Oscar’a Doğru (2011)

Bu yıl 83.’sü düzenlenecek Oscar Ödül Töreni, 27 Şubat 2011’de gerçekleşecek törenle yılın önemli filmlerini ödüllendirecek.

Her sene olduğu gibi, bu başlık altından aday filmleri değerlendirmeye çalışacağım. Değerli katkılarınızla, tören gününe kadar aday filmleri konuşup tartışacağımız keyifli bir yolculuk olmasını ümit ediyorum.

Önce Adaylar:

En İyi Film:


*127 Hours

*Black Swan

*The Fighter

*Inception

*The Kids Are All Right

*The King’s Speech

*The Social Network

*Toy Story 3

*True Grit

*Winter’s Bone

—————————————————————————————————————

En İyi Yönetmen:


*Darren AranofskyBlack Swan

*Ethan Coen, Joel Coen – True Grit

*David Fincher – The Social Network

*Tom Hooper - The King’s Speech

*David O. Russell – The Fighter

—————————————————————————————————————

En İyi Erkek Oyuncu:


*Javier Bardem – Biutiful

*Jeff Bridges – True Grit

*Jesse Eisenberg – The Social Network

*Colin Firth – The King’s Speech

*James Franco – 127 Hours

—————————————————————————————————————

En İyi Kadın Oyuncu:


*Annette Benning – The Kids Are All Right

*Nicole Kidman – Rabbit Hole

*Jennifer Lawrence – Winter`s Bone

*Natalie Portman – Black Swan

*Michelle Williams – Blue Valentine

—————————————————————————————————————

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

*Christian Bale – The Fighter

*John Hawkes – Winter`s Bone

*Jeremy Renner – The Town

*Mark Ruffalo - The Kids Are All Right

*Geoffrey Rush – The King`s Speech

—————————————————————————————————————

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

*Amy Adams – The Fighter

*Helena Bonhem Carter – The King`s Speech

*Melissa Leo – The Fighter

*Hailee Steinfeld – True Grit

*Jacki Weaver – Animal Kingdom

—————————————————————————————————————

En İyi Orjinal Senaryo:

*Another Year – Mike Leigh

*The Fighter – Scott Silver, Paul Tamasy…

*Inception – Christopher Nolan

*The Kids Are All Right – Lisa Cholodenko, Stuart Blumberg

*The King`s Speech – David Seidler

—————————————————————————————————————

En İyi Uyarlama Senaryo:

*127 - Danny Boyle, Simon Beaufoy

*The Social Network – Aaron Sorkin

*Toy Story 3 - Michael Arndt, John Lasseter…

*True Grit - Joel Coen, Ethan Coen

*Winter’s Bone - Debra Granik, Anne Rosellini

—————————————————————————————————————

Yabancı Dilde En İyi Film:

*Biutiful – (Meksika)

*Dogtooth – (Yunanistan)

*Civilization – (Danimarka)

*Incendies - (Kanada)

* Outside the Law – (Cezayir)

—————————————————————————————————————

En İyi Animasyon Film:

*How to Train Tour Dragon

*The Illusionist

*Toy Story 3

—————————————————————————————————————

En İyi Görüntü Yönetimi:

*Black Swan – Matthew Libatique

*Inception - Wally Pfister

*The King’s Speech – Danny Cohen

*The Social Network – Jeff Cronenweth

*True Grit – Roger Deakins

—————————————————————————————————————

En İyi Kurgu

*Black Swan – Andrew Weisblum

*The Fighter - Pamela Martin

*The King’s Speech – Tariq Anwar

*127 Hours – Jon Harris

*The Social Network – Angus Wall ve Kirk Baxter

—————————————————————————————————————

En İyi Sanat Yönetimi:

*Alice in Wonderland - Robert Stromberg, Karen O’Hara

*Harry Potter and the Deathly Hallows Part 1 - Stuart Craig, Stephenie McMillan

*Inception – Guy Hendrix Dyas, Larry Dias…

*The King’s Speech – Eve Stewart, Judy Farr

*True Grit – Jess Gonchor, Nancy Haigh

—————————————————————————————————————

En İyi Kostüm Tasarımı:

*Alice in Wonderland – Colleen Atwood

*I Am Love – Antonella Cannarozzi

*The King’s Speech – Jenny Beavan

*The Tempest – Sandy Powell

*True Grit – Mary Zophres

—————————————————————————————————————

En İyi Makyaj:

*Barney’s Version – Adrien Morot

*The Way Back – Edouard F. Henriques, Greg Funk…

*The Wolfman – Rick Baker, Dave Elsey

—————————————————————————————————————

En İyi Müzik:

*How to Train Your Dragon – John Powell

*Inception – Hans Zimmer

*The King’s Speech – Alexandre Desplat

*127 Hours – A.R. Rahman

*The Social Network – Trent Reznor ve Atticus Ross

—————————————————————————————————————

En İyi Şarkı:

*127 Hours – A.R. Rahman, Dido (“If I Rise”)

*Country Strong – Tom Douglas, Hillary Lindsey (“Coming Home”)

*Tangled - Alan Menken, Glenn Slater (“I See the Light”)

*Toy Story 3 – Randy Newman (“We Belong Together”)

—————————————————————————————————————

En İyi Ses Miksajı:

*Inception – Lora Hirschberg, Gary Rizzo…

*The King’s Speech - Paul Hamblin, Martin Jensen…

*Salt – Jeffrey J. Haboush, William Sarokin

*The Social Network – Ren Klyce, David Parker…

*True Grit – Skip Lievsay, Craig Berkey

—————————————————————————————————————

En İyi Ses Kurgusu:

* Inception – Richard King

*Toy Story 3 - Tom Myers, Michael Silvers

*TRON: Legacy – Gwendolyn Yates Whittle, Addison Teague

*True Grit – Skip Lievsay, Craig Berkey

*Unstoppable – Mark P. Stoeckinger

—————————————————————————————————————

En İyi Görsel Efekt:

*Alice in Wonderland

*Harry Potter and the Deathly Hallows

*Hereafter

*Inception

*Iron Man 2

—————————————————————————————————————

En İyi Belgesel:

*Exit through the Gift Shop

*Gasland

*Inside Job

*Restrepo

*Waste Land

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Oscar’a Doğru (2011)” bu yazı hakkında 27 yorum var

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: ‘’The Social Network’’
    Yönetmen: David Fincher


    ‘’The Social Network’’ gibi filmlere objektif bir bakış açısıyla yaklaşmamız açıkçası epey zor. Neticede kuşağının en iyi yönetmenlerinden biri olduğunu düşündüğümüz, umut bağladığımız bir yönetmenin ellerinden çıkma bir film var karşımızda. Ne var ki filmin akıbeti, beni çok da fazla şaşırtmadı. Karşıma ne çıkacağını, beni nasıl bir filmin beklediğini çok iyi biliyordum. Dolaysıyla çoğu izleyicinin aksine bende bir hayal kırıklığı yaratmadı.

    Bir önceki filmi ‘’ The Curious Case of Benjamin Button’’ ile ortalama bir filme imza atıp akademiden eli boş döndükten sonra, kolları yine ortalama bir film için sıvayan Fincher büyük ihtimalle bu yıl amacına ulaşacak.

    500 Milyon kullanıcı sayısına ulaşan Facebook’un kurucusu(!), dünyanın en genç milyarderi Mark Zuckerberg’in biyografisini anlatan Fincher, meseleye eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmış. Ancak bu eleştirel bakış açısı oldukça sıradan ve yavan kalmış. ‘’İlişki durumu’’nu Facebook’ta belirtmediği için kız arkadaşıyla arası bozulan gençleri South Park adlı dizide dahi görmüştük. Facebook’un kurucularından birinin aynı durumdan muzdarip olması, meseleyi daha ilginç kılmıyor yani. Finaldeki basit gibi görünen vurucu sahnenin yarattığı duygu, filmin geneline hâkim olamıyor.

    Gerçek hayat hikâyeleri daima akademinin ilgisini çekmiştir. Hele ki bu filmler derdini iyi anlatıyorsa ve bu filmin yönetmenin önceki işlerinden bazıları başyapıt mertebesine ulaşmışsa Oscar ödülü kaçınılmazdır.

    ‘’En İyi Film’’, ‘’En İyi Yönetmen’’, ‘’En İyi Uyarlama Senaryo’’ ve ‘’En İyi Kurgu’’ başta olmak üzere çeşitli ödüllerle tören gecesine damgasına vuracağını tahmin ediyorum.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: Black Swan
    Yönetmen: Darren Aronofsky


    ‘’Black Swan’’i izlediğimde şunu daha iyi anladım ki; postmodern yönetmen Aronofsky iyi bir film yönetmeni olduğu kadar iyi bir oyuncu yönetmeni de… Requiem for a Dream’deki Ellen Burstyn’nin, The Wrestler’daki Mickey Rourke’un ya da Marisa Tomei’nin performanslarını hatırlayın… Unutulmuş, yıldızı sönmüş oyunculardan muhteşem performanslar çıkartarak, onları yeniden yıldızlaştırdı. (Bu yönüyle Tarantino’yu anımsatmakta. ) Şimdi de Closer’daki performansına rağmen ‘’Mathilda’’ etiketinden kurtulamayan Natalie Portman’dan tüm kariyerinin en iyi performansını çıkarttı.

    Tchaikovsky’nin ‘’Kuğu Gölü Balesi’’, filmin öyküsünün temellerini oluşturuyor. Annesiyle beraber yaşayan Nina pek güzel bir balerindir ve işini de oldukça iyi yapmaktadır. Beyaz Kuğu rolünü de kapar. ‘’Beyaz Kuğu’’ Nina’nın iyiliğini ve saflığını temsil etmektedir. ‘’Siyah Kuğu’’ ise kötülüğün sembolüdür ancak Nina’nın kötülüğü temsil edecek herhangi bir tarafı yok gibidir; ya da en azından öyle görünmektedir. İşte burada oyunun yönetmeni devreye girer ve onu kötülüğe doğru tahrik eder. Saldırgan taraflarını; bir başka deyişle, Nina’nın içerisindeki ‘’Siyah Kuğu’nun varlığını keşfeder ve onu dışarı salıvermeye kararlıdır.

    Oyunun yönetmeni Leroy, Nina’yı çeşitli yollarla tahrik etse de, Siyah Kuğu’nun, yani kötülüğün ortaya çıkmasındaki en büyük etken bana kalırsa ‘’kıskançlık’’ ve ‘’rekabet’’ oluyor. Bu yönüyle de film bana görkemli başyapıt All About Eve’i hatırlattı. Hele ki filmin adım adım alter ego mevzusuna doğru yol almasıyla ve bu mevzuyu ele alış biçimiyle daha fazla All About Eve ya da Fight Club etkisi çıkıveriyor ortaya. Ancak bu kısma çok da fazla takılmamak lazım. Çünkü filmin sırtını Kuğu Gölü Balesi’ne dayandırması senaryoya bir bütünlük kazandırmış kanaatindeyim. Ancak yönetmenin her konudan senaryoya bir şeyler katma çabası filmin gidişatını olumsuz yönde etkilemekte. Nitekim Nina’nın annesiyle olan ilişkisi Haneke’nin Pianist’ini hatırlatmakta. Ve bu konu, film içerisinde oldukça yavan kalmış.

    Filmin ‘’En İyi Film’’ ve ‘’En İyi Yönetmen’’ kategorilerinde şansı pek yok gibi. Ancak ‘’En İyi Kadın Oyuncu’’ ödülünün Natalie Portman‘a gideceği neredeyse kesin gibi. Bunu da sonuna kadar hak ediyor…Panik, yok! Aronofsky de bir gün, bu ödülü muhakkak kazanacaktır. Ancak bu yıl, Fincher’ın yılı olacak.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: Inception
    Yönetmen: Christopher Nolan


    Christopher Nolan kuşağının en çok sevilen, beğenilen yönetmenlerinden biri… Müthiş bir hayran kitlesi var. Filmleri henüz vizyona girmeden konuşulmaya, tartışılmaya başlıyor. Henüz gösterime giren filmleri imdb’de en üst sıralarda yer buluyor kendine.

    Yönetmenin koyu takipçilerinden olmasam da, ben de Nolansever sayılırım. Ancak Nolan’ın eski filmlerini sevenlerdenim. Debut filmi Following’i ya da Memento’yu çeken Nolan’ı; The Dark Knight’ı ya da Inception’ı çeken Nolan’dan daha fazla seviyorum.

    Nedense bir filmin karmaşık olması, biz izleyicilerde o filmin senaryosunun iyi olduğu izlenimini uyandırıyor. Sadece Inception için konuşmuyorum, muhteşem filmi Memento için de aynı şeyler geçerli. Elbette ikisinin de senaryosu oldukça başarılı. Ancak Memento’da kurgunun sondan başa doğru akması ya da Inception’da konunun karmaşık hale gelmesinden ötürü değil, iyi yazıldığından ötürü iyi senaryoya sahipler. Zaten yönetmenin ilk filmi Following, zekâsının kudretinin habercisiydi. Sonraki filmlerinde de kısmen başarısını sürdürdü.

    Ortalama olarak günümüzün dörtte birini uykuya ve rüya görmeye harcamaktayız. Haliyle rüyalar âlemi her daim büyük bir ilgi odağı olmuştur biz seyirciler için. Sinemada da rüya mevzusu sık sık karşımıza çıkmakta zaten. Bu konuya dair zekâ küpü senaryolar yazılsa da, iş bunu tasvir etmeye geldiğinde, birçok filmin sınıfta kaldığını düşünmekteyim. Bunun en büyük örneği de hiç kuşkusuz Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dır. Charlie Kauffman’ın akıllara zarar senaryosundan Michel Gondry ancak ‘’iyi’’ bir film çıkarabilmişti. Uzakdoğulu yönetmen Kim Ki Duk da Samaritan Girl’ün tek bir rüya sahnesinde harikalar yaratırken, rüyaları merkezine alan ‘’Dream’de sınıfta kalmıştı. Sanırım Inception’ın en büyük sıkıntısı da bu! Görsel olarak muhteşem bir seyir vaat ederken, rüyaları tasvir etme konusunda maalesef sınıfta kaldığını düşünmekteyim. Çoğumuz aşağı yukarı Lynch’in rüyalarından görmüşüzdür; ancak kaçımız Inception’dakine benzer rüyalar gördük? Açıkçası Inception’daki bütün rüya sahnelerini, Kaplanoğlu’nun Bal’ındaki Yusuf’un rüyada mı yoksa gerçek hayatta mı olduğunu kestiremediği sekanslardan birine değişmem.

    Nolan’ın bu filme kafa yorduğu açıkça belli oluyor. Özellikle rüya paylaşımı, buradan hareketle eğitim programları gibi derin mevzulara dalmasını da oldukça etkileyici buldum. Ancak bunu karmaşık hale getirme çabasını anlamış değilim. Büyük ihtimalle bu şekilde filminin daha uzun süre gündemde kalmasını sağlamakta ya da en azından öyle düşünmekte. Finaldeki sahnede Cobb’un toteminin durup durmadığı sevenleri tarafından tartışma konusu olurken, yönetmenin daha kadim meselelere daldığı düşünülmekte.

    ‘’En İyi Film’’ kategorisindeki filmler arasından öne çıksa da, bu kategoride hiçbir şansının olmadığını düşünüyorum. Belki teknik dallarda bir-iki ödülle dönecektir ancak Nolan için de panik yok! Aronofsky ve Nolan gibi çalışkan ve zeki yönetmenler bir gün mutlaka akademi tarafından ödüllendirilir. Ancak hepimiz de çok iyi biliyoruz, akademi üyeleri Inception gibi karmakarışık ve aksiyon dolu filmleri sevmiyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: 127 Hours
    Yönetmen: Danny Boyle


    En son ‘’Millionaire’’ filmiyle Oscar’ı kucaklayan Danny Bolye’den böylesine etkileyici bir film beklemiyordum. Haliyle ‘’127 Hours’’un benim için sürpriz bir film olduğunu söyleyebilirim.

    Aron Ralston’un anılarını yazdığı ‘’ Between a Rock and a Hard Place’’ adlı kitabından uyarlanan filmin üç adet önemli kozu var: Yönetmen Danny Boyle, aktör James Franco ve müzisyen A.R. Rahman.

    Hafta sonları şehrin bunaltıcı atmosferinden kaçıp yaban doğaya sığınan Aron adlı dağcının (bu yönüyle bize Sean Penn’in yönetmen koltuğunda harikalar yarattığı Into the Wild’ı anımsatmakta) sağ kolunun üzerine kocaman bir kayanın düşmesiyle, bir kanyona hapsolmasını anlatıyor filmimiz. Karakterini tek bir mekâna hapseden Boyle, bütün film boyunca bir an olsun filmin temposunu düşürmüyor. Etkileyici kamera hareketleriyle aynı mekândan farklı açıları, farklı biçimlerde kadrajlayıp, uzun süre boyunca tek mekânda kalma hissiyatından kurtarıyor. Ancak aynı zamanda benim gibi klastrofobisi olan seyirciler için fazlasıyla rahatsız edici sahnelere de yer verilmiş.

    Filmin tamamına yakınını tek başına sırtlayan James Franco, canlandırdığı karakterin vazgeçişini, yeniden deneyişini, yenilgilerini, çırpınışlarını o kadar iyi benimsemiş ki, Aron’un hissettiklerini bire bir yaşamakla kalmayıp seyircisine de aynı duyguları yaşatıyor.

    Her daim büyük bir beğeniyle dinlediğim A.R.Rahman ‘’Millioner’’ filmiyle Oscar’ı kucakladıktan sonra, uluslararası çapta büyük bir üne kavuştu. Anlaşılan Boyle daha uzun süre Rahman’la çalışmaya devam edecek. Zira müzisyenin ‘’127 Hours’’ için bestelediği müzikler filmin en büyük kozlarından biri.

    İki yıl önce çektiği ‘’Millioner’’le Oscarları silip süpürdüğünden bu yıl Danny Boyle ve filminin pek şansı yok gibi. James Franco’nun filmdeki performansı Akademi tarafından unutulmayacaktır. Ancak Colin Firth’ün haklı Oscarından ötürü bu yıl için Franco’nun performansı da görmezden gelinecektir.

  • kadir503 diyor ki:

    Siteyee ancak giriş yapabildiğimden geç de olsa ödül gecesine kadar yorumlarımı yetiştirmeye çalışacağım. Öncelikle adaylara baktığımızda filmlerini henüz izlemesem de Coen kardeşlerin en iyi film ve yönetmen dalında adaylık almaları beni oldukça şaşırttı. Zira Golden Globe’da isimlerini hiç duyamamıştık bile. Ayrıca geçtiğimiz günlerde dağıtılan BAFTA ödüllerinde unutulmayan, 2010′un en beğendiğim filmlerinin başını çeken “Ejderha Dövmeli Kız”ın da adaylık alamaması beni hayal kırıklığına uğrattı.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Kids Are All Right’ {İki Kadın Bir Adam – 2010} / Lisa Cholodenko

    Farklı tiplerde hatta uç noktada karakterlerden oluşan “Laurel Canyon” filmiyle tanıştığım Lisa Cholodenko’nun son filmi “The Kids Are All Right” bu yılın beğeniyle karşılanan bağımsızlarının başını çeken bir film oldu.

    Tıpkı “Laurel Canyon” gibi pek de alışkın olduğumuz karakterlerden oluşmayan bir film var karşımızda. Birbirini çok seven iki lezbiyen ve çocukları… Tablo ne kadar garip gelse de onlar aile olmayı başarmışlar. Çocukların annesi de bu birbirini deliler gibi seven iki kadın. Her ikisi de birer çocuğu doğurmuş. Kendi dünyalarında bir mutluluk çerçevesi içerisindeler. Ta ki çocukların biyolojik babalarını, yani donörleriyle görüşme isteğine kadar. Hayatlarına bir erkeğin girmesi ve o istemese de ‘baba’ rolünü üstlenmesi, aslında çocukların böyle bir roldeki birine ihtiyaçlarıyla ailenin de huzuru kaçmaya başlıyor.

    Fazla kilit noktalarından bahsedip, izlemeyenlerin tadını kaçırmamak adına filmin ana öyküsü ve anlatılanlar genel olarak böyle özetlenebilir. Filmin toplum baskısından hiç bahsetmeyişi başta bu tarz filmlerden beklediğimiz bir şey olmasından ötürü başta garip gelse de film ilerledikçe filmin derdinin ne toplum baskısı ne de karakterlerin içerisinde oldukları durumu kabullenişi olmadığı anlıyoruz. Zira onlar zaten bunların üstesinden gelmişler. Filmin aşırı duygusallıktan olabildiğine kaçar hali de sanki başta vaat ettiğiyle örtüşmüyor gibi gözükse de sahici ve farklı karakterleri, çok başarılı oyunculuklarıyla filmdeki aile kendisini çok iyi tanıtmayı başarıyor. Film ilerledikçe filmdeki tüm karakterleri kalın çizgilerle birbirinden ayırıp, kendi kafamızda ruh hallerini ve kişisel özelliklerini oluşturabiliyoruz. Zaten tek derdi ‘aile’ olmayı anlatmak ve üzerine düşündürmek olan bu aileyi benim gibi severseniz bu yıl en yoğun hazla izleyeceğiniz nadir filmlerden biri olur “The Kids Are All Right”.

    Pek göz önünden bulunmayan, aldığı bolca Oscar adaylıklarına karşın ödüle bir türlü kavuşamayan, adları genelde fazla anılmasa da belleklerde yer edinen Julianne Moore ile Annette Bening’in muhteşem oyunculukları ve uyumları bile filmi izlemek için başlı başına bir sebep. Belki kim bilir bu ikili bu komedi öğeleriyle yoğrulmuş naif dram filmiyle bu yıl ödül törenlerinden mutlu dönerler.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Black Swan’ {Siyah Kuğu – 2010} / Darren Aranofsky

    Yılın en çok merak ettiğim filmlerinden biriydi Darren Aranofsky’nin son filmi “Black Swan”… İki sene evvel “The Wrestler” ile yönetmen ve film dalında ödül törenlerinden adaylık bile alamayan Aranofsky’den bu yıl özür dilenecek gibi gözüküyor. Eleştirmenler ve izleyiciler tarafından da bu yılın tam not alan filmlerinden biri olan “Black Swan” ne yazık ki bende ufak çapta bir hayal kırıklığı yaşatan bir film oldu.

    Yönetmenin insan psikolojisi üzerine ne kadar takıntılı ve etkili filmler yaptığı su götürmez gerçek. “Black Swan” da bir önceki filmi gibi karakter merkezli bir film. Balerin Nina her halinden sorunlu olduğu anlaşılan, kuğu gölü balesi seçmelerini geçip bu oyunda oynamayı çok isteyen bir genç. Hatta bu oyunu ve baleyi hayatı haline getiriyor. Zaman zaman halüsinasyonlar görüyor, zaman zamansa kendisine zarar verecek düzeyde kendisini tırnaklıyor. Nina’nın sorunlu ruh hali sadece seçmeleri geçmekle kalmayıp provalar süresinde de devam ediyor. Hatta oynayacağı kötülüğü temsil eden siyah kuğu ve iyiliği temsil eden beyaz kuğu rolleriyle tamamen bütünleşiyor. Aslında filmi de böyle okumak gerekiyor. Zira Nina’nın annesiyle, arkadaşlarıyla, çevresiyle ilişkisi hayalle gerçek karışmış bir biçimde veriliyor. Ve film boyunca kafalarda soru işaretleri kalıyor. Film boyunca düşündüğümüz ve merak ettiğimiz Nina’nın hiç bahsedilmeyen geçmişi de tamamıyla izleyenin hayal gücüne bırakılıyor.

    Film izlerken birçok David Lynch filmi aklıma geldi. Zira sürreal bir biçimde birçok psikolojik filme imza atmış bir yönetmen. Aranofsky de bir bakıma bu yoldan gitmeye çalışmış. Karabasan etkisi yaratan birkaç sahne mevcut olsa da benzerlerini birçok kez gördüğümüz izleyeni germek için çekilmiş olan sahneler filmin orijinalliğine sekte vuruyor. Film bittiğinde eli yüzü düzgün bir psikolojik-gerilim ve birkaç güzel sahneyle Natalie Portman’ın muhteşem oyunculuğu geriye kalıyor. Filmden kuşkuluyum ama Portman kendi kategorisinin en güçlü favorisi. E dile kolay “Leon”dan beri bekliyorduk bu performansı…

    Kısaca “Black Swan” büyük film olmayı başaramayan iyi bir film. Ödül törenlerinden ise filmin film ve yönetmen dalında ödülle döneceğinin düşünmemekle beraber iki yıl evvel tıpkı geçmiş filmlerinin hatırına adaylık verdikleri Fincher gibi Aranofsky’ye de bir özür borcu olarak adaylık verildiğini düşünüyorum. Son olarak da psikolojik başyapıt izlemek isteyenlere ise Lynch’in “Mulholland Dr.” ile “Lost Highway”ini tekrardan izlemelerini öneririm.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: The Kids Are All Right
    Yönetmen: Lisa Cholodenko


    The Kids Are All Right gibi filmlerin ‘’bağımsız’’ sıfatını hak ettiğinden şüpheliyim. Özellikle ‘’Little Miss Sunshine’’dan sonra ‘’bağımsız’’ sıfatıyla birçok film çekildi ve her yıl bunlardan biri Oscar adayı olarak kendine yer buldu. Ve yine bu filmler ‘’En İyi Orijinal Senaryo’’ kategorisinin en güçlü adayı oldu. Little Miss Sunshine dışındakiler bu ödülü ne kadar hak ettiler, bu da ayrı bir tartışma konusu…

    Sıradışı bir öyküsü olduğu kesin The Kids Are All Right’ın. İki ergen çocuğun, lezbiyen annelerinin ve biyolojik babaları hakkında tuhaf bir film. İlk bakışta, çocukların dış baskılardan ötürü lezbiyen anneleriyle olan geçimsizliklerinin altının çizileceği düşünülüyor. Ancak öyle bir durum söz konusu değil. Tam aksine, annelerinin bir sürü dostu var ve çocuklarıyla da araları gayet iyi. Elbette yaşları gereği, çocuklar bir baba modelinin eksikliğini hissetmekteler. Bunun üzerine biyolojik babalarıyla tanışmaya karar verirler. Yine ilk bakışta, babanın pisliğin teki olarak öyküye dahil olması bekleniyor. Oysa tam aksine, biyolojik babaları her açıdan çok keyifli, kültürlü ve sevecen biridir. Ancak babanın öyküye dahil olmasından sonra, ne yazık ki her şey aşağı yukarı beklendiği gibi gelişiyor. Neyse ki bu gelişmeler öyküyü dramatik bir yapıya boğmuyor. Bu da filmi vasatlaşmaktan kurtarıyor.

    Keyifli ve yer yer komik olabilen filmin senaryosu bu yılın en güçlü adaylarından. Julianne Moore ve özellikle Annette Bening’in performansı sahiden de başarılı ama ben en çok Mark Ruffalo’nun performansını beğendim. Hem karakteri çok iyi yazılmış, hem de çok iyi oynanmış.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: Kynodontas
    Yönetmen: Giorgos Lanthimos


    Pier Paolo Pasolini ve Michael Haneke bir araya gelse ve bir film çekse, muhtemelen bu filmin adı ‘’Dogtooth’’ olurdu. Seyircisini arabanın bagajına kilitleyip, uzunca bir süre oraya hapseden bir film. Açıkçası uzun zamandır böylesine etkileyici bir film izlememiştim.

    Dogtooth, konusu itibariyle ilk bakışta Shyamalan’ın (elbette eski Shyamalan’ın) Village’ını anımsatmakta. Ne var ki, filmin üslubunda Village’in dramatik yapısından bir gram dahi yok! Son derece soğuk ve sert bir yapıya sahip. Çocuklarına, çitle örülü bahçeden dışarı çıkmamaları için türlü türlü yalanlar uyduran ebeveynler… Ancak bu ebeveynler, çocuklarını dış dünyadan bihaber etmekle kalmayıp, aynı zamanda bize öğretilmiş her şeyin, her kelimenin anlamını farklı biçimlerde anlatırlar.

    Ebeveynlerin çocuklarına bu şekilde davranmalarının sebepleri hakkında çok da fazla detaya inilmiyor. Belki Village’te olduğu gibi, çocuklarını dış dünyanın tehlikelerinden korumaya çalışıyorlar. Gerçi sebebin ne olduğu hiçbir şeyi değiştirmiyor. Öğretilmiş, dayatılmış bütün bilgilerin, ne kadar farklı olursa olsun faşistlikle sonuçlanacağının altı koyu kalemle çizilmiş. Üstelik bu faşizan davranışlara da son derece alaycı ve eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşılmış. Hastalıklı aileden yola çıkarak beğenileri, nefretleri, bilgileri programlanmış çocukların acınası durumlarını gözler önüne sererek günümüz insanlığına dair ipuçları verilmiş.

    Filmin aday olduğu ”En İyi Yabancı Film” kategoride pek şansının olduğunu zannetmiyorum. Açıkçası böylesine sert ve eleştirel bir filmin Oscar adayı olması bile büyük bir şans. Şayet ödülü alırsa üzerinde çok daha fazla tartışılacaktır. Cannes’da Belirli Bir Bakış ödlünü de kucaklayan filmi kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: The Fighter
    Yönetmen: David O. Russell


    Boksör Micky ve onun uyuşturucu bağımlısı ağabeyi (aynı zamanda antrenörü) Dicky’nin ve onların bilmem kaç kardeşli ailesini anlatan film, oyuncularının performansıyla öne çıkan yapımlardan.

    Kenar mahallede annesinin ve ağabeyinin ayarladığı maçlarla kendini ve ailesini geçindiren Micky, Alice ile tanışınca geleceği hakkında tereddüt etmeye başlıyor ve ailesi tarafından kullanıldığını düşünüyor. Elbette ailesiyle arası açılıyor ve bir süre sonra Alice ve ailesi arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

    Nedense boks filmleri, çoğunlukla kenar mahallelerde geçmekte. Bunda Rocky filminin büyük bir etken olduğunu düşünüyorum. Zaten The Fighter’ın sinir bozucu ama bir o kadar sempatik karakterleri, fazlasıyla Rocky ve türevi filmleri anımsatmakta.

    Filmin en büyük dezavantajı bana kalırsa boks sahneleri. Raging Bull, Rocky gibi filmleri izleyen biz seyirciler için, bu filmdeki boks sahneleri teknik olarak oldukça zayıf ve yavan kalmış.

    Christian Bale oldukça çalışkan ve becerikli bir aktör. Bu film için yine kilo vermiş. Akademinin arızalı karakterleri canlandıran oyunculara olan sempatisini ve Bale’in bu güne kadar göstermiş olduğu azmini hesaba katarsak, bu yıl Oscar’ı kazanmaması içten bile değil. Mark Wahlberg, Amy Adams ve Melissa Leo da oyunculuklaıyla göz kamaştırıyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    Bu yıl ödül törenini sunacak isimler ”127 Hours” filmindeki performansıyla göz kamaştıran ve ”En İyi Erkek Oyuncu” dalında adaylığı bulunan James Franco ve güzel aktris Anne Hathaway.

    Golden Globe’un bu seneki sunucusu Ricky Gervais‘e bayıldım. Sivri diliyle ve sempatik tavırlarıyla bana kalırsa törene damgasını vurdu. Keşke Oscar’ları da o sunsaydı… Umarım Franco ve Hathaway iyi bir uyum sağlar.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘How to Train Your Dragon’ {Ejderhanı Nasıl Eğitirsin – 2010} / Dean DeBlois & Chris Sanders

    Vikinglerin bildiğimiz hikâyelerinin dışında köylerini ve kendi ırklarını korumak üzere ejderhalarla yıllardır giriştikleri savaşı konu edinen bir film “How to Train Your Dragon”. Nesillerdir süren bu savaş, babadan oğla bir nevi vasiyet geçerek devam ediyor. Hiç kimse bu savaşı, bu düşmanlığı sorgulamıyor ve bu düşmanlık da kaldığı yerden devam ediyor.

    Gözüktüğü gibi “How to Train Your Dragon” tamamen çocuklara çekilmiş 90 dakikalık bir boş bir eğlence filmi değil. Filmdeki Vikinglerle ejderhaların taraf olma durumu, günümüzde ya da geçmişten istenildiği biçimde bir yerlere uyarlanabilecek bir hikâye. Irklar arasında sorgulanmadan, bilinçsizce yapılan ön yargılı yaklaşımların ne kadar gereksiz ve saçma olduğunu çok basit ve açık bir biçimde film boyunca dile getiriliyor.

    Film tüm bu alt metninin yanı sıra karakterimizle ejderhamızın dostluğu ve vefası filmde oldukça keyifli ve duygusal bir biçimde veriliyor. Özellikle ejderha üzerindeki sahneler izleyene de ejderhayla göklerde yolculuğa çıkmış hissiyatı veriyor. Sonlarına doğru belki basit bir biçimde filmin gidişatı tahmin edilebilse de bittiğinde ağızlarda son derece keyifli bir tat bırakıyor.

    Küçük yaştaki izleyicinin ağızlarını açık bıraktığı kadar yetişkinleri de tatmin edecek “How to Train Your Dragon” bu yılın en başarılı animasyon filmlerinden. Kuşkusuz bu yıl törenlerden alacağı her adaylığı da sonuna kadar hak ediyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Toy Story 3’ {Oyuncak Hikayesi, 2010} / Lee Unkrich

    - Üçüncü Kez; Sonsuzluk ve Ötesine! -

    Toy Story Geçmişi ve İddialı Bir Üçüncü Serüven

    Pixar stüdyolarının günümüzde bu kadar iyi filmler çekmesi ve bu kadar popüler olmasının sebebi 1995 yılında John Lasseter’in elinden çıkma ilk Toy Story filmine bağlanabilir. Zira serinin bu ilk filmi çekildiği dönemin ötesindeki yeni görsel yapısının yanında orijinal hikâyesi ve son derece eğlenceli yapısıyla 90’ların ikinci yarısında büyük bir yankı uyandırmış ve kendisine hiç de azımsanmayacak bir hayran kitlesi oluşturmayı başarmıştı. İlk filminden dört yıl sonra gelen devam filmi de sunduğu eğlence bakımından ilkinin gerisinde kalmamış ve başarılı bir devam filmi olmuştu. 90’lı yıllardan itibaren popüler kültürün içerisinde yer bulan Toy Story ailesi her ne kadar animasyon türünden bahsedilirken hakkı teslim edilse de günümüzde artık unutulmaya yüz tutmuştu. Ta ki 2010 yazına kadar!

    Her yıl bir evvelki yılındaki sayılarını ikiye katlayarak çoğalan animasyon filmleri içerisinde nasıl bir yer bulacağı merak edilen çocukluğumuzda bıraktığımız bu öykü tıpkı ilk çekildiği etkiyi yaratarak kısır geçen 2010 yılı içerisinde kendisine büyük bir yer edindi. 2011 yılında Akademi tarafından animasyon kategorisinde ödülü kucaklamasına da şimdiden kesin gözüyle bakılıyor. Hatta geçen yılla beraber on filmin yarıştığı ‘en iyi film’ kategorisinde de aday olması halinde şansı hiç de küçümsenmeyecek düzeyde. Animasyon filmleri arasında bu ödülü almaya en yakın film de diyebiliriz ikinci filmin yardımcı yönetmenlerinden biri olan Lee Unkrich’in elinden çıkma‘Toy Story 3’ için…

    Taptaze Duygu Yüklü Macera

    Peki, ilk iki filminden tamamıyla farklı bir yapıda olmayan bir öykü düzlenme sahip olan ‘Toy Story 3’ü bu kadar iddialı yapan ne? Aslında önceki filmlerden farksız hikâye yapısı birçok önce devam filminde daha görmüş izlenimi yaratırken bu filmde hala tazeliğini korumasıyla şaşırtıyor. Öyküyle bağlantılı birçok farklı mekân ve gerek içsel gerekse karakterlerin birer oyuncak olmasından dolayı düştükleri çıkmazlar ana hatlarıyla serinin önceki filmleriyle benzer olsa da izleyene farklı hissiyatlar yaşatan maceralar sunmayı başarıyor Dolayısıyla önceki filmlerden aldığımızdan tattan tamamen farklı olmasa da filmin içerisinde farklı tatlar alabiliyoruz film boyunca. İkinci filmde çocukların büyüdükçe bir zamanlar birlikte yatıp kalktıkları oyuncaklarından koptukları ve neticesinde oyuncakların tavan arasına ya da çöpe atıldığı gerçeği bahsediliyordu. Üçüncü filmde ise oyuncaklar bu acı gerçekle yüzleşiyorlar. Zira Andy artık oyuncaklarıyla oynama yaşını aşıyor ve üniversite çağına geliyor. İşte duygu yüklü macera da burada başlıyor. Yine birçok ince espri ya da göndermelerle maceraları her zamanki gibi inanılmaz bir eğlence sunarken; üstte bahsettiğimiz durumdan ötürü de film ilk iki filmde olmayan bir duygusallık barındırıyor. Serinin önceki filmlerinde de gördüğümüz arkadaşlık dayanışması ve aile olma olgusu her zamanki gibi zor durumlarda karakterlerimizin yardımına koşuyor. Karakterler arasındaki bu kenetlenme ise filmin duygusal yapısına olabildiğine uygun bir biçimde her zamankinden daha duygusal bir biçimde gerçekleşiyor. Hele şu çöplerin yakılmaya doğru sürüklendiği sahneyi düşünürsek…

    Teşekkürler Pixar!

    İkinci filmden on bir yıl sonra serinin suskunluğu bozan Pixar her yıl bizlere birbirinden güzel animasyon filmleri izletmesi yetmezmiş gibi serinin üçüncü filmiyle izlenebilecek en güzel animasyon üçlemesinin Toy Story üçlemesi olduğunu adeta kanıtlıyor. Ayrıca yılın da en iyi filmlerinden biri olan ‘Toy Story 3’ ıskalanmaması gereken animasyon filmlerinden biri…

  • kadir503 diyor ki:

    - Tahminlerim -

    En iyi film: Birçok ödül töreninden ödüllerle dönen “Social Network” ile “King’s Speech” arasında kıyasıya bir mücadele olacak gibi gözüküyor. Benim favorim ise Tom Hooper‘in filmi. Nolan‘ı akademinin pek ciddiye almadığını düşünürsek “Inception”ın bu gece büyük bir ödülle dönmesi mucize gibi gözüküyor.

    En iyi yönetmen: Yine filmle aynı mantıkla Tom Hooper‘ın başarısı ortada. Ancak hem İngiliz ortak yapımı olmasından hem de Hooper’in ilk adaylığı olmasından sürekli geçmişle hesaplaşan akademi üyeleri Fincher‘ı ödüllendirebilirler. Bunun dışında bir sürpriz olacağını düşünmüyorum.

    En iyi erkek oyuncu: Geçen yıl ödülü şayet Jeff Bridges almamış olsaydı bu yıl tek favorim olurdu; ancak geçen yıl da adaylığı bulunan Colin Firth ödüle çok yakın duruyor. Tabii Cannes’da bu ödülü kazanan Javier Bardem ikinci oscarını kazanırsa kimseler şaşırmasın! James Franco‘nun ödülü de bir başka bahara…

    En iyi kadın oyuncu: Natalie Portman ödülü rahatlıkla kucaklayacaktır. Bu dalda zor gözüken sürprizi ise yaparsa Bening yapar.

    En iyi yardımcı erkek oyuncu: Geoffrey Rush her zamanki gibi kendisine hayran bıraksa da ödül Christian Bale‘in gibi gözüküyor. E artık sonunda…

    En iyi yardımcı kadın oyuncu: Bu dalda da tek favorim Melissa Leo. Sürpriz zor.

    En iyi orijinal senaryo: İşte tahmin etmesi çok güç bir kategori. Akademinin bu dalda bağımsızlara olan sempatisini düşünürsek ödül “The Kids Are All Right”a ya da “Another Year”a; ana dallarda tüm ödülleri bir filme verelim düşüncesiyle yola çıkarsak da “The King’s Speech”e, bir özür olarak bakarsak da “The Fighter” ya da “Inception”a gidicek. Bana göre hak edense “Inception”.

    En iyi uyarlama senaryo: Ödülleri “Social Network”e dağıtma yoluna gitmezlerse “127 Hours” ödülü kucaklayacaktır.

    En iyi animasyon: “Toy Story 3″ün bu ödülü alacağının diğer adaylar da farkında:):

    En iyi yabancı dilde film: Yunan filmi “Dogtooth” hiç sevmediğim bir film oldu. Zaten yapı olarak çok ters bir filmdi. “Biutiful” haricinde diğer adayları izleme şansım olmasa da Inarritu‘nun filmi bu ödülü rahatlıkla alacak güçte. Keşke daha çok adaylık alsaydı.

    En iyi kurgu:
    Yine aynı filme dağıtma yoluna gidilmezse “127 Hours” favorim. He unutmadan yılın en iyi kurgu numaralarına sahip “Inception” adaylarda yok!

    En iyi sanat yönetimi:
    Burton’un filmleri hep bu dalda ödülü rahat kazanmış olsalar da ödülsüz bir “Inception” ya da bol ödüllü bir “King’s Speech” bu dalda da ödülü kazanacaktır.

    En iyi görüntü yönetimi:
    “Inception”un bu tip teknik dallarla geçiştirecekler gibi gözüküyor. Lakin dokuz adaylıklı bir Roger Deakins ve göz kamaştıran sinematografiye sahip bir “King’s Speech” de var karşımızda.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: Winter’s Bone
    Yönetmen: Debra Granik


    ‘’Wendy and Lucy’’, ‘’Frozen River’’ gibi filmlerle akrabalık bağları olan ‘’Winter’s Bone’’un Oscar yarışına dâhil olması oldukça umut verici. Zaten En İyi Film kategorisinde yarışan aday sayısının on filme ulaşmasının sebebi de ‘’Winter’s Bone’’ gibi filmlere, bu kategoride şans vermekti. Beri yandan Amerikan sinemasının elinden çıkmış büyük prodüksiyonlu filmlerden eli ayağı düzgün olan filmlerin sayısının yıllar geçtikçe daha da azalması, Winter’s Bone gibi filmlerin daha fazla gün ışığına çıkmasını sağlayacaktır.

    İkinci uzun metraj filmine imza atan ‘’kadın’’ yönetmen Debra Granik, merkezinde ‘’kadın’’ olan oldukça sert bir filme imza atmış. Hasta annesine ve iki kardeşine bakmakla yükümlü 17’sindeki genç bir kızın ve onun çevresinde dönüp duran acımasız bir dünyanın öyküsü. Kız, çoktan alışmıştır bu acımasız dünyaya. Hayatın sertliğine karşı, kendisi de oldukça sert ve acımasız hale gelmiştir. Başka türlü, ayakta durabilmek imkânsızdır.

    Jennifer Lawrence’ın performansıyla öne çıkan yapımın Oscarlarda şansı pek yok gibi. Ancak filmin aldığı adaylıklar, önümüzdeki yıllarda bu tür bağımsız projelerin önünün açılmasına vesile olacaktır.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: True Grit
    Yönetmen: Joel ve Ethan Coen


    True Grit, Coenlerin ilk remake filmleri değil. Daha evvelden Alexander Mackendrick’in muhteşem kara komedisi The Ladykillers’ın yeniden çevrimiyle hayal kırıklığı yaratmışlardı. Şimdi de Henry Hathaway’in gerçek bir klasik olan westerninin yeniden çevrimiyle karşımızdalar.

    Esasında tam olarak öyle sayılmaz. Coenler True Grit’i eski versiyonundan değil, Charles Portis’in aynı adlı romanını yeniden beyazperdeye aktardılar. Ne var ki filmin yeni versiyonu ile eski versiyonu arasında çok da fazla far yok. Hatta bazı diyaloglar bire bir aktarılmış. Elbette aynı eserden uyarlandıklarından, aralarında benzerlik olması çok normal. Fakat Coenler bana kalırsa, kitabı yeniden beyazperdeye aktarmadılar. Muhtemelen çok sevdikleri filmi, çok büyük keyif alarak yeniden çektiler. Ve yine muhtemelen filmin orijinal versiyonunda çok istedikleri değişiklikleri yaptılar. Özellikle de karakterlerin akıbetinde bu durum fazlasıyla dikkat çekmekte.

    Jeff Bridges yine harika oynamış. John Wayne’in tek Oscarlı performansı şişko, yaşlı ve alkolik ihtiyar Rooster’ı en az onun kadar iyi canlandırmış. Film de gayet keyifli olmuş; fakat çok daha keyifli ve muhteşem eski versiyonu dururken açıkçası bu filme gerek yokmuş.

  • oscar1895 diyor ki:

    Film: The King’s Speech
    Yönetmen: Tom Hooper


    Bir tür konuşma bozukluğu yaşayan İngiltere Kralı 6. George’un ve onun sıra dışı konuşma terapistinin öyküsünün anlatıldığı The King’s Speech oldukça iyi kotarılmış bir film.

    İktidar sahibi kişilerin, başkalarının kararları doğrultusunda hareket edip, sadece güven ve ‘’konuşmak’’ için iktidar sahibi olduklarını bir kez daha hatırlatan film; son derece keyifli bir seyir vaat ederken, otoriteye karşı eleştirel bakış açısını da gizlemiyor. İkinci Dünya Savaşı kapıdayken, hitabeti ciddi bir politik mesele haline getiren karakterlerin içine düştükleri çıkmazları insancıl bir bakış açısıyla inceliyor.

    Colin Firth ve Geoffrey Rush’ın karşılıklı döktürdükleri, Helena Bonhem Carter’ın da onlara gayet iyi uyum sağladığı film; fark yaratan görüntü yönetimiyle ve başarılı senaryosuyla Oscar adayı filmler arasından öne çıkan yapımlardan.

  • oscar1895 diyor ki:

    Her yerde bu yılın sürprizsiz bir yıl olacağı yazıldı, çizildi. Ancak tam aksine, bu yıl sevgili Kadir’in de belirttiği üzere kıyasıya bir rekabet söz konusu. Bu rekabet The King’s Speech ile The Social Network arasında yaşanacak. Zarftan hangisinin adı çıkacağı belli değil. Esasında The Social Network’u David Fincher yönetmemiş olsa The King’s Speech’in Oscarları götüreceğinden kimsenin şüphesi olmazdı. Ne var ki, Se7en ve Fight Club gibi filmlerin usta yönetmenin Oscar heykelciğine bir türlü ulaşamaması her tarafta konuşulmakta. Yönetmenin de bu ödülü çok istediği aşikâr. Öyle olmasa Zodiac’tan sonra çizgisini bu kadar belirgin bir şekilde değiştirmezdi. Tutup da Benjamin Buton gibi ya da The Social network gibi ortalama filmlere imza atmazdı. Akademi üyeleri bütün bu sebeplerden ötürü tam da istedikleri gibi bir film çekmiş olan Fincher’ı ödüllendirebilir. Aksi takdirde Fincher’ın da akademiye küsüp eski süper filmlerine dönmesi de ihtimaller arasında. (Hepimizin temennisi de bu aslında:) Beri yandan The King’s Speech kesinlikle The Social network’tan daha iyi bir film. Üstelik burada da gerçek bir öykü var ki bu öykü de son derece başarılı bir biçimde uyarlanmış beyazperdeye. Geriye tek bir seçenek kalıyor. Akademi En İyi Film ödülünü The King’s Speech’e, En İyi Yönetmen ödülünü de Fincher’â verir. Böylece ne şiş yanmış olur, ne de kebap…

    Oscar Adayı Filmlerden Notlar:
    -Bu yıl ‘’kadın’’ merkezli filmler çoğunluktaydı.

    -İki filmde (Black Swan, Kids Are All Right) lezbiyen öyküleri anlatıldı. The Social network’taki lezbiyen çiftin öpüşmesi de dikkatlerden kaçmadı:)

    -Bağımsız filmler (hangileri bu sıfatı tam olarakhak ediyor, orası ayrı bir tartışma konusu) bu sene kendine fazlasıyla yer buldu.

    -Anlatılan öyküler arasında, gerçek hayat öyküleri ve kitap uyarlamaları dikkat çekti.

    -Kuşağının en iyi yönetmenleri arasında gösterilen David Fincher, Darren Aranofsky ve Christopher Nolan aynı yıl içerisinde Oscar yarışına girdiler.

    Aklıma geldikçe devam ederim…

    Şimdilik son olarak tahminlerimi yapayım…

    Unutmadan, Kadir arkadaşıma teşekkür ediyorum. Oscar’lar onsuz gitmiyor. Sonraki yıllarda da beraber, yine aynı başlık altında buluşmak dileğiyle…

  • oscar1895 diyor ki:

    —Tahminlerim—

    En İyi Film:

    Kim Kazanacak: * The King’s Speech
    Sürpriz: * The Social Network
    Kim Kazanmalı: * 127 Hours
    ———————————————————————
    En İyi Yönetmen

    Kim Kazanacak:David Fincher
    Sürpriz:Tom Hooper
    Kim Kazanmalı: Darren Aranofsky
    ———————————————————————
    En İyi Erkek Oyuncu:

    Kim Kazanacak: Colin Firth
    Sürpriz: Yok.
    Kim Kazanmalı: Colin Firth
    ———————————————————————-
    En İyi Kadın Oyuncu:

    Kim Kazanacak: Natalie Portman
    Sürpriz: Yok
    Kim Kazanmalı: Natalie Portman
    ———————————————————————
    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

    Kim Kazanacak: Christian Bale
    Sürpriz: Geoffrey Rush
    Kim Kazanmalı: Christian Bale
    ———————————————————————-
    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

    Kim Kazanacak: Melissa Leo
    Sürpriz: Amy Adams
    Kim Kazanmalı: Melissa Leo
    ———————————————————————–
    En İyi Animasyon Film:

    Kim Kazanacak: Toy Story 3
    Sürpriz: Yok
    Kim Kazanmalı: Toy Story 3
    ———————————————————————–
    Yabancı Dilde En İyi Film

    Kim Kazanacak: Biutiful – (Meksika)
    Sürpriz: Yok
    Kim Kazanmalı: Biutiful – (Meksika)
    ———————————————————————-
    En İyi Orijinal Senaryo

    Kim Kazanacak: The King`s Speech
    Sürpriz: The Kids Are All Right
    Kim Kazanmalı: The Kids Are All Right
    ———————————————————————-
    En İyi Uyarlama Senaryo

    Kim Kazanacak: The Social Network
    Sürpriz: Yok
    Kim Kazanmalı: The Social Network

  • oscar1895 diyor ki:

    —83. Oscar Ödül Töreni Kazananları—

    -En İyi Film:

    The King’s Speech (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Yönetmen:

    Tom Hooper – The King’s Speech (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Erkek Oyuncu:

    Colin Firth – The King’s Speech (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Kadın Oyuncu:

    Natalie Portman – Black Swan (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

    Christian Bale – The Fighter (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

    Melissa Leo – The Fighter (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Orijinal Senaryo:

    The King’s Speech (2010): David Seidler
    ————————————————————————————-
    -En İyi Uyarlama Senaryo:

    The Social Network (2010): Aaron Sorkin
    ————————————————————————————-
    -En İyi Görüntü Yönetimi:

    Inception (2010): Wally Pfister
    ————————————————————————————-
    -En İyi Kurgu:

    The Social Network (2010): Kirk Baxter, Angus Wall
    ————————————————————————————-
    -En İyi Sanat Yönetimi:

    Alice in Wonderland (2010): Robert Stromberg, Karen O’Hara
    ————————————————————————————-
    -En İyi Kostüm Tasarımı:

    Alice in Wonderland (2010): Colleen Atwood
    ————————————————————————————-
    -En İyi Makyaj:

    The Wolfman (2010): Rick Baker, Dave Elsey
    ————————————————————————————-
    -En İyi Müzik:

    The Social Network (2010): Trent Reznor, Atticus Ross
    ————————————————————————————-
    -En İyi Şarkı:

    Toy Story 3 (2010): Randy Newman(“We Belong Together”)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Ses Miksajı:

    Inception (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Ses Kurgusu:

    Inception (2010)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Görsel Efekt:

    Inception (2010)
    ————————————————————————————-
    -Yabancı Dilde En İyi Film:

    Hævnen (2010): Susanne Bier (Danimarka)
    ————————————————————————————-
    -En İyi Animasyon Film:

    Toy Story 3 (2010): Lee Unkrich
    ————————————————————————————–
    -En İyi Belgesel Film:

    Inside Job (2010): Charles Ferguson, Audrey Marrs

  • oscar1895 diyor ki:

    Akademi, David Fincher’a ikinci golünü de attı. Şimdi çok merak ediyorum; Fincher bir sonraki projesinde eski günlerine mi dönecek yoksa Twitter’ın öyküsünü mü çekecek…

    The King’s Speech’in ödülleri kucaklamasına çok sevindim. En azından diğer aday filmlerden daha iyiydi. Ancak Aronofsky, Nolan ve Fincher gibi yönetmenler dururken, En İyi Yönetmen ödülünün Tom Hooper’a gitmesi biraz olsun moralimizi bozmuştur. Gerçi buna çok da fazla takılmamak lazım. Daha önce de belirttiğim gibi, böylesine çalışkan ve yaratıcı yönetmenler muhakkak bir gün ödüllendirilecektir. Bu sene Hooper’ın filmi sahiden daha iyiydi.

    Sanırım gecenin en büyük sürprizi En İyi Yabancı Film kategorisinde yaşanmıştır. Amores Perros, 21 Grams ve Babel’le Oscar’ı alamayan Inarritu’nun en azından En İyi Yabancı Film kategorisinde bu ödülü muhakkak alacağını tahmin ediyordum. Ancak her yıl olduğu gibi, bu yıl da bu kategoride sürpriz oldu ve hiç hesapta olmayan bir film ödülü kucakladı. Şunu da unutmamak gerekir ki, bu hiç de hesapta olmayan filmler sahiden de çok iyi oluyor. İzleyip göreceğiz…

    True Grit, 10 daldaki adaylığına karşılık sıfır çekti. Neyse ki haksız bir durum yok ortada. Aday olduğu kategorilerde, ‘’En İyi Erkek Oyuncu’’ haricinde, rakipleri çok daha güçlüydü. Jeff Bridges’ın bir önceki sene Oscar’ı kucaklamasından ötürü, Colin Firth’ün muhteşem performansına kimsenin itirazı olmamıştır sanırım.

    Bütün bunlar dışında ödüller, aşağı yukarı beklenen yerlere gitti. Biraz da törene dair izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

  • oscar1895 diyor ki:

    Sinema Büyüsü’nden Oscar Ödül Törenine…

    Arkadaşlarımız hatırlayacaktır; sinemanın yıldönümlerinde, yılın en iyi filmlerini kendi aramızda seçip, oylayıp bir de sanal ödül töreni gerçekleştiriyorduk. Sanırım bunu bu sene hariç, tam dört defa yaptık. Bu ödül törenlerinin girişinde bir arkadaşımla beraber aday filmler dahilinde derlenmiş bir kurgu-metni yayımlıyorduk.

    Sinemanın 113.Yıldönümü:
    http://www.sinemabuyusu.com/?p=232

    Sinemanın 114.Yıldönümü:
    http://www.sinemabuyusu.com/?p=2205

    Bu yıl tamamen aynı mantıkla gecenin sunucuları Anne Hathaway ve James Franco aday filmlerde gezinip durdular. Amaçları ödül törenine yetişmekti, tıpkı bizim daha evvelden yazmış olduğumuz metinlerdeki gibi. Hatta en son törene yetimek için DeLorean’i kullandılar, yine aynı bizim kurguladığımız metinde olduğu gibi. İşte bu kısa video benim için gecenin en büyük sürprizi oldu.

  • oscar1895 diyor ki:

    Gecenin sunucuları Anne Hathaway ve James Franco hiç de fena sayılmazlardı. Hathaway’in şarkı söyleyerek gerçekleştirdiği canlı performans ve Hugh Jackman’a takılması epey keyifliydi. Hathaway güzelliğiyle ödüle renk kattı. Bir ara sahneye benim çok sevdiğim Billy Crystal çıktı ve yine döktürdü. Cyrstal, bana kalırsa Oscar sunucuları içerisinde rahatlıkla en iyilerden biri. Hathaway de Crystal’ın sivri dilinden nasibini aldı.

    Gecenin en muhteşem anlarından biri sahneye Kirk Douglas’ın çıkmasıydı. 95 yaşındaki aktör, gençlere taş çıkarttı. Gerek konukları gerekse biz seyircileri kahkahalara boğdu. Özellikle ‘’Gülen Avusturalya’lı’’ ve ‘’Ciddi İngiliz’’ esprisi muhteşemdi.

    Melissa Leo’nun ağzından çıkıveren ‘’fucking easy’’ sözcükleri de rahatlıkla unutulmazlar arasına girecek.

    Gece oldukça apolitikti. Kimseler slogan atmadı. Keyfi çıkmıyor böyle:)

    Bu sene halkın arasına karışmışlardı. Çocukların gösterisinin yanısıra yine halkın çok sevdiği şarkılar soruldu. Hatta sonda Obama da fikrini belirtti. Anlaşılan o ki, Obama da bir Casablanca tutkunu. Bizim ülkede gerçekleşmiş olsa, bizim başbakan tören için fikrini belirtme zahmetine girişir miydi çok merak ettim.

    ‘’Anneler’’ de bu yıla damgasını vuranlar arasındaydı. Her yıl ödülü kucaklayıp annelerine teşekkür edenlerin anneleri bu yılki törenin en özel konukları arasındaydı. Bu yılki aday filmlerin çoğunun merkezinde kadınların olması bunda büyük bir etkendi.

    Godard’ın onur ödülünü almaya gelmemesi dikkatlerden kaçmadı.

  • oscar1895 diyor ki:

    Steven Spielberg yılın en iyi filmini açıklamadan önce şöyle dedi:

    ‘’Burada aday olan 10 Filmden biri ödülü kucaklayıp On the Waterfront, Midnight Cowboy, The Godfather ve The Deer Hunter filmleriyle beraber anılacak. Kalan 9 film ise The Grapes of Wrath, Citizen Kane, The Graduate ve Raging Bull’a beraber anılacak.’’

    Bundan daha güzel bir sunum yapılamazdı herhalde.

  • milsin diyor ki:

    en iyi yabancı film oscarını alaark şaşırtan Hævnen bu yılki istanbul film festivalinin kapanış filmi olacakmış…

  • kadir503 diyor ki:

    Son birkaç yıldaki Oscar ödüllerinden ilk defa bu kadar mutlu olduğumu belirtmek isterim. ‘The King Speech’ her ne kadar büyük bir başyapıt olmasa da diğer aday filmlerden daha iyidi sevgili oscar’ın da belirttiği gibi. Diğer ödülleri de hak edenler aldılar diye düşünüyorum, ‘Yabancı’ film kategorisi dışında. Akademinin Inarritu’ya bir garezi var gibi gözüküyor. Tabii halen ödülü kazanan filmi izlemediğimi de belirteyim, Susanne Bier’in da filmini izlemeden hakkını yemeyelim:).

    Son 10 – 15 yılın en iyi yönetmenleri arasında gösterebileceğimiz Christopher Nolan, David Fincher, Darren Aranofsky, Daany Boyle, Alejandro Gonzalez Inarritu hatta bu isimlerden biraz daha eski Coen kardeşlerin bu yılın içerisinde film çekmesi hatta Oscar yarışına girmeleri de çok hoştu.

    Dileyelim ki önümüzdeki yıl daha iyi filmlerle bu başlık altında buluşalım…

  • oscar1895 diyor ki:

    In a Better World’ü yere göğe sığdıramayan arkadaşlarım var. Açıkçası tahmin edebiliyordum, çünkü Akademi, En İyi Yabancı Film kategorisinde çok doğru kararlar veriyorlar. Bu günlerde izleme şansım olacak filmi, bakalım sözünü ettikleri kadar iyi bir film mi:)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler