Me’de de böyle bir durum var ancak esas mesele bu değil, esas mesele dostluk, arkadaşlık.

    Yazan: Ziya Toroslu

    9-) ‘The Shining’ {Cinnet – 1980} / Stanley Kubrick
    the-shining
    Fantastik ve korku edebiyatının ünlü ismi Stephen King’in ülkemizde “Medyum” adıyla yayımlanan kitabından uyarlanan film, ilk gösterime girdiğinde fazla beğenilmeyip daha sonra değeri anlaşılan filmlerden biri.

    Birçok farklı türde unutulmaz filmler çeken Kubrick daha önce pek yaklaşmadığı “korku” türüne de “The Shining” ile el atıyor. Bu filmi diğer türdeşlerinden ayıran özelliği ise tehlikeyi dışarıda değil, bizzat öznenin içinde araması. İnsan psikolojisini çok başarılı ve rahatsız edici bir gerçeklikle göstermeyi seven Kubrick “The Shining”te bu başarısını metafizik korku ögeleriyle birleştiriyor.

    Jack Torrence yaz mevsiminde kullanılan Overlook Oteli’ne kışın bakıcılık yapmak amacıyla karısı ve psişik yetenekleri olan oğluyla yerleşiyor. Jack’in esas amacı bu süre zarfında kitabını yazmaya başlamak. Bir yerli mezarlığının üzerine inşa edilmiş, geçmişinde bir aile cinayeti barındıran, dış dünyaya tamamen kapalı bu otel Torrence ailesi için tam bir kâbusa dönüşüyor.

    Adeta bilincini kaybetmiş, her an şiddet gösterme eğilimindeki Jack Torrence karakteriyle tamamen bütünleşen Jack Nicholson kariyerinin en etkili oyunlarından birini sergiliyor.

    Filmin genelinde sakin ve klostrofobik bir atmosfer oluşturan Kubrick esas patlamayı düşündürücü finalinde sunuyor. Birçok unutulmaz sahneyi barındıran “The Shining” her şeyiyle kendisine has bir başyapıt. 80’lerin ve sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden biri…

    Yazan: Kadircan Kendinibilir

    10-) ‘Ran’ {1985} / Akira Kurosawa
    ran-kurosawa
    Orson Welles bir keresinde tevazu da göstererek, Akira Kurosawa için, “Shakespeare’e dokunmaya hakkı olan tek adam” demiştir. Tarih bize göstermiştir ki, bu hiç de yanlış bir söylem değildir. Ran, 160 dakikalık süresi boyunca zamanın kendisini durduran bir eserdir. Sinema tarihinde hiçbir filmin bu filmdeki savaş sekanslarıyla boy ölçüşebileceğini zannetmiyorum. Tüm sekanslar o kadar kanlı ve ürkütücüdür ki, bu durum bile inanılmaz güzellikle dolu olduğu gerçeğini değiştirmez. Sanki bir balenin, sinemasal dille dışavurumunu izleriz.

    Ran, Shakespeare’in Kral Lear’ının serbest bir uyarlamasıdır. Lear’ın kızları yerine oğulları vardır ve trajedideki temel nokta intikam olmuştur. Oyunculuklar da mükemmeldir. Tek bir tane bile ortalama oyunculuk bulamazsınız. Müzik kullanımı olabildiğince minimalisttir. Flüt sesi hafızalara kazınır.

    Ran’ın en vurucu noktalarından biri ise, savaş sahnelerinde oluşan sessizliktir. Bu sessizliğe özellikle vurgu yapılmıştır. Kurosawa’nın dehası, sinemaya yepyeni bir yöntem de kazandırmıştır böylelikle. Nitekim savaşı tasvir etmek için yapılan nice filmde, arka plandaki gürültü seyirciyi rahatsız eder, fakat Kurosawa’nın yöntemi gibi şiirsel ve akılda kalıcı asla olamaz. Kurosawa bu sahnelerde bizlere gökyüzünü, bulutlar arasından çıkan ayı ve kanlı yeryüzünü gösterir. Öylesine güzel görüntülerdir ki, tüyleriniz diken diken olur.

    İnsanoğlu savaşır, yaşar ve ölür. Filmin sonundaki sahne gerçekten çarpıcıdır. Tanrısını (filmde Buda posteri) kaybetmiş, kör ve yalnız bir insan, tüm insanlık tarihini özetler niteliktedir. Ran, Kurosawa’nın onca yılın birikimiyle çektiği, bırakın 80’leri tüm zamanların görülmesi gereken filmleri arasında ilk 20’ ye kesin girer!

    Yazan: Yusuf Bozdemir

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    11-) Nuovo Cinema Paradiso’ {Cennet Sineması – 1988} / Giuseppe Tornatore
    cinema-paradiso
    Çocuk yaşta başlayan beyazperde tutkusu nedeniyle kasabanın tek sinemasının makinisti yalnız ve sevecen Alfredo’nun yanında işe başlayan Toto’nun, aralarındaki yaş farkına rağmen sıcacık bir dostluk kuruşu anlatılır filmde. Hem Alfredo’yla hem de sinemayla arasında inanılmaz bir bağ oluşur.

    Yönetmenin hayatından izler taşıyan film, sinemaseverler için çok özel anlamlar taşır. Okuldan kaçıp sinemaya gitme, sinemada aşık olma, açık hava sinemaları gibi birçok kişinin çok yakından tanıdığı olaylar anlatılır filmde.

    Aynı zamanda büyümenin, olgunlaşmanın öyküsüdür ‘Cennet Sineması’. Büyümek bazen ağır gelir, hep çocuk kalmak ister insan. Büyüdükçe kaybetmeyi, kaybettikçe ayakta kalmayı öğrenir. Finalde ise kaybettiği hazineler karşısına çıkınca, tıpkı kesik öpüşme sahneleri gibi, tarifi zor bir duygu seline kapılır.

    Yazan: İbrahim Evsen

    12-) ‘Rumble Fish’ {Siyam Balığı -1983} / Francis Ford Coppola
    rumble-fish
    “Zaman garip bir şey! İnsan gençken, çocukken oldukça bol zamanı oluyor. Birkaç yılını orada birkaç yılını burada geçiriyor. Hiç mühim değil, değil mi? Yaşlandıkça da kendi kendine 35 yıl ömrüm kaldı diyor. Düşün bir kere, 35 yıl!”
    Film “zaman” metaforu üzerinden iki manevi değeri işliyor; sadakat ve amaç. Yönetmen Coppola bize sokakları ne kadar sevdiğini ve aktarmak istediği ya da isteyeceği her düşünceyi, fikri, yorumu, yaşam biçimini sokaklar üzerinden giderek anlatacağını evvelinde de yaptığı gibi gayet iyi anlatıyor.

    Rumble Fish filminde yönetmen, izleyici özellikle karakterlere yoğunlaştırarak dar zamanda her karakterin içselliğiyle tanışma imkanı sağlıyor.

    Kısa sürede anlıyoruz ki her şeyi yapabilme kabiliyeti olan ama yapmayan Motorcycle Boy, siyam balıklarını nehre kavuşturmak için hayatını ortaya koyabilir. Kardeşi Rusty James, ağabeyi gibi olmak istiyor. Ama o fareli köyün kavalcısı olan ağabeyi gibi. Dövüşmeyi seven çete lideri… Bunu öylesine benimsiyor ki güzel bir kızın kollarından dövüşmek için ayrılabiliyor.

    İki kardeşin amaçlarını birleştirip tek bir kişide, izleyicide vücut bulmasını isteyen Coppola büyüyen şehirlerde küçülen sokakları ama işleyen amaçları ve vazgeçilemez sadakati sokaklarda işliyor. Ve daha da derine inerek Rusty James’in yaralandığı sahnede hayal ettiği gibi güzel plajlar bikinili kızlar ve okyanus gibi aslında hemen hemen her gencin hayalini bize de yaşatıyor ama sokaklarda olunmasını da gerçeğini yüzümüze tokat gibi vuruyor…

    Yazan: Eren Ocak

    13-) ‘Amadeus’ {1984} / Milos Forman
    amadeus
    Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi bestecilerinden Wolfgang Amadeus Mozart’a yakışan görkemli, harika bir film. Ancak Forman gibi usta bir yönetmenin altından kalkabileceği büyük bir iş.

    Hayatı müzik olan Salieri’nin sınır tanımayan kıskançlığını, sanatçının sanatçıyı kıskanmasını, anlatır film. Salieri’nin Mozart ile tanıştıktan sonra yaşadığı düş kırıklığı öylesine büyüktür ki… Mozart’ın aldığı payeleri hak etmediğini düşünür, ama bir deha olduğunun da farkındadır. Bu Salieri’de kontrol edilemez bir kıskançlığa yol açar.

    Yönetmenin uyarlama senaryolar konusunda ne kadar yetkin olduğu bu filmde bir kez daha ortaya çıkmıştır. Dönemini son derece iyi yansıtması, eşsiz kostüm ve set tasarımlarıyla, son derece etkileyici müzikal yapısıyla, tam kararında dramatik yapısıyla olağanüstü bir film.

    Uzunca süresine rağmen sıkmayan, eşsiz müziklerle dolu, izlemesi keyifli, güçlü bir biyografik film. Aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden modern klasiklerden birisidir ya da ben öyle düşünüyorum.

    Yazan: Akif Yılmaz

    14-) ‘Fanny och Alexander’ {Fanny ve Alexander – 1982} / Ingmar Bergman
    fanny-alexander
    Ingmar Bergman sinemasının en nadide parçalarından birisidir Fanny ve Alexander. Belki de tüm Bergman filmografisi içerisinde, içerisine en kolay girilen eseridir de aynı zamanda. Bergman, çektiği tüm o alegorik ve asla melodrama kaçmayan gerçek hayat parçalarının bir birleşimini sunar bu filmiyle. Bir farklılık, bu filmin yarı otobiyografik öğeler içermesi ve bir düşü andırması olarak görülebilir. Yanına tüm favori oyuncularını alarak işe başlayan Bergman, değişmez görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in de inanılmaz güzellikteki görüntüleriyle seyirciyi ekran başına kitler. Sonuç olarak da, tadına doyum olmaz bir sanat eseri ortaya çıkar.

    Stanley Kubrick’in Barry Lyndon adlı epik başyapıtında, ana karakter aristokrasiye girdikten sonra, filmdeki dünya inanılmaz donuk ve ruhsal olarak yıpratıcı bir hal alıyor ve seyirci de aynı başkarakter gibi bu dünyaya hapsoluyordu. İşte bir benzer durum bu filmde de, çocukların, piskoposun evine hapsoldukları sahnede, benzer bir hisle verilir. Gerçekten inanılmaz derecede etkileyici ve saf bir hissiyattır bu.

    Bergman, Fanny ve Alexander’ı çoğu filminde olduğu gibi kaçınılmaz bir karamsarlıkla bitirmez. Seyirci olarak biz bütün film boyunca, filmin başındaki, daha doğrusu içerisine girdiğimiz gerçekliğin başındaki güzellikleri özleriz. Bunun bir sonucu olarak da hep o güzelliklerin filmin sonunda bize geri verilmesini umut edip bekleriz. Bergman, öyle kusursuz bir anda öyle bir rahatlama duygusunu bize tattırır ki, artık her şeyin yoluna girdiğine ikna olmuşuzdur. Karamsarlık yok gibidir, fakat filmin son sahnesi bunun ancak belli koşullarda olabileceğine işaret eder. Aynı zamanda sanatçının yer aldığı dünyanın farklılığını da, hem alegorik olarak hem de felsefik olarak ölümsüzleştirir.

    Yazan: Yusuf Bozdemir

    15-) ‘Le rayon vert’ {Yeşil Işık – 1986} / Eric Rohmer
    rayon-vert
    Rohmer, sinemasında sıkça karşımıza çıkan “kadın/erkek ilişkileri” ve “tatil” motiflerini kullanan bu muhteşem tabiat görüntüleriyle bezeli film, 80′lere tarihli Comedies et proverbes serisinin de 5. halkasıdır. Paris’te sekreterlik yaparak hayatını kazanan bir kadının Temmuz-Ağustos aylarına denk gelen tatil serüveni konu alınır. Bu kadın, Rohmer’in fetiş oyuncularından Marie Riviere’nin hayat verdiği Delphine’dir.

    “Ne teklif etsek hayır diyecekmişsin gibi bir halin var!” Bir yemek masasında Delphine’ye böyle söylüyordu adam. O, çoğunluğun (gerçek hayatta) sevebileceği ya da benimseyebileceği bir karakter değil çünkü. Grup içerisinde hep ayrıksı kalıyor. Tatile yalnız gitmek istemiyor ama yalnızlığına son verecek namzetlere de pek davetkâr yaklaşmıyor. Biraz kararsız, çokça da nevrotik. Tatil için bir yerden diğer yere sürükleniyor göçebeler gibi. Yeşil Işın’ın mucizesi gibi bir mucize bekliyor hayattan.

    Doğaçlama tadı veren tipik Rohmer diyaloglarının epey yer kapladığı bir filmdir. Bu diyaloglar, karakterin ruh halini veren zoomlarla desteklenir.

    Yeşil Işın, muhteşem bir filmdir. O muhteşemliği ise sadeliğinde ve samimiliğinde saklıdır. Hayatın tam içinden süzülerek gelir. Popüler, gıpta edilesi karakterlere (süper kahramanlara) yer yoktur. Pek çok Rohmer filmi gibi…”Dönmeli, geri gelmeli, O sevdalar çağı…” (Rimbaud)

    Yazan: Okaliptus80

    16-) ‘Ordinary People’ {Sıradan İnsanlar – 1980} / Robert Redford
    ordinary-people
    “Sıradan İnsanlar”ın gücü, anlattığı hikâyeden ve karakterlerinden geliyor. Elbette Robert Redford’un kalburüstü, sakin yönetiminin filme katkısı yok değil. Yönetmenlik öne çıkmasa da, başka bir deyişle biçimci bir yönetmenlik gösterisi izlemiyor olsak bile profesyonel bir yönetmenlik sergiliyor Redford. Oyunculuklarda da Oscarlık performanslar yok, ancak gayet güçlü oyunculuklara şahit oluyoruz.

    Filmin asıl gücü ise hikâyesi. Üç kişilik bir aile; baba, anne ve oğul. Eskiden bir oğul daha varmış, bir abi, ölmüş. Baba iyi biri, iyi bir koca, iyi bir baba, ancak babanın iki sorunu var. Birincisi içinde yaşadığı çevreye ait değil. İkincisi, hayatına yön veremeyen, yapılan yanlışlara karşı söz geçiremeyen biri. Anne, sadece kendi mutluluğunu düşünen biri. Öyle ki yıllar önce kaybettiği oğlu bir yana, sağ olan intihara meyilli diğer oğullarına karşı üç maymunu oynuyor. Hatta kendisinin zaman zaman bir “makineyi” çağrıştırdığı bile söylenebilir. Abisini kaybettiği için travma geçiren oğula çevresindeki insanlar yardım etmeye çalışsa da (Good Will Hunting filmine selam olsun) bu işe yaramıyor. Biri bir şeyler yapmalı, çünkü intihar haberleri geliyor, gençler intihar ediyor, hatta intihar edenlerden biri oğullarının kız arkadaşı! Fakat babanın elinden hiçbir şey gelmemektedir ve karısına kulak vermektedir. Türlü partilere gidilmekte, sorunlar yokmuş gibi yaşamaktadırlar.

    Finalde, sinema tarihinin en beklenmedik ve unutulmaz ‘’u dönüşlerinden’’ biri gerçekleşir, baba “uyanır”, bizim perdenin içine girip de söylemek isteyip söyleyemediğimiz her şeyi söyler, o an orada bulunup yapmak isteyip de yapamadığımız her şeyi yapar. Baba, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamış, sahtelik camlarını kırmış, gerçekleri görmüştür.

    Yazan: Ziya Toroslu

    17-) ‘Back to the Future’ {Geleceğe Dönüş – 1985} / Robert Zemeckis
    back-to-the-future
    Bazen sorarlar bana, sinemayı sevmemin nedenini. Elbette tek başına bir neden düşünülemez. Fakat bu nedenlerden birinin Back to the Future olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İlk defa (bilen bilir) Parliament Pazar Gecesi Sinema Kulübünde görmüştüm filmi. Jenerikten Spielberg’ün adını seçebilmiştim. O zamanlar bir tek onun adını biliyordum zaten, filmi de onun sanmıştım, yapımcılarından biri olduğunu sonraları fark ettim. Ancak, Spielberg gibi bir dehanın ellerinden çıkması muhtemel bir eserle karşı karşıya olduğumuzu şimdi de rahatlıkla söyleyebilirim.

    Peki, neydi Back to the Future’ı bu denli etkili kılan? Bu sorunun ilk yanıtı, ‘zamanda yolculuk’ gibi hemen herkesin ilgisini çekebilecek bir temadan hareket etmesi olacaktır. Ancak asıl sorulması gereken soru, Back to the Future’ı aynı temalı diğer filmlerden ayıran nedir, olmalıdır. Her şeyden önce ‘zamanda yolculuk’ temasının hakkını sonuna kadar veriyor. Tadını çok iyi bildiğimiz bir yemek düşünün. İlk 30 dakikalık bölümde yemeğin altını iyice ısıtıyor. Kapağı açtığında karakterlerini (hatta yan karakterleri), mekânını (Hill Valley) ve en önemlisi geçtiği zamanı (seksenler) o kadar iyi tanıyoruz ki, ellili yıllara gittiğimizde ana karakterimiz Marty McFly ile birlikte aynı heyecanı yaşıyoruz. Yemeğin pişme süresince o kadar çok detay sığdırılmış ki, hiçbir diyaloğun altı boş kalmıyor. Hemen her eylem bize fazlasıyla tanıdık geliyor. Son derece kompleks ve aynı zamanda tutarlı bu baş döndürücü senaryoyu yazan Bob Gale ve yönetmen Robert Zemeckis’in hakkını teslim etmek gerek. Üstelik sonraki iki devam filminde de aynı detaylar dikkatten kaçmıyor, sayısız gönderme ve saygı duruşuyla birbirine sımsıkıya bağlanıyor.

    ‘Korkak tavuk’, ‘Gübreden nefret ediyorum’, ‘Tanrım, büyüksün!’, ‘Johnny B. Goode’ ya da DeLorean, kaykay, saat kulesi ve daha birçok şey bugün herkese aynı filmi, Back to the Future’ı hatırlatır. Back to the Future ise seksenlerin ruhunu…

    Yazan: Mehmet Çelik

    18-) ‘Star Wars: Episode V – The Empire Strikes Back’ {Star Wars: Bölüm 5 – İmparatorun Dönüşü -1980} / Irvin Kershner
    star-wars
    “Uzun zaman önce çok uzak bir galakside” diye başlayan filmlerinde birbirinden değişik özellikte gezegenler ve o gezegenlerde yer alan canlılar yer alır. Teknolojileri ise son derece gelişmiştir. Hikâyenin asıl kahramanları ise insana benzer canlılardır. Hikâyede anlatılan ise çok kısaca, iyilerle kötülerin savaşıdır. Dini bir inanışın olmadığı hikâyede adeta dinin yerini tutan “güç” diye bir kavramdan bahsedilir. Bu gücü iyiye kullanan Jedi`lar ile gücü kötüye kullanmak isteyen Sith`lerin mücadelesi konu olmaktadır. Bu mücadele, galaksinin kimin tarafından ne şekilde yönetileceğini belirleyecektir.

    George Lucas bu hikâyeyi film olarak sinemaya aktarırken çekimlere serinin 4. filminden başlar ve sonra yazının konusu olan filmi, ardından da 6.filmi çeker. Serinin asıl başlangıcı olan üçlemeyi ise doksanlı yılların sonunda ve ikibinli yılların başında çekerek altı bölümlük seriyi tamamlar.

    “Bölüm 5: İmparatorun Dönüşü” o tarihe kadar görülmemiş boyutta ışın silahları, ışın kılıcı, yaratıkları, atmosferi, gemileri, gezegenleri, uzayda savaşıyla çok gerçekçi ve yenilikçiydi. Sinema tarihinin en önemli kötü karakterlerinden biri olarak kabul edilen Darth Vader’a karşı savaşan iyilerin mücadelesi görülmeye değerdi. Baskıcı bir rejim, zorba ve zalim bir diktatörün idaresindeki güçlere karşı birleşmiş az sayıdaki isyancı-devrimci özgürlük savaşçısının ve onlara destek olan toplulukların her ortam ve sahadaki mücadelesini izlemek benzersizdi. Bu benzersiz hikâyeyi lezzetine doyum olmayan katlı bir pastaya benzetirsek eğer, hikâye içinde yer alan Prenses Lea ile Han Solo`un aşkı da pastanın üstünde bulunan çilek gibidir. Yani 5. film, görkemli açılış sahnesinden başlayarak filmin son sahnesine kadar büyük bir heyecan içerisinde izleyeceğiniz; içinde bilimkurgu, savaş, isyan, aşk, dostluk, fedakârlık, bağlılık, komedi, gerilim, macera gibi öğeleri barındıran; o günün şartlarının çok ilerisinde yer alan bir filmdir.

    Henüz tanışmadıysanız eğer, bir an önce bu güzel ve anlamlı, sizi bulunduğunuz dünyadan alıp başka evrenlere götürecek filmi edinin ve izleyin diyorum.

    Yazan: Sadıka Akay

    19-) ‘Nostalghia’ {Nostalji – 1983} / Andrei Tarkovsky
    nostalgia
    Felsefe, Din, estetik okumuştu Tarkovsky ve bunlar sürekli ona ayak bağı olmuştu.
    Andrei Rublev, Solaris, Zerkalo ve Stalker… Bu filmlerde hep “insan” olamamanın ve “insanca” yaşa(ya)mamanın nedenlerini sorguladı. Mutluluğu, sistem tarafından çaresizleştirilen bireyleri, bilimin her şeye çare olamayacağı düşüncesini, savaşı, ayrılığı, özlemi, insan ruhunun ve maneviyatının neden mahvoluşa sürüklendiğini sorguladı.

    Nostalghia´ya geldiğinde özgürlüğün faydasız olduğunu, toplumun yanlış temeller üzerine kurulu olduğunu, Rusya´nın kendisine sahip çıkmadığını, sürgünde olmanın yakıcı acısını dile getirecekti ve toplumun paramparça oluşunu haykıracaktı. Söylediği şeyler öncekinden daha sertti ve bir o kadar gerçekti.

    Çünkü Dünya kapitalizmin kıskaçlarından kurtulamıyor, giderek daha da çirkinleşiyor ve Bela Tarr´ın dediği gibi birileri artık dünyanın yıkımını hızlandırıyordu.

    Her şey yazılıp çizilmişti, insanoğlunun elinden bir şey gelmezdi, savaşlar ve kötü âlimler kaderin bir oyunuydu ve Tarkovsky içinde biriken ‘anlamsızlığı’ Deli Domenico üzerinden haykıracaktı;

    ‘’İnsanoğlu dinle!’’

    Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?

    Yazan: Jef Costello

    20-) ‘Un dimanche a la campagne’ {Kırda Bir Pazar – 1984} / Bertrand Tavernier

    Tavernier’den, “hayata dair” nefis bir film. Doğanın dinginliği, filmin bu dinginliğe eşlik eden minimalizmi ve kartpostallık görüntüler huzur verirken; karakterlerin üzüntüleri ve pişmanlıkları hüzne gark ediyor.

    Tüm bir öykü tek günde geçmektedir, Pazar gününde. Yaşlı bir ressam olan Ladmiral, kırsaldaki bir evde hizmetçisi ile yaşamaktadır. Şehirde yaşayan oğlu Gonzague (Michel Aumont), eşi ve iki çocuğuyla birlikte rutin Pazar ziyaretlerinden birini daha gerçekleştirir. Öğlene doğru kızı İrene de (Sabine Azema) aralarına katılır. Biz izleyicilerin de yerini almasıyla “kırsalda” bir Pazar günü başlamış olur.

    Filmdeki hüzün, ağdalı bir hüzün değil. Tersine, tüm bir filme sinen ölçülü anlatımdan nasibini alan bir hüzün. Aslında filmde bu hüzünler ve pişmanlıklar hep içten içe yaşanıyor. Dışarı yansıtılmıyor. Karakterlerin pişmanlıklarını, kaygılarını, geçmişe dair düş kırıklıklarını “dış sesin” sufle etmesiyle öğreniyoruz. Film süresince ağırbaşlılığını koruyan Gonzague, babası gibi bir ressam olamamanın; cıvıl cıvıl halleriyle ilgi çeken İrene, bir aşk acısının üzüntüsünü yaşamaktadırlar. Mösyö Ladmiral ile kızının son sahnelerdeki kaçamağında baba ile kız arasında cereyan eden sohbet de bu düş kırıklıklarından beslenir. Bir nevi gecikmiş “itiraflar” safhasıdır. (Filmde bu baba-kız ilişkisi çok belirgindir.)

    Kırda Bir Pazar’da resim sanatına, sanatçının duruşuna, sanatta aşırma sorununa dair ipuçları bulmak da mümkün. Resim sanatı bu filmin başrollerinden birini paylaşıyor desek yanlış olmaz. Yaşlı ressamın evi izlenimci tablolarla bezelidir. Kızı ile girdiği bir sohbet esnasında sözü geçmişteki ressamlara getirir. Zikrettiği ressamlar arasında üstad Jean Renoir’in babası da vardır. Zaten filmin kendisi Renoir’in ‘Partie de campagne’sine bir saygı duruşu gibiyken, bu daha da perçinlenmiş olur.

    Yazan: Okaliptus80

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    ====================KİŞİSEL LİSTELER=====================

    *Akif Yılmaz;

    1-) ‘Ordinary People’ {Sıradan İnsanlar – 1980} / Robert Redford

    2-) ‘Raging Bull’ {Öfkeli Boğa – 1980} / Martin Scorsese

    3-) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick

    4-) ‘Idi İ Smotri’ {Gel ve Gör – 1985} / Elem Klimov

    5-) ‘Amadeus’ {1984} / Milos Forman

    6-) ‘Jean de Florette’ {1986} / Claude Berri

    7-) ‘Vesnicko má stredisková’ {Benim Küçük Tatlı Köyüm – 1985} / Jirí Menzel

    8-) ‘L’argent’ {Para – 1983} / Robert Bresson

    9-) ‘Offret’ {Kurban – 1986} / Andrey Tarkovsky

    10-) ‘Krótki film o zabijaniu’ {Öldürme Üzerine Kısa Bir Film – 1988} / Krzysztof Kieslowski

    11-) ‘Le rayon vert’ {Yeşil Işık – 1986} / Eric Rohmer

    12-) ‘Un dimanche à la campagn’ {Kırda Bir Pazar – 1984} / Bertrand Tavernier

    13-) ‘Love Streams’ {Aşk Irmakları – 1984} / John Cassavetes

    14-) ‘Topio stin omichli’ {Puslu Manzaralar – 1988} / Theodoros Angelopoulos

    15-) ‘Tampopo’ {1985} / Jûzô Itami

    16-) ‘Stranger Than Paradise’ {Cennetten de Garip – 1984} / Jim Jarmusch

    17-) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika – 1984} / Sergio Leone

    18-) ‘Au revoir les enfants’ {Hoşçakalın Çocuklar – 1987} / Louis Malle

    19-) ‘The Killing Fields’ {Ölüm Tarlaları – 1984} / Roland Joffé

    20-) ‘Muhsin Bey’ {1986} / Yavuz Turgul

    *Eren Ocak;

    1-) ‘Rumble Fish’ {Siyam Balığı – 1983} / Francis Ford Coppola

    2-) ‘Stand by Me’ {Benimle Kal – 1986} / Rob Reiner

    3-) ‘Forbrydelsens element’ {Suç Unsuru – 1984} / Lars Von Trier

    4-) ‘Blood Simple’ {Kansız – 1984} / Joel & Ethan Coen

    5-) ‘After Hours’ {Saatler Sonra – 1985} / Martin Scorsese

    6-) ‘Der siebente Kontinent’ {Yedinci Kıta – 1989} / Michael Haneke

    7-) ‘Videodrome’ {1983} / David Cronenberg

    8-) ‘The Elephant Man’ {Fil Adam – 1980} / David Lynch

    9-) ‘Back to the Future’ {Geleceğe Dönüş – 1985} / Robert Zemeckis

    10-) ‘Epidemic’ {Salgın – 1987} / Lars Von Trier

    11-) ‘The Last Temptation of Christ’ {Günaha Son Çağrı – 1988} / Martin Scorsese

    12-) ‘Blade Runner’ {Bıçak Sırtı – 1982} / Ridley Scott

    13-) ‘Blue Velvet’ {Mavi Kadife – 1986} / David Lynch

    14-) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick

    15-) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma

    16-) ‘Brazil’ {1985} / Terry Gilliam

    17-) ‘The Color Purple’ {Mor Yıllar – 1985} / Steven Spielberg

    18-) ‘Beetle Juice’ {Beter Böcek – 1988} / Tim Burton

    19-) ‘Aliens’ {Yaratıklar – 1986} / James Cameron

    20-) ‘Raising Arizona’ {1987} / Joel & Ethan Coen

    *Filiz Sezen;

    1-) ‘Fanny och Alexander’ {1982} / Ingmar Bergman

    2-) ‘Krótki film o milosci’ {Aşk Üzerine Kısa Bir Film – 1988} / Krzysztof Kieslowski

    3-) ‘Brazil’ {1985} / Terry Gilliam

    4-) ‘Nuovo Cinema Paradiso’ {Cennet Sineması – 1988} / Giuseppe Tornatore

    5-) ‘Mississippi Burning’ {Mississippi Yanıyor – 1988} / Alan Parker

    6-) ‘Jean de Florette’ {1986} / Claude Berri

    7-) ‘Dead Poets Society’ {Ölü Ozanlar Derneği – 1989} / Peter Weir

    8-) ‘Driving Miss Daisy’ {Bayan Daisy ve Şoförü} / Bruce Bresford

    9-) ‘Ordinary People’ {Sıradan İnsanlar – 1980} / Robert Redford

    10-) ‘Une affaire de femmes’ {Bir Kadın Meselesi – 1988} / Claude Chabrol

    11-) ‘Stand by Me’ { Benimle Kal – 1986} / Rob Reiner

    12-) ‘Sophie’s Choice’ {Sophie’nin Seçimi – 1982} / Alan J. Pakula

    13-) ‘The Color Purple’ {Mor Yıllar – 1985} / Steven Spielberg

    14-) ‘Der Name der Rose’ {Gülün Adı – 1986} / Jean-Jacques Annaud

    15-) ‘The Breakfast Club’ {Kahvaltı Kulübü – 1985} / John Hughes

    16-) ‘Back to the Future’ {Geleceğe Dönüş – 1985} / Robert Zemeckis

    17-) ‘The Shining’ {Cinnet – 1980} / Stanley Kubrick

    18-) ‘Mujeres al borde de un ataque de nervios’ {Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar – 1988} / Pedro Almodóvar

    19-) ‘Rumble Fish’ {Siyam Balığı -1983} / Francis Ford Coppola

    20-) ‘Moonstruck’ {Ay Çarpması – 1987} / Norman Jewison

    *İbrahim Evsen;

    1-) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma

    2-) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone

    3-) ‘Blade Runner’ {Bıçak Sırtı – 1982} / Ridley Scott

    4-) ‘Nuovo Cinema Paradiso’ {Cennet Sineması – 1988} / Giuseppe Tornatore

    5-) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick

    6-) ‘Gandhi’ {1982} /

    7-) ‘First Blood’ {İlk Kan} /

    8-) ‘Ran’ {1985} / Akira Kurosawa

    9-) ‘The Shining’ {Cinnet – 1980} / Stanley Kubrick

    10-) ‘Angel Heart’ {Şeytan Çıkmazı – 1987} / Alan Parker

    11-) ‘Amadeus’ {1984} / Milos Forman

    12-) ‘Raging Bull’ {Kızgın Boğa – 1980} / Martin Scorsese

    13-) ‘Sophie’s Choice’ {Sophie’nin Seçimi – 1982} / Alan J. Pakula

    14-) ‘Stand by Me’ {Benimle Kal / 1986} / Rob Reiner

    15-) ‘Rumble Fish’ {Siyam Balığı -1983} / Francis Ford Coppola

    16-) ‘The Untouchables {Dokunulmazlar – 1987} / Brian De Palma

    17-) ‘Platoon {Müfreze – 1986} / Oliver Stone

    18-) ‘The Dead’ {Ölüler – 1987} / John Huston

    19-) ‘Ordinary People’ {Sıradan İnsanlar – 1980} / Robert Redford

    20-) ‘Rain Man’ {Yağmur Adam – 1988} / Barry Lavinson

    *Jef Costello;

    1-) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone

    2-) ‘Der siebente Kontinent’ {Yedinci Kıta – 1989} / Michael Haneke

    3-) ‘Sans toit ni loi’ {Yersiz Yurtsuz – 1985} / Agnès Varda

    4-) ‘Nostalghia’ {Nostalji – 1983} / Andrei Tarkovsky

    5-) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma

    6-) ‘ Birdy’ {1984} / Alan Parker

    7-) ‘Rumble Fish’ {Siyam Balığı -1983} / Francis Ford Coppola

    8-) ‘L’argent’ {Para – 1983} / Robert Bresson

    9-) ‘House of Games’ {Oyun Evi} / David Mamet

    10-) ‘Vesnicko má stredisková’ {Benim Küçük Tatlı Köyüm – 1985} / Jirí Menzel

    11-) ‘Salaam Bombay’ {Selam Bombay – 1988} / Mira Nair

    12-) ‘Blood Simple’ {Kansız – 1984} / Joel & Ethan Coen

    13-) ‘At’ {1981} / Ali Özgentürk

    14-) ‘Withnail and I’ { Withnail ve Ben – 1987} / Bruce Robinson

    15-) The Hit {1984} / Stephen Frears

    16-) ‘Le rayon vert’ {Yeşil Işık – 1986} / Eric Rohmer

    17-) ‘Les années lumière’ {1981} / Alain Tanner

    18-) Permanent Vacation {1980} / Jim Jarmusch

    19-) Angst {1983} / Gerald Kargl

    20-) The Hand {Kesik El – 1981} / Oliver Stone

    *Kadircan Kendinibilir;

    1-) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone

    2-) ‘Raging Bull’ {Kızgın Boğa – 1980} / Martin Scorsese

    3-) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma

    4-) ‘Blade Runner’ {Bıçak Sırtı – 1982} / Ridley Scott

    5-) ‘Paris, Texas’ {1984} / Wim Wenders

    6-) ‘The Shining’ {Cinnet – 1980} / Stanley Kubrick

    7-) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick

    8-) ‘Ferris Bueller’s Day Off’ { Ferris Bueller’la bir gün- 1986} / John Hughes

    9-) ‘Stand by Me’ {Benimle Kal / 1986} / Rob Reiner

    10-) Dip huet seung hung {Kiralık Katil – 1989} / John Woo

    11-) ‘The Thing’ {Şey – 1982} / John Carpenter

    12-) ‘The King of Comedy’ {Kahkahalar Kralı – 1983} / Martin Scorsese

    13-) ‘The Terminator’ {1984} / James Cameron

    14-) ‘The Fly’ {Sinek – 1986} / David Cronenberg

    15-) ‘Krótki film o zabijaniu’ {Öldürme Üzerine Kısa Bir Film – 1988} / Krzysztof Kieslowski

    16-) ‘Dom za vesanje’ {Çingeneler Zamanı – 1988} / Emir Kusturica

    17-) ‘The Untouchables {Dokunulmazlar – 1987} / Brian De Palma

    18-) ‘Sophie’s Choice’ {Sophie’nin Seçimi – 1982} / Alan J. Pakula

    19-) ‘Spoorloos’ {1988} / George Sluizer

    20-) ‘Rumble Fish’ {Siyam Balığı -1983} / Francis Ford Coppola

    *Mehmet Çelik;

    1-) ‘Idi i smotri’ {Gel ve Gör – 1985} / Elem Klimov

    2-) ‘The Cook the Thief His Wife & Her Lover’ {Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı – 1989} / Peter Greenaway

    3-) ‘Back to the Future’ {Geleceğe Dönüş – 1985} / Robert Zemeckis

    4-) ‘Blade Runner’ {Bıçak Sırtı – 1982} / Ridley Scott

    5-) ‘E.T. the Extra-Terrestrial’ {1982} / Steven Spielberg

    6-) ‘Star Wars: Episode V – The Empire Strikes Back’ {Star Wars: Bölüm 5 – İmparatorun Dönüşü -1980} / Irvin Kershner

    7-) ‘Raging Bull’ {Kızgın Boğa – 1980} / Martin Scorsese

    8-) ‘Krótki film o zabijaniu’ {Öldürme Üzerine Kısa Bir Film – 1988} / Krzysztof Kieslowski

    9-) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone

    10-) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick

    11-) ‘The Shining’ {Cinnet – 1980} / Stanley Kubrick

    12-) ‘Paris, Texas’ {1984} / Wim Wenders

    13-) ‘Un dimanche à la campagne’ {Kırda Bir Pazar – 1984} / Bertrand Tavernier

    14-) ‘Raiders of the Lost Ark’ {Kutsal Hazine Avcıları – 1981} / Steven Spielberg

    15-) ‘Nineteen Eighty-Four’ {Bin Dokuz Yüz Seksen Dört – 1984} / Michael Redford

    16-) ‘Mad Max-2’ {Çılgın Max-2 – 1981} / George Miller

    17-) ‘Blue Velvet’ {Mavi Kadife – 1986} / David Lynch

    18-) ‘Angel Heart’ {Şeytan Çıkmazı – 1987} / Alan Parker

    19-) ‘Nostalghia’ {Nostalji – 1983} / Andrei Tarkovsky

    20-) ‘Adventures in Babysitting’ {Bebek Bakıcısının Maceraları – 1987} / Chris Columbus

    *Okaliptus80;

    1-) ‘Le rayon vert’ {Yeşil Işık – 1986} / Eric Rohmer

    2-) ‘Silkwood’ {1983} / Mike Nichols

    3-) ‘Un dimanche à la campagne’ {Kırda Bir Pazar – 1984} / Bertrand Tavernier

    4-) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone

    5-) ‘Raging Bull’ {Kızgın Boğa – 1980} / Martin Scorsese

    6-) ‘Kiss of the Spider Woman’ {Örümcek Kadının Öpücüğü – 1985} / Hector Babenco

    7-) ‘Sid and Nancy’ {1986} / Alex Cox

    8-) ‘My Dinner with Andre’ {Andre ile Akşam Yemeğim – 1981} / Louis Malle

    9-) ‘Idi i smotri’ {Gel ve Gör – 1985} / Elem Klimov

    10-) ‘Czlowiek z zelaza’ {Demir Adam – 1981} / Andrzej Wajda

    11-) ‘Evil Dead’ {Şeytanın Ölüsü – 1981} / Sam Raimi

    12-) ‘Drowning by Numbers’ {Sayılarda Boğulmak – 1988} / Peter Greenaway

    13-) ‘Muhsin Bey’ {1987} / Yavuz Turgul

    14-) ‘Zengin Mutfağı’ {1988} / Başar Sabuncu

    15-) ‘Nuovo Cinema Paradiso’ {Cennet Sineması – 1988} / Giuseppe Tornatore

    16-) ‘Mauvais sang’ {Kötü Kan – 1986} / Leos Carax

    17-) ‘Tre fratelli’ {Üç Kardeş – 1981} / Francesco Rosi

    18-) ‘A Time to Live and a Time to Die’ {1985} / Hsiao-hsien Hou

    19-) ‘Die bleierne Zeit’ {Kurşun Yıllar – 1981} / Margarethe von Trotta

    20-) ‘Palombella rossa’ {Kızıl Güvercin – 1989} / Nanni Moretti

    *Sadıka Akay;

    1-) ‘Star Wars: Episode V – The Empire Strikes Back’ {Star Wars: Bölüm 5 – İmparatorun Dönüşü -1980} / Irvin Kershner

    2-) ‘Raging Bull’ {Kızgın Boğa – 1980} / Martin Scorsese

    3-) ‘Yol’ {1981} / Şerif Gören, Yılmaz Güney

    4-) ‘Gandhi’ {1982} / Richard Attenborough

    5-) ‘Nostalghia’ {Nostalji – 1983} / Andrei Tarkovsky

    6-) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma

    7-) ‘Amedeus’ {1984} / Milos Forman

    8-) ‘Kaze no tani no Naushika’ {Rüzgarlı Vadi – 1984} / Hayao Miyazaki

    9-) ‘Ran’ {1985} / Akira Kurosawa

    10-) ‘Highlander’ {1986} / Russell Mulcahy

    11-) ‘Platoon’ {Müfreze – 1986} / Oliver Stone

    12-) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick

    13-) ‘Muhsin Bey’ {1987} / Yavuz Turgul

    14-) ‘Rain Man’ {Yağmur Adam – 1988} / Barry Levinson

    15-) ‘Dom za vesanje’ {Çingeneler Zamanı – 1988} / Emir Kusturica

    16-) ‘Dead Poets Society’ {Ölü Ozanlar Derneği – 1989} / Peter Weir

    17-) ‘When Harry Met Sally…’ {Harry ile Sally Tanışınca – 1989} / Rob Reiner

    18-) ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ {1989] / Tunç Başaran

    19-) ‘Driving Miss Daisy’ {Bayan Daisy’nin Şoförü – 1989} / Bruce Beresford

    20-) ‘Born on the Fourth of July’ {Doğum Günü Dört Temmuz – 1989} / Oliver Stone

    *Yusuf Bozdemir;

    1) ‘Ran’ {1985} / Akira Kurosawa

    2) ‘Raging Bull’ {Kızgın Boğa – 1980} / Martin Scorsese

    3) ‘Fanny och Alexander’ {Fanny ve Alexander – 1982} / Ingmar Bergman

    4) ‘Blue Velvet’ {Mavi Kadife – 1986} / David Lynch

    5) ‘Shoah’ {1985} / Claude Lanzmann

    6) ‘Krótki film o zabijaniu’ {Öldürme Üzerine Kısa Bir Film – 1988} / Krzysztof Kieslowski

    7) ‘Blade Runner’ {Bıçak Sırtı – 1982} / Ridley Scott

    8) ‘Dead Ringers’ {Ölü İkizler – 1988} / David Cronenberg

    9) ‘Idi i smotri’ {Gel ve Gör – 1985} / Elem Klimov

    10) ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone

    11) ‘The Shining’ {Cinnet – 1980} / Stanley Kubrick

    12) ‘Hannah and Her Sisters’ {Hannah ve Kız Kardeşleri – 1986} / Woody Allen

    13) ‘Das Boot’ {Denizaltı – 1981} / Wolfgang Petersen

    14) ‘Videodrome’ {1983} / David Cronenberg

    15) ‘Do the Right Thing’ {Doğruyu Seç – 1989} / Spike Lee

    16) ‘Nuovo Cinema Paradiso’ {Cennet Sineması – 1988} / Giuseppe Tornatore

    17) ‘The Elephant Man’ {Fil Adam – 1980} / David Lynch

    18) ‘Full Metal Jacket’ {1987} / Stanley Kubrick

    19) ‘Crimes and Misdemeanors’ {Suçlar ve Kabahatler – 1989} / Woody Allen

    20) ‘When Harry Met Sally…’ {Harry ile Sally Tanışınca – 1989} / Rob Reiner

    *Ziya Toroslu;

    1-) ‘Body Double’ {Sahte Vücutlar – 1984} / Brian De Palma

    2-) ‘Topio stin omichli’ {Puslu Manzaralar – 1988} / Theodoros Angelopoulos

    3-) ‘Dangerous Liaisons’ {Tehlikeli İlişkiler – 1988} / Stephen Frears

    4-) ‘Casualties of War ‘ {Savaş Günahları – 1989} / Brian De Palma

    5-) ‘L’ours’ {Ayı – 1988} / Jean-Jacques Annaud

    6-) ‘The Running Man’ {Koşan Adam – 1987} / Paul Michael Glaser

    7-) ‘Batman’ {1989} / Tim Burton

    8-) ‘No Way Out’ {Çıkış Yok – 1987} / Roger Donaldson

    9-) ‘Krótki film o zabijaniu’ {Öldürme Üzerine Kısa Bir Film – 1988} / Krzysztof Kieslowski

    10-) ‘The Runaway Train’ {Firar Treni – 1985} / Andrey Konchalovskiy

    11-) ‘Tango & Cash’ {Tango ve Cash – 1989} / Andrey Konchalovskiy

    12-) ‘Predator’ {Av- 1987} / John McTiernan

    13-) ‘Mississipi Burning’ {Mississipi Yanıyor – 1988} / Alan Parker

    14-) ‘Platoon’ {Müfreze – 1986} / Oliver Stone

    15-) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma

    16-) ‘Dom za vesanje’ {Çingeneler Zamanı – 1988} / Emir Kusturica

    17-) ‘The Terminator’ {1984} / James Cameron

    18-) ‘House of Games’ {Oyun Evi} / David Mamet

    19-) ‘Lethal Weapon’ {Cehennem Silahı – 1987} / Richard Donner

    20-) ‘Ordinary People’ {Sıradan İnsanlar – 1980} / Robert Redford

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    Öncelikle bazı yazılarımızın gecikmesinden ötürü dosyamızın bir ay gecikmeli yayına girdiğini belirtmek isterim. Katılımcılarımızın ve okuyucularımızın sabrı için teşekkür ederim.

    Değerli listeleriyle ve yorumlarıyla dosyanın oluşumunda katkıda bulunan arkadaşlarımıza, eksik yazıları tamamlama konusunda özellikle çaba sarf eden dostlarımıza teşekkür ederim.

    Yine bazı arkadaşlarımızın yorumlarının fazlaca uzun olması ve konsepte uymaması nedeniyle bazı yerlerini kırpmak zorunda kaldığımı belirtmek isterim.

    70’li yıllar seçkisinde buluşmak dileğiyle :)

    ‘’90’lı Yılların En İyi 20 Filmi’’ için tıklayın.

    ‘’2000’li Yılların En İyi 20 Filmi’’ için tıklayın.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Öncelikle listeye emeği geçen tüm arkadaşlardan özür diliyorum zira listenin yayınlanmasındaki gecikme benden kaynaklandı.

    Listeye emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum yine gayet güzel ve orjinal bir liste oluşturmuşuz. Yaptığımız bu dönem seçkilerinin mimarı olan Mehmet’e de emeklerinden dolayı ayrıca teşkkür etmek istiyorum ve devamını diliyorum.

    Her yıl yaptığımız sinemanın yıldönümü seçkilerimiz de en kısa zamanda başlayacaktır, tüm site üyelerine ve takipçilerimize duyurulur.

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    Bu arada Star Wars yorumunu Sadıka Akay’ın nişanlısı Cem Akmangit ile birlikte kaleme aldığını not düşmem gerekiyor.

    Yine değerli arkadaşım Yusuf Bozdemir’in isteği üzerine alternatif listelerini de yayınlıyorum.

    1) ‘L’argent’ {Para – 1983} / Robert Bresson

    2) ‘Paris, Texas’ {1984} / Wim Wenders

    3) ‘Die Sehnsucht der Veronika Voss’ {Veronika Voss’ un Gizemi – 1982} / Rainer Werner Fassbinder

    4) ‘Kagemusha’ {1980)} / Akira Kurosawa

    5) ‘Rumble Fish’ {Siyam Balığı – 1983} / Francis Ford Coppola

    6) ‘Back to the Future’ {Geleceğe Dönüş – 1985} / Robert Zemeckis

    7) ‘The King of Comedy’ {Komediler Kralı – 1983} / Martin Scorsese

    8) ‘Amadeus’ {1984} / Milos Forman

    9) ‘The Fly’ {Sinek – 1986} / David Cronenberg

    10) ‘After Hours’ {Saatler Sonra – 1985} / Martin Scorsese

    11) ‘Blood Simple.’ {Kansız – 1984} / Joel Coen, Ethan Coen

    12) ‘Radio Days’ {Radyo Günleri – 1987} / Woody Allen

    13) ‘The Thing’ {Şey – 1982} / John Carpenter

    14) ‘E.T. the Extra-Terrestrial’ {1982} / Steven Spielberg

    15) ‘Scarface’ {Yaralı Yüz – 1983} / Brian De Palma

    16) ‘Aliens’ {Yaratık 2 – 1986} / James Cameron

    17) ‘The Evil Dead’ {1981} / Sam Raimi

    18) ‘Stand by Me’ {1986} / Rob Reiner

    19) ‘Bad Timing’ {Kötü Zamanlama – 1980} / Nicolas Roeg

    20) ‘Say Anything…’ {Birşey Söyle – 1989} / Cameron Crowe

    Bu da henüz izleme fırsatı bulamadığı, önemli olabileceğini düşündüğü “izleyemediği 20″ listesi:

    Atlantic City (1980) / Louis Malle

    Berlin Alexanderplatz (1980) / Rainer Werner Fassbinder

    The Last Metro (1980) / François Truffaut

    Mephisto (1981) / István Szabó

    Fitzcarraldo (1982) / Werner Herzog

    Gandhi (1982) / Richard Attenborough

    The Ballad of Narayama (1983) / Shôhei Imamura

    Nostalghia (1983) / Andrey Tarkovskiy

    Zelig (1983) / Woody Allen

    A Passage to India (1984) / David Lean

    Brazil (1985)/ Terry Gilliam

    Au Revoir Les Enfants (1987) / Louis Malle

    The Last Emperor (1987) / Bernardo Bertolucci

    Wings of Desire (1987) / Wim Wenders

    Dekalog (1988) / Krzysztof Kieslowski

    Damnation (1988) / Béla Tarr

    Krótki film o milosci (1988) / Krzysztof Kieslowski

    My Neighbor Totoro (1988) / Hayao Miyazaki

    A City of Sadness (1989) / Hsiao-hsien Hou

    The Killer (1989) / John Woo

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Valla ben listeyi çok beğenmedim..
    “en az 5-6 film neden orda, niye var?” diye kendi kendime sordum..
    1-2 film dışında popüler bir liste olmuş, ki bu sitedeki en´li listeler böyle olmazdı..
    Haneke´nin balyoz etkisindeki, nihilizm temalı “Yedinci Kıta”´sını genel listede görmek isterdim..Listeye giren en eaz 12-13 filmden çok daha iyidir …
    “Bir zamanlar Amerika”, “Scarface”, “Raging Bull” hemen hemen bankoydu..”Full Metal Jacket” ve “Rumble Fish” de hemen arkalarından..
    “Raging Bull”´u alteden “Ordinary People”´yi orda görmek de.. ne bilim, Moretti´nin “Oğul Odası”´ daha çarpıcıdır..ya da ben öyle düşünüyorum..(Rashomon´a selam!)
    Kişisel listemi hazırladıktan birkaç gün sonra aklıma bir film geldi, -ki genel listede de göremeyince baya üzüldüm..
    “Paris, Texas” (1984)..Veya “Arzunun Kanatları”..Yazık etmişiz ..
    “House OF Games”´´e (1987) de bir selam çakılmalı..(Doğru değil mi Doğan Hocam:)?

    Kişisel listeler de baya iyiymiş..Uluslararası Popüler listelerde genellikle göz ardı edilen flmleri kişisel seçkilerde görebiliyoruz; bu, çok iyi..

    70´lere de el atmak gerek..İyi gidiyoruz..

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    Mehmet’ e alternatif listelerimi de paylaştığı için teşekkür ediyorum… Genel seçkiye gelince, Jef_Costello arkadaşımıza katıldığımı belirtmem gerek. Her ne kadar genel anlamda güzel bir liste olsa da, bazı filmlerin olmayışı üzücü. Özellikle Blue Velvet gibi bir filmin bu listede olmaması beni derinden etkiledi:) Tabi hep birlikte oluşturduğumuz bir liste olduğu için kişilere göre eksiklerin olması gayet normal. Sonuçta ne yaparsak yapalım, liste bazılarımıza hep eksik gelecektir. Bu da her listenin klasik bir özelliğidir. Ya da ben öyle düşünüyorum..(Rashomon’ a ikinci selam!:))

    Claude Lanzman’ ın Shoah adlı muhteşem eserini de tüm site sakinlerine tavsiye ediyorum. 9 saatlik süresi sizler için bir korku olmasın arkadaşlar, izleyin izlettirin!

    Kişisel listelerden de; en kişisel listenin okaliptus’ un listesi olduğunu düşünüyorum. Bunu hissedebiliyorsunuz:)

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Burada (sitede) 80´lere hakim olduğunu düşündüğüm üstadlar varken haddime değil ama ben yine de birkaç film eklemek istiyorum..(adı hiç zikredilmeyenlerden..)

    *Arrebato {Ivan Zulueta, 1980}
    *Pixote {Hector Babenco, 1981}
    *Drugstore Cowboy {Gus Van Sant, 1989}
    *Last Exit to Brooklyn {Uli Edel, 1989}
    *Sex, Lies, and Videotape {Steven Soderbergh, 1989} (Yazılmamasına çok şaşırdım, ben son anda listemden çıkarmıştım..İlginç..
    Gerçi Palmiyeyi aldığı için kızgındım bu filme..Sebebini tahmin edebiliyorsunuzdur..Yıla dikkat!)
    *Death of a Salesman {Volker Schlöndorff, 1985}
    *De Vierde Man {Paul Verhoeven, 1983}
    *The Hitcher {Robert Harmon, 1986}
    *Betty Blue {Jean-Jacques Beineix, 1986}
    *Koyaanisqatsi {Godfrey Reggio, 1982}
    *Possession {Andrej Zulawski, 1981]
    *Rikos ja rangaistus {Aki Kaurismäki, 1983}
    *The Little Thief {Claude Miller, 1988}
    *White Dog {Samuel Fuller, 1982}
    *Tender Mercies {Bruce Beresford, 1983} (Okaliptus80´e ve Ziya Toroslu´ya teşekkürler)
    *Phenomena {Dario Argento, 1985}
    *They Live {John Carpenter, 1988} (Yaşıyorlar hala!)
    *Khane-ye doust kodjast? {Abbas Kiarostami, 1987}
    *Reds {Warren Beatty, 1981} (Okaliptus80´den bunu bekliyordum..Ama o, diğer politik tercihlerini kullanmış:)
    *Empire of the Sun {Steven Spielberg, 1987} (Yönetmeni sevmem ama filmi iyidir..Kosinski´nin “Boyalı Kuş”´una benzer..)
    *Nekromantik {Jörg Buttgereit, 1987}
    *Taxidi sta Kythira {Theodoros Angelopoulos, 1984}
    *The Outsiders {Francis Ford Coppola, 1983} {Rumble Fish varken gerekli değildi belki de..)
    *Yeelen {Souleymane Cissé, 1987} (Afrika sinemasından tavsiye edebileceğim nadir işlerden biri..)
    *Dao ma zei {Zhuangzhuang Tian, 1986}
    *Henry: Portrait of a Serial Killer {John McNaughton, 1986}
    *Anayurt Oteli {Ömer Kavur, 1987}
    *The House on the edge of the park {Ruggero Deodato, 1980}
    *The Cyclist {Mohsen Makhmalbaf, 1987}
    *In a Glass Cage {Agustí Villaronga, 1987}

  • okaliptus80 diyor ki:

    Katkıda bulunan herkese teşekkürler. Dilerim ’1920′lerin En İyi 20 Filmi’ne dek sürer bu yolculuk. İş ki sağlık olsun. O günleri de görürüz elbet.

    80′ler gerçekten bir derya. Bu tarz listelerden sonra “keşke şunu da alsaydım” gibi hayıflanmalar mutlaka oluyor, olacak. O kadar çok hazine var ki… Bunların bir kısmını Jef son mesajında sıralamış zaten. (House of Games’e bir selam daha.)

    Bir de şöyle bir durum var. En azından bende var bu takıntı… Bu tarz listeler yaparken, yaptığınız listenin “kuşatıcı” olmasını istiyorsunuz. Kuşatıcıdan kastım şu: LSeçkinizin olabildiğince farklı ülke ve kıtayı; türü; sinema anlayışını kapsamasını istiyorsunuz. Bu kuşatıcılık adına, bazen normalde belki ilk 50′nize girecek filmi ilk 20′nize alabiliyorsunuz… Yine aynı mantıkla bir yönetmeni iki defa yazmak istemiyor, söz konusu yönetmenin çok sevdiğiniz diğer bir filminden feragat edebiliyorsunuz… Niceliksel olarak ağırlığı oluşturdukları için radarlarından kaçılması zor olan ABD – Fransa – İtalya üçlüsüne -ister istemez- torpil geçmek kaydıyla; aynı ülkeden mümkün mertebe birden fazla film almamaya çalışıyorsunuz. Mesela Zanussi’nin ‘Sakin Güneş Yılı’nı yazmayı istemiştim ama vatandaşı Wajda’dan bir film alınca vazgeçtim. Fakat sonradan da İskandinavya’dan hiç film almadığımı fark ettim. Tabi iş işten geçmişti. Yoksa bir Kaurismaki (proleterya üçlemesinden) fena olmazdı.

    Yani liste yapmak zahmetli bir iş. Göründüğü kadar kolay değil.

    Emeğimize sağlık! Bu bizim listemiz.

  • Ziya Toroslu diyor ki:

    Bende listelerini paylaşan site üyelerimiz dahil olmak üzere emeği geçen herkese gönülden teşekkür ediyorum, elinize sağlık.

    Liste konusunda bir kaçınılmazlık olduğunu ve bu kaçınılmazlığa saygı duymakla birlikte hayalkırıklığı yaşandıysa telafiyi kişisel seçkilerde arayabileceğimizi söylemek istiyorum. Kaçınılmazlıktan kastım örneğin Scarface’in, Bir Zamanlar Amerika’danın olmadığı bir 80′ler seçkisi alternatif bir liste olur zaten, bunun da dediğim gibi hemen aşağıdaki kişisel seçkilerle dengelendiğini düşünüyorum.

    Okaliptüs hocam kendi listesini nasıl oluşturduğundan bahsetmiş, benim de dilim döndüğünce filmleri neye göre seçtiğimden bahsetmem gerekirse listeyi tamamen kişisel kaygılarla oluşturduğumu söyleyebilirim.

    Örneğin Bir Zamanlar Amerika’da Predator filminden çok daha önemli, değerli bir film olabilir, öyledir, ancak benim Predator’u listeye alarak Bir Zamanlar Amerika’dayı dışarıda bırakma sebebim hem Predator’u kendi türü içinde bir milat olarak görmem hem de o filmi daha çok sevmem, o filme karşı daha çok sempati duymamdan kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde 89 yapımı Tim Burton klasiği Batman bana göre en iyi iki üç çizgi roman uyarlamasından biri olduğu için, müthiş bir modern kara film örneği, bununla birlikte inanılmaz bir hayal gücünün ürünü olduğu için ve Kuzuların Sessizliği’nde Anthony Hopkins’in Hannibal Lecter performansıyla eş tuttuğum Jack Nicholson’ın Joker performansı ve dahası için listeme aldım.

    Listemde sıralamaya baktığınızda belki bir tuhaflık gözünüze çarpabilir. 80′lerin “en baba” ve seçkiye girmeyi en çok hak eden klasiklerini hep listemin en sonlarına yazmışım. Bunun sebebi zaten o filmlerin başkaları tarafından ilk sıralara yazılacağını ve büyük ihtimalle listeye gireceğini tahmin etmemden dolayıdır. Örneğin Scarface’i 1 numaraya yazmak mantıklı gelmedi bana. Sözün özü seçerken tamamen duygusal sıralarken tamamen mantıklı davrandım :)

  • sersak diyor ki:

    Arkadaşlar ellerinize sağlık harika bir liste olmuş . Bende izlemediğim bazı değerli filmleri burdan seçip izleyeceğim . Tekrar teşekkürler.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Sıralama boyutu da var değil mi. İnce elemiş, sık dokumuşsunuz sevgili Ziya :) Her sıkı sinemasever biraz böyle değil midir zaten!
    Aslında bazen ister istemez böyle stratejiler uygulamak zorunda kalıyorsunuz. Normalde yapmayacağınız bir liste de yapabiliyorsunuz. Bu daha çok 116 yılın 116 … türevli seçkilerde oluyor. Zira katılan kişi sayısının az; seçilmesi gereken film sayısınınsa çok olduğu seçkiler bunlar. Sitemiz kurulduğu günden bu yana bağımsız bir çizgide ilerliyor ve kemikleşmiş birkaç üye ile de yoluna devam ediyor. Haliyle sayıyı tamamlamak, tamamlanamıyorsa da bol tutmak için ‘B’ ya da ‘C’ listeleri yaptığımız oluyor. Tekrara düşmemek adına.

    Neyse, çok dağıtmadan 80′lere döneyim… Bir de seçim aşaması demiştiniz galiba Ziya. Ben mümkün mertebe duyguları ve mantığı harmanlıyorum o safhada. O şekilde bir liste oluşturuyorum. Salt duygusal davranırsam, seçkim “büsbütün” kişiselleşecek ve subjektifleşecek (büsbütün diyorum, zira her seçki kişisel ve özneldir zaten); salt mantığı yani sinemasal kaygıyı öne çıkarırsam da bu defa seçkim mekanikleşecek, ruhsuzlaşacak diye endişe ediyorum. O ayarı tutturmaya çalışıyorum. Tabi ne kadar başarılı olduğum tartışılır. Bazen duygu kefesi ile mantık çarpışıyor çünkü.
    Mesela Alan Rudolph… Yönetmenin 80′lere tarihli bir filmi vardır, belki de en iyi filmidir bu. Adı ‘Trouble in Mind’. Filmde sağlam bir olay örgüsü, iyi bir kadro, etkileyici bir atmosfer ve sıra işi denilemeyecek bir anlatım/üslup bulunur. Bir yeraltı filmidir ve stilize de bir şiddet barındırır. Restoranda silahların konuştuğu ağır çekim bir sahne vardır mesela, hala aklımdan çıkmaz. Duygularım, sevdiğim bu filmi listeye son sıralardan sokmam için bana baskı yaparken; mantığım “sen aksiyon sinemasına çok yakın sayılmazsın, hem Bir Zamanlar Amerika’da dururken bunu dahil etmenin manası yok” gibilerinden ültimatomlar sıraladı. Sonuçta olan canım filme oldu. Ama anmış olduk bu vesileyle, hatırı kalmamıştır artık :)

  • Ziya Toroslu diyor ki:

    Biraz öyle oldu galiba sevgili hocam :)

    Bahsettiğiniz film Trouble in Mind’ı 2005, 2006 yıllarında keşfettim, ancak özellikle dil engeli olanlar için filme ülkemizde ulaşmak imkansız, evet iddialı biliyorum ama imkansız. Böyle birkaç film daha var. Jerry Schatzberg’li Street Smart ile My Dinner with Andre gibi. Ancak Trouble in Mind ben çocukken özel bir tv kanalında (kanalın ismini de hatırlıyorum) cumartesi öğle kuşağı sinemasında bazen de pazar sabahları gösterilirdi, ancak benim ilgimi çekmezdi ve o yüzden izlemedim hiç :) Şimdiki aklım olsa diyemiyorum çünkü malum o yaştaki çocukların zevkleri farklı oluyor. Bu arada bir Kris Kristofferson hayranı olduğumu da belirteyim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Convoy”u (1978) seviyorsunuzdur o halde. Esaslı filmdir.

    Evet, Trouble in Mind’e Dvd formatında ve pürüzsüz ulaşmak çok zor. Ben tv’de izlemiş gruptanım zaten. 80′lerin köşede kalmış filmleri çok verilirdi o dönem.

  • Ziya Toroslu diyor ki:

    Sevmez miyim? Ayrıca bana göre en iyi 3 Sam Peckinpah filmi arasına girer.

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Emeği geçen herkese teşekkürler.
    80′ler diyince başlangıçta belli filmler geldi aklıma çok da iyi filmler çıkmayacak sanki diye düşündüm. Biraz düşününce gerçekten çok sayıda kaliteli film olduğunu gördüm. Listemi oluşturma aşamasında Okaliptus80′in değindiği gibi olabildiğince farklı ülkeden filmler ve yönetmenler olmasını istedim; ama sanki olmadı. Neyse belki bir gün…
    Böyle seçkilerde gerek sıralama gerekse de seçkiye giren filmler herkesin istediği şekilde olmayabilir. Doğaldır. Nihayetinde farklı beğenilere sahip kişilerin yazdığı filmlerden oluşturulmakta seçki.
    Yazdığım filmleri sıralarken illa şu film şurada bu film burada olsun demedim, inanır mısınız 2 dakikada sıraladım. Mehmet’e gönderdikten sonra nasıl sıralamışım diye pişman oldum, tabi yazamadıklarım da ayrı…
    Chris Marker’in ‘Sans soleil’ {Güneşsiz – 1983}, Spielberg’in ‘The Color Purple’ {Mor Yıllar – 1985}, Alain Resnais’ten ‘Mon oncle d’Amérique’ {Amerikalı Amcam – 1980}, Costa-Gavras’tan ‘Missing’ {Kayıp – 1982} / Patrice Leconte’den ‘Monsieur Hire’ {1989}, David Lynch’den ‘The Elephant Man’ {Fil Adam – 1980}, Hayao Miyazaki’den ‘Tonari no Totoro’ {Komşum Totoro – 1988}, Hsiao-hsien Hou’dan ‘Bei qing cheng shi’ {Hüznün Şehri – 1989}, Peter Weir’den ‘Witness’ {Tanık – 1985}, Terence Davies’ten ‘Distant Voices, Still Lives’ {Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar – 1988}, Bruce Beresford’dan ”Breaker’ Morant’ {1980}, Yimou Zhang’tan ‘Hong gao liang’ {Kızıl Darı Tarlaları – 1987}, Jan Svankmajer’den ‘Neco z Alenky’ {1988}, Jayne Loader ve Kevin Rafferty’den ‘The Atomic Cafe’ {1982}, Karel Reisz’den ‘The French Lieutenant’s Woman’ {Fransız Teğmenin Karısı – 1981}, Bill Forsyth’den ‘Local Hero’ {Yerel Kahraman – 1983}, James Ivory’den ‘A Room with a View’ {Manzaralı Oda – 1985}, Ettore Scola’dan ‘La nuit de Varennes’ {Varennes Geceleri – 1982}, Cameron Crowe’den ‘Say Anything…’ {Birşey Söyle – 1989}…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bir 70′ler yapar mıyız yakın zamanda?

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    O zaman söz Mehmet’te…? :)

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Bence 70´ler, 80´lerden daha kolay olacak..
    Ben listemi uzun zaman önce hazırlamıştım..
    Arşivime baktım ve listemde değişiklik yaratacak film yok..
    118 yılın 118 filmi listemde ise gömülü hazineleri sıralamayı düşünüyorum.
    1920-1945 arası dönemden “sivrilen, göze çarpan, diğerlerinden ayrı duran yapım” da pek göremiyorum; gene aynı filmleri yazacağım…

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    Bence gayet uygun olur.

    Yazarlarımıza en kısa zamanda mail atacağım.
    Ayrıca katılmak isteyen arkadaşlarımız, sitemizin iletişim bölümünden ya da facebook sayfamız üzerinden iletişime geçebilirler.

    Şimdiden hepimize kolay gelsin :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    118 öncesi güzel haber bu :) Umarım katılım bol olur. Herkese kolay gelsin.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Valla house of games’e selam çaktık da senin listende niye yok o film okaliptus80 :)
    o kadar övgüler dizdin bu filme eski sitede, şimdi ise listende yok:)
    **

    -Blöfünü gördüm..Seni umursamayan bir adama blöf yapamazsın..

    +MACERASIZ HAYAT NEYE BENZER? :)

    House Of Games (1987)

    (Amerikan tarzı:)

    **

  • okaliptus80 diyor ki:

    Max Cady gibisin Jef, hiçbir şeyi unutmuyorsun :)

    O anki ruh halimi hatırlamam lazım. Değilse bile, sonuçta bu işin kesin bir matematiği de yok.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler