Oscara Doğru (2012)

Bu yıl 84.’sü düzenlenecek Oscar Ödül Töreni, 26 Şubat 2012’de Hollywood’daki Kodak Tiyatrosu’nda gerçekleşecek törenle yılın önemli filmlerini ödüllendirecek.

Her sene olduğu gibi, bu başlık altından, başta sevgili Kadir olmak üzere siz değerli dostlarımla aday filmleri değerlendirmeye çalışacağım. Tören gününe kadar aday filmleri konuşup tartışacağımız keyifli bir yolculuk olmasını ümit ediyorum.

İşte 84. Akademi Ödülleri adayları:

En İyi Film:

*The Artist (Artist)

*The Descendants (Senden Bana Kalan)

*Extremely Loud & Incredibly Close

*The Help (Yardımcı)

*Hugo

*Midnight in Paris (Paris’te Gece Yarısı)

*Moneyball (Kazanma Sanatı)

*The Tree of Life (Hayat Ağacı)

*War Horse (Savaş Atı)

————————————————————————————————————————————————————

En İyi Yönetmen:

*Woody AllenMidnight in Paris

*Michel HazanaviciusThe Artist

*Terrence MalickThe Tree of Life

*Alexander PayneThe Descendants

*Martin ScorseseHugo

———————————————————————————————————————————————————–

En İyi Erkek Oyuncu:

*Demián BichirA Better Life

*George ClooneyThe Descendants

*Jean DujardinThe Artist

*Gary OldmanTinker Tailor Soldier Spy

*Brad PittMoneyball

————————————————————————————————————————————————–

En İyi Kadın Oyuncu:

*Glenn CloseAlbert Nobbs

*Viola Davis - The Help

*Rooney MaraThe Girl with the Dragon Tattoo

*Meryl StreepThe Iron Lady

*Michelle WilliamsMy Week with Marilyn
—————————————————————————————————————————————————-

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

*Kenneth BranaghMy Week with Marilyn

*Jonah HillMoneyball

*Nick NolteWarrior

*Christopher PlummerBeginners

*Max von SydowExtremely Loud & Incredibly Close

—————————————————————————————————————————————————–

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

*Bérénice BejoThe Artist

*Jessica ChastainThe Help

*Melissa McCarthyBridesmaids

*Janet McTeerAlbert Nobbs

*Octavia SpencerThe Help

—————————————————————————————————————————————————–

 En İyi Orijinal Senaryo:

*The Artist – Michel Hazanavicius

*Bridesmaids – Kristen Wiig, Annie Mumolo

*Margin Call – J.C. Chandor

*Midnight in Paris – Woody Allen

*Jodaeiye Nader az Simin – Asghar Farhadi

——————————————————————————————————————————————————

 En İyi Uyarlama Senaryo:

*The Descendants – Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash

*Hugo – John Logan

*The Ides of March – George Clooney, Grant Heslov, Beau Willimon

*Moneyball – Steven Zaillian, Aaron Sorkin, Stan Chervin

*Tinker Tailor Soldier Spy – Bridget O’Connor, Peter Straughan

—————————————————————————————————————————————————–

Yabancı Dilde En İyi Film:

*Rundskop – Michael R. Roskam (Belçika)

*Hearat Shulayim – Joseph Cedar (İsrail)

*In Darkness – Agnieszka Holland (Polonya)

*Monsieur Lazhar – Philippe Falardeau (Kanada)

*Jodaeiye Nader az Simin – Asghar Farhadi (İran)

——————————————————————————————————————————————————-

En İyi Animasyon Film:

*Une vie de chat – Alain Gagnol, Jean-Loup Felicioli

*Chico & Rita – Fernando Trueba, Javier Mariscal

*Kung Fu Panda 2 – Jennifer Yuh

*Puss in Boots – Chris Miller

*Rango – Gore Verbinski

———————————————————————————————————————————————————

En İyi Görüntü Yönetimi:

*The Artist – Guillaume Schiffman

*The Girl with the Dragon Tattoo – Jeff Cronenweth

*Hugo – Robert Richardson

*The Tree of Life – Emmanuel Lubezki

*War Horse – Janusz Kaminski

———————————————————————————————————————————————————

En İyi Kurgu:

*The Artist – Anne-Sophie Bion, Michel Hazanavicius

*The Descendants – Kevin Tent

*The Girl with the Dragon Tattoo – Angus Wall, Kirk Baxter

*Hugo – Thelma Schoonmaker

*Moneyball – Christopher Tellefsen

———————————————————————————————————————————————————

En İyi Sanat Yönetimi:

*The Artist – Laurence Bennett, Robert Gould

*Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 – Stuart Craig, Stephenie McMillan

*Hugo – Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo

*Midnight in Paris – Anne Seibel, Hélène Dubreuil

*War Horse – Rick Carter, Lee Sandales

——————————————————————————————————————————————————–

En İyi Kostüm Tasarımı:

*Anonymous – Lisy Christl

*The Artist – Mark Bridges

*Hugo – Sandy Powell

*Jane Eyre – Michael O’Connor

*W.E. – Arianne Phillips

———————————————————————————————————————————————————

En İyi Makyaj:

*Albert Nobbs – Martial Corneville, Lynn Johnson, Matthew W. Mungle

*Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 – Nick Dudman, Amanda Knight, Lisa Tomblin

*The Iron Lady – Mark Coulier, J. Roy Helland

——————————————————————————————————————————————————–

En İyi Müzik:

*The Adventures of Tintin – John Williams

*The Artist – Ludovic Bource

*Hugo – Howard Shore

*Tinker Tailor Soldier Spy – Alberto Iglesias

*War Horse – John Williams

——————————————————————————————————————————————————-

En İyi Şarkı:

*The Muppets – Bret McKenzie (“Man or Muppet”)

*Rio – Sergio Mendes, Carlinhos Brown, Siedah Garrett (“Real in Rio”)

——————————————————————————————————————————————————

En İyi Ses Miksajı:

*The Girl with the Dragon Tattoo

*Hugo

*Moneyball

*Transformers: Dark of the Moon

*War Horse

—————————————————————————————————————————————————-

En İyi Ses Kurgusu:

*Drive

*The Girl with the Dragon Tattoo

*Hugo

*Transformers: Dark of the Moon

*War Horse

—————————————————————————————————————————————————-

En İyi Görsel Efekt:

*Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2

*Hugo

*Real Steel

*Rise of the Planet of the Apes

*Transformers: Dark of the Moon

—————————————————————————————————————————————————-

En İyi Belgesel:

*Hell and Back Again

*If a Tree Falls: A Story of the Earth Liberation Front

*Paradise Lost 3: Purgatory

*Pina

*Undefeated

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Oscara Doğru (2012)” bu yazı hakkında 26 yorum var

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘Midnight in Paris’ {Paris’te Gece Yarısı, 2011} / Woody Allen

    Woody Allen, Amerika’nın yaşayan en büyük senarist ve yönetmenlerinden biri. Aynı zamanda Allen, kuşkusuz sinemanın en entelektüel adamlarından biri. Edebiyat, resim, heykel, müzik, sinema gibi sanatların yanısıra aşk, ölüm ve inanç gibi kavramlar hakkında seyircisine gösterdikleri ve gösterecekleri onu ayrı bir yere koyuyor.

    Çoğu insan, geçmişe dair büyük bir özlem duyar. Mazi, çoğumuz için yaşadığımız andan daha çekicidir. İnsanların yıllar geçtikçe daha duygusuz, daha az hislere dayalı yaşıyor olması sanırım bunun en büyük sebebi. Rüyaların kenti Paris’te yağmur altında dolaşmak, geceleri sokaklarda gezinmek insanlara mantıklı gelmiyor. Bu sebepten ötürü geçmiş yüzyıllarda Salvador Dali, Luis Bunuel, Pablo Picasso, Ernest Hemingway gibi dehalar yaşarken, günümüzde dönüp dolaşıp yine onları okuyor, izliyor ve dinliyoruz. Gil (Owen Wilson) pek bu dünyanın adamı değil. Amerika’da yaşamak yerine 1920’lerin Paris’inde yaşamayı arzuluyor. Okuduğu üç-beş kitapla etrafına ‘ne kadar çok bildiği’ imajını veren insanlarla birlikte vakit geçirmekten pek haz almıyor. Tıpkı Lewis Carroll’un ölümsüz eseri ‘Alice Harikalar Diyarı’nda’ Alice’in tavşan deliğinden geçip kendini başka bir evrende buluşu gibi, Gil karakteri de eski model bir arabayla saatler geceyarısını gösterdiğinde kendini Allen’ın fantazyasında buluveriyor: Fransa’nın ‘Altın Çağ’ında.

    Gil, burada hayranı olduğu yazarlarla, müzisyenlerle, yönetmenlerle, ressamlarla tanışıyor ve elbette aşık oluyor. Kimselere okutmadığı kitabını, modern edebiyatın öncülerinden Gertrude Stein’e okutuyor. Allen o kadar çok uçmuş olsa gerek ki, Gil karakteri sabah yatağında uyandığında kendi kendine bütün bunları tekrarlayıp duruyor.

    Allen’ın mehtemelen yine kendi iç dünyasını anlattığı filmde geçmişin peşinden koşmanın faydasız olduğu, bunun yerine gözümüzün önünde duran gerçekliklerle yaşamanın anlamlı olacağı vurgulanıyor.

    77 yaşındaki usta yönetmenin akıcı senaryosu ve başarılı oyuncu kadrosuyla izlenmeyi hak eden film, Se7en’ın efsanevi görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin kadrajlarından yansıyan Paris’e aşık ediyor bizleri.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘The Help’ {Yardımcı – 2011} / Tate Taylor

    Geçtiğimiz yıllarda ‘Precios’ (Acı Bir Hayat Öyküsü) ile Sapphire’in eserini sinemaya uyarlayıp oldukça ses getiren Hollywood, yine merkezine siyahi kadınları ve Amerika’nın ırkçı kimliğini masaya yatırmak ve Oscar yarışına dahil olmak için kolları sıvamış.

    İzlerken epey sıkıldığım ‘The Help’, 60’ların Mississippi’nde siyahi hizmetçiler ve hizmet ettikleri ev hanımlarını konu almakta. Amerika’nın ırkçı kimliğini sorgulayan film, ne yazık ki mesaj verme kaygısı ve yönetmenin filme pek bir şeyler katamaması sebebiyle son derece sıradan bir üslupla çıkıyor seyirci karşısına.

    Siyahi hizmetçilerin büyüttüğü beyaz çocukların annelerini, bir başka deyişle banliyö hanımlarını eleştirirken, ciddi bir mesele üzerine yoğunlaşırken gerçeklikten çok uzak karakterlerle inandırıcılığını koruyamıyor. Hele ki Bryce Dallas Howard’ın canlandırdığı Hilly karakteri pembe dizi kuşağından fırlamış gibi duruyor.

    Özellikle son yıllarda fazlasıyla karşımıza çıkan 60’lar dönemini çok da iyi anlatamadığını düşünüyorum. Kadınların ellerine sigara tutuşturmak modasıyla dönemin atmosferini yakalamaya çalışan sanat yönetimini de beğenmediğimi belirtmeliyim. Mad Men’in herhangi bir bölümü, bu filmden çok daha fazla 60’lı yıllarda geçmekte.

    Jessica Chastain ve Sissy Spacek’in hem oyunculuklarını hem de canlandırdıkları karakterleri sevdiğimi söyleyebilirim. Bunun dışında, geçmişte çekilmiş türdeşlerinden farklı bir şey anlatmayan, ortalamanın üzerine çıkamayan bir film.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘The Ides of March’ {Zirveye Giden Yol – 2011} / George Clooney

    Karizmatik aktör George Clooney’nin kameraların arkasına oturduğu dördüncü filmi ‘The Ides of March’, Amerika’nın kirli politika oyunlarına eleştirel bir bakış açısı getiren yılın dikkat çekici yapımlarından biri. Muhtemelen birileri yine çıkıp, biz bunları biliyorduk, diyecektir. Yine de dünyanın neresinde olursanız olun, insanların büyük bir çoğunluğu, bir şekilde bir siyasi partiye inanmak zorunda hissediyor. İşte tam da bu noktada The Ides of March, kirli oyunlara bulaşmadan, temiz bir siyasetin imkansız olduğunu vurguluyor. Hele ki işin içerisine iktidar savaşları girince, en saf ve en masumane duyguların bile bu savaş uğruna nasıl harcandığını sert bir üslupla dile getiriyor.

    Filmin birbirinden değerli oyuncu kadrosunda son yıllarda yıldızı iyice parlayan Ryan Gosling, Philip Seymour Hoffman, Paul Giamatti, Marisa Tomei ve yönetmen George Clooney gibi isimler var. Oyuncuların performansını son derece başarılı bulduğum filmde, bilhassa Clooney ve Gosling’in performanslarını beğendiğimi söyleyebilirim. Hele ki karşılıklı blöf yaptıkları sahne, filmin gerilm dozajını en üst seviyeye taşıyor.

    Amerika’nın 2000’li yıllarında geçen seçim yarışına odaklanan film, başkanlık yarışında her yolu mübah gören insanların çevresinde şekilleniyor. Güç ve iktidar uğruna bir savaş başlatılabilir, yalan söylenebilir, hile yapılabilir hatta ülke iflasa sürüklenebilir. Siyasetin çiğnenmeyecek tek kuralı stajyerlerle beraber olmamaktır. Filmde gördüklerimiz esasında Amerika’da geçse de, sözümona demokrasi ile yönetilen ülkelerde de aynı kirli politik oyunların döndüğü aşikar. Yine de Amerika’nın seçim sitemine yabancı olanların filmi takip etmekte zorluk çekmeleri, son derece zekice yazılmış diyalogları kaçırmaları muhtemel.

    Her daim muhalif kimliğiyle tanıdığımız aktör-yönetmen George Clooney’nin ‘Good Night and Good Luck’ta yakaladığı olgun sinema dili, gösterişten uzak bir politik dram izlememize olanak sağlıyor. Film her ne kadar siyasi partilerin iktidar savaşını eleştirse de, Morris gibi adamların bu filmi özellikle seçim yarışlarında izleyip koltuğa yakın olmak için neler yapmaları gerektiğini görmek niyetiyle izleyeceklerinden kuşkum yok.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘The Artist’ {Artist – 2011} / Michel Hazanavicius

    Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, The Artist sinema için yeni bir soluk değil. Sessiz sinema dönemini ve dönemin filmlerini kutsayan oldukça başarılı filmler yakın zaman önce karşımıza çıkmıştı. Esteban Sapir imzalı ‘La Antena’ bunların başında geliyor. Ancak sözkonusu bir filmi pazarlamaya gelince, bazı filmler çok fazlaca şişirilip piyasada yer bulabiliyor kendine.

    Esasında eli ayağı düzgün bir film var karşımızda. Hele ki klasik dönem Amerikan sineması hayranıysanız bu filmi sevmemeniz neredeyse imkansız. Zira karşımızdaki film sadece biçim olarak değil, içerik olarak da öncülerinin izinden gidiyor. Sessiz sinema döneminden sesli döneme geçişle beraber yaşanan değişimler tıpkı Stanley Donen ve Gene Kelly imzalı klasik ‘Singin’ in the Rain’de olduğu gibi keyifli bir biçimde yansıyor perdeye. Beri yandan Hollywood’un sıradan bir insanı yıldızlaştırırken, geçiş dönemlerinde yıldızları bir anda nasıl yok ettiğini tıpkı Billy Wilder’ın başyapıtı ‘Sunset Blvd.’ında olduğu gibi eleştiriyor. Ancak filmin geneline Sunset Blvd.’ının karanlık atmosferi yerine Singin in the Rain’in coşkulu atmosferi hakim. Hatta filmin finalinde Valentin ve Miller’ın karşılıklı döktürdükleri dans sahnesi gerçekten de bizi dönemin filmlerinin coşkusunu yaşatmayı başarıyor.

    Birkaç kamera hareketini saymazsak teknik olarak da karşımızda sessiz sinema döneminden fırlamış bir film görüyoruz. Filmin geniş ekran yerine tam ekranı tercih etmesi, jeneriğin ya da ara geçişlerin neredeyse birebir dönemin film dokusuyla bütünleşmesi büyük bir avantaja dönüşüyor.

    Cannes’da ‘en iyi erkek oyuncu’ ödülüyle dönen Jean Dujardin ve Berenice Bejo’nun karşılıklı performanslarını başarılı bulurken, John Goodman’a yine her zamanki gibi bayıldığımı söyleyebilirim. Ayrıca uşak rolündeki James Cromwell ve elbette Valentin’in köpeği sahiden de takdiri hak ediyor.

    Sessiz sinema tutkunlarının görmekten büyük keyif alacağı bir film var karşımızda. Muhtemelen Hollywood’da buna benzer işler karşımıza çıkmaya devam edecektir. The Artist’i severseniz, La Antena’i kaçırmamanızı tavsiye ederim.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘The Descendants’ {Senden Bana Kalan – 2011} / Alexander Payne

    About Schmidt ve Sideways ile büyük beğeni toplayan Alexander Payne’in yeni filmi ‘The Descendants’, tipik Amerikan melodramalarından biri gibi görünse de, onlardan farklı olma çabasında bir yapım. Esasında yönetmen olay örgüsünü daha çok bağımsız sinema motifiyle işlemeye çalışmış. Ancak her yıl karşımıza çıkan bu tip filmlere ‘bağımsız’ sıfatını yapıştırmak benim için hayli zor.

    Kaui Hart Hemmings ‘ın aynı adlı eserinden uyarlanan filmin konusu ‘bir adam’ ve etrafındaki kadınlar hakkında şekilleniyor. George Clooney’in hayat verdiği Matt karakterinin filmde belirttiği üzere, hayatındaki kadınların hepsi bir şekilde kendini mahvetme çabası içerisinde. Karısı Elizabeth bir kaza sonucu komada ölümü beklemekte, büyük kızı Alexandra uyuşturucuyla ve kendinden büyük erkeklerle birlikte yaşamakta, küçük kızı Scottie ise onunla birlikte, onun yokluğuyla yaşamak zorunda. Bunların üzerine karısının hayattayken kendisini aldattığını öğrenince olaylar beklendiği gibi ‘gelişmez’. İşte tam da burada, Payne kalemini konuşturuyor ve olayların akışını beklenenin aksi üzerine yoğunlaştırıyor. Matt, karısından ve kendisini aldattığı adamdan intikam almak yerine hayatındaki bütün kadınlarla barışmaya çabalıyor ya da en azından onları anlamaya çalışıyor, buna komadaki karısı da dahil. Üstelik tüm bunları yaparken karısından da, aldattığı adamdan da nefret ediyor. Böylelikle filmin gerçeklikten kopmasının önüne geçilmiş.

    Son derece sıradan ve daha önce defalarca işlenmiş bir konuya her ne kadar farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaya çalışsa da, filmin iki saate yakın süresi bana hayli uzun geldi. Sorunlu aile modellerinin merkezinde yer aldığı filmlerin en büyük kozu olan aile fertlerinin seyircide uyandırmaya çalıştığı sempati çabaları konusunda sınıfı geçtiğini söyleyebilirim. Elbette Payne’in senaryo yazma becerisinin bundaki etkisi hayli büyük.

    Filmin en büyük kozlarından biri elbette 51 yaşındaki karizmatik aktör George Clooney’nin başarılı performansı. Daha önce oynadığı karakterlerden çok da farklı olmasa da, Clooney’nin yaklaşık iki saatlik filmde mükemmel bir hakimiyet kurduğunu söyleyebilirim.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘War Horse’ {Savaş Atı – 2011} / Steven Spielberg

    İlk animasyon denemesi The Adventures of Tintin’in ardından kolları yine dev bütçeli bir savaş filmi için sıvayan Spielberg, bu kez kameralarını I.Dünya Savaşı üzerine çeviriyor. Filmin yaklaşık bir saati Joey isimli bir atın ve onun sahibi arasındaki duygusal ilişkiye odaklanırken, kalan bir buçuk saati ise Joey’in savaş süresi boyunca farklı taraflardaki öykülerini anlatıyor.

    Filmin ilk bölümündeki Joey ve Albert arasındaki ilişki fazlaca dramatize edildiğinden, bir savaş filmi için gerçeklikten hayli uzak bir izlenim bırakıyor. Albert’ın babası ilk başlarda sarhoş ve patavatsız bir portre çizerken, sonra birdenbire her ne oluyorsa ciddi ve ağırbaşlı oluyor. Savaş arifesinde tamamen çıkarları doğrultusunda hareket eden insanlar sahiden de Lyons kadar komik midir? Savaş karşıtı olduğunu iddia eden bir filmin İngilizleri ve Fransızları sıradan insanlar gibi gösterirken, Almanları (en azından subaylarını) kişiliksiz olarak resmetmesi ne kadar samimiyetsizse, Spielberg’ün filmi de en az o kadar samimiyetsiz geldi bana.

    Açıkçası çok beğendiğim bir yönetmen olan Spielberg’ün filmini bu kadar acımasızca eleştirmek istemem. Üstelik filmde bazı çok özel sahneler de mevcut. Joey’in dikenli tellerin arasında sıkışmasıyla başlayıp, bir İngiliz ve bir Alman askerinin birlikte tel makasla Joey’i kurtarmaya çalıştıkları (bana biraz da ‘Joyeux Noel’i hatırlattı) sahne bunların başında geliyor. Esasında filmde savaş karşıtlığını savaşın başladığı andan itibaren okumak da mümkün. Bir hayvan olarak Joey hangi tarafta yer alırsa alsın, sadece kendisinden isteneni yapıyor. Bu da bütün taraflara içeriden bir gözle bakmamıza olanak sağlıyor. Ancak hiç gerek yokken Alman askerlerinin evleri acımasızca yağmalaması, hayvanları gözlerini kırpmadan vurması filmin bütün mizansenini altüst ediyor. Savaşın acımasız yüzünü sadece Alman askerlerin safhından göstermek, yahudi asıllı bir yönetmenin ‘savaş karşıtı’ tavrında kırılmalara yol açıyor. Avrupa sinemasından çokça beğendiğim aktör Nicolas Bro’nun çizdiği sempatik Alman askeri karakteri biraz olsun bu olumsuzluğu dizginliyor.

    Spielberg’ün kadim dostu, efsanevi görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin her zamanki gibi harika bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Teknik olarak gayet başarılı savaş sahnelerine de şahit olduğumuz filmin müzikleri ise elbette Spielberg’ün bir diğer kadim dostu John Williams’a ait. Williams’ın son yıllardaki performans düşüklüğü bu filmde de rahatlıkla hissediliyor, geçmiş yıllardaki ustalığını konuşturamıyor. Spielberg hayranlarını çok da fazla tatmin etmeyecek bir yapım olan War Horse, herşeye rağmen ortalamanın üzerinde bir seyirlik.

  • kadir503 diyor ki:

    Adaylar açıklandığında iki kez hayretler içerisinde kaldım. Birinci şaşkınlığım, Altın Palmiyeli “The Tree of Life”yi kaale alınarak adaylıklar verilmesi. İkincisi ise “The Adventures of Tintin”e animasyon dalında adaylık verilmemesi oldu. Ayrıca bir değişim içerisinde olan Akademi üyeleri neden ana dallarda yılın en iyi filmlerinden biri olan “Drive”ye şans tanımadılar bunu da anlamadım.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Moneyball’ {Kazanma Sanatı – 2011} / Brett Miller

    Bennet Miller 2005’te çektiği Truman Capote’yi anlattığı “Capote” ile oldukça başarılı olmuş. Philip Seymour Hoffman Oscar kazanarak Miller da ilk filmiyle Akademiden adaylık almıştı. Yaklaşık 6 yıl film çekmeyen Miller bizlere bu yıl biyografik spor dramı “Moneyball”ı sundu.

    Her ne kadar iyi eleştiriler alsa da beyzbol ile uzaktan yakından bir ilgimin olmamasından dolayı filme burun kıvırarak gitmiştim. Filmin onuncu dakikasından sonra ise filmi beğenmek ve anlamlandırmak için bu spor hakkında fazla bir bilgi gerektirmediğini anlamanın verdiği hazla filmi keyifle izledim.
    Billy Beane adında bir beyzbol kulübünün patronunu anlatan “Moneyball”ın en büyük çekici yanı iyi yazılmış diyaloglardan oluşan senaryosu ve Brad Pitt’in içten performansı. Billy Beane ile yine bu role oldukça iyi giden Jonah Hill’in hayat verdiği Peter Brand’in karşısındaki tüm engellere karşı kulübü başarıya götürme çabaları filmin odak noktası. Tabii bunda Beane’nin kişiliği ve hırsı çoğu zaman ön plana çıkıyor. Düşük bütçeli bir spor kulübü nasıl yönetilir ve başarıya taşınır, detaylı bir biçimde filmde anlatılıyor. Aslında bizlere sıkıcı gelebilecek bir öykü Akademi ödüllü Steven Zaillian’ın da katkıda bulunduğu senaryosuyla oldukça iyi bir seyirliğe dönüşüyor.

    Artık hemen her röportajında aktörlüğü bırakacağını açıklayan Brad Pitt’e bu filmde ayrı bir parantez açmak gerek. Billy Beane karakterine o kadar içten ve başarılı oynamış ki bazılarının hala aklından çıkaramadığı Tyler Durden’i bile unutturabilecek bir performans sergilemiş. İlk defa Brad Pitt için artık bir Oscar kazansın diye içimden geçirmeden edemedim filmi izlerken.
    Belki ana dallarda ödül almak için zayıf bir film olsa da oyuncu ve senaryo dallarında ödül törenlerinde rakiplerini oldukça zorlayacak bir film “Moneyball”. Hepsinden ötesi filmi hemen her sene karşımıza çıkan artık bir klişeye dönüşmüş gerçek yaşanmış başarı hikayelerinden birine dönüştürmediği için yönetmen Bennet Miller’i kutlamak gerek.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Midnight in Paris’ {Paris’te Gece Yarısı, 2011} / Woody Allen

    Woody Allen kuşku yok ki yaşayan en saygı duyulası yönetmenlerden biri. İlerlemiş yaşına rağmen hayranı olduğu Bergman’ı geçme hevesiyle-sahi hala geçemedi mi- hemen her yıl bir iki filme imzasını atıyor. Büyük ihtimalle ben bu satırları yazarken yeni filmini bitirmek üzere olan Allen’ın son filmi “Midnight in Paris”i tam bir sanat birikiminin kamera aracılığıyla hayat bulması olarak görebiliriz.

    Bir film düşünün ki içerisinde resim olsun, müzik olsun, edebiyat olsun vs her anlamıyla sanat olsun. Hem de Woody Allen’ın sinemaya ilk başladığı günden beri şaşmadığı sinema görüşü, anlatımı kısaca Woody hamuruyla yoğrulmuş olsun. Bu sefer Woody Allen’i oynamaya Owen Wilson soyunmuş. O nevrotik, nevi şahsına münhasır karakter yine karşımızda. Sahi kaç yıldır izliyoruz bu adamı, başka vücutlarda olsa da Woody Allen olarak? Yıllardır izlesek de aynı keyfi veriyor usta. Bu sefer tam bir entelektüel fanteziye soyunuyor, hem de en formda haliyle. Kuşkusuz film, Paris’i en mükemmel betimleyen filmler arasında her daim aklımızda kalacak. Aşıklar şehri, sanat şehri Paris’i Allen’ın gözünden en ince detayına kadar izliyoruz film boyunca.

    Yine kadın-erkek meselesiyle giriyor olaya usta; sonraysa bir sanat fantezisine dönüşüyor film. Filmde kimler yok ki Dali’den Hemingway’e, Picasso’dan Bunuel’e kadar… Hepsini yüzümüzde film boyunca eksik olmayan kocaman bir tebessümle izliyoruz.

    “Midnight in Paris” için Woody Allen’ın son yıllardaki en iyi performansı olarak nitelendirebildiğim gibi yılın ve yönetmenin en iyi işlerinden biri olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Aslında film beklenen övgüyü ve alakayı pek göremese de umarım bu yıl ödül törenlerinden eli boş dönmez. Son olarak da her sanatseverin kesinlikle görmesi gerektiği bir film olduğunu belirteyim.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Help’ {Yardımcı – 2011} / Tate Taylor

    Hemen her yıl siyahî ırkın çektikleri acıları adeta gözümüze sokan Hollywood’un bu konudaki bu yılki filmi de “The Help”. Yönetmen koltuğu da öyküye fazla güvenilmiş olacak ki daha önce pek de parlak bir çıkış yapmamış olan Tate Taylor’a bırakılmış.

    Yaşanmış öyküden ortaya çıkmış olan kitabı senaryolaştırılmasını da üstlenen Taylor oldukça yalın bir anlatımla baştan sona bir Hollywood filmi yapmayı başarmış. Bu tip filmlerde fazlaca uzanılan duygu sömürüsüne de işi olabildiğince sululaştırmadan yaslanmış. Pembe dizileri hatırlatan atmosferi ve filmde yer alan ufak espriler de filmi zorlanmadan izlenir kılmış. Tabii bir filmin akıllarda iyi bir yer etmesi için tüm bunlar yeterli değil.

    “The Help” iyi bir izlenime sahip hemen her yıl rahatlıkla en az bir tane rastlayacağımız filmlerden biri. Zaten çok fazla ekstra bir sinemasal bir etki yapamayan filmin belki de en büyük artısı iyi oyunculukları. Özellikle Viola Davis filmde çok başarılı.

    Kuşkusuz ırkçılığı ve ırkçılığın tavan yaptığı 60’lar dönemini anlatan çok daha incelikli birçok film bulmak mümkün. “The Help” izlediğimiz vakit çok fazla bir şey kazanmadığımız izlemediğimiz de çok büyük bir kayba uğramadığımız filmlerden olmuş ne yazık ki. Ömrü hizmetçilikle geçen siyahî ırk kadınların başkaldırışı ilginizi çekiyorsa belki bir göz atılabilir…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Jodaeiye Nader az Simin’ {Bir Ayrılık, 2011} / Asghar Farhadi

    Son yirmi yılda büyük çıkış yakalayan İran sineması hemen her yıl azımsanmayacak değerde birkaç film sunuyor. Kuşku yok ki 2011’de ve son birkaç yıl içerisinde sundukları en önemli film Asghar Farhadi’nin “Bir Ayrılık” adıyla ülkemizde sadece bir sinemada gösterime giren filmi.

    Berlin’de Altın Ayı başta olmak üzere birkaç ödülle dönen film bir tam bir sinema şaheseri. Evli çiftin mahkemede boşanma isteğiyle başlayan film; Simin’in evi terk etmesi üzerine ailenin yaşadığı olaylar doğrultusunda ulaştığı son noktayla çarpıcı bir etki yaratıyor. Filmde kadın-erkek ilişkileri, modern aile yapısı, İran’ın ve aslında tüm dünyada olan yaşam mücadelesi oldukça etkileyici ve orijinal bir öyküyle gözler önüne seriliyor.

    Farhadi’nin hem yazıp hem de yönettiği film oyuncu yönetimi açısından son yılların en gerçekçi ve etkili performanslarını barındırıyor. Ve Farhadi de yazdığı muazzam senaryoya olabilecek en başarılı yönetmenlik performansı sergiliyor. Birçok oyuncunun bir sahnede aynı anda döktürdüğü anlar hiç de azımsanmayacak derecede çok. Ve başta bu sahneler olmak üzere film birçok unutulmaz sinemasal ana şahitlik etmemizi sağlıyor.

    İncelikle yazılmış diyaloglar, kurgu, oyunculuklar, kamera kullanımı hepsi kusursuz. “Bir Ayrılık” izlerken uzun süre hissetmediğiniz sinemasal hisleri barındıran gerçek bir başyapıt. Üzerinden yıllar geçtiğinde de adını rahatlıkla anacağımız İran filmlerinden biri olacağı aşikâr.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘Moneyball’ {Kazanma Sanatı – 2011} / Brett Miller

    Oscar avcıları Steven Zaillian ve Aaron Sorkin’in Michael Lewis’in kitabından uyarladığı Moneyball, Hollywood’un çok sevdiği başarı öykülerinden birini, kaybetmeye yüz tutmuş bir beyzbol takımının başındaki Billy Beane’in öyküsünü anlatıyor. Yönetmen koltuğunda ise Capote’tan hatırladığımız Bennet Miller var.

    Daha önce defalarca görmüş hissiyatı uyandıran girişiyle, hele ki beyzboldan zerre hazzetmeyen seyirci için son derece sıkıcı bir biçimde başlayan film, neyse ki ilerleyen bölümlerde akıcı bir biçimde devam ediyor. Her ne kadar ‘Oakland A’ takımının gidişatı beklendiği üzere gelişse de; film, ana karakterimizin iç dünyasına, başarısının ardında saklı kalanlara odaklanıyor ve bu da filmi için önemli bir avantaja dönüşüyor.

    Brad Pitt’in çokça konuşulan performansını çok da fazla beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Billy Beane’in dış görünüşünün ve kazanma tutkusunun ardındaki duygusal kişiliği ön pşana çıkarma konusunda gayet başarılı ama örneğin yine aynı filmde Philip Seymour Hoffman’dan daha iyi oynamadığını düşünüyorum. Yönetmen Miller ise senaryoya son derece hakim bir duruşla ortalamanın üzerinde bir seyirlik çıkarmış.

  • oscar1895 diyor ki:

    Bu arada sevgili Kadir’in bu yılki adaylıklar hakkında yazdıklarının altına imzamı atarım. Hala ‘The Tree of Life’ın bu ortalama filmler arasında ne işi var, anlamış değilim. Muhtemelen Akademi üyeleri filmden haberdar olduklarını, unutmadıklarını göstermek için böyle bir yola başvurdular. Tek bir ödül dahi vermeden göndercekler ancak gönderecek kimseyi bulamayacaklar. Çünkü biz çok iyi biliyoruz ki Malick törene gitmeyecektir.

    Kadir yazdıktan hemen sonra Drive’ı izledim. Tekrar izleyeceğim, çünkü uzun yıllardır tatmadığım melankoliyi tattırdı bana. Tek kelimeyle mükemmel!

  • kadir503 diyor ki:

    Ben en azından görüntü yönetimi dalında “The Tree of Life”nin ödülü kapacağını düşünüyorum sevgili oscar:) Ama onu da ana dallarda ödülü verecekleri filme verme yoluna da başvurabilirler, eğer bu film “The Artist” ya da “Hugo” olursa.

    “Drive” ise benim bu yıl en beğendiğim 5 filmden biri oldu. Böyle stilize ve cool filmler son yıllarda pek çıkmıyordu sanki. Daha önce de dediğim gibi keşke ana dallarda da adaylık alabilseydi.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Artist’ {Artist – 2011} / Michel Hazanavicius

    En başta her ne kadar bir eğlence aracı olarak düşünülse de bir teknolojik buluş olarak ‘sanat’ haline gelmişti sinema. Kuşkusuz yüz yılı aşkın süreçte birçok teknolojik gelişmeden de nasibini aldı. Bunlardan en önemlisi de filmlerin artık ‘ses’li çekiliyor olmasıydı.

    Sesli filmler bazılarına göre kameranın asıl işi olan ‘gösterme’nin önüne geçiyor bazılarına göre ise gösterme işinin yanında mükemmel bir birleşim oluşturuyordu. Bazıları için oldukça sancılı olsa da sessiz dönem kapandı ve sinema günümüzdeki halini aldı. Sessiz dönem artık sadece tekrar birlikte olunmayacak bir sevgili gibi güzel bir hatıraydı izleyici için. Yapımcılar için de bu döneme geçiş büyük bir nimetti. Artık filmler şimdiki 3D arması gibi ‘sesli’ diyerek pazarlanıyor. Filmlerini sesli çekmeyen yönetmenler ve bu yeni teknolojiye uyum sağlayamayan sessiz dönem starları dışlanıyor ve her geçen gün unutuluyordu. Dönemin ve tüm zamanların ustası Charlie Chaplin bile uzun süre bu yeni döneme geçişi reddedip kendine has sinemasına devam etse bile nihayetinde çağa ayak uydurmuştu.

    Kuşkusuz bu sancılı dönemi en iyi anlatan Billy Wilder’ın başyapıtı “Sunset Bulvarı” akla ilk gelen filmlerden. Yine klasikler arasında yer alan “Singin’ in the Rain” de bu dönemin bir taşlamasıydı. Dönemle alakalı olmasa da bir Hollywood taşlaması olan Robert Altman imzalı “The Player” yine aklıma gelen filmlerden.

    İrili ufaklı birçok yapımda bu geçişi izledik; ama bu yılki “The Artist” hem bu geçiş dönemini anlatan hem de sessiz film tekniğiyle çekilmiş herhalde ilk filmdir. Öykü olarak tıpkı sessiz dönem filmleri gibi çok fazla olayı dallayıp budaklandırmadan olabildiğine saf sinema yöntemleriyle dile getiriyor. Sessiz dönemin büyük yıldızı George Valentin, bir türlü ‘konuşamıyor’. Bir yanda eski yıldızlar unutulurken yeni dönemin yeni yıldızları ortaya çıkıyor, Valentin’in dikkatleri üzerine çekmesinde emeği olan Peppy Miller gibi… Bu basit öykü sessiz dönem görüntü ve kurgu teknikleriyle muazzam bir biçimde dile getirilmiş. Dönemin filmlerini yalayıp yutmuş Fransız yönetmen Michel Hazanavicius’u kutlamak gerek. Filmin bu tarz bir klasik anlatımla çekilmiş olması filmde anlatılanları ve bu dönemi daha da anlamlı kılıyor. Yalın ve sade anlatım tıpkı o sessiz klasikler gibi güçlü, samimi ve herkese hitap edebilecek cinsten. Filmin bence bu kadar sevilmesinin esas sebebi de bu. Klasik sessiz döneme ait müzikal, komik ve duygusal anlar hepsi bir arada mükemmel bir uyum içerisinde filmde.

    “The Artist” her ne kadar iyi düşünülmüş ve sinema adına anlamlı bir film olsa da bir başyapıt değil. Filmi bir döneme saygı duruşu olarak nitelendirmek en doğrusu. Artık çok az kalan Oscar gecesine damga vurabilme ihtimali de aslında çok yüksek. Eğer Akademi üyeleri o nostalji yaptıkları bölüme, benim gibi, çok fazla yoğunlaşıyorlarsa tercihlerini Hazanavicius’un filminden yana kullanamama gibi hiçbir sebepleri yok. Yönetmenin dışında oyuncuların ve teknik ekibin başarısını da teslim etmek gerek unutmadan. Dönemin havası hem teknik olarak hem de öykü açısından çok iyi bir biçimde resmedilmiş. Klasik anlatı yapısının yanına birkaç modern diyebileceğimiz sahneleri de yakalamak mümkün.

    “The Artist” Oscar gecesini sıfır ödülle kapasa bile tıpkı “Hugo” gibi yılın en iyi ve anlamlı filmlerinden biri olduğu gerçeği değişmeyecek. Kuşkusuz Hazanavicius ve filmi biz klasik sessiz dönemi hep saygıyla anılacak olsa da filme bazı eleştirmenler gibi bir “Sunset Bulvarı” muamelesi yapmanın da abartılı olduğunu düşünüyorum…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Girl with the Dragon Tattoo’ {Ejderha Dövmeli Kız, 2011} / David Fincher

    İsveçli yazar Stieg Larsson’un ünlü ‘Millenium’ üçlemesi ilki 2009’da çevrilmiş ve dünya çapında bir popülerlik kazanmıştı. Özellikle üçlemenin ilk filmi serinin en etkili filmiydi. Bunun üzerine Hollywood her zamanki gibi fazla gecikmeden yönetmenlik koltuğunu da David Fincher’ı atayarak yeni filmi duyurmuşlardı daha o zamanlar…

    Ve Fincher’ın “Ejderha Dövmeli Kız”ı sonunda görücüye çıktı. Son yıllarda sanki sadece ödül kazanmak için film çekiyor gibi duran Fincher yine ilk dönem başyapıtlarını görmezden gelen ödül törenlerinden birçok adaylık aldı. Ama maalesef yine o ilk dönem filmleri kadar güçlü bir filme imza attığını söylemek mümkün değil.

    Film genel olarak başarılı bir yapıda olmasına karşın oyuncu seçimi ve kısa bir süre çevrilmiş olmasının verdiği problemleri barındırıyor. Öncelikle öykü yine kitap ve ilk çevrim gibi İsveç’te geçiyor; ama ilginçtir ki filmin konuşma dili İngilizce. Tamam, oyuncular ABD’li ama başlı başına tezat oluşturuyor izleyende bu durum. İsveç yapımında en sevdiğim bayan karakterlerden biri haline gelen Lisbeth Salander ilk çevrimde büyük bir gizem yaratarak filmin sürükleyici öyküsüne daha bir gizem katıyordu. Burada ise o asosyal, her an geçmişini merak ettiğimiz Lisbeth yerine daha duygusal ve dışa açık bir karakter yaratmış Fincher. Belki de aklında devam filmi çekme düşüncesi olmadığından karaktere fazla bir gizem katmamış olabilir. Neyse ki Lisbeth’e fazla katmadığı gizem duygusunu zaten polisiye bir hikâyesi olan filmin geneline yaymayı başarıyor. Tüyler ürperten açılış jeneriğinden finaline kadar gerek müzik kullanımı gerekse titiz görüntü çalışmasıyla tedirgin edici bir atmosfer oluşturmuş. İsveç yapımına nazaran şiddet ve seks sahnelerinin volümünü de en son çıtaya çıkarmış.

    Altın Küre ve Akademi’den adaylıklar alan yeni Lisbeth’imiz Rooney Mara her ne kadar filmde başarılı gözükse de ilk çevrimdeki Noomi Rapace’nin çizdiği portrenin çok uzağında olduğunu da söylemem gerek. Aynı zamanda Daniel Craig de Blomkvist karakteri için fazla karizmatik bir imaja sahip bir oyuncu. Bu yüzden filme artı katkı sağlamadığı gibi James Bond olarak aklımıza kazanmış bir Craig bu rolde inandırıcılıktan uzak bir halde karşımıza çıkıyor.

    Uzun lafın kısası Fincher’ın “Ejderha Dövmeli Kız”ı her ne kadar iyi çekilmiş bir film olmasına rağmen İsveç yapımının kendine has sade dokusunu tutturamıyor. Fincher farklı telden çalmayı deniyor lakin öykü o tele uygun değil. Bununda yanında olayların ilk çevrimle arasında hemen hemen hiç fark olmaması ilk çevrimi izleyenler için bu yeni film belli bir dakikadan sonra heyecansız bir hal alıyor. Yine de izleyeceği ilk Ejderha Dövmeli Kız filmi olanlar için filmin çok seveceği bir film olma ihtimali olan da bir yapısı da var.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘Bridesmaids’ {Nedimeler- 2011} / Paul Feig

    Daha önce televizyon dizisi için kalemlerini konuşturan iki kadının, iki başarılı aktrisin son derece zekice yazdıkları senaryosu Bridesmaids’ın en büyük kozu. Öyle ki filmin senaryosunun rahatlıkla filmin kendisini dahi gölgede bıraktığını söylemek yanlış olmaz. Yönetmen koltuğundaki isim Paul Feig’in bu yaratıcı iki kadının kafasındaki senaryoyu çok da iyi bir şekilde çekememesi kanımca senaryonun daha fazla ön plana çıkmasındaki en büyük etken.

    Kristen Wiig ve Annie Mumolo senaryoyu yazmakla kalmayıp, filmin yapımcı kadrosunda da yer alıp çok da iyi oynamışlar doğrusu. Gerçi Annie Mumolo’nun filmdeki rolü epeyce az ama ikisinin de yer aldığı uçak sahnesi, kanımca filmin en güzel ve en keyifli sahnelerin başını çekiyor. Üstelik filmdeki bütün kadınlar sahiden de takdire şayan performanslar çıkarmışlar. Özellikle de Oscar yarışında kendisine En İyi Yardımcı Kadın oyuncu adaylığı getiren Melissa McCarthy harika oynamış. Mad Men’in Don Draper’ı Jon Hamm’ın da kadınları cinsel obje olarak gören erkeklere ithafen yazılmış Ted rolünde göründüğünü not düşelim.

    Erkeklerin egemen olduğu bir türde ‘kadınların’ kendini gösterdiği bir film diyebiliriz Bridesmaids için. Gerçekten de senaryosundan tutun da oyuncularına kadar kadınların iç dünyasını, gündelik sorunlarını, kendi aralarındaki çekişmelerini çok iyi anlatan bir film. Genelde erkeklerin merkezinde yer aldığı düğün öncesi telaşlarını anlatan ve çoğunlukla cinsel esprilere kafa yoran Amerikan komedi filmlerini karşısına alıp meseleye kadınların gözünden bakıyor. Muhtemelen böyle bir yapımın çok da fazla tutmayacağı öngürülmüş ola gerek ki filmin yönetimine çok da fazla kafa yorulmamış. Daha çok Sex and the City kıvamında bir dizi film izliyormuş hissiyatına kapılıyoruz bazen. Bu da filmin en büyük dezavantajı olmuş.

    Keyifli ve zeki bir komedi filmi izlemek, kadınları bir de kadınların gözüyle görmek isteyenlere Mike Leigh’in muhteşem filmi Happy-Go-Lucky kıvamındaki Bridesmaids’ı seyretmelerini tavsiye ederim.

  • oscar1895 diyor ki:

    ‘Extremely Loud & Incredibly Close’ {Çok Gürültülü ve Çok Yakın – 2011} / Stephen Daldry

    Ülkemizde de ‘Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’ adıyla basılıp çokça beğenilen Jonathan Safran Foer kitabının uyarlaması için hayal kırıklığı tabirini kullanmak herhalde yanlış olmaz. Son derece yalın bir üslupla kaleme alınmış baba-oğul öyküsü maalesef beyazperdede dağınık ve düzensiz bir filme dönüşmüş. Üstelik kitabı filme uyarlayan isim Forrest Gump (1994) ve The Curious Case of Benjamin Button (2008) gibi Oscar avcısı filmlerin senaristi Eric Roth’tan başkası değil. Yönetmen koltuğunda ise bilhassa The Hours (2002) filmiyle bir kitabı sinemaya son derece başarılı bir biçimde uyarlayan Stephen Daldry var.

    Babasını 11 Eylül saldırılarında kaybeden Oskar, aradan birkaç sene sonra mavi bir vazonun içinde bir anahtar buluyor. Anahtar elbette babasına aittir ancak sözkonusu anahtar hangi kilidi açmaktadır? Bütün film boyunca Oskar’ın New York şehrinde perdenin arkasındaki gizemi çözme çabalarını izliyoruz. Arada babasıyla olan ilişkisini, onunla geçirdiği güzel günleri ve nihayetinde 11 Eylül trajedisini flashbacklerle görüyoruz. Filmin düzensiz kurgusu bir dezavantaja dönüşüyor ve hikayenin gelişim süreci sıkıcı olmaktan kurtulamıyor. Ayrıca filmdeki bütün karakterlerin kusursuz oluşu o kadar rahatsız edici ki… Herkes, herkesi çok iyi anlıyor ve yardım etmek istiyor, kimse hata yapmıyor. Bu iyi insanlar, bu büyük trajediyi hak etmedi düşüncesini seyirciye bu şekilde empoze etmek, kolaycılığa kaçmaktan başka bir şey değil.

    Oskar’ın trajedisine odaklanmak için bir çocuk gibi bakamayan, acı ve keder dolu karakter portresi çizilmiş. Ancak bu karakterin dönüşümü başarılı bir şekilde işlenmeyince ortaya son derece itici bir çocuk karakter çıkmış. Böylelikle Oskar’ı canlandıran oyuncu ne kadar iyi oynarsa oynasın onunla empati kurmak hayli güçleşiyor. Yine aynı yıl gösterime giren Scorsese başyapıtı Hugo’da babasına ulaşmak için hayatını ‘kalbin anahtarına’ adayan çocuk hepimizin çocukluğu iken, Oskar’ın çocukluğu ile empati kurabilmek, acısını ve kederini anlayabilmek o kadar güç ki… Tom Hanks ve Sandra Bullock’un oyunculuklarını da yine beğenmezken, usta aktör Max Von Sydow’un tek kelime etmeden filmi alıp götürdüğünü rahatlıkla söyleyebilirim. Yönetmen Stephen Daldry’nin ise kanımca the Reader ile başlayan düşüşü bu filmle devam etmiş.

  • oscar1895 diyor ki:

    Hugo – 2011 / Martin Scorsese

    Büyük usta Martin Scorsese’nin ‘Hugo’ adlı projesini, üstelik de üç boyutlu olduğunu duyduduğumda birçok hayranı gibi benim de haklı endişelerim vardı. Nihayetinde üstadın filmografisinde benzer bir yapımla karşılaşmamıştık. Ne var ki filmi seyrettiğimde kaygılarımın yersiz olduğunu, sinemanın büyük ustasının belki de şu ana kadar çekilmiş en iyi çocuk filmlerinden birine imza attığını farkettim.

    Herşeyden önce Hugo’nun bir çocuk filminden çok daha fazlası olduğunu, sinema sanatına yakılmış görkemli bir ağıt olduğunu belirtmek gerek. Ancak yine de insanlığın çocukluk evresindeki merakını, korkularını, masumiyetini o kadar iyi anlatıyor ki, hemen herkesin filmden kendi çocukluğuna dair izler bulacağını tahmin ediyorum. Yanısıra sinema tutkunları için çok daha fazla şey ifade ettiğini de belirtmek gerek. Zira filmde sinema sanatının doğuşunu, emekleme sürecini ve elbette birçok başyapıttan çok özel sahneleri görüyoruz.

    Eyfel’in karşısındaki tren istasyonunda yaşayan ve burada bozuk saatleri tamir eden Hugo’nun yalnızlığını anlatan film aynı zamanda sinema dehası Georges Melies’in hayatı ve filmleri üzerine kafa yoruyor. Görüntü yönetiminin, sanat yönetiminin, kostümlerin, makyajların, müziklerin kusursuz uyumu eşsiz ve büyüleyici bir sinema yolculuğu vaad ediyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    The Tree of Life {Hayat Ağacı – 2011} / Terrence Malick

    ‘’Bazen öyle bir film gelir ki herşeyi değiştirir, sanatı görme şeklimizi, hayatı görme şeklimizi, kendimizi ve başkalarını görme şeklini.”

    The Tree of Life’ın yapım şirketi Fox stüdyolarına ait bu sözler, kanımca filmi çok iyi özetlemekte. Malick değil yılın, son on yılın en iyi filmini çekmiş kanımca. Büyük sinema filozofunun The Thin Red Line’ını hatırlayacak olursanız, ‘Doğanın kalbindeki bu savaş da nedir?’ gibi kadim bir soruyla başlıyordu. Malick bu sorunun peşinden koşmak için ‘neden?’ diye soruyor ve bizleri, herşeyin toz ve gaz bulutu olduğu ‘başlangıca’ götürüyor. Dinsel, mitsel, felsefi ve politik göndermeleri ile ‘görünmeyenleri’ gösteren eşsiz bir sinema zaferi! Hakkında ne söylesek eksik kalacak, defalarca görülmesi gereken gerçek bir başyapıt.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘War Horse’ {Savaş Atı – 2011} / Steven Spielberg

    Ana akım sinemanın ustası Steven Spielberg son Indiana Jones felaketinden 2 yıl sonra sessizliğini bozarak bu yıl içerisinde iki filme imzasını attı. Her ne kadar çektiği ilk animasyon “TenTen”i çok beğenmiş olmama rağmen diğer filmi “War Horse” ile Spielberg’ün de birçok usta yönetmen gibi eski formunun çok uzağında olduğunu söylemek gerekiyor.

    “War Horse” için Joey isimle eski kraliyet atının I. Dünya Savaşı sırasında farklı cephelerde yaşadıklarıyla savaşın acımasız yüzünü ortaya koyuyor diyebiliriz. Filmin baş karakteri Joey her cephede kendisini seven ve sahiplenen birçok kişiyle tanışıyor. Ve hepsi de bu güçlü atı bırakmak istemese de savaş ortamından ötürü bu isteklerinden vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Tabii Joey’in ilk sahibi Albert hariç…

    Joey ve Albert arasındaki bağ ile milyonlarca insanın hayatını kaybettiği savaşı bir atın gözünden izleme fikrini Spielberg yer yer etkileyici kılabilse de senaryodaki klişeler filmin bir türlü değerli kılamıyor. Spielberg’ün birçok filminde çalıştığı Janusz Kaminski’nin 50’lilerin epik klasiklerini hatırlatan mükemmel görüntü çalışması ise bu durumda sadece göz boyama olarak kalıyor.

    “War Horse” yer yer duygusal olabilen, epik klasikleri hatırlatan yapısıyla ufak bir nostalji hissi oluştursa da gereğinden fazla uzun süresiyle sadece Spielberg’ün hatırına vakit ayrılabilecek bir film olmaktan öteye gidemiyor. En iyi film dalında adaylık alması ise sadece filmin yapım yılının 2012 olması olarak açıklanabilir.

  • oscar1895 diyor ki:


    Oscar törenlerinin en beğenilen sunucularından Billy Crystal’ın sunumyla bu gece Akademi ödülleri sahiplerini bulacak. Crystal epey yaşlandı, dolaysıyla Steve Martin ile Alec Baldwin vakası yaşanabilir. Yani törenin renksiz geçme ihtimali de var. Yine de Crystal’ın geçen seneki sunumdan çok daha iyi bir performans çıkaracağını tahmin ediyorum. Hatırlayacak olursanız James Franco ve Anne Hathaway ikilisi bütün zamanların en sıkıcı sunumlarından birine imza atmıştı. Bilhassa Franco’yu silah zoruyla çıkarmışlardı sahneye sanki. Zaten bu yüzden dönüp dolaşıp Crystal gibi isimlere teslim ediyorlar töreni.

    Neredeyse her yıl aday filmlerden bazılarının ortak teması oluyor. Geçen seneki filmlerin çoğunda ‘kadın’ teması vardı ve töreni de ‘kadın’ teması üzerinden inşa etmişlerdi. Bu yılki aday filmlerin çoğunda da ‘nostalji’ havası var. Dolaysıyla törende ciddi bir nostalji organizasyonu olacaktır diye tahmin ediyorum.

    En iyi film kategorisindeki adaylardan The Tree of Life’ın tek bir sahnesinin dahi, yukarıda adı geçen filmlerin çoğundan çok daha fazla şey ifade ettiğini düşünüyorum. Ancak The Tree of Life’ın bu kategoride hiç şansının olmadığını da tahmin etmek zor değil. The Tree of Life’ı liste dışında tutacak olursak eğer, Hugo’nun diğer aday filmlerden açık ara daha iyi bir film olduğunu düşünüyorum. Görüntü yönetiminin, sanat yönetiminin, kostümlerin, makyajların, müziklerin kusursuz uyumu ile gerçek bir sinema zaferi olduğunu düşünüyorum. Ne var ki The Artist’in her yerden ödülleri toplaması, gerek eleştirmenlerin ve gerekse seyircinin büyük beğenisini kazanması ve filmin çok iyi pazarlanması ödülün de buraya gideceğini işaret etmekte. Hugo’ya gerçekten çok büyük bir haksızlık olacak.

    En iyi yönetmen kategorisinde Scorsese’nin muhteşem zaferine karşılık Fransız yönetmen Michel Hazanavicius bu ödüle yakın görünüyor. Ancak ben Akademi üyelerinin bu kadar usta isim arasından, ödülü tutup da bir filmle patlayan Fransız yönetmene teslim edeceklerinden şüpheliyim. Film kategorisinde yapacakları hatayı en azından bu kategoride yapmayacaklarını umut ediyorum. Büyük usta Martin Scorsese’ye ikinci Oscarını vermelerini bekliyorum.

    En iyi erkek oyuncu kategorisindeki adaylardan A Better Life’ı izleme şansım olmadı. Açıkçası dört aday içerisinden öyle çok beğendiğim bir performans da olmadı. Clooney, Pitt ve Oldman sahiden iyi oynamışlar ama performansları Oscarı hakedecek derecede etkili değil. Jean Dujardin bu kategorideki en güçlü aday bence. Büyük ihtimalle ödülü de kucaklayacaktır.

    En iyi kadın oyuncu kategorisine gelince… Adayların hepsi çok iyi oynamış, şahsen hepsinin performansını ayrı beğendim. Ödül kime giderse gitsin memnun edecektir beni. Michelle Williams, Ryan Gosling ile beraber, kuşağının en etkili oyuncusu olduğunu bir kez daha hatırlattı kanımca. Son derece ölçülü oynadığı Monroe portresi ne kadar iyi bir aktris olduğunu bir kez daha kanıtladı. Viola Davis ve Rooney Mara’nın performansları da gayet etkileyici iken; iki dev isim, Glenn Close ve Meryl Streep yine ustalıklarını konuşturmuş. Özellikle Streep’in neredeyse her filmiyle adaylık alması çok fazla konuşuluyor ama usta aktris sahiden bütün zamanların en büyük kadın yıldızlarından biri bence ve The Iron Lady filminde adeta oyunculuk dersi veriyor.

    En iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinde yine iki usta isim ön plana çıkmakta. Bunlardan biri Christopher Plummer, bir diğeriyse Max von Sydow. Açıkçası bu iki aktörü de çok beğenmeme rağmen Oscarlık performans çıkardıklarını söylemek hayli güç. Benim favorim Sir Laurence Olivier rolündeki başarılı performansıyla Kenneth Branagh; fakat yıl içerisinde topladığı ödüllerle Oscara bir adım daha yakın olan isim Christopher Plummer.

    En iyi yardımcı kadın oyuncu kategorisinde Octavia Spencer en fazla öne çıkan isim görünüyor. Açıkçası benim gönlüm aynı yıl iki harika performansa imza atan Jessica Chastain’dan yana. Ancak Octavia Spencer’ın ödülü kucaklaması da kimseyi üzmeyecektir diye tahmin ediyorum.

    En iyi orijinal senaryo kategorisindeki adaylardan Margin Call’u seyredemedim. Geri kalan dört aday filmin senaryosunu da çok beğendim. İran yapımı A Seperation’un bu kategoride adaylık bulması ayrıca mutle etti beni. Akademi üyeleri o kadar güçlü bir senaryoyu görmezden gelemediler demek. Usta yazar-yönetmen Woody Allen’ın muhteşem senaryosu Midnight in Paris bu kategorinin en güçlü adayı kanımca. Ancak çok iyi çekilmediğini düşündüğüm Bridesmaids’da iki kadının bir araya gelip yazdığı senaryonun çok zekice kaleme alındığını düşünüyorum. Benim gönlüm Bridesmaids’tan yana; fakat Allen gibi bir ustaya üstelik de hakettiği bir ödülün gitmesine kimsenin itirazı olmayacaktır. A Seperation rakiplerinin arasından sıyrılıp ödülü kucaklarsa da şaşırmayın :)

    En iyi uyarlama senaryo kategorisinde The Descendants bir adım önde gibi görünüyor. Gönlümüz Hugo’dan yana olsa da The Descendants’ın senaryosu yabana atılacak gibi değil.

    En iyi yabancı film kategorisinde neredeyse her yıl bir film çok fazla ön plana çıkmakta ve o filmin ödülü kucaklayacağına neredeyse kesin gözüyle bakılmakta. Buna rağmen ödül hiç beklenmedik bir yere gidip herkesi şaşırtabiliyor. Dolaysıyla bu gece A Seperation yerine yabancı basının epeyce övdüğü film In Darkness bu gece ödülü kucaklarsa hiç şaşırmam. Asghar Farhadi’nin filmi senaryosuyla, kurgusuyla sahiden yılın filmlerinden biri. Yine de diğer dört adayı görmememiz bu kategorideki sürpriz olasılığını arttırıyor.

    En iyi animasyon kategorisinde bu yıl bir Pixar filmi yok. Bu da diğer adaylar için mükemmel bir fırsat. Bir Pixar filminin olmamasıyla beraber bu yıl çok iyi bir animasyon filmi de yok maalesef. Adaylar içerisinde ödüle yakın duran animasyon Gore Verbinski’nin Rango’su gibi görünüyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    —Tahminlerim—

    En İyi Film

    Kim Kazanacak: The Artist
    Sürpriz: Hugo
    Kim Kazanmalı: The Tree of Life
    ———————————————————————
    En İyi Yönetmen

    Kim Kazanacak: Martin Scorsese
    Sürpriz: Michel Hazanavicius
    Kim Kazanmalı:Terrence Malick
    ———————————————————————
    En İyi Erkek Oyuncu

    Kim Kazanacak: Jean Dujardin
    Sürpriz: George Clooney
    Kim Kazanmalı: Jean Dujardin
    ———————————————————————-
    En İyi Kadın Oyuncu

    Kim Kazanacak: Meryl Streep
    Sürpriz: Viola Davis
    Kim Kazanmalı: Meryl Streep
    ———————————————————————
    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

    Kim Kazanacak: Christopher Plummer
    Sürpriz: Max von Sydow
    Kim Kazanmalı: Kenneth Branagh
    ———————————————————————-
    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

    Kim Kazanacak: Octavia Spencer
    Sürpriz: Yok.
    Kim Kazanmalı: Jessica Chastain
    ———————————————————————–
    En İyi Animasyon Film

    Kim Kazanacak: Rango
    Sürpriz: Kung Fu Panda 2
    Kim Kazanmalı: Rango
    ———————————————————————–
    Yabancı Dilde En İyi Film

    Kim Kazanacak: Jodaeiye Nader az Simin – (İran)
    Sürpriz: In Darkness – (Polonya)
    Kim Kazanmalı: Jodaeiye Nader az Simin – (İran)
    ———————————————————————-
    En İyi Orijinal Senaryo

    Kim Kazanacak: Midnight in Paris
    Sürpriz: Bridesmaids
    Kim Kazanmalı: Bridesmaids
    ———————————————————————-
    En İyi Uyarlama Senaryo

    Kim Kazanacak: The Descendants
    Sürpriz: Hugo
    Kim Kazanmalı: The Descendants
    ———————————————-
    En İyi Kurgu

    Kim Kazanacak: Hugo
    Sürpriz: The Artist
    Kim Kazanmalı: Hugo
    ———————————————-
    En İyi Görüntü Yönetimi

    Kim Kazanacak: Hugo
    Sürpriz: The Tree of Life
    Kim Kazanmalı: The Tree of Life
    ———————————————–
    En İyi Sanat Yönetimi

    Kim Kazanacak: Hugo
    Sürpriz: The Artist
    Kim Kazanmalı: Hugo
    ———————————————–
    En İyi Kostüm Tasarımı

    Kim Kazanacak: Hugo
    Sürpriz: The Artist
    Kim Kazanmalı: Hugo

  • Stallion diyor ki:

    TAHMİNLERİM.

    En iyi film
    The Descendants

    En iyi yönetmen
    Michel Hazanavicius – The Artist

    En iyi Erkek oyuncu
    George Clooney – The Descendants

    En iyi Kadın oyuncu
    Meryl Streep – The Iron Lady

    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

    Jonah Hill – Moneyball

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
    Jessica Chastain – The Help

    En İyi Orijinal Senaryo:
    Midnight in Paris – Woody Allen

    En İyi Uyarlama Senaryo:
    The Descendants – Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash

    Yabancı Dilde En İyi Film:
    Hearat Shulayim – Joseph Cedar (İsrail)

    En İyi Animasyon Film:
    Puss in Boots – Chris Miller

    En İyi Görüntü Yönetimi:
    The Tree of Life – Emmanuel Lubezki

    En İyi Kurgu:
    The Descendants – Kevin Tent

    En İyi Sanat Yönetimi:
    Hugo – Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo

    En İyi Kostüm Tasarımı:
    The Artist – Mark Bridges

    En İyi Makyaj:
    The Iron Lady – Mark Coulier, J. Roy Helland

    En İyi Müzik:
    The Adventures of Tintin – John Williams

    En İyi Şarkı:
    Rio – Sergio Mendes, Carlinhos Brown, Siedah Garrett (“Real in Rio”)

    En İyi Ses Miksajı:
    War Horse

    En İyi Ses Kurgusu:
    Drive

    En İyi Görsel Efekt:
    Real Steel

    En İyi Belgesel:
    Undefeated

  • kadir503 diyor ki:

    - Tahminlerim -

    En iyi film

    Kim kazanacak: The Artist
    Kim kazanmalı: Hugo
    Sürpriz: Hugo

    En iyi yönetmen

    Kim kazanacak: Martin Scorsese
    Kim kazanmalı: Terrence Malick
    Sürpriz: Michel Hazanavicius

    En iyi erkek oyuncu

    Kim kazanacak: Jean Dujardin
    Kim kazanmalı: Brad Pitt
    Sürpriz: George Clooney

    En iyi kadın oyuncu

    Kim kazanacak: Meryl Streep
    Kim kazanmalı: Meryl Streep
    Sürpriz: Michelle Williams

    En iyi yardımcı erkek oyuncu:

    Kim kazanacak: Christopher Plummer
    Kim kazanmalı: Nick Nolte
    Sürpriz: Kenneth Branagh

    En iyi yardımcı kadın oyuncu:

    Kim kazanacak: Jessica Chastain
    Kim kazanmalı: Jessica Chastain
    Sürpriz: Octavia Spencer

    En iyi orijinal senaryo

    Kim kazanacak: Midnight in Paris
    Kim kazanmalı: Midnight in Paris
    Sürpriz: Jodaeiye Nader az Simin

    En iyi uyarlama senaryo:

    Kim kazanacak: Hugo
    Kim kazanmalı: Tinker Tailor Soldier Spy
    Sürpriz: The Descendants

    En iyi animasyon

    Kim kazanacak: Rango
    Kim kazanmalı: Rango
    Sürpriz: Kung fu Panda 2

    En iyi yabancı film

    Kim kazanacak:Jodaeiye Nader az Simin
    Kim kazanmalı:Jodaeiye Nader az Simin
    Sürpriz:Yok

    En iyi sinematografi

    Kim kazanacak: The Tree of life
    Kim kazanmalı: The Tree of Life
    Sürpriz: Hugo

    En iyi kurgu

    Kim kazanacak: Hugo
    Kim kazanmalı: Hugo
    Sürpriz: The Artist

    En iyi sanat yönetimi

    Kim kazanacak: Hugo
    Kim kazanmalı: Hugo
    Sürpriz: Midnight in Paris

    En iyi görsel efekt

    Kim kazanacak: Rise of the Planet of the Apes
    Kim kazanmalı: Rise of the Planet of the Apes
    Sürpriz: Transformers: Dark of the Moon

  • oscar1895 diyor ki:

    —84. Oscar Ödül Töreni Kazananları—

    -En İyi Film:

    The Artist (2011)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Yönetmen:

    Michel Hazanavicius – The Artist (2011)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Erkek Oyuncu:

    Jean Dujardin – The Artist (2011)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Kadın Oyuncu:

    Meryl Streep – The Iron Lady (2011)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

    Christopher Plummer – Beginners (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

    Octavia Spencer – The Help (2011)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Orijinal Senaryo:

    Midnight in Paris (2011): Woody Allen
    ————————————————————————————-
    -En İyi Uyarlama Senaryo:

    The Descendants (2011): Alexander Payne…
    ————————————————————————————-
    -En İyi Görüntü Yönetimi:

    Hugo
    ————————————————————————————-
    -En İyi Kurgu:

    The Girl with the Dragon Tattoo
    ————————————————————————————-
    -En İyi Sanat Yönetimi:

    Hugo
    ————————————————————————————-
    -En İyi Kostüm Tasarımı:

    The Artist
    ————————————————————————————-
    -En İyi Makyaj:

    The Iron Lady
    ————————————————————————————-
    -En İyi Müzik:

    The Artist
    ————————————————————————————-
    -En İyi Şarkı:

    The Muppets
    ————————————————————————————-
    -En İyi Ses Miksajı:

    Hugo
    ————————————————————————————-
    -En İyi Ses Kurgusu:

    Hugo
    ————————————————————————————-
    -En İyi Görsel Efekt:

    Hugo
    ————————————————————————————-
    -Yabancı Dilde En İyi Film:

    Jodaeiye Nader az Simin (İran)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Animasyon Film:

    Rango
    ————————————————————————————–
    -En İyi Belgesel Film:

    Undefeated

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler