Sinema Büyüsü Sunar: 2000′li Yılların En İyi 20 Filmi

Sinema Büyüsü yazarları son 10 yılın en iyi 20 filmini seçti.

Sinema Büyüsü yazarlarından Okaliptus80, Milşin, İzlandik, Kadir503, November76, Rashomon ve Oscar1895‘in katılımıyla nihayete eren listemiz, yazarların kişisel 20 filmlik listelerinden derlendi.

Keyifle okumanız dileğiyle…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sinema Büyüsü Sunar: 2000′li Yılların En İyi 20 Filmi” bu yazı hakkında 15 yorum var

  • oscar1895 diyor ki:

    1-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    Yıl: 1962. Yer: Hong Kong. Havadaki nem oranı yüksek, oldukça kalabalık bir kent. Bu kalabalık kentin orta yerinde aynı apartmana taşınan iki çift. Bay Chow ve Bayan Chan, eşlerinin sık sık şehir dışında olmasından dolayı beraber vakit geçirmeye başlarlar. Ev sahipleriyle beraber Şangay yemeklerinden tadıp mahjong oynarlar. Ancak bir süre sonra anlarlar ki eşleri arasında bir ilişki vardır.

    Yönetmen bütün film boyunca aldatan eşleri bize göstermekten itina ile kaçınır. Bunun yerine Bay Chow ve Bayan Chan’in provalarıyla bu durumu açıklığa kavuşturmaya çalışırız. Ancak gerek bizim gerekse Bay Chow ve Bayan Chan’in farkında olmadıkları bir şey vardır: Bütün bu kalabalık kentin orta yerinde birbirlerine karşı yoğun duygular beslemektedirler. Eşlerinin tanışma provalarını yaparken, ellerini bırakıp gitmenin, ayrılığın provasını da yapmaları gerekecek. O kadar zordur ki bu… Üstelik beraber olsalar şayet, kendilerini aldatan eşlerinden bir farkları da kalmayacak. ‘’2046’’ numaralı odada yalnız başlarına kaldıkları gece hislerini kalplerine gömüp, ne kadar acı verici, ne kadar kahredici olsa da sırlarını bir ağacın kovuğuna fısıldayıp sonsuza dek saklamak zorundalar.

    Çektiği filmlerle çeyrek yüzyıla damgasını vuran Hong Kong’lu yönetmen Wong Kar Wai’nin bütün kayıp aşklara adadığı bu görsel ve işitsel ziyafet, bütün zamanların en güçlü aşk filmlerinden biri olmayı başardı. Çoktan efsane olmuş görüntü yönetmeni Christopher Doyle’un harikulade çalışmasıyla, zarafetlikleriyle göz kamaştıran karizmatik aktör Tony Leung ve güzel aktris Maggie Cheung’un muhteşem uyumuyla kalplerde buruk bir tebessüm bırakıyor film. Özellikle Bay Chow ve Bayan Chan’in arka fonda çalan tema müziğiyle dar koridorlarda slow motion tekniğiyle karşılaştıkları unutulmaz sahnelerle sinemada estetikliğin doruk noktasına ulaşmış kusursuz bir başyapıt.

    Yazan: Oscar1895

    2-) ‘Das Leben der Anderen’ {Başkalarının Hayatı – 2006} / Florian Henckel von Donnersmarck

    Filmden birkaç yıl evvel çekilen “Goodbye Lenin!” hikâyesini ve duvarın yıkılışı sonrası birleşen Almanya’yı ne kadar mizahi bir biçimde kendine has anlatıyorsa “Başkalarının Hayatı” da tam tersi yönde çarpıcı ve rahatsız edici bir biçimde anlatıyor.

    Filmin yönetmeni Florian Henckel von Donnersmarck klasik anlatı yapısının yanında filmin Avrupa sinemasına has dokusunu da koruyarak mükemmel bir denge tutturuyor. Coppola’nın Altın Palmiyeli “The Conversation” filmine benzese de kişisel bir film olmaktan öte tümevarım yöntemiyle bir dönemin analizini yapan bir film “Başkalarının Hayatı”.

    Halkın adeta hayatlarının her bölümünde yasaklarıyla karşı karşıya kaldığı Doğu Alman yönetimi oyun yazarı Georg Dreyman’ı işinin ehli Gerd Wiesler’i dinlemesi ve köşeye sıkıştırması için görevlendiriyor. Yönetim aleyhine yazılar yazan Dreyman’ın oyuncu sevgilisini de kafaya takıp tacizlerde bulunan üst yöneticilerin aşırı baskıcı ve haksızlıklarla dolu tutumu Wiesler’in çalıştığı sistemin yozlaşmışlığının farkına varmasını sağlıyor. Tabii bu masum insanların yaşamlarını yakından izleyerek…

    Dönemin sanata, ilişkilere ve hepsinden ötesi insana bakış açısını sert bir biçimde eleştiren “Başkalarının Hayatı”; son on yılda çekilmiş unutulmaz bir politik-gerilim…

    Yazan: Kadir503

    3-) ‘Amores perros’ {Paramparça – Aşklar ve Köpekler – 2000} / Alejandro González Iñárritu

    Geçtiğimiz on yılda sinemaya giriş yapmış ve çektiği üç filmle büyük başarı yakalamış, gündemi de çokça meşgul etmiş bir sinemacıydı Alejandro González Iñárritu. İlk filmi “Amores perros” ile tüm dikkatleri üzerine çekip, tamamladığı üçlemesiyle de tek filmlik bir yönetmen olmadığını kanıtlamıştı.

    Tarantino’nun mükemmel bir biçimde kullandığı döngüsel kurgu tekniğini anlattığı hikâyelere kendine has bir biçimde uygulaması “Amores perros”un en dikkat çekici unsurlarından biri olurken bu kurgu tekniğinin iyice popülerleşmesini de sağlamıştı.

    Meksikalı yönetmen kuşkusuz ülkesini ve Mexico City’yi çok iyi tanıyor olacak ki bu metropolün farklı sınıftan insanlarını içeren üç öyküsünde de anlattıklarından bir an olsun şaşmayarak her öyküsünde katı gerçekçiliğini korumayı başarıyor. Filme de adını veren köpekler film için hoş ama sert bir nüans oluyor. Filmdeki köpekler bazen insanlar için acılara sebebiyet verip bazen de onların en yakın dostu olarak filmde yer buluyorlar. Günümüz dünyasından çıkarılıp filme aktarılmış gibi bir sahicilikte bilmem kaç karakterin/insanın/hayatın yer aldığı üç hikâyenin bir araba kazasında buluşması da modern dünyanın acılarını anlatan bir film için muazzam bir seçim olsa gerek.

    “Biz kaybettiklerimiziz” diyerek filmini bitiren Iñárritu; umut, pişmanlık, aşk, suç, acılar, arkadaşlık başta olmak üzere insana dair her şeye yer verdiği çarpıcılığının yanında sunduğu taze ve kendinden emin sineması “Amores perros”u son on yılın en sarsıcı dramlarından biri yapmayı başarmıştı.

    Yazan: kadir503

    4-) ‘Vozvrashchenie’ {Dönüş – 2003} / Andrei Zvyagintsev

    Baba-oğul ilişkisini büyük bir incelikle mercek altına alan filmin bir debut filmi olduğunu duyunca hepimizi büyük bir heyecan sarmıştı. Eisenstein ve Pudovkin gibi ustaların ülkesinden yeni bir usta yönetmen doğuyordu. Yirminci yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran yönetmenlerden Tarkovsky’nin filmlerinde yaratmış olduğu mizansenin sınırlarında dolaşan gerçek bir şaheserdi. Neyse ki yönetmen ikinci filmi Izgnanie’yle beklentilerimizi haklı çıkardı ve 2000’li yıllarda çektiği iki filmle sinemaseverlerin gözde yönetmenlerinden biri haline geldi. Andrei Zvyagintsev artık Aleksandr Sokurov’la beraber Rus Sinemasında adını en çok duymak istediğimiz iki yönetmenden biri.

    On yıldan uzun süredir ortalıkta görünmeyen ‘baba’ bir gün çıkagelir ve iki ‘erkek’ kardeşin hayatına giriverir. Bunca zamandır nerede olduğu ve ne yaptığı hakkında hiçbir ipucu yoktur. Zaten olması da gerekmiyor. Zira öykümüz bu soruların yanıtı ya da babanın çıkardığı kutunun içindekilerinin yanıtı peşinden koşmuyor. Öykümüz bu iki ‘erkek’ kardeşin bir yolculukla beraber büyümesini, büyümek zorunda oluşlarını konu alıyor. Büyük kardeş Andrey’in gıpta ile baktığı baba ile küçük kardeş Ivan’ın öfke ile baktığı baba aynı babadır. Öyküye sonradan dahil olan baba karakterine olan bakış açımız bu iki kardeşin bakış açılarıyla doğru orantılıdır yani.

    Yolculuk boyunca filmin kadrajına Rusya’dan muhteşem kareler yansır. Görüntü yönetiminin zaferiyle tanıklık ettiğimiz manzaraların tonları filme mistik bir atmosfer kazandırmakta. İdareli kullanılan filmin müzikleri özellikle yaratılmak istenen duyguyu en iyi şekilde ifade etmiş. Film boyunca sertliğinden taviz vermeyen baba karakteriyle Rusya’nın soğuk ve sert ‘ifadesizliğini’ son derece başarılı canlandıran Konstantin Lavronenko bir yana, özellikle çocuk oyuncuların performansı sahiden de takdire şayan. Büyük kardeşi canlandıran Vladimir Garin’in film çekimlerinden hemen sonra, filmin girişindeki kuleden atlayarak hayata gözlerini yumması da filmin üzerimizde bıraktığı o ağır duyguların etkisini arttırmıştır.

    Yazan: oscar1895

    5-) ‘Requiem for a Dream’ {Bir Rüya İçin Ağıt – 2000} / Darren Aronofsky

    Bu filmi izleyeli sanırım 4-5 sene olmuştur ve bir daha izlemeye cesaret edemedim inanın … İzlerken hissettiğim korku, şaşkınlık, panik, öfke, hüzün, mide bulantısı ve en derininden acı şu an bile aklımda… İşte bu duygular filmi tekrar izlememe engel oldu ama aynı zamanda unutmama da…

    Film 3 ana karakter üzerine şekilleniyor… Sara Goldfarb, oğlu Harry, kız arkadaşı Marion… Sara televizyon bağımlısı bir kadındır. Zamanının çoğunu tv seyrederek geçirmektedir… Bir gün hayalleri gerçek olur ve bir tv şovuna çıkma şansını yakalar… İşte bu noktada da Sara’nın kişisel trajedisi başlamış olur… Hayallerini kurduğu kırmızı elbisesini programda giyebilmek için zayıflama kararı alır… Bunun içinde zayıflama hapları içmeye başlar ve bu haplar Sara’yı engel olamayacağı bir kadere doğru hızla sürükler…

    Bu haplar içindeki metamfetamin maddesi yüzünden bir süre sonra bir bağımlı haline getirir Sara’yı… Yemez, uyumaz, konuşmaz olur … Uyuşturucudan da etkili, çok kısa sürede insanı bedenen ve ruhen tüketen, akıl sağlığında düzelmesi imkansız etkilere neden olan bu madde yüzünden Sara filmin final sahnesindeki o korkunç sona sürüklenirken biz seyircilerde koltuklarında huzursuz ve emniyetsiz bir ruh hali içinde, Saradan geriye kalanları; oğlunu, oğlunun sevgilisini ve onların da eroin bağımlıklarının kendilerini ne tür trajik durumlara soktuğunu, para kazanmak için Marion’un sürüklendiği ( ki bence filmin en vurucu ve sarsıcı sahnesiydi son sahne ) batağı, Harry’nin tamamen kangrenleşmiş koluna eroin enjekte ederek, bağımlılık gerçeğini unutturmamacasına hafızalarımıza kazınmasına neden olan bu iki kilit sahnenin yanında ve onlarca kare eşliğinde, özelliklede son bölümde tüm karakterlerin anne karnındaki o korunaklı yuvalarındaki içe dönüşle o dingin ama acı vedayla son buluyor film.

    Son bulurken de şok ederek nefes aldırmayarak tıkayarak tüketerek…Karakterlere çektirilen işkence yetmezmiş gibi bu sefer de seyircilerden bekleniyor aynı ıstırap… Çektiriyor da film, o korkunç müzik eşliğine son bulurken film seyirciyi de yerle bir ediyor, dağıtıyor, darmadağın ediyor…Sinema öldü, diyenlere selam olsun…

    Yazan: Milşin

    6-) ‘Le fabuleux destin d’Amélie Poulain’ {Amelie – 2001} / Jean-Pierre Jeunet

    Hayatın içerisinde saklı kalmış küçük ama önemli detaylar hakkında çekilen bu film öylesine bir etki yarattı ki, sadece Fransız sinemasında değil, bütün dünyada büyük yankılar uyandırdı. Evrensel bir bakış açısına sahipti çünkü. Herkesin muhakkak kendi hayatından bir şeyler bulabileceği lezzete sahipti. Bu açıdan bakıldığında çok az film Amelie’nin yarattığı etkiyi yaratabilmiştir.

    Amelie’yi bu kadar özel bir film yapan sadece hayatın ayrıntılarda saklı olan büyüsünü anlatması değil, aynı zamanda bu konuyu ele alış biçimiyle de fark yaratmasıdır. Uzakdoğu’dan Amerikan sinemasına kendisinden sonra çekilmiş birçok filme de esin kaynağı olmuştur bu bağlamda.

    Amelie sinemada arkaya dönüp seyircilerin suratına bakıp kendini filmdeki ya da televizyondaki kişilerin yerine koymaktan, elini mercimek çuvalının içine daldırmaktan ve suda taş sektirmekten zevk alan kırılgan bir kız. Onun da hoşlanmadığı şeyler var elbette. Neyse ki bodrum penceresine saklanmış sivri dilli suflörlerin kulağına fısıldadığı cevaplarla hoşlanmadığı şeylerin üstesinden gelir bazen. Ancak bütün hayatındaki en büyük eksiklik; ‘’aşk’’tır. Henüz küçük bir çocukken varlığını düşündüğü bir yabancı hayatına dahil olacak, böylece yalnızlığı sona erecekti. Aşkın eksikliğini öylesine yoğun hisseder ki, başkalarının hayatına müdahil olması kaçınılmaz bir hal alacaktır. Bütün çocukluğunu bir kutuda saklamış bir yabancı, erkeğinden haber bekleyen kapı komşusu, durmadan çırağını azarlayan ve bir enginarınki kadar dahi kalbi olmayan kişiler Amelie’nin varlığından etkilenecektir. Onlar Amelie’nin farkında olmasalar bile… Üstelik beklediği aşk kendisine uğramayınca kendisi aşkın peşinden koşacaktır.

    Amelie usta işi görüntü yönetimiyle, Yann Tiersen’in hayatın ayrıntılarına döşediği harikulade müzikleriyle ve Jean-Pierre Jeunet’in kusursuz yönetimiyle karşı konulması güç; büyüleyici bir sinema zaferi.

    Yazan: Oscar1895

    7-) ‘Dolls’ {Bebekler – 2002} / Takeshi Kitano

    Film iç içe geçmiş üç aşk hikayesini anlatıyor. İlk hikaye; sevgilisini iş dünyasındaki etkinliğini artırmak için terk etmiş olan bir adam ve bu terk ediş üzerine intihar edip, akıl sağlını yitiren kızı anlatıyor. İkinci hikaye; sevdiği insanı yıllar önce işleri için, geri dönmek üzere, gitmiş olan bir yakuza ve onu her cumartesi yemeğiyle bekleyen kadını anlatıyor. Üçüncü hikaye ise; bir Pop yıldızı ve bu Pop yıldızının hayranının arasındaki sevgi anlatılıyor. Bu üç hikaye birbiri içine geçmiş ve bazı sahneler aynı mekanlarda geçiyor. Bu hikayelerinin dışında da günümüz Japonya’sına dair de bilgi sahibi olabileceğimiz insan manzaralarına tanıklık ediyoruz. Manzara demişken, filmdeki manzaralar da harikaydı. Kitano, arka fon olarak sararmış, dökülmüş yapraklar, gün batımı gibi görsel öğeler kullanmış. Görselliğin bu kadar harika aktarıldığı fazla film yok. En azından da “Dolls”un bu filmler arasındaki yeri çok sağlam gibi. Bu arka fon ile uyumlu ve şiirselliğin son derece yüklendiği müzikler de muazzam. O kadar muazzam ki müzikleri melodram izliyormuş hissi veriyor bizlere zaman zaman. Filmin senaryosunun filmin etkileyiciliği açısından da önemi büyük. Anlatılmak istenenler son derece başarılı bir şekilde izleyiciye aktarılmış. Bu şiirsel anlatımın karşısında izleyiciyi düşüncelere sürükleyen, az sözle çok şey anlatan mistik bir aşk filmi diyebiliriz “Dolls” için.

    Filmde sadece aşk vurgusu yapılmıyor, pişmanlık ve zaman olgusu da sorgulanıyor. Kitano bazı şeyleri izleyicinin gözüne sokmuyor, izleyicinin farkına varmasını istiyor. Bu da Kitano’nun imgelere yüklediği manalarda gizli. Filmdeki renk kullanımı da mükemmel. Kullanılan renkler göz kamaştırıyor 114 dakika boyunca. Her açıdan harika bir film. Son yıllardaki klişe, birbirini tekrarlayan filmlerle dolan sinemada özgünlük açısından da çok önemli bir film.

    Günümüz insanın, aşklarının insan ruhuna yaptığı darbeyi ve de tüm dünyanın içerisinde bulunduğu ruh hali ekrana tüm etkileyiciliğiyle yansımış durumda. Sinemanın estetik yönünün, metaforla süslenmiş ve müzikleriyle de mükemmeliyete ulaşan, izlenilenlerin dışında bir aşk filmi. İzleyen ve izlemeyenlere izletin.

    Yazan: kadir503

    8-) ‘Les invasions barbares’ {Barbarların İstilası – 2003} / Denys Arcand

    Kanada’lı yönetmen Denys Arcand’ın yazıp yönettiği bu duygu yüklü film özelde baba – oğul çatışmasını; genelde ise kuşakların çatışmasını anlatır. Yeni dünya düzeninde emperyalizm ve kapitalizmin tamamen egemen olmasından ötürü büyük bir düş kırıklığıyla son günlerini yaşamakta olan bir kuşağa yakılmış ağıttır.

    2000’li yılların en önemli ve şaibeli olaylarından birisi olan 11 Eylül saldırılarını alt metin olarak kadrajına alan film, büyük bir imparatorluğun kalbine gelen bu darbeyle bu imparatorluğun çöküşünü gösterir. Kabullenmek zordur elbette çöküşü. En azından çeşitli afyonlarla acılar biraz olsun giderilir, ya da unutturulur. Tıpkı son günlerini yaşamakta olan Rémy’nin uyuşturucu ile acılarını hafifletmesi gibi.

    Oğul, babanın son günlerini en iyi şekilde geçirmesi için, en azından acı çekmemesi için uyuşturucu temin eder. Eski dostları getirir. Metresi, dostları, eski karısıyla beraber geçmiş günleri yad ederler. Zaten araları pek de iyi olmayan babasına bu son günlerinde en iyi hizmeti sunar. Elde edemeyeceği hiçbir şey yoktur, olmamalıdır da. Yeni dünya düzeninde parayla her şey hallolmaktadır. Ne var ki bir dostluğun, kaçamak aşkların, özlemlerin yerini hiçbir şey dolduramaz.

    Çeşitli festivallerde ödüle boğulan film, ‘’en iyi yabancı film’’ dalındaki Oscar ödülünü de kucaklayıp, özellikle son derece duygu yüklü ve vurucu finaliyle unutulmazlar arasındaki yerini alıyor.

    Yazan: Oscar1895

    9-) ‘Hable con ella’ {Konuş Onunla – 2002} / Pedro Almodóvar

    Kuşkusuz hem kendi döneminin hem de İspanyol sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan Pedro Almodóvar’ın en dramatik filmi diyebiliriz “Hable con ella” için. Kariyeri boyunca her ne kadar birçok türü harmanlayıp, farklı hikâyeler anlatsa da gördüğümüzün bir Almodóvar filmi olduğunun rahatlıkla anlaşılabileceği filmler çeken yönetmenin başyapıtı diyebiliriz.

    Cinsel seçiminin sinemasına yansımaları göz ardı edilmeyen düzeyde olan yönetmen yine filminin merkezine iki kadın karakteri yerleştirmeyi ihmal etmese de bu sefer iki erkeğin arkadaşlığına odaklanıyor. Kadın karakterlerinin bitkisel hayatta olmasından ötürü duygu sömürüsüne açık hikâyesini bu yönden anlatmayarak bu adamların arkadaşlığı ve yaşadıklarıyla gözleri dolduruyor. Gerek konusu gerekse umutsuz bekleyişiyle yönetmenin diğer filmlerine göre oldukça melankolik olmasına karşın o Almodóvar’a has umut ve kışkırtıcılığı bu filminde de yine görmek mümkün.

    Gerek görsel gerek işitsel gerekse üslup olarak “Hable con ella” has bir Almodóvar filminin olmasının yanında delidolu bir sinemacının olgunluk çağına erişmesinin ve sinemasının doruğuna ulaştığının da bir kanıtı. Soluduğumuz havayı film boyunca solutan ve hani o karton karizmatik erkek karakterlerin tamamen uzağındaki iki karakterin telefon konuşması sonrası boğazlarda yumru oluşturmayı başaran hüznü unutulmayacak cinsten. Ne yazık ki geçtiğimiz on yılda bu kadar duygu yüklü bir film daha yapılmadı…

    Yazan: kadir503

    10-) ‘Donnie Darko’ {Karanlık Yolculuk – 2001} / Richard Kelly

    Sundance Film Festivali’nde prömiyeri yapıldığında büyük ilgiyle karşılanmış ve sonrasında da geçtiğimiz on yılda çokça konuşulan filmlerin başını çekiyordu “Donnie Darko”.

    İnsanın elinde olmadan gelişen kader ve bu kaderin önüne geçebileceğinin öngörüldüğü zamanda yolculuk olgusu çok katmanlı “Donnie Darko”nun temeline yerleştirdiği esas sorulardı. Kuşkusuz herkesin az ya da çok üzerine kafa yorduğu bu konular üzerine en fazla düşündüren filmlerin de başını çekiyor “Donnie Darko”. Geçmişten bugüne bilim-kurgu sinemasında defalarca işlenmiş zamanda yolculuk konusuna da tamamıyla düşünsel olarak değinmesiyle de gördüklerinin gerçek mi rüya mı belli olmadığı dünyanın sonunu öğrendiği, “Harvey”deki gibi pek iyi haberler vermeyen bir tavşanın en iyi dostu olduğu, şizofrenik sorunlu baş karakteriyle izleyiciyle derinden bir bağ kuruyordu. Gerek popüler kültür referansları gerekse yönetmen Richard Kelly’nin kendi lise döneminden esinlenerek yazdığı senaryosu film boyunca 80’lerin ruhunu sonuna kadar yaşatıyordu.

    Sınıfa yeni gelen kızla aşk ya da sorunlu istenmeyen genç gibi gençlik filmi öğelerini ustaca kullanmasının yanı sıra Amerikan aile ve eğitim sistemi başta olmak üzere tüm hayata dair sert eleştirilerini de bir potada eritmeyi başarmış olması da filmin başarısının en büyük tetikleyicisiydi. Düşündürücü replikleri, gizemli ama bir o kadar anlamlı hikâyesi ve muazzam müzikleriyle geçtiğimiz 10 yılın en orijinal ve en dikkat çekici bağımsız -ilk- filmlerinden biriydi “Donnie Darko”…

    Yazan: kadir503

  • oscar1895 diyor ki:

    11-) ‘Oldboy’ {İhtiyar Delikanlı – 2003} / Chan-wook Park

    Chan-wook Park’ın intikam üçlemesinin 2.filmi olan Oldboy, serinin en başarılı filmi olmasının yanında; özgünlüğü, anlatım tekniği ve pek de alışılagelmemiş orandaki sertliği ile de sinematografik anlamda kendine sarsılmaz bir yer edinmiş çok önemli bir çalışma…

    Her şey, lise yıllarında bilinmemesi gereken bir sırın Dae-su tarafından dillendirilmesi ve bu sır yüzünden gerçekleşen bir intiharın ardından yıllar sonra Dae- su’dan alınan intikam üzerine kurgulanmış… İntikam ama ne intikam… Yılarca, adım adım işlenmiş, ince ince hesaplanmış; mantık, zeka ve nefret üçgeninde Dae-su’yu ve biz seyircileri şok eden ekranın karşında soluksuz bırakan, sarsan bir intikam…

    Kaçırılarak 15 yıl bir hücrede tutulan ve aniden salıverildikten sonra kaçırılışının ve tutsaklığının sebebini ve ardında kimlerin olduğunu bulmaya kendini adayan Dae- su’nun, ona oynanan oyunda geçek rolünün, kim tarafından ve neden tutsak edildiğini bulmak değil, neden salıverildiğini anlamak olduğunu çözmesinin filmi oldboy…

    Chan-wook Park büyük bir yönetmen ve yazar… Dahice işlenmiş bir hikaye ve ustalıkla yönetilmiş bir filmin ardından sayısız ödül ve sinema izleyicilerinin büyük takdiri, bir sinema savaşçısı için ne büyük bir başarı ve onur… Oldboy 2000’li yıllar sinemasının en önemli sunum filmlerinden biri. Bu filmin ardından söylenecek tek bir söz var: Yaşasın Chan-wook Park, Yaşasın Sinema!..

    Yazan: Milşin

    12-) ‘Los lunes al sol’ {Güneşli Pazartesiler – 2002} / Fernando León de Aranoa

    Vahşi kapitalizmin gemi azıya aldığı ve küreselleştiği dünyada, kamerasını Avrupa işçi sınıfına yöneltiyor Aranoa. Ken Loach’ın Ada’sı, Aki Kaurismaki’nin Finlandiya’sı, yerini İspanya’nın kuzey bölgesindeki bir liman kentine bırakıyor.

    Bundan dolayıdır ki, kilometrekareye daha az insanın düştüğü ve eşitliğin olduğu bir Avustralya ütopyasından bahseden Santa, son kısımlarda “Biz siyam ikizleriyiz. Birimiz düşersek hepimiz düşeriz!” tespitini yaptığında, filmin o ana dek dolandığı semaları özetlemiştir. Tersaneden yol verilen bir grup erkek arkadaşın dar çevrelerdeki yaşamlarına tanıklık etmiştik zira. Hepsinin farklı gaileleri var. Kimisi, işsiz akranlarına oranla iyi kötü düzenlerini kurmuştur (bar sahibi ya da güvenlikçi gibi…); bir tanesi eşinin çalışıyor oluşundan dolayı ezik (Jose); daha bir prezentabl olanları (Lino), iş görüşmeleri için bekleme odalarında ömür tüketiyor; yaşlı olanları, umutsuzca eşinin dönmesini bekliyor. Sosyalizm/Kapitalizm kıyaslamalı hikaye başta olmak üzere güzel anekdotlar aktaran eski kozmonotu da unutmayalım. Merkezdeyse, Santa rolü ile görülesi bir oyunculuk sergileyen Javier Bardem var. En yalnız olanları… Anarşizan ve umursamaz tavırlarının altında sisteme diş bileyiş yatıyor hep. Bakıcılık yaptığı evdeki çocuğa anlattığı hikayede, çalışkan “karıncayı” en tepedeki şanslı kesim; Ağustos Böceği’ni ise tepedeki sistem temsilcilerince yutulan küçük lokmalar olarak almakta sakınca görmüyor.

    İşte bu görmezden gelinen küçük lokmaların rafine yaşamlarını veren muhteşem bir filmdir. Acıları, kaygıları, umutları, dayanışmaları, ‘bölünmüşlükleri’… İşsizlik, tabiatiyle en büyük dertleri. Durumları, ailesel anlaşmazlıkları da beraberinde getirecek.

    Hayatın tam içinden bir film Güneşli Pazartesiler…

    Yazan: Okaliptus80

    13-) ‘Hotel Rwanda’ (2004) / Terry George

    90’llı yıllar için Steven Spielberg’ün başyapıtı “Schindler’s List” neyse 2000’li yıllar için de “Hotel Rwanda” o, desek sanıyorum pek de yanlış bir tabir olmayacak. Lakin Terry George’un henüz ikinci yönetmenlik filmi olan “Hotel Rwanda”; 90’lı yılların yarısında Ruanda’da yaşanan trajik olayları oldukça etkileyici bir biçimde anlatan bir insanlık dramı!

    Mezhep çatışmalarından doğan soykırımı konu edinen filmin esas amacı aslında orada yaşanan trajediden de trajik olan başta Birleşmiş Milletler olmak üzere tüm dünyanın burada yaşananlara kayıtsız kalması. Film, gerek medyaya gerekse dünya yardım kuruluşlarına gerekli eleştirilerini lafını sakınmadan getiriyor. Tabii bunun yanında Ruanda halkının acılarına ve bu yerel çatışmanın anlamsızlığının da altını kalınca çizmeyi ihmal etmiyor. Bunu da klasik bir sinemasal anlatı yapısına ek olarak başta Don Cheadle ve Sophie Okonedo olmak üzere tüm oyuncuların doğal performanslarıyla başarıyor. Unutmadan Nick Nolte’nin “The Thin Red Line”daki canlandırdığı karakterine tamamen tezat düşen karakteri filmin en anlamlı karakterlerinden biri.

    Hangi milleten olursak olalım yaşanan acılara tepkisiz kalınmaması ve tüm dünya olarak geçmişten dersler almamız gerektiğini bas bas bağıran “Hotel Rwanda”; geçtiğimiz on yılda çekilmiş, tarihi bir döneme ışık tutan en etkileyici filmler arasında başı çekiyor…

    Yazan: Kadir503

    14-) ‘Mulholland Dr.’ {Mulholland Çıkmazı – 2001} / David Lynch

    David Lynch’in yaptığı bütün işler gibi Mulholland Drive da gösterime girdiği dönemde büyük yankılar uyandırdı. İzleyenleri uzun süre etkisi altında bırakan film kuşku yok ki yönetmenin gizemli dünyasından çıkan en etkili işlerden biriydi. Hollywood’un yapmacık suratının tasvir edildiği o şaşaalı giriş sekansının hemen ardından bizi görünenin ardındaki kapkaranlık ve ürkütücü bir yolculuğa çıkaran film aynı zamanda sinema dünyasının karanlık noktalarına da dikkat çekmekteydi.

    Yönetmenin zengin imgelerle anlattığı öykü, Hollywood’a bir yıldız olmak için gelen ancak kendini hiç beklemediği karanlık bir dünyanın içinde bulan Betty ve kendine Rita diyen ‘yardıma muhtaç’ bir kadının etrafında dönmekte. Birbirine alakasız gibi görünen bir grup insan ve birbirinden bağımsız gibi görünen olayları büyük bir ustalıkla birbirine bağlayan ve bu kişi ve olaylardan insanoğlunun görmeyi reddettiği gerçeklerin bilinçaltında yarattığı etkiyi son derece sinemasal bir üslupla anlatan güçlü ve etkili bir çalışma örneği Mulholland Drive…

    Bir Amerikan televizyon dizisinin pilot bölümü olarak hazırlanan ancak tutmayacağı düşüncesiyle kabul görmediğinden bir sinema filmine dönüştürülen bu postmodern başyapıt, yönetmenin yol arkadaşı Angelo Badalamenti ile bestelediği gizemli müzikleriyle ve dâhiyane kurgusuyla defalarca izlenmesi gereken düşlerin ötesinde bir sinema deneyimi.

    Yazan: oscar1895

    15-) ‘Into the Wild’ {Özgürlük Yolu – 2007} / Sean Penn

    Çok az filmde, film bittikten sonra tekrar aynı filmi izleme isteğim olur. Into the Wild o filmlerden. Tekrar tekrar izlenen ve her izlendiğinde daha bir anlam kazanan, izlendikçe de unutulmamacasına hafızalarda kazınan …

    Film Christopher Mccandless’in gerçek hayat hikayesinden yola çıkarak anlatılmış… Dayatılmış ve bu dayatmanın sonucu kurgulanmış sistemi reddeden hiçbir şeye kişiye ve yere aidiyet hissetmeyen Mccandless’in içsel yolculuğunun, kendini keşfinin hikayesi…

    23 yaşında diplomasını, ailesini, parlak geleceğini elinin tersiyle iterek gerçek dünyayı ve zorluklarını doğayla içi içe yaşayarak tatmak isteyen; bunu yaparken de sorunlar yaşadığı ailesini ve diğer tüm insanları reddederek bir başına atıldığı macerasını yine tek başına sonlandıran ve tüm yolculuk boyunca anlamaya çalıştığı ya da hep bildiği ancak inkar ettiği gerçeği, mutluluk arayışını, hayatı anlama çabalarını yine hayatının son dakikalarında fark edişinin hüzünlü anlatımı Into the Wild … “ Mutluluk Sadece Paylaşıldığında Gerçektir. ” Bu sözün ete kemiğe bürünmesinin ama ne yazık ki çok geç fark edilmesinin gerçek hikayesi…

    Emile Hirsch ve Sean Penn’e şu ana kadar kaç kez izlediğimi bilmediğim bu şahane film için teşekkürler…

    Yazan: Milşin

    16-) ‘Cidade de Deus’ {Tanrıkent – 2002} / Fernando Meirelles

    2000′ li yıllarda gerçek bir öykü, hem çok hareketli hem de dramatik yönü güçlü bir şekilde nasıl anlatılabilir? Fernando Meirelles ve Kátia Lund (bu film konuşulurken hep hakkının yenildiğini düşünüyorum, bence filme çok büyük katkısı var) bunu harika bir kurgulamayla, öylesine güzel anlatıyor ki… Uzun bir süreci derli toplu bir şekilde bu kadar güzel bir şekilde anlatan filmler görmeyi özlemiştik, işte ‘Tanrıkent’ 2000′ li yıllara gelindiğinde bu hasrete son verdi.

    Tv’ lerde renkli karnavallarına şahit olduğumuz bir ülkenin, gettolarında neler yaşandığının çarpıcı bir resmi. Onlar için hayat hiçbir zaman karnaval değil. Aslında film mesaj kaygısını ön planda tutmamış, fakat filmde ince ince mesajlar görmekteyiz… Yoksulluk, geri kalmışlık, suça eğilim, şiddet, toplumsal dokunun sosyo – ekonomik nedenlerle hasara uğraması, insan hayatının değersizliği… diye uzar gider…

    Şiddetin farklı bir görünümü, sanki Peckinpah sinemasındaki gibi stilize değil; ya da bana öyle geldi.

    İzleyenleri şaşırtan, sarsan, düşündüren, heyecanlandıran, bazen güldüren, bazen de hüzünlendiren; sonuna kadar temposu düşmeyen bir film. Yıl 2002, filmin adı Cidade de Deus. Ne demişti Edip Cansever, ”hepimiz tanrı kaldık, hiç kimse mutluyum demesin”, üstelik TANRIKENT’ teyiz; ama tanrı nerede?

    Fernando Meirelles belgeselci olması filme epey bir artı katmış hem olaylara bakış açısı anlamında, hem de doğallık…

    Çekim teknikleriyle, renk tonlamalarıyla, görüntülerin çarpıcı bir şekilde kullanılmasıyla, oyunculuklarıyla, güzel müzikleriyle ve gerçekçi anlatımıyla (aslında bu kadar değil uzar gider, ama yazı bitmez:) uzun süre hafızalardan çıkmayacak bir film.

    Yazan: Rashomon

    17-) ‘Voksne mennesker’ {Tutunamayanlar – 2005} / Dagur Kári

    İlk filmi ‘Noi Albinoi’ ile buz gibi bir ülke olan İzlanda’dan sıcacık bir masal anlatan Dagur Kari ikinci filmi Voksne Mennesker’la ‘’sistem adamı olanların’’ ve ‘’sistem adamı ol(a)mayanların’’ çatışmasını son derece sinemasal bir üslupla kadrajına aldı. Siyah-beyaz desenleriyle göz kamaştıran film izleyenlerin damağında nostaljik bir tat bırakırken, kafaları kurcalayan bir soruyu da yeniden gündeme getirmekteydi: Çemberin içine mi dahil olmak yoksa onun dışında mı durmak gerekir?

    Sorumsuz grafiti sanatçısı Daniel o çemberin dışındaki ‘tutunamayanlardandır’. Daniel’ı duvarlara yazı yazmaktan suçlu bulan Yargıç ise o çemberin içinde yer alanlardandır. Daha çok Daniel ve çevresindeki kişileri izlerken yargıcın bütün film boyunca çemberin içinde çırpınıp durduğunu ve aksi yönde ilerlemeye başladığını fark ederiz. Beri yandan Daniel de Franc’e âşık olunca artık ‘sahip olduğu’ bir şeyin olmasından dolayı çemberin içine girmeye zorlanır. Kari’nin kaleminden şu ana kadar çıkmış en sevilesi karakter ‘Dede’ ise en baştan beri inatla sistemin kurallarına uyup çemberin içine dahil olmaya çalışanlardandır. Dede’nin içeri girmesi, Daniel’ın dışarıda kalması, Yargıç’ın da içerde kalması oldukça zordur.

    Aşkın, daha önce aşkı hiç yaşamamış birinin gözünden tarifi zor bir biçimde anlatıldığı o çok özel sahne başta olmak üzere sistemin çıkmazlarını harikulade bir biçimde masaya yatıran, dram yönü ağır bassa da özelikle Dede karakterinin varlığıyla ince bir mizah anlayışının varlığını film boyunca hissettiren, Slowblow’un filmle aynı tonlardaki notalarıyla çok özlediğimiz türden samimi bir sinema filmi.

    Yazan: oscar1895

    18-) ‘Sen to Chihiro no kamikakushi’ {Ruhların Kaçışı – 2001} / Hayao Miyazaki

    2000′ li yıllara gelipte hala bir anime izlememiş olanların, anime filmlere karşı önyargılı olanların, ya da bu türle uzaktan yakından ilgisi olmayanların bile büyük bir hayranlıkla izlediği (istisnalar elbette mevcut) modern bir başyapıt (üstelik sadece ben öyle düşünmüyorum:). Karakterlerin ve mekanların derinlemesine tasviri oldukça iyi. Karakterler ve mekanlar nasıl bir hayalgücünün ürünü? İnsanı şaşırtan bu hayal dünyası, inanılmaz güzel görsellikte; üstelik iyi bir anlatımla ve ince ayrıntılarla bize sunulmakta.

    Çocukluğunda masal dinleyemeyenlerin; bir masal neye benzer, bir masal nasıl anlatılır? Sorularına rahatlıkla karşılık bulabilecekleri, hatta daha da fazlasını bulabilecekleri bir anime. Holywood’ un yaptığı animasyonlara hiç benzemeyen, zaten ruhuyla:) onlardan fersah fersah ayrılan şaheser.

    Zengin altmetiniyle; farklı okumalara açık, değişik anlamlar yüklenebilecek bir film, ya da bana öyle geldi. Miyazaki’ nin diğer animelerindeki atmosferden epey farklı bir atmosfer görmekteyiz, insanı sarıp sarmalayan.

    Felsefik bakış açısıyla, alttan alta (anlayana sivri sinek saz) eleştiren yönüyle epey katmanlı bir film. Bazı filmler vardır ya, bitmesini istemezsiniz; işte…

    Peki ne var bu animasyonda, dedik ya açık büfe: Sınırsız hayal gücü, ince ayrıntılar, eşsiz tasvirler, muhteşem karakterler, çok güzel renkler, zengin altmetinler, harika müzikler, engin felsefik bakış açısı, iyi işleyen senaryo, ayakları yere sağlam basan bir anlatım, olağanüstü görsel bir ziyafet, tadı damakta kalan sahneler, her izleyişte ayrı lezzetler sunan Miyazaki işi…

    Yazan: Rashomon

    19-) ‘Hayat Var’ (2008) / Reha Erdem

    Sisli puslu hayatın içinde varolmak/varolmaya çalışmak, başlı başına zahmetli bir şey. Hele ki bu sisli hayatın akışında büyümek/büyümeye çalışmak çok daha zor. İlk filmi A Ay’da ergenlik dönemindeki Yekta’nın yarı düşsel yolculuğunu şiirsel bir üslupla anlatarak harikalar yaratan Erdem, bir önceki filmi Beş Vakit’te kamerasını adına dünya dedikleri garip bir gezegenin sırtını yüksek kayalıklara dayamış, yüzünü yüce bir denize dönmüş küçük bir köyünde yaşayan Ömer, Yakup ve Yıldız’ın varolma sancılarına çevirmişti. Beş Vakit’te Yıldız’ı canlandıran Elit İşcan’la yola devam eden Erdem, bu defa çok daha sert, hazmedilmesi kolay olmayan bir öyküyle çıkıyor seyircisinin karşısına.

    Beş Vakit’in Yıldız’ını andırıyor bir bakıma Hayat. Ergenliğe geçişteki sancılı dönemde ebeveynlerinin kendisine bakış açısıyla çocuk yaşta büyük sorumluluklar altında ezilmeye başlayan Yıldız da tıpkı Hayat gibi okuldan arta kalan zamanlarda kardeşine bakmakla görevlendirilmişti. Şimdi ergenliğe adım atmış, kadın olduğunu öğrenmiş bir karakter var karşımızda. Hem de suratında bir tokat gibi patlayarak, bu gerçeği kabullenmeye başlıyor. Ancak bir türlü anlam veremiyor. Herkesin bir şekilde diğerini kullandığı, güçlünün zayıfı ezdiği, kötülüğün hüküm sürdüğü kısır döngüde saplanıp kalmış, çırpınıp duran, tepkisiz kalmış ve bu kısır döngü içerisinde kendi kötü niyetleriyle sisin ardından sürüklenip duruyor.

    Filmin belki de en önemli kozu, Türk sinemasında bir eşine daha rastlamanın mümkün olmadığı ses kurgusudur. Senaryoyu yazıp, kurguyu yapmakla kalmayıp ses tasarımını da yapan Erdem, tertemiz, pırıl pırıl ses kuşağına imza atmış, sesi adeta filmdeki bir karakter gibi kullanmış. Sese kulak vererek, kadraja bakıyoruz ve olup biteni tarifi zor bir anlatım gücüyle hissediyor, durmadan tedirgin oluyoruz. Hele kameranın devinimiyle kendimizden geçtiğimiz, adeta hayata meydan okuyan, nefes aldığımızı hissettiren muhteşem finaliyle gelen ‘Dert Bende’ şarkısı ne de güzel durmuş filmde. Güçlü, benzersiz bir film izlemiş olmanın verdiği zevkle kalkıyoruz filmin başından. Sonrasında aklımız takılıyor, fikrimiz takılıyor hem Hayat’a, hem de hayata…

    Yazan: oscar1895

    20-) ‘Bin-Jip’ {Boş Ev – 2004} Ki-duk Kim

    Son yıllarda Güney Kore sinemasının en etkili yönetmenlerinden biri Kim Ki Duk’tu. Son filmleriyle hayal kırıklığı yaratsa da, 2000’li yılların ilk yarısında birbirinden değerli filmlere imza attı. Bütün sinema kariyerinin en önemli iki filmiyse ‘Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom’ ve ‘Bin Jip’ti.

    Bin Jip’i izleyen hemen herkes onun muhteşem bir aşk filmi olduğunu düşünebilir. Kesinlikle yanlış bir tespit değildir bu. Ancak asla sadece bir aşk filmi değildir Bin Jip. Modern zamanların insanlar üzerindeki yıkıcı etkileri, kalabalıklaştıkça yalnızlaşan insan modelleri hakkında oldukça öfkeli bir film. Filmin başkarakteri Tae Suk’un bir modern zamanlar mimarisi olan apartmanları karşısına alıp golf sopasıyla topa sertçe vuruşları gibi yönetmen de Bin Jip’le çok düşünen ama az hisseden, hatta hiç hissetmeyen yabancılaşmış 21.yüzyıl insanlarının midesine sert yumruklar indirir.

    Yönetmenin bütün alamet-i farikalarını bu filmde görmek mümkün: Minimal diyaloglar, gerçeküstü yolculuklar, ruhsal büyüme, Budizm felsefesi ve muhteşem fotoğraflar… Bir bakış anlatırsa her şeyi, diyaloglara gerek yoktur ki zaten. Hem aşk ‘tek’ olmak ‘bütün’ olmaksa eğer, bedenlerimiz bir yük değil midir? Bu yükten kurtulabilmek için hepimiz Natacha Atlas’ın esrarlı şarkısı ‘Gafsa’yla beraber kilitlerimizi açacak kişiyi bekliyoruz.

    Yazan: oscar1895

  • oscar1895 diyor ki:

    ======================== Kişisel Listeler ========================

    * İzlandik;

    1-) ‘Requiem for a Dream’ {Bir Rüya İçin Ağıt – 2000} / Darren Aronofsky

    2-) ‘No Country for Old Men’ {İhtiyarlara Yer Yok – 2007} / Ethan Coen & Joel Coen

    3-) ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ {Sil Baştan – 2004} / Michel Gondry

    4-) ‘Hotel Rwanda’ (2004) / Terry George

    5-) ‘Hayat Var’ (2008) / Reha Erdem

    6-) ‘Nói albínói’ {Buzdan Hayaller – 2003} / Dagur Kári

    7-) ‘Das Leben der Anderen’ {Başkalarının Hayatı – 2006} / Florian Henckel von Donnersmarck

    8-) ‘Amores perros’ {Paramparça – Aşklar ve Köpekler – 2000} / Alejandro González Iñárritu

    9-) ‘Oldboy’ {İhtiyar Delikanlı – 2003} / Chan-wook Park

    10-) ‘El secreto de sus ojos’ {Gözlerindeki Sır – 2009} / Juan José Campanella

    11-) ‘Sonbahar’ (2008) / Özcan Alper

    12-) ‘Cidade de Deus’ {Tanrıkent – 2002} / Fernando Meirelles

    13-) ‘Le fabuleux destin d’Amélie Poulain’ {Amelie – 2001} / Jean-Pierre Jeunet

    14-) ‘There Will Be Blood’ {Kan Dökülecek – 2007} / Paul Thomas Anderson

    15-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    16-) ‘Låt den rätte komma in’ {Gir Kanıma – 2008} / Tomas Alfredson

    17-) ‘El laberinto del fauno’ {Pan’ın Labirenti – 2006} / Guillermo del Toro

    18-) ‘Donnie Darko’ {Karanlık Yolculuk – 2001} / Richard Kelly

    19-) ‘Vozvrashchenie’ {Dönüş – 2003} / Andrei Zvyagintsev

    20-) ‘(500) Days of Summer’ {Aşkın 500 Günü – 2009} / Marc Webb

    * Kadir503;

    1-) ‘Donnie Darko’ {Karanlık Yolculuk – 2001} / Richard Kelly

    2-) ‘Hable con ella’ { Konuş Onunla – 2002} / Pedro Almodóvar

    3-) ‘Memento’ {Akıl Defteri – 2000} / Christopher Nolan

    4-) ‘Amores perros’ {Paramparça – Aşklar ve Köpekler – 2000} / Alejandro González Iñárritu

    5-) ‘Requiem for a Dream’ {Bir Rüya İçin Ağıt – 2000} / Darren Aronofsky

    6-) ‘The Departed’ {Köstebek – 2006} / Martin Scorsese

    7-) ‘Gegen die Wand’ {Duvara Karşı – 2004} / Fatih Akın

    8-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    9-) ‘El laberinto del fauno’ {Pan’ın Labirenti – 2006} / Guillermo del Toro

    10-) ‘Vozvrashchenie’ {Dönüş – 2003} / Andrei Zvyagintsev

    11-) ‘There Will Be Blood’ {Kan Dökülecek – 2007} / Paul Thomas Anderson

    12-) ‘Das Leben der Anderen’ {Başkalarının Hayatı – 2006} / Florian Henckel von Donnersmarck

    13-) ‘Lost in Translation’ {Bir Konuşabilse – 2003} / Sofia Coppola

    14-) ‘The Dark Knight’ {Kara Şövalye – 2008} / Christopher Nolan

    15-) ‘Sen to Chihiro no kamikakushi’ {Ruhların Kaçışı – 2001} / Hayao Miyazaki

    16-) ‘Cidade de Deus’ {Tanrıkent – 2002} / Fernando Meirelles

    17-) ‘Oldboy’ {İhtiyar Delikanlı – 2003} / Chan-wook Park

    18-) ‘Kill Bill: Vol. 1’ (2003) / Quentin Tarantino

    19-) ‘Mulholland Dr.’ {Mulholland Çıkmazı – 2001} / David Lynch

    20-) ‘Brokeback Mountain’ {Brokeback Dağı – 2005} / Ang Lee

    * Milşin;

    1-) ‘Requiem for a Dream’ {Bir Rüya İçin Ağıt – 2000} / Darren Aronofsky

    2-) ‘Oldboy’ {İhtiyar Delikanlı – 2003} / Chan-wook Park

    3-) ‘Brokeback Mountain’ {Brokeback Dağı – 2005} / Ang Lee

    4-) ‘Into the Wild’ {Özgürlük Yolu – 2007} / Sean Penn

    5-) ‘Lilja 4-ever’ {Daima Lilya – 2002} / Lukas Moodysson

    6-) ‘The Wrestler’ {Şampiyon – 2008} / Darren Aronofsky

    7-) ‘Amores perros’ {Paramparça – Aşklar ve Köpekler – 2000} / Alejandro González Iñárritu

    8-) ‘Mulholland Dr.’ {Mulholland Çıkmazı – 2001} / David Lynch

    9-) ‘Gegen die Wand’ {Duvara Karşı – 2004} / Fatih Akın

    10-) ‘Dancer in the Dark’ {Karanlıkta Dans – 2000} / Lars von Trier

    11-) ‘Salinui chueok’ {Cinayet Günlüğü – 2003} / Joon-ho Bong

    12-) ‘Nabbeun namja’ {Kötü Adam – 2001} Ki-duk Kim

    13-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    14-) ‘Memento’ {Akıl Defteri – 2000} / Christopher Nolan

    15-) ‘Milk’ {Süt – 2008} / Gus Van Sant

    16-) ‘Les invasions barbares’ {Barbarların İstilası – 2003} / Denys Arcand

    17-) ‘The Others’ {Diğerleri – 2001} / Alejandro Amenábar

    18-) ‘Mar adentro’ {İçimdeki Deniz – 2004} / Alejandro Amenábar

    19-) ‘Lakposhtha parvaz mikonand’ {Kaplumbağalar da Uçar – 2004} / Bahman Ghobadi

    20-) ‘Quills’ {Düşlerin Efendisi – 2000} / Philip Kaufman

    * November76;

    1-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    2-) ‘Mar adentro’ {İçimdeki Deniz – 2004} / Alejandro Amenábar

    3-) ‘Dolls’ {Bebekler – 2002} / Takeshi Kitano

    4-) ‘Revolutionary Road’ {Hayallerin Peşinde – 2008} / Sam Mendes

    5-) ‘Into the Wild’ {Özgürlük Yolu – 2007} / Sean Penn

    6-) ‘Sonbahar’ {2008} / Özcan Alper

    7-) ‘Before Sunset’ {Gün Batmadan – 2004} / Richard Linklater

    8-) ‘Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street’ {Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi – 2007} / Tim Burton

    9-) ‘Vozvrashchenie’ {Dönüş – 2003} / Andrei Zvyagintsev

    10-) ‘Buda as sharm foru rikht’ {Utanç – 2007} / Hana Makhmalbaf

    11-) ‘Das Leben der Anderen’ {Başkalarının Hayatı – 2006} / Florian Henckel von Donnersmarck

    12-) ‘El laberinto del fauno’ {Pan’ ın Labirenti – 2006} / Guillermo del Toro

    13-) ‘Sunshine State’ {İki Kadın, İki Macera – 2002} / John Sayles

    14-) ‘In America’ {Yeni Bir Ülkede – 2002} / Jim Sheridan

    15-) ‘Dogville’ {2003} / Lars von Trier

    16-) ‘Nói albínói’ {Buzdan Hayaller – 2003} / Dagur Kári

    17-) ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ {Sil Baştan – 2004} / Michel Gondry

    18-) ‘Donnie Darko’ {Karanlık Yolculuk – 2001} / Richard Kelly

    19-) ‘Snatch.’ {Kapışma – 2000} / Guy Ritchie

    20-) ‘Chopper’ {Kasap – 2000} / Andrew Dominik

    * Okaliptus80;

    1-) ‘Los lunes al sol’ {Güneşli Pazartesiler – 2002} / Fernando León de Aranoa

    2-) ‘Le fabuleux destin d’Amélie Poulain’ {Amelie – 2001} / Jean-Pierre Jeunet

    3-) ‘Das Leben der Anderen’ {Başkalarının Hayatı – 2006} / Florian Henckel von Donnersmarck

    4-) ‘Hotel Rwanda’ (2004) / Terry George

    5-) ‘La pianiste’ {Piyanist – 2001} / Michael Haneke

    6-) ‘Dolls’ {Bebekler – 2002} / Takeshi Kitano

    7-) ‘Vozvrashchenie’ {Dönüş – 2003} / Andrei Zvyagintsev

    8-) ‘Les invasions barbares’ {Barbarların İstilası – 2003} / Denys Arcand

    9-) ‘The Wind That Shakes the Barley’ {Özgürlük Rüzgârları – 2006} / Ken Loach

    10-) ‘The Man Who Wasn’t There’ {Orada Olmayan Adam – 2001} / Joel Coen & Ethan Coen

    11-) ‘Bin-Jip’ {Boş Ev – 2004} Ki-duk Kim

    12-) ‘Shaun of the Dead’ {Zombilerin Şafağı – 2004} / Edgar Wright

    13-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    14-) ‘Werckmeister harmóniák’ {Karanlık Armoniler – 2000} / Béla Tarr

    15-) ‘All or Nothing’ {Ya Hep Ya Hiç – 2002} / Mike Leigh

    16-) ‘Kamchatka’ {Kamaçatka – 2002} / Marcelo Piñeyro

    17-) ‘Good Bye Lenin!’ {Elveda Lenin – 2003} / Wolfgang Becker

    18-) ‘Yi yi’ {Bir, İki – 2000} / Edward Yang

    19-) ‘Sin City’ {Günah Şehri – 2005} / Frank Miller & Robert Rodriguez

    20-) ‘9’ (2002) / Ümit Ünal

    * Oscar1895;

    1-) ‘Kill Bill: Vol. 2’ (2004) / Quentin Tarantino

    2-) ‘Kill Bill: Vol. 1’ (2003) / Quentin Tarantino

    3-) ‘Mulholland Dr.’ {Mulholland Çıkmazı – 2001} / David Lynch

    4-) ‘Vozvrashchenie’ {Dönüş – 2003} / Andrei Zvyagintsev

    5-) ‘Bin-Jip’ {Boş Ev – 2004} Ki-duk Kim

    6-) ‘Voksne mennesker’ {Tutunamayanlar – 2005} / Dagur Kári

    7-) ‘Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom’ { İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… Ve İlkbahar – 2003} / Ki-duk Kim

    8-) ‘Amores perros’ {Paramparça – Aşklar ve Köpekler – 2000} / Alejandro González Iñárritu

    9-) ‘Dolls’ {Bebekler – 2002} / Takeshi Kitano

    10-) ‘Hayat Var’ (2008) / Reha Erdem

    11-) ‘Le fabuleux destin d’Amélie Poulain’ {Amelie – 2001} / Jean-Pierre Jeunet

    12-) ‘Ni na bian ji dian’ {Orada Saat Kaç? – 2001} / Ming-liang Tsai

    13-) ‘Riri Shushu no subete’ {Lily Chou-Chou Hakkında Her Şey – 2001} / Shunji Iwai

    14-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    15-) ‘Caché’ {Saklı – 2005} / Michael Haneke

    16-) ‘Werckmeister harmóniák’ {Karanlık Armoniler – 2000} / Béla Tarr

    17-) ‘Sen to Chihiro no kamikakushi’ {Ruhların Kaçışı – 2001} / Hayao Miyazaki

    18-) ‘The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring’ {Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği – 2001} / Peter Jackson

    19-) ‘Children of Men’ {Son Umut – 2006} / Alfonso Cuarón

    20-) ‘Stellet licht’ {Sessiz Işık – 2007} / Carlos Reygadas

    * Rashomon;

    1-) ‘Les invasions barbares’ {Barbarların İstilası – 2003} / Denys Arcand

    2-) ‘Hable con ella’ {Konuş Onunla – 2002} / Pedro Almodóvar

    3-) ‘Cidade de Deus’ {Tanrıkent – 2002} / Fernando Meirelles

    4-) ‘Sen to Chihiro no kamikakushi’ {Ruhların Kaçışı – 2001} / Hayao Miyazaki

    5-) ‘Le fabuleux destin d’Amélie Poulain’ {2001} / Jean-Pierre Jeunet

    6-) ‘Fa yeung nin wa’ {Aşk Zamanı – 2000} / Kar Wai Wong

    7-) ‘Los lunes al sol’ {Güneşli Pazartesiler – 2002} / Fernando León de Aranoa

    8-) ‘Voksne mennesker’ {Tutunamayanlar – 2005} / Dagur Kári

    9-) ‘Sånger från andra våningen’ {İkinci Kattan Şarkılar – 2000} / Roy Andersson

    10-) ‘Donnie Darko’ {Karanlık Yolculuk – 2001} / Richard Kelly

    11-) ‘Trilogia: To livadi pou dakryzei’ {Ağlayan Çayır – 2004} / Theodoros Angelopoulos

    12-) ‘Das Leben der Anderen’ {Başkalarının Hayatı – 2006} / Florian Henckel von Donnersmarck

    13-) ‘Carandiru’ {2003} / Hector Babenco

    14-) ‘Adaptation.’ {Adaptasyon – 2002} / Spike Jonze

    15-) ‘Slumdog Millionaire’ {Milyoner – 2008} / Danny Boyle

    16-) ‘Mies vailla menneisyyttä’ {Geçmişi Olmayan Adam – 2002} / Aki Kaurismäki

    17-) ‘There Will Be Blood’ {Kan Dökülecek – 2007} / Paul Thomas Anderson

    18-) ‘Hîrtia va fi albastrã’ {Kağıt Mavi Olacak – 2006} / Radu Muntean

    19-) ‘Wo hu cang long’ {Kaplan ve Ejderha – 2000} / Ang Lee

    20-) ‘Cashback’ {Zamana Güzellik Kat – 2006} / Sean Ellis

  • oscar1895 diyor ki:

    Değerli listeleriyle ve yorumlarıyla dosyanın oluşumunda katkıda bulunan dostlarımıza; başta dosyanın her aşamasında gösterdiği özverili katkılarından dolayı Kadir503 olmak üzere, Milşin, Okaliptus80, İzlandik, November76 ve Rashomon‘a teşekkür ediyorum.

  • Rashomon diyor ki:

    Gerçekten çok güzel bir seçki olmuş, katılanların emeğine sağlık!
    Farklı ülkelerden filmlerin yer alması da ayrı bir güzellik katmış (bence) seçkiye.

    90′ lı yılları da mı yapsak:)

  • oscar1895 diyor ki:

    90′lı yıllar için hemen çalışmalara başladık. Yakın bir zamanda sitemizde yayımlayacağız:)

  • kadir503 diyor ki:

    Şimdiden heyecanlanmaya başladık doğrusu sevgili oscar:)

  • Rashomon diyor ki:

    Çok güzel olacak, çok.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Hepimize kolay gelsin! Yine iyi bir seçkiye imza atacağımıza eminim.

    Bu arada 90′lardan film seçmenin, 2000′lere nazaran çok daha zor olacağı kesin. :)

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Hala nasıl atlamışım diye hayıflandığım bir film var, onu da yazmazsam içimde kalacak.

    ‘Celda 211′ {Hücre 211 – 2009} / Daniel Monzon

    Tabiri caizse bir hapishane filmi, en okkalılarından.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    2000′lere katılmadım, ama gene de bir liste hazırladım..

    **

    Sanırım listeye katılsam ortak filmlerimiz “Tanrıkent” (2002) Ve “Dönüş” (2003) olurdu..

    ***

    Sıralama Karışıktır: (Hepsi de çok sevdiğim filmlerdir.)

    1-)’Adam & Paul’ {Adam ve Paul, 2004} / Leonard Abrahamson
    2-)’Hundstage’ {Zor Günler, 2001} / Ulrich Seidl
    3-)’25 Watts’ {2001} / Juan Pablo Rebella, Pablo Stoll
    4-)’2:37′ {2006} / Murali K. Thalluri
    5-)’Wendy and Lucy’ {Wendy ve Lucy, 2008} / Kelly Reichardt
    6-)’Bænken’ {Bank, 2000} / Per Fly
    7-)’Ladrones’ {Hırsızlar, 2007} / Jaime Marques
    8-)’El Aura’ {Aura… 2005} / Fabián Bielinsky
    9-)’Dzien swira’ {Kaçığın Günü, 2002} / Marek Koterski
    10-)’À ma soeur!’ {Kız Kardeşim, 2001} / Catherine Breillat
    11-)’Hukkle’ {Hıçkırık, 2002} / György Pálfi
    12-)’Falscher Bekenner’ {Sahte İtiraflar, 2005} / Christoph Hochhäusler
    13-)’The Mudge Boy’ {Annesinin Oğlu, 2003} / Michael Burke
    14-)’Harry, un ami qui vous veut du bien’ {Harry, İyiliğinizi İsteyen Bir Dost, 2000} / Dominik Moll
    15-)’Code inconnu: Récit incomplet de divers voyages {Bilinmeyen Kod, 2000} / Michael Haneke
    16-)’Der Wald vor lauter Bäumen’ {2003} / Maren Ade
    17-)’L.I.E.’ {2001} / Michael Cuesta
    18-)’Kinetta’ {2005} / Giorgos Lanthimos
    19-)’Japon’ {japonya, 2002} / Carlos Reygadas
    20-)’Brick’ {Asi Gençlik, 2005} / Rian Johnson
    *

    Pek detaylı incelemedim dönemi, ancak önemli filmleri birarada topladığım için listeyi hazırlamak çok kısa sürdü..
    Listeye almak istediğim ama alamadığım birkaç film:

    -May (2002)
    -Den brysomme mannen (2006)
    -Phobidilia (2009)
    -Mysterious Skin (2004)
    -Talaye sorkh (2003)
    -Ghost World (2001)
    -Spiral (2007)

    ….

  • okaliptus80 diyor ki:

    Derinlere inmişsin. İlk 20′nden sadece 7 film izlemişim Jef. Kalanların çoğu hiç tanıdık gelmedi. Demek detaylı incelesen neler çıkacak :) Ama ‘Japon’ ve ‘Falscher Bekenner’e göz aşinalığım var, eski sitede sık bahsediyordun. Bir gün telafi ederim diyeceğim ama sinema da yerinde durmuyor işte.

    ’Hukkle’ {Hıçkırık, 2002} güzel filmdi ayrıca. György Pálfi, vatandaşı Tarr’ın izinden gitmiş.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    “25 watts”‘ı the and club’den bulmuştum..-afişe bakıp film almak:)-
    tr altyazısı yok sanırım başka yerlerde..
    **

    “kinetta”‘yı torrent’te 0 seed’le indirmiştim..:)
    *
    eski site karışıktı yaw, her kafadan ses çıktığı için çorba gibiydi..
    **
    hocam temin etmek istiyorsan hallederiz..

    tracy_selim_06@hotmail.com

    bu adrese mail atarak istediğini elde edebilirsin:)

    önceden netim sınırsız olmadığı için filmlere para veriyordum- ve bazı filmleri bulmak için il dışına bile çıkıyordum:) –

    **
    sinema’ yerinde durmuyor gibi gözüküyor – ancak nitelik anlamında çok aşağılarda..2010′dan sonra iyice dibe vurdu bence..bu saatten sonra da hiçkimse onu ayağa kaldıramaz..:)
    **

    listedeki filmlerin hepsine kefilim:) (pişman olamayacağınızı garanti ederim:)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Düşünmen yeterlidir, sağolasın. Yıllar önce gönderdiğin 2 film de hala arşivimde durur :)

    Sinema öldü mü bilemem ama. Dvd’cilerin can çekiştiği kesin. Televizyon, sinemayı; internet de DVD sektörünü vurdu :)

    The End yaşıyor mu hala?

  • Jef _ Costello diyor ki:

    valla türk filmi “neşeli günler”i sormak (almak) için gittim the and’e- elim boş geri döndüm..Hiçbirşey yok..polisler orayı da es geçmemiş galiba:) (ne sorsam yok dediler..)

    (fırat çarşısı-pasajın’da bir dvdci vardı – arşivleri genişti.. orası da mefta olmuş:)

    **
    bazı türk filmlerinin dvd’sinin olmaması büyük skandal..
    **
    (ilgini çeken filmleri söyleyebilirsin hocam – her zaman..:)
    **
    (bu arada david lynch’ ‘in piyasadaki kitaplarını boşverin, kendisi kitap yazcakmış..: – daha net olmak istiyor..)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler