‘Sibirska Ledi Magbet’ {Sibiryalı Lady Macbeth – 1962} / Andrzej Wajda

(Spoiler): Rusya’nın ücra bir köyünde geçen hikaye boyunca öldürücü üçgenler kurulur. Katerina ya da Lady Macbeth, köye gelen yabancıya çengel atar önce. Durumun farkına varan huysuz kayınbabasını öldürür. Nihayet cepheden dönen kocayı da ortadan kaldırır. Ancak “trajedi” bu kadarla sınırlı kalmayacak; tutku’larının esiri olmuş iki süfli ruh, esir kampında noktalanacak merhametsiz bir anaforda sürüklenip duracaktır…

Görsel sonucu

Wajda’nın kariyerindeki bildiğim tek noir ( dışavurumcu üslup taşımakla birlikte savaş üçlemesine noir denemez). Filme adını veren femme fatale, Shakespeare’nin leydisinin aksine perdenin arkasında değil bizzat uygulayıcı. Adamın ipleriyse yine kuklacının elinde, orada değişen çok şey yok.

“Aşk”ı, savaşlarda dahi harcamamıştı üstat. Arınma, sanki oradadır.
Adam şöyle diyordu: “Aşktan yoksun bir kalp, lanetlenmiş gibidir.”
__________________________

NOT: Yazmak hesapta yoktu ama dün gece rüyamda yönetmenin öldüğünü görünce bir filmiyle anayım istedim. O’nu müstakil hiç yorumlamamışız sitede.
Wajda, 90 yaşında. Yaşayan tarih.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“‘Sibirska Ledi Magbet’ {Sibiryalı Lady Macbeth – 1962} / Andrzej Wajda” bu yazı hakkında 1 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    Sinemada bildiğim 4 iz bırakan Macbeth uyarlaması var (daha da vardır herhalde). Bir tanesi başlıkta yorumu yapılan. Diğerleriyse kronolojik olarak Welles, Kurosawa ve Polanski’den gelenler.

    Atilla Dorsay, 70′lerdeki bir Sinematek gösteriminde, Polanski uyarlaması hakkında (‘The Tragedy of Macbeth’, 1971) şunları paylaşmış:

    “Karısı Sharon Tate’i ünlü Manson cinayetinde kaybeden Polanski’nin uzun bir süre film çevirme gücü bulamadıktan sonra Macbeth’e el atmasının nedeni, Macbeth’in her şeyden önce bir “cinayet” öyküsü olmasıdır. Gerçekten Macbeth yazılagelmiş en güzel cinayet öyküsüdür kuşkusuz. İktidar hırsıyla ellerini kana bulayan İskoçya dükü ve karısının öyküsü, kötülüğe bulaşan insanın artık bir yerde duramayacağını, cinayetlerin birbirini izleyeceğini anlatır; bu dönüşü olmayan yolda insanın ruhunu ve aklını yitirişini tasvir eder.
    Macbeth bir cinayetin ve iki caninin anatomisidir. Shakespeare’nin bu en karanlık ve kötümser eseri, iktidar hırsına kusursuz bir teşhis koyarken, vicdan azabı dediğimiz duygunun nefis bir görünümünü de verir. Polanski’yi öteden beri çeken konulardır bunlar.

    Polanski, Shakespeare’ye bir üstün yapımın olanaklarını getirmiştir. Metinden tek kelime çıkarılmamıştır; ancak metin renkli, canlı, görkemli bir sinemanın eşliğinde sunulmuştur. Orson Welles’in az aydınlatılmış, eğri büğrü duvarları, karanlığın gölgelerinde büsbütün şekilsiz görünen dışavurumcu iç mekanları, Kurosawa’nın tragedyaya geometrik bir düzen getiren japon usulü ev-saray dekorları Polanski’de yerini bir şatoya, geniş mekanlara, at koşturmalara, düellolala, etkili bir hareket ve canlılığa bırakmıştır. Polanski çıldıran Lady Macbeth’i çırılçıplak dolaştırırken veya Macbeth’in kopmuş kafasını merdivenlerden yuvarlanırken göstermekten çekinmez. Bu cüretli buluşlar filmin kan rengini belirlerken, shakespeare’den uzak düşmüş çağdaş seyirci için de filme geçerli ve etkileyici bir öge katmış olur.”

    … her yiğidin yoğurt yiyişi farklı da. Polanski’de özel bir durum da var gerçekten.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler