Öylesine…

Sen gittiğinden beri,

Jesse ve Celine’in her ayrılışında senden ayrılıyorum (Before Sunrise-Before Sunset/Gündoğmadan-Günbatmadan);

Scarlett Ashley’i değil de Rhett’i sevdiğini fark ettiğinde, seni sevdiğini bu kadar geç fark etmiş olmaktan dünyası başına yıkılan benim (Gone with the Wind-Rüzgar Gibi Geçti);

Somerset ile birlikte seni kaybedip, çaresizlik ve acı içinde “doğru”yu yitiren benim (Se7en-Yedi);

Bay Keating giderken sen de onunla gidiyorsun (Dead Poets Society-Ölü Ozanlar Derneği);

Hector yere düştüğünde can çekişen sensin (Truva);

Wallace ölürken kalabalığın arasından bana doğru gülümseyerek ilerleyen sensin;

Murron kazığa bağlandığında çaresizlikle etrafa bakınıp gelmeni uman gözler benim gözlerim, bıçak boğazını aniden kestiğinde akan kan senin kanın;

Babanın cenazesinde acını yatıştırmak için çocuk aklımla sana dikenli bir çiçek bile veremeyen benim (Braveheart-Cesuryürek);

Francesca arabanın içinde gidip gitmemek arasında kararsız, acı çekerken onun yerine gidiş gelişler yaşayan ve bin yıl yaşlanan benim (The Bridges of Madison County);

Evan son sahnede Kayleigh’in yanından geçip gitmek ama onun iyiliği için sadece onun arkasından bakmakla yetinmek zorunda kalırken, senin iyiliğin için -senin yanında olmak için ölsem de- senin arkandan bakmak zorunda kalan benim (The Butterfly Effect-Kelebek Etkisi);

V’nin sonunu hazırlayan azmi ve idealistliğinde gördüğüm benim ( “V” for Vendetta);

Chris ve Annie’nin sevgisinde gördüğüm ve özlemini duyduğum her şey bizim için (What Dreams May Come);

Aslında Seth’i hiç tanımadığı bir dünyada yapayalnız bırakan Maggie değil; beni, hiç tanımadığımı birden anladığım şu dünyada yapayalnız bırakıp giden ve en iyi dostumu da beraberinde götüren sensin (The City of Angels-Melekler Şehri);

Derek kardeşine ağlarken, senin cansız vücuduna sarılıp ağlayan benim (American History X-Geçmişin Gölgesinde);

John yıllar sonra babasıyla kucaklaşınca, hem seninle kucaklaşan ve hem de senin eksikliğini ve açtığın o büyük boşluğu hisseden benim (Frequency-Frekans);

Idgie’ye Ruth’un acı çektiğini görmek ne kadar ağır gelmişse, senin acınla da ah eden benim (Fried Green Tomatoes-Kızarmış Yeşil Domatesler);

Daniel’ın kızı vurulduğunda, kollarımda vurulan ve mucize eseri ölmeyen bana dünyayı bağışlayan sensin (Crash-Çarpışma);

Szpilman’a senmiş gibi üzülüp, hasta olduğunda battaniyeyi üzerine çeken benim (The Pianist-Pianist);

Avner çocuğu için kaygılanırken, ben de senin için kaygılanıyorum (Münich);

Selahaddin’in tüm filmi kaplayan büyüklüğünde, Priam’ın baba feryadıyla birlikte gösterdiği saygınlıkta bir parça sen varsın (Kingdom of Heaven-Cennetin Krallığı; Truva);

Randle’in zekasında kesinlikle sen varsın (One Flew Over the Cuckoo’s Nest-Guguk Kuşu);

Shawshank’in her bir taşında her bir karesinde sen varsın zaten, -taa gözlerinin içinde bile gördüğüm- Andy’ye olan hayranlığınla ve sevginle (The Shawshank Redemption-Esaretin Bedeli);

Clementine’in kendisini silmesine içerleyip, onu silmek isteyen sonra da onun silinmemesi için tüm çabayı gösteren Joel’in ta kendisiyim (Eternal Sunshine of the Spotless Mind-Lekesiz Zihnin Ebedi Günışığı);

“Araba yoldan geçmeden yetişirsem, döneceksin.” gibi, senin geri gelmen için, ilahi olduğuna inanmak istediğim işaretlere umut bağlayan Mathilde değil benim (A Very Long Engagement-Kayıp Nişanlı);

Jack, Jackie’nin yanında kalmak için zamana karşı yarış verirken, senin yanında olabilmek için zamanı yok sayan benim (The Jacket-Çıldırış);

Kate’in içine düştüğü umutsuzlukta gördüğüm kendimim (The Lake House-Göl Evi)

ve artık Guido’nun fedakarlıklarına ve hazin sonuna Guido, Nicoletta, Giustino ( La Vita é Bella-Hayat Güzeldir) ve de ……kendim için..… ağlayan yine benim.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Öylesine…” bu yazı hakkında 5 yorum var

  • wong kar wai diyor ki:

    Nefis bir yazı, ellerine sağlık November. Ancak filmlerin isimlerini de belirtseydin keşke diye düşünmeden edemedim, belki tümünü hatırlamayanlar olacaktır…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Teşekkür ederim Sevgili Wong Kar Wai.

    Film isimlerini de ekliyorum hemen.

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Ben, bar şarkıcısı Lola-Lola’ya umutsuzca aşık olan, yaşlı profesörüm… ‘Der Blaue Engel’ {Mavi Melek – 1930}

    Sen, -istemediğin halde- bir olayın içine giren, bu olaydan kendini temize çıkarmak için uğraşan; aslında masum bir adamsın… ‘The 39 Steps’ {39 Basamak – 1935}

    O, yaşadığı hızlı yaşamdan vazgeçerek, üniversite öğrencisi genç bir adamla, sade bir aşk yaşamak isterken engellenen kadın… ‘Camille’ {Kamelyalı Kadın – 1937}

    Biz, ayrı ayrı öyküleri olan, küçük bir posta arabasıyla bir kasabadan diğerine giden; bir grup insanız… ‘Stagecoach’ {Posta Arabası – 1939}

    Siz, bir oyun aracılığıyla gerçek yüzünüzü gösteren, oyunun kuralı değiştiğinde ise ne yapacağını şaşıran aristokratlarsınız… ‘Règle du jeu, La’ {Oyunun Kuralı – 1939}

    Onlar, bağnaz ögretmenlerinin yaptığı vatansever konuşmalardan etkilenip cepheye giden, cephedeyse hayal kırıklığına uğrayan; bir grup Alman genci; … ‘All Quiet on the Western Front’ {Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – 1930}

    Ben, ölüm döşeğindeyken ağzımdan ‘Rosebud’ sözcüğü dökülen, bu sözcüğün peşinden bir gazeteciyi koşturan; adamım… ‘Citizen Kane’ {Yurttaş Kane – 1941}

    Sen, gerçek suçlunun kim olduğunu mimikleriyle mükemmel bir şekilde anlatan, Garance’yi büyüleyen; pandomim ustasısın… ‘Enfants du paradis, Les’ {Cennetin Çocukları – 1945}

    O, ‘Play it again Sam’ repliğine konu olan, sevdiği kadının vize almasına yardımcı olarak, Amerika’ya gidebilmesi için her şeyi göze alan; efsane mi efsane bir adam… ‘Casablanca’ {Kazablanka – 1942}

    Biz, bir adamı öldürüp kaza süsü vermeye çalışan, aslında birbirine dürüst davranmayan; iki sevgiliyiz… ‘Double Indemnity’ {Çifte Tazminat – 1944}

    Siz, evli ve yaşı ilerlemiş, sıradan olmanıza rağmen sıradışı aşklar yaşayan; insanlarsınız… ‘Brief Encounter’ {Kısa Buluşma – 1945}

    Onlar, bisikletlerini çaldıran, -ekmeğin aslanın ağzında olduğu, işsizliğin ayyuka çıktığı- 2. Dünya Savaşı sonrası İtalya’sında yaşayan; yoksul insanlar… ‘Ladri di biciclette’ {Bisiklet Hırsızları – 1948}

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    Ben, dünyayı köşe bucak gezip onların yüreğinden geçenlere kulak veren kanatlı bir meleğim. (Der Himmel Uber Berlin – 1987)

    Sen, simsiyah dünyamı aydınlatıp bana yaşama gücü veren, sınırları aşmamın yegane sebebisin. (Walk to Line – 2005)

    O, içinde yaşadığı dünyadaki sistemi reddeden bir grafiti sanatçısı. (Voksne Mennesker – 2005)

    Biz, birbirimizden tamamen farklı kişiliklere sahip olsak da; tek bir amaç uğruna yollara düşen bir garip aileyiz. (Little Miss Sunshine – 2006)

    Siz, yardıma muhtaç bir kadına görünürde karşılıksız yardım eden ve sonra da bu fırsattan yararlanmaya kalkışan küçük bir kasabanın sakinlerisiniz. (Dogville – 2003)

    Onlar, bütün kanıtların idam cezasıyla yargılanan genci suçlu gösteren genç hakkında karara varmak üzere olan 12 jüri üyesi. (12 Angry Men – 1957)

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    Ben üzerimden dökülen pantolonum ve melon şapkam ile, ayakkabı bağcıklarımı spagetti gibi yiyen ‘Şarlo’yum… ‘The Gold Rush’
    Sen Ghabah tarafından kaçırılan, masumluğunu sen kaçırıldıktan sonra anlayan, Şeyh Ahmet’in biricik Yasmin’isin… ‘The Son of the Sheik’
    Ben ve sen Odessa’da Potemkin Zırhlısını karşılamaya gelen, merdivenlerde Çarın askerleri tarafından katledilen kişileriz… ‘Bronenosets Potyomkin’

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler