Şeytanın Gör Dediği

Orijinal Adı: Dokuz (2002)

Yönetmen: Ümit Ünal

‘’…ama çıt çıkmıyordu, en küçük bir uğultu bile duyulmuyordu. Makine böylesine sessiz çalıştığı için dikkatinizi çekmiyordu!’’ Ceza Sömürgesi , F.Kafka

Hak ettiği ilgiyi hiçbir zaman görememiş sinemamızın yüzaklarındandır Dokuz. Teyzem, Piano Piano Bacaksız gibi filmlerin senaristi Ümit Ünal’ın tamamını dijital betacam ve miniDv kameralarla çektiği (Türkiye sınırları içinde tamamı dijital kamerayla çekilmiş ilk film ünvanını da elinde tutar) bu sıra dışı filmi; gerek konusuyla, gerekse bu konuyu ele alışındaki üslubuyla, sinema tarihimizde oldukça önemli bir yere sahiptir.

Filmimiz adını filmdeki karakter sayısından alır. Bir cinayet işlenmiştir ve bütün film boyunca bu mahallede ikamet eden altı farklı görgü tanığını – Firuz (Ali Poyrazoğlu), Salim(Cezmi Baskın), Tunç (Fikret Kuşkan), Kaya (Ozan Güven), Amerikalı (Rafa Radonisli), Saliha (Serra Yılmaz)- dinleriz. Arada Kaya’nın sözlüsünü(Sezgin Demirel) ve manavı da (Fuat Onan) dinleriz. Kimliği ve nerden geldiği (kolyesindeki yıldızdan, Yahudi olduğu tahmin edilmekte) tespit edilemeyen Kirpi lakaplı (Elif Pervane) bir genç kıza tecavüz edilerek öldürülmüştür. Olayın aslını öğrenmek için bu altı karakteri dinlemek zorundayız. Yönetmen bu görgü tanıklarını sorguya çekerken emniyet görevlilerinin yüzünü bize asla göstermez. Yani bir anlamda bu görevi seyirciye vermiştir. Peki gerçekten buna değer mi? Bütün mahalle ahalisinin ‘’ana’’ olarak gördüğü Saliha neden öldüğünü öğrenince şöyle diyor: ‘’Bir meczup. Bir sokak köpeği kız. Ölmüşse ölmüş. Napalım yani? Her gün sinek gibi ölüyorlar’’

Mevzubahis olay cinayet gibi ciddi bir suç olunca, görgü tanıklarının savunma mekanizmaları devreye girer. Herkes birbirini suçlayıp kendini savunur. Özellikle de onlardan olmayanları. Onlarla aynı fikri-zikri paylaşmayanları. İşte bu yüzden başta tıpkı abisi gibi koyu bir milliyetçi olan (ki muhtemelen ‘’milliyetçilik’’ kavramının tam olarak neyi ifade ettiğini bile bilmemekte) Tunç olmak üzere herkes suçu Amerikalı’ya (13 Yıl boyunca Amerika’da kaldığından mahalle ahalisi ona bu şekilde selenmektedir.) atmaya çalışıyor. Başarılı olamayınca da bir sonraki hedef Saliha’nın bir türlü adını telaffuz edemediği (Rus pezevenk deyip geçiyor.) Dostoyevski gibilerinin kitaplarını okuyan / okutmaya çalışan komünist (ya da Tunç’un deyimiyle Allahsız) Salim oluyor. Bu bütün film boyunca böyle akıp gidiyor. Herkes birbirini suçluyor; fakat kendini asla suçlamıyor.

Filmimiz konusu itibariyle de ustaların ustası Kurosawa’nın Rashomon’unu andırıyor. Rashomon’dan farkı ise buradaki görgü tanıkları bilinçli bir biçimde, savunma mekanizmalarının bir getirisi olarak gördüklerini çarpıtırlar. Belki de bir türlü kendilerinin suçlu olduğuna inanmak istemezler. Mahallesine bağlı bir ana, ülkesini seven bir delikanlı, ya da iki çocuk babası nasıl katil olabilirler ki? Topluma ayak uydur(a)mayıp, tehlikeli görünen kişi(lik)ler sokaklarda gezerken, katil gerçekten bu altı kişiden biri olabilir mi? Ancak görgü tanıklarımız hiç de öyle düşünmemektedir. Onlara göre katil bu mahalleden biri olamaz (Daha önceleri birbirilerini suçladıklarını belirtmiştik. Karakterlerimizin düşüncelerindeki bu tezatlık film boyunca hüküm sürer.) Katil bir Müslüman ya da Türk de olamaz. Aslında bunu yapan bir insan bile olamaz. Peki kimdir bu katil? Yarını olmadığı ya da kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığından dolayı yapılmış bir itiraf mı? Yoksa kanlar içinde verilen ifade mi? Sanırım bu soruya en güzel yanıtı Salim veriyor: ‘’Her katil, katil olmadan önce sıradan bir insandır.’’

Filmimizin adını karakter sayısından aldığını belirttik; fakat bana kalırsa daha çok Salim’in çarptığı kapının numarasından alıyor adını. Kapı numarası 6’dır. Fakat tersten bakınca 9 olduğunu görürüz. (Bu, sık sık bir film klişesi olarak karşımıza çıkmıştır; lakin burada durum biraz farklı.) Tıpkı filmimiz gibi yani. Firuz’un da belirttiği gibi: ‘’Size bu hikayeyi en başından başka türlü anlatayım. Nasıl olsa bu hikaye, nereye çekersek oraya gider.’’ Salim’in kapı numarası gibi yani. Ne dersiniz, en başından alalım mı?

Yönetmenin bir sonraki projesi olan, beş farklı yönetmenin, beş farklı öyküyü ve bu öykülerin kesişme noktalarını (bu günlerde pek moda) anlattıkları / anlatmaya çalıştıkları Anlat İstanbul yönetmenin sevenlerini pek tatmin etmezken; şimdilik son çektiği filmi olan Ara ile bir kez daha farkını ortaya koydu. Dokuz ise yönetmenin ellerinden çıkan en iyi işlerden biri.(Hatta belki de en iyisi.) İyisi mi bu hikayeyi Zen grubunun güzel müzikleriyle, başarılı oyuncu kadrosu ve harikulade kurgusuyla en baştan alalım. Nasıl olsa bu hikaye nereye çeksek oraya gidiyor.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Şeytanın Gör Dediği” bu yazı hakkında 1 yorum var

  • mavi diyor ki:

    Çok güzel bir yorum sevgili oscar…Filmi bana bir arkadaşım tavsiye etmiş ve tavsiye etmekle kalmayıp birde göndermişti. Bende haliyle izledim ve bu güne kadar izlediğim Türk Filmleri içerisinde farkını fark ettiren bir yapım olduğunu gördüm. Evet herkesin birbirini suçladığı ama dönüpte kendisine bir türlü bakmadığı ya da bakamadığı bir film…

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler