Oscar’a Doğru (2010)

Bu yıl 82.’si düzenlenecek Oscar Ödül Töreni 7 Mart 2010 gecesi gerçekleşecek görkemli bir törenle yılın önemli filmlerini ödüllendirecek.

Adaylar ise 2 Şubat günü açıklanacak.

Aday olması muhtemel filmleri takip etmeye çalışıp, bu başlık altından sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Oscar’a Doğru (2010)” bu yazı hakkında 35 yorum var

  • oscar1895 diyor ki:

    Up in the Air (Aklı Havada – 2009)/ Jason Reitman

    Thank You for Smoking ve Juno ile dikkatleri çeken genç yönetmen Jason Reitman’ın oldukça konuşulan son filmi de dikkate değer yapımlardan. Son yıllarda fazlasıyla gündemi meşgul eden ‘küresel kriz’ birçok insanı işinden etti. Amerika’dan başlayıp bütün dünyayı etkileyen krizin etkilediği insanları işlerinden kovmak da ayrı bir mesele. George Clooney’nin canlandırdığı Ryan karakterinin işi şehirden şehire uçup işine son verilen insanları bundan haberdar etmek ve biraz da motive etmek.

    Bütün hayatlarını şirketlerdeki pozisyonları uğruna harcayan işçi sınıfının işten kovulduğunu yıllardır hizmet verdiği patronlarının ağzından değil de, hiç tanımadıkları bir şirket küçültme uzmanının ağzından duymaları zaman zaman haklı tepkilerine hatta intihar tehditlerine sebep olur.

    Kapitalizmin samimiyetsizliğinin başarılı bir biçimde yansıtıldığı film aynı zamanda kadın-erkek ilişkileri hakkında da oldukça önemli detaylar sunmakta. Kadınların da erkeklerin de ilişki yaşama konusunda ne istedikleri, neyle karşılaştıkları, yalnızlıkları hakkında gayet samimi sahnelere yer veriyor.

    Biçim olarak ilk başlarda bir Fight Club etkisi rahatlıkla hissediliyor. Hayatının neredeyse tamamı havada, otelde, kiralık arabalarda geçen gerçek bir tüketicidir filmin baş karakteri. Fight Club’la olan benzerliği buradan kaynaklanıyor olsa gerek.

    Kendi şirketi için çalışmaktadır ve yine kendi şirketi için çalışan insanların işine son vermektedir Ryan. Ne kadar ironik bir durum. Kadınlarla olan ilişkisi de, otellerle ya da kiralık arabalarla olan ilişkisinden çok da farklı değildir. Birden her şeyin değişebileceğini düşünür. Üstelik biz de öyle düşünürüz. Ancak o umut dolu şaşaalı sahnelerin ardından gelen devasa büyüklükteki apartman camından yansıyan yalnızlık bir gölge gibi karşımıza çıkıp, yaşanılanların ancak bir rüya olabileceğini ima ediyor.

    Sanırım ”En iyi Film” ve ”En iyi Yönetmen” dalında adaylık alacaktır film. George Clooney yine her zamanki George Clooney. Yani Syriana’daki ya da Good Night and Good Luck’taki şaşırtıcı aktör değil; yakışıklı ve karizmatik Clooney’i izliyoruz. Vera Farmiga da kendisine pek yakışmış. Filmin müziklerden ve şarkılardan da birer adaylık alması muhtemel. Bir de Anna Kendrick’in başarısız ve ürkek Natalie rolüyle ”En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu” adaylığını alacağını tahmin ediyorum. Jason Reitman’ın çektiği diğer filmler gibi bu filmin de senaryosu oldukça güçlü. Haliyle bir de ”En iyi Senaryo” adaylığı alması muhtemel.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Avatar’ {2009} / James Cameron

    James Cameron’u Tanıyalım

    Yönetmenlik kariyerine “Piranha 2” gibi garip bir devam filmiyle başlayan James Cameron daha yönettiği bu ilk filmiyle ne tipte bir sinemacı olacağının sinyallerini vermiş olsa da daha sonra gelen senaristliği ve çektiği filmlerle nasıl bir sinema anlayışına sahip olduğunu göstermişti.

    Hikâyesini de yazdığı ikinci filmi “The Terminator” ile dönemi için farklı bir bilim-kurgu ziyafeti sunarken bu türü aksiyonla birleştirmedeki başarısıyla filmin dönemine göre düşük bütçesinin karşılığında aldığı yüksek gişe hâsılatı yapımcılar tarafından Cameron’a açık bir çek verilmesini sağlamıştı. Daha sonra çektiği devam filmleri olan “Aliens” ve “T2” ile de Cameron tüm sinema dünyasına kendisini kanıtlamıştır. Arada çektiği yine keyifli bir bilim-kurgu “True Lies” ile daha kişisel projesi “The Abyss” de beğenilen filmler olmuştu. Her stüdyonun bir saniye bile düşünmeden film çekmesini isteyebileceği ve milyon dolarları da hiç düşünmeden emanet edebilecekleri bir isim olmuştu. Her halde bu başarısını kendisine ait bir Oscar ödülü almak ya da daha fazla kâr yapmak amacıyla çektiği epik “Titanic” ile tartışmalı ödüllerini de toplamıştı. Filme yapılan onca reklâm, harcanan milyon dolarları sinemanın önünden geçerken bile sinemayı fark edemeyecek insanları dahi sinemaya sürükleyerek tüm harcanan paraları çatır çatır karşılığını almıştı. İşte yönetmenimizin beklenen son filmi “Avatar” da ne yazık ki bu yoldan giden bir yapım…

    James Cameron’a Kanmak

    Yönetmenimizin kariyerini, sinema anlayışını kısaca hatırladıktan sonra aylarca önceden reklâmı yapılan, Cameron’un ‘Sinemada devrim yapacağım” ya da “Hikâyemi film yapmak için 10 yılı geçkin bir süredir teknolojinin gelişmesini bekledim” gibi açıklamalarıyla -sloganlarıyla mı desek- tüm sinemaseverleri büyük bir beklenti ve meraka ister istemez sürüklemişti. Peki, tüm bu bekleyişe değdi mi?

    Aslında filmle alakalı tüm sorunlar ve olumsuzluklar beklenti konusunda ortaya çıkıyor. Filmini 3D olarak tasarlayan ve hatta başta sadece bu teknolojiyi destekleyen sinemalarda gösterime gireceğini açıklayan, daha sonra yapımcıların ısrarı üzerine tüm sinemalarda gösterime sokan Cameron; yönetmenin bilim-kurgu ile teknolojiyi kullanma becerisi ve iddialı açıklamalar düşünüldüğünde son derece önemli bir sinema olayı geliyor gibi bir ihtiva oluşuyor. Film vizyona girdiğinde Cameron’u ve filmini yere göğe sığdıramayan yönetmeni -filmi izlemeyen birini- gerçekten de sinemasal bir devrim yaptığına inandıracak Cameron’a kanmış sinemadan çıkan insan kitlesi filme olan beklentiyi daha da artırmıştı bir bakıma.

    3 Boyutlu 7.Sanat

    Tamamen 3D teknolojisine uygun çekildiği söylenen “Avatar” 3 boyutlu izlediğim ilk film olma özelliğine sahip olduğundan 3 boyutlu vizyona giren diğer filmlerle bir karşılaştırma yapma olasılığım yok. Misal ses kullanımıyla teknolojik bir devrime şahit olmuş sinema sanatında sağladığı 3D teknolojisiyle devrim yapacağı iddialarda bulunan film sinema sanatına iddia ettiği gibi büyük fayda sağlayan bir yenilik ya da büyük bir yaratıcılık getirdiğini söylemek mümkün değil. Filmin içine girilmesini görsel olarak sağlayan bu teknoloji bir bakıma kolaycılığın ürünü gibi duruyor. Perdede oynayan filme daha yakından baktığımız bu teknoloji yönetmenin anlattıklarını bir barkıma bakış açısı olan saf kamera kullanımını bir gözlükle paylaştırıyor.

    Neredeyse tamamı bilgisayar ortamında oluşturulmuş bir yapıdaki filmi için kuşkusuz James Cameron dediği gibi teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanmış. Başta bir bilgisayar oyununu izliyormuş hissine kapılsa(k) da zamanla hem 3D teknolojisine alışıyor hem de izlediğimizin bir sinema filmi olduğuna inanıyoruz neyse ki. Tabii bunda gerçeğe en yakın duran görsel efektlerin payı büyük. Rengârenk yapıdaki film görselliği bu kadar mükemmel olmasa ne kadar samimiyetsiz ve ciddiyetsiz bir yapıda olacağını bir de siz düşünün…

    Özgünlükten Uzak Bir Gelecek

    Yönettiği filmlerin çoğunun ya hikâyesini yazan ya da senaryo ekibinde yer alan Cameron’un yönetmenliğinin yanında yek başına yazdığında ne kadar zayıf bir senarist olduğunu “Titanic”te görmüştük. Tıpkı “Titanic” gibi aslında epik bir film olan “Avatar”da da yönetmen benzer bir senaristlik sergiliyor bazı yönlerden. Esasen bu kadar büyük bütçeli filmleri zarar etmemek uğruna bu kadar klişe bir yapıda sunmasını normal karşılayacaksak zaten bu yazıyı yazmanın da bir anlamı kalmıyor. Ortalığı ayağa kaldıran bu filmin yönetmenini yatırdığı paranın kat be kat fazlasını kazanmak uğruna uyguladığı bu sistem doğrultusunda Cameron yaratıcılığından şüphe duymamak elde değil.

    Filmin hikâyesini “Dances with Wolves”ın bilim-kurgu mesajlı bir versiyonu olarak özetlemek mümkün. Çünkü “Avatar”ın bu filmle olan benzerlikleri hayretler uyandıracak düzeyde. Filmi izleyen herkes zaten bu büyük benzerlikleri rahatlıkla görmüşlerdir.

    Costner’ın filmine olan benzerliğinin yanı sıra “Avatar”ın anlatmak istedikleri olması her ne kadar kıymetli gibi gözükse de ABD’nin her şeyi tüketen sistemini eleştiren filmin de bu sistemin çok bariz bir örneği olarak ortaya çıkması filmin anlatmak istediklerini de yerle bir ediyor bir bakıma.

    Filmin görsel gücünün de etkisiyle büyüleyici bir hâlde sunulmuş Pandora gezegeni ilk yarıda gerçekten izleyeni büyüleyip, keyifli bir başlangıç yaptırıyor. Ne yazık ki ikinci yarıda gelen -inanılmayacak düzeyde- tamamen klişelere bağlanmış hikâye anlatımı ve gidişatı, TV’de çıkan ucuz aksiyon filmlerindeki klişe sahnelerle yarışan sahneler filmin tüm seyir zevkini de yarıya indiriyor. Filmin uzun süresine rağmen çok da iyi tanıtılmayan bazı karakterler finale doğru filme katkıya yapmaya çalışıyor; sonunu zaten bildiğimiz sahneler ve film bitmek bilmeyen klişeler yığınına dönüşüp can sıkıcı bir hale geliyor.

    Avatar’ın Ardından

    Filmi yaptığı gişe başarısını ve aldığı/alacağı ödülleri düşünürsek 3D teknolojisine yönelik filmler artacaktır. Sinemasal bir ziyafet ya da bir devrim bekleyenlere büyük bir hayal kırıklığı yaşatan “Avatar” herhangi bir gişe filmi gibi eğlenmek ya da vakit geçirmek amacıyla izlendiğinde bu beklentileri rahatlıkla karşılayabilecek bir film. Altın Küre’de eski karısı Kathryn Bigelow’u son gişe canavarıyla alt eden James Cameron umalım ki -teknik dallar dışında- aynı şeyi Oscar ödüllerinde yapmasın. Yoksa akademi üyeleri “Titanic” felaketinden sonra ikinci bir felaket yaşatmış olacak tüm sinemaseverlere…

  • oscar1895 diyor ki:

    A Serious Man (Ciddi Bir Adam – 2009)/ Coen Brothers

    A Serious Man’i izlediğimde Coenlerin bütün filmografisi şöyle bir gözlerimin önünden geçti. Filmin finalinde bir kasırgayı görüyoruz ya; işte Coenlerin dünyasındaki bütün karakterlerin hepsi o kasırganın içindeler. Fırtına yaklaşıyor ve dışarıda duran herkesi içine alıyor. İstemeseniz de o fırtına sizi içerisine çekiyor. Fırtınanın içerisindeki herkes bir garip davranıyor. Üstelik kimse bunun farkında değil. Kimse normal değil. Baş karakterimiz dahi normal değildir. Ancak baş karakterimiz bütün o kasırganın içinde yaşayanlardan farklı olarak bir kısmı dışarıdadır. Ne çemberin içine girebilmiştir ne de dışında kalabilmiştir. İşte bu yüzden bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyler hep bizim baş karakterimizin, yani bu filmdeki Larry’nin başına geliyor.

    Coenlerin filmografilerine göz attığımızda olmazsa olmaz dediğimiz en önemli şeylerden biri ‘para’dır. Para uğruna suç işlenir, hayatlar riske atılır, yoldan çıkarır, olayları yokuşa sürükler. Bilindiği gibi para en çok yahudi ırkıyla beraber anlımakta. Coenlerin bol bol Yahudi kültürüyle yoğurup, dini motiflerle harmanladığı son bombası yine bir miktar para etrafında dönmekte. Esasında iki miktar para etrafında dönmekte öykümüz. Larry’nin ve oğlunun habire esas sahiplerine vermek için uğraştıkları; lakin bir türlü amaçlarına ulaşamamalarının öyküsü. Çünkü onlar da yaklaşmakta olan kasırganın içerisine girmek zorundalar. İlk başlarda karşı çıktıkları, savundukları fikirlerden vazgeçip, kasırganın içindekilere ayak uydurmak zorundalar.

    Coenlere özgü hemen her şeyi bulabileceğiniz muhteşem giriş sekansı, harikulade bir kısa metraj tadında. Başlarına gelen her şeyi sadelikle karşılamayan bir çiftin evlerine misafir gelen ve son derece normal görünen kötülüğü henüz başlarına iş açmadan kovmalarının aksine, başına gelen her şeyi sadelikle karşılayan bir tür açıklaması olduğunu düşünüp hahamlara giden Larry bilinçaltında patlak veren Coen usulü kabuslarla hayatı cehenneme dönmüş tipik bir Coen karakteridir.

    Coenler yarattıkları dünyaya Tanrısal bir bakış atıyor ve seyircinin de aynı bakış açısıyla filmi takip etmelerini istiyor. Onların şapşallıklarına, garipliklerine müdahale edemeden olup biten her şeye katlanarak, onları izleyebilmek…Coenler insan bedenini sonuna kadar kullanıyor, ondan sonuna kadar faydalanıyor. Tırnaklarından , kaşlarından, boynundan, kulaklarından, çorbayı höpürdeterek içen ablalardan, boğazını mesai saatinde temizleyen sekreterlerden, beş metrelik mesafeyi otuz saniyede arşınlayan kilolu insanlardan ve bu garip döngünün içerisinde kendi gariplikleriyle yaşamaya devam edenlerden faydalanıyorlar.

    Coenler filmin müzikleri için yine sadık dostları Carter Burwell’le çalışmışlar. Yanı sıra filmde tadından yenmeyen Jefferson Airplane şarkıları var. Hele giriş jeneriğiyle beraber akmaya başlayan Somebody to Love şarkısıyla beraber kameralarını tıpkı bir cerrah gibi kullanarak kulaklıktan aşağıya doğru süzdükleri bir sahne var ki, sonrasında gelen muhteşem geçişlerle bir kurgu harikasını seyircilerine ikram ediyorlar.

    Ne yazık ki filmin Oscar’larda pek şansının olacağını zannetmiyorum. Zira akademi Coenlerin bu tür filmlerini pek sevmiyorlar. Barton Fink gibi bir modern zamanlar başyapıtını bile görmezden gelen Akademi’nin bu filmi göreceğini pek zannetmiyorum. Yine de bir ihtimal filmin senaryosunu ve başrol oyuncusu Michael Stuhlbarg’ı görmezden gelemezler belki ve iki adaylık alabilir. Görüntü yönetimi de pırıl pırıldı aslında. Hele ses miksajı ve kurgusu gerçekten görülmeye değer. Bu dallardan da birer adaylık alabilirse, kim bilir belki ‘en iyi film’ ve ‘en iyi yönetmen’ kategorisinden de birer adaylık alabilir. Ne de güzel olur…

  • oscar1895 diyor ki:

    Avatar’ı izleyememiştim. Neyse ki film hakkındaki yorum sevgili Kadir’den geldi. Öyle tahmin ediyorum ki, ‘senaryo’ ve ‘oyunculuklar’ haricinde bütün dallarda aday olması muhtemel bir film, sen ne diyorsun bu konu hakkında Kadir?

  • oscar1895 diyor ki:

    ”Inglourious Basterds”ın sitemizdeki detaylı yorumu için: http://www.sinemabuyusu.com/?p=2323

    Tarantino’nun kendisinin Oscarlarla pek şansı olmasa da, bu filmin Oscarlarda şansı var gibi görünüyor. Hem bir çeşit savaş filmi olması hem de nazilerle ilgili olması Akademi üyelerinin ilgisini çekebilir. Yanı sıra yıllardır çok konuşulan bir yönetmene de artık hakkının verilmesi için iyi bir şans olduğunu düşünüp çeşitli adaylıkların verilmesi muhtemel.

    ”En iyi Film”, ”En iyi Yönetmen” kategorilerinde adaylık alabilir. Bir de artık neredeyse bir tür gelenek haline gelmiş bir durum söz konusu Oscarlarda. ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” ve ”En iyi animasyon” dallarında henüz adaylar dahi belli değilken neredeyse kesinleşen tahminler söz konusu. Bu yıl ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” kategorisinde Christoph Waltz adaylığı kesin olan, hatta bir sürpriz olmazsa eğer ödülü kucaklayacak isim. Sonuna kadar da hak ediyor doğrusu.

  • oscar1895 diyor ki:

    ”Up”ın sitemizdeki detaylı yorumu için: http://www.sinemabuyusu.com/?p=1951

    Pixar stüdyoları bir film çekmişse eğer, o yıl bir başka animasyonun şansı neredeyse hiç yok. Up’ın ”En iyi animasyon” dalında adaylığı da, ödülü kucaklayacağı da neredeyse kesin.

  • oscar1895 diyor ki:

    ”The White Ribbon”ın sitemizdeki detaylı yorumu için: http://www.sinemabuyusu.com/?p=1846

    Haneke’nin en son ”Funny Games”in Amerikan versiyonunu çekip kendini Amerikalılara tanıtmasını, sonrasında bir dönem filmi çekmesini hesaba katarsak eğer, filmin sadece Altın Palmiye’yle yetinmeyeceğini tahmin ediyorum. Filmi henüz izleyemediğim için bir yorumda bulunamayacağım. En kısa zamanda izleyip hakedip, haketmediği konusunda ne düşündüğümü belirteceğim; lakin ”En iyi yabancı film” kategorisinde 9 film arasına kalan (hiç de şaşırtmadı doğrusu)filmin adaylığı kesin. Muhtemelen bu kategoride ödülü kucaklayacaktır da.

  • oscar1895 diyor ki:

    An Education (Eğitim – 2009) / Lone Scherfig

    Çello çalmaktan başka geleceği hakkında önemli kararlar verme aşamasındaki Jenny’nin orta yaşlı bir adama gönlünü kaptırıp, hayata bakış açısının değişmesini ve sonrasında canının yanıp olgunlaşmasını konu alan film Lynn Barber’ın otobiyografik eserinden uyarlanıp 1960′ların İngiltere’sinde geçmekte.

    Açıkçası filmi çok da fazla sevemedim. Oysa filmden beklentilerim hayli yüksekti. Ancak genç kızların yetişkin erkeklerle beraber olarak, esasında onun yaşadığı özgür hayatı seçmeleri, sonrasındaki şaşkınlıkları gibi defalarca işlenmiş bir konuyu sağlam bir bakış açısıyla çekmeleri dahi bir şeyi değiştirmiyor. Jenny’nin babası rolündeki Alfred Molina’yı sevdim. Zaten hep sevmişimdir Molina’yı. Büyük ihtimalle ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında bir adaylık alacaktır. Dönemin atmosferi de gayet iyi yakalanmıştı. ”En iyi sanat yönetmeni” kategorisinde de bir adaylık alacaktır film. Carey Mulligan’ın performansı da epey sevilmiş, haliyle genç aktrisin ”En iyi kadın oyuncu” dalında da adaylık alması muhtemel.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Avatar’ orijinal senaryo dalında adaylık alırsa sevgili oscar; vizyona giren eli yüzü düzgün herhangi bir gişe filmi de adaylık almalı derim:). Oyunculuk açısından da sıfır olan film; bana göre sadece teknik dallarda adaylık ve ödülü almalı. Bunun dışında film, yönetmen gibi ana dallarda aldığı adaylıklar ya da alacağı ödüller tam bir fiyasko olur. Geçen yıl ‘The Dark Knight’ı görmezden gelen akademi her nedense James Cameron’u görünce aklı başından gidiyor ve gidecek de…

  • oscar1895 diyor ki:

    —2010 OSCAR ADAYLARI—

    En İyi Film:

    * Avatar(2009)

    * The Blind Side (2009)

    * District 9 (2009)

    * An Education (2009)

    * The Hurt Locker (2008)

    * Inglourious Basterds (2009)

    * Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)

    * A Serious Man (2009)

    * Up (2009)

    * Up in the Air (2009/I)

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Yönetmen:

    Kathryn Bigelow- The Hurt Locker (2008)

    James Cameron- Avatar (2009)

    Lee Daniels- Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)

    Jason Reitman- Up in the Air (2009/I)

    Quentin Tarantino- Inglourious Basterds (2009)

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Erkek Oyuncu:

    Jeff Bridges- Crazy Heart (2009)

    George Clooney- Up in the Air (2009/I)

    Colin Firth- A Single Man (2009)

    Morgan Freeman- Invictus (2009)

    Jeremy Renner- The Hurt Locker (2008)

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Kadın Oyuncu:

    Sandra Bullock- The Blind Side (2009)

    Helen Mirren- The Last Station (2009)

    Carey Mulligan- An Education (2009)

    Gabourey Sidibe- Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)

    Meryl Streep- Julie & Julia (2009)

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

    Matt Damon- Invictus (2009)

    Woody Harrelson – The Messenger (2009/I)

    Christopher Plummer- The Last Station (2009)

    Stanley Tucci- The Lovely Bones (2009)

    Christoph Waltz- Inglourious Basterds (2009)

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

    Penélope Cruz- Nine (2009)

    Vera Farmiga- Up in the Air (2009/I)

    Maggie Gyllenhaal- Crazy Heart (2009)

    Anna Kendrick- Up in the Air (2009/I)

    Mo’Nique- Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Görsel Efekt:

    Avatar (2009)

    District 9 (2009)

    Star Trek (2009)

    —————————————————————————————————————–

    En İyi Animasyon Film:

    Coraline (2009)

    Fantastic Mr. Fox (2009)

    The Princess and the Frog (2009)

    The Secret of Kells (2009)

    Up (2009)

    —————————————————————————————————————–

    Yabancı Dilde En İyi Film:

    Ajami (2009)- Scandar Copti, Yaron Shani(Israel)

    Das weisse Band – Eine deutsche Kindergeschichte (2009)- Michael Haneke(Germany)

    El secreto de sus ojos (2009)- Juan José Campanella(Argentina)

    Un prophète (2009)- Jacques Audiard(France)

    La teta asustada (2009)- Claudia Llosa(Peru)

    —————————————————————————————————————–

    En İyi Belgesel:

    Burma VJ: Reporter i et lukket land (2008): Anders Østergaard

    The Cove (2009): Louie Psihoyos

    Food, Inc. (2008): Robert Kenner

    The Most Dangerous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers (2009): Judith Ehrlich, Rick Goldsmith

    Which Way Home (2009): Rebecca Cammisa

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Orijinal Senaryo:

    The Hurt Locker (2008): Mark Boal

    Inglourious Basterds (2009): Quentin Tarantino

    The Messenger (2009/I): Alessandro Camon, Oren Moverman

    A Serious Man (2009): Joel Coen, Ethan Coen

    Up (2009): Bob Peterson, Pete Docter, Thomas McCarthy

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Uyarlama Senaryo:

    District 9 (2009): Neill Blomkamp, Terri Tatchell

    An Education (2009): Nick Hornby

    In the Loop (2009): Jesse Armstrong, Simon Blackwell, Armando Iannucci, Tony Roche

    Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009): Geoffrey Fletcher

    Up in the Air (2009/I): Jason Reitman, Sheldon Turner

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Görüntü Yönetimi:

    Avatar (2009): Mauro Fiore

    Das weisse Band – Eine deutsche Kindergeschichte (2009): Christian Berger

    Harry Potter and the Half-Blood Prince (2009): Bruno Delbonnel

    The Hurt Locker (2008): Barry Ackroyd

    Inglourious Basterds (2009): Robert Richardson

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Kurgu:

    Avatar (2009): Stephen E. Rivkin, John Refoua, James Cameron

    District 9 (2009): Julian Clarke

    The Hurt Locker (2008): Bob Murawski, Chris Innis

    Inglourious Basterds (2009): Sally Menke

    Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009): Joe Klotz

    —————————————————————————————————————–

    En İyi Sanat Yönetimi:

    Avatar (2009): Rick Carter, Robert Stromberg, Kim Sinclair

    The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009): David Warren, Anastasia Masaro, Caroline Smith

    Nine (2009): John Myhre, Gordon Sim

    Sherlock Holmes (2009): Sarah Greenwood, Katie Spencer

    The Young Victoria (2009): Patrice Vermette, Maggie Gray

    —————————————————————————————————————–

    En İyi Kostüm Tasarımı:

    Bright Star (2009): Janet Patterson

    Coco avant Chanel (2009): Catherine Leterrier

    The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009): Monique Prudhomme

    Nine (2009): Colleen Atwood

    The Young Victoria (2009): Sandy Powell

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Makyaj:

    Il divo (2008): Aldo Signoretti, Vittorio Sodano

    Star Trek (2009): Barney Burman, Mindy Hall, Joel Harlow

    The Young Victoria (2009): John Henry Gordon, Jenny Shircore

    ——————————————————————————————————————

    En İyi Müzik:

    Avatar (2009): James Horner

    Fantastic Mr. Fox (2009): Alexandre Desplat

    The Hurt Locker (2008): Marco Beltrami, Buck Sanders

    Sherlock Holmes (2009): Hans Zimmer

    Up (2009): Michael Giacchino

    ——————————————————————————————————————-

    En İyi Şarkı:

    Crazy Heart (2009): T-Bone Burnett, Ryan Bingham(“The Weary Kind”)

    Faubourg 36 (2008): Reinhardt Wagner, Frank Thomas(“Loin de Paname”)

    Nine (2009): Maury Yeston(“Take It All”)

    The Princess and the Frog (2009): Randy Newman(“Almost There”)

    The Princess and the Frog (2009): Randy Newman(“Down in New Orleans”)

    ——————————————————————————————————————-

    En İyi Ses Miksajı:

    Avatar (2009): Christopher Boyes, Gary Summers, Andy Nelson, Tony Johnson

    The Hurt Locker (2008): Paul N.J. Ottosson, Ray Beckett

    Inglourious Basterds (2009): Michael Minkler, Tony Lamberti, Mark Ulano

    Star Trek (2009): Anna Behlmer, Andy Nelson, Peter J. Devlin

    Transformers: Revenge of the Fallen (2009): Greg P. Russell, Gary Summers, Geoffrey Patterson

    ——————————————————————————————————————-

    En İyi Ses Kurgusu:

    Avatar (2009): Christopher Boyes, Gwendolyn Yates Whittle

    The Hurt Locker (2008): Paul N.J. Ottosson

    Inglourious Basterds (2009): Wylie Stateman

    Star Trek (2009): Mark P. Stoeckinger, Alan Rankin

    Up (2009): Michael Silvers, Tom Myers

    ——————————————————————————————————————

  • oscar1895 diyor ki:


    The Hurt Locker tam bir hayal kırıklığıydı. Hollywood’un gerek kurmaca gerekse belgesel türlerinde sömüre sömüre bıktırdığı bir konu oldu Irak Savaşı. Esasında böyle bir savaştan sürekli bahsetmek kötü bir şey değil. Hatta hâlâ hiçbir şeyin değişmemesini ve hemen her gün insanların katledilmesini hesaba katarsak eğer sinemanın buna sessiz kalmaması gerektiğini de vurgulamak gerek. Ne var ki The Hurt Locker birbirinden cool Amerikan askerlerinin arz-ı endam ettiği, savaşın onlar üzerinde bıraktığı etkileri, bir bomba imha ekibinin psikolojisini masaya yatırarak anlatmaya çalışan sıradan filmlerden biri. Öyle ya, savaş bir tek onların canını yakıyor, diğerlerinin psikolojisinden kime ne? Hele tipik intihara meyilli afili bir asker var ki, Armageddon afişi misali Irak’lı çocuğu kucağında taşıdığı sahne gerçek bir fiyasko! Bir de eşiyle (Lost’un Kate’i) ilişkileri konusunda problem yaşıyormuş da, bu yüzden intihara meyilliymiş de, bu tip sorunlar yüzünden bu savaşta böyle davranmaktaymış da…

    Oysa teknik olarak başarılı sayılabilecek bir film var karşımızda. James Cameron gibi teknik açıdan aşmış bir yönetmenin eski eşi Kathryn Bigelow teknik açıdan son derece başarılı bir işe imza atmış. Özellikle şu ıssız çölde askerlerin pusuya düşüp bütün gün beklemek zorunda kaldıkları sahne başta olmak üzere, birçok etkili bomba imha sahnesi mevcut filmde.

  • oscar1895 diyor ki:


    District 9 benim için son derece sürpriz bir filmdi. Esasında değişik bir film olduğunu tahmin edebiliyordum. Ancak açıkçası bu kadar farklı bir şey beklemiyordum. Farkı sadece belgeseli andıran biçimi değil, aynı zamanda Transformers’tan tutun da Predator’a kadar birçok efektli ve hareketli aksiyonda karşılaşabileceğiniz sahnelere rağmen türdeşlerinin yaptığı üçkağıtçılığı yapmayıp, finaline kadar birçok ucu açık sorularla seyirciyi baş başa bırakması. Bu tür ucu açık bırakılan gelişmeler filmin akışını hesaba kattığımızda çok da büyük bir önem taşımıyor aslında. Lakin yukarıda adı geçen bol aksiyonlu filmler ve benzerleri muhtemelen District 9’daki Wikus’un karısıyla olan ilişkisinden, onların akıbetinden sonuna kadar faydalanabilir; üç yıl sonra geri döneceğine dair söz veren karidese dikkat çekip, üç yıl sonrasında görkemli savaş sahnelerine imza atabilirdi. Başarılı effektlerini düşünürsek eğer bu savaş sahnelerine imza atmak onlar için hiç de zor olmazdı. Hem böylece seyirci sayısını da üçe beşe katlardı.

    Bir sebepten ötürü dünyada yaşamak zorunda kalan uzaylılar insanlar tarafından bir bölgeye yerleştirilir. Bu süre uzayınca tıpkı mülteciler gibi yaşayan uzaylılar çeşitli sorunlara yol açar. Sebebi çok basit… Çünkü onlar farklı görünmektedir. Çünkü onlar, insanlar için ötekidir. İşte bu yüzden deneylere maruz kalırlar, canlı oldukları unutulur, öldürülürler, sürgün edilirler… Herkes kendi çıkarları doğrultusunda bir pay çıkarır ötekilerden. Bu hep böyle olmamış mıdır?

    District 9 gerçekten de başarılı bir film; bir bilm kurgu-aksiyon için fazlasıyla cesur bir film.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Lovely Bones’ {Cennetimden Bakarken – 2009} / Peter Jackson

    Edebiyat uyarlamalarını yönetmenin ne kadar çok sevdiğini ve bu konuda ne kadar başarılı olduğunu bilmeyen zaten yoktur. Jackson bu sefer de sevdiği sularda geziniyor ve son birkaç yılın sevilen kitaplarından birini uyarlamayı seçmiş. Bir edebiyat uyarlaması olmasının dışında bol görsel efekt kullanımıyla da Jackson’ın sinemasına oldukça yakın bir film karşımızdaki.

    Daha filmin ilk dakikalarının yanı sıra filmin adından da baş karakterinin öleceğinin sinyallerini veren “The Lovely Bones”; 14 yaşında acımasızca öldürülen Susie’nin cennetle dünyamız arasında Araf denilen bir boyutta ölümü(nü) anlamlandırmaya çalışmasını ve ailesinin kızlarının ölümü sonrası geçirdiği süreci anlatıyor. Genç kızı vahşice katleden katilinin yakalanması da Susie gibi izleyicinin de tek beklentisi oluyor.

    İlk bakışta bir seri katil hikâyesi gibi de görülebilecek film; Jackson’ın da belirttiği gibi ne bir seri katil filmi ne de tamamıyla bir çocuk filmi. Bir yandan neredeyse hiçbir dini metnin bulunmadığı cennet tasvirleriyle tamamen bir fantezi öyküsü izlerken diğer yandan da oldukça soğukkanlı bir katilini yakalama çabalarıyla; küçük kızlarını kaybetmiş ailenin dramını izliyoruz. Hayal edilemeyecek güzellikte rengârenk bir dünyanın içerisinde üzüntülü ailesine ve artık geri dönemeyeceği dünyayla iletişim kurmak isteyen Susie’yi izleyerek gerçek dünyadan ve filmin acımasız katilini tam da aklımızdan çıkarmışken Jackson gerekli müdahaleleri yapıp; farklı kulvardan anlattığı iki öyküden de izleyicisinin kopmasını engelliyor. Bu müdahaleleri yerli yerinde ne reel dünyadaki hikâyesine ne de fantezi dünyasındakine zarar vermeden yapmayı başarıyor.

    Rolü için fiziksel de bir değişim geçiren Stanley Tucci hem sinir bozucu bir şekilde soğukkanlı hem de tedirgin katil George Harvey’yi üst düzey bir oyunculukla canlandırıyor. Tucci’nin yanı sıra deneyimli oyuncu Susan Sarandon da izlerken neden adaylık almadı ya da konuşulmadı dediğim bir performans çıkarmış yine yan rollerden birinde. İki yıl önce “Kefaret”te unutamadığımız Saoirse Ronan bunun bir rastlantı olmadığını gösterirken film için de ne kadar doğru bir tercih olduğunu gözüktüğü her sahnede kanıtlıyor. Kızının katilini yakalamaya ant içmiş baba rolünde ise Mark Wahlberg tam bir fiyasko! Keşke Jackson film için ilk başta anlaştığı Ryan Gosling’ten vazgeçmeseymiş.

    “The Lovely Bones”i filmin baş karakterinin akranları da hem sinemada hem de evlerinde rahatlıkla izleyebilsin diye filmdeki cinayeti göstermeyen Jackson; yer yer gerilimi en üst seviyeye taşırken -filmin finali gibi- tamamen 14–16 yaş gurubu için çektiği sahnelerde kendisini belli ediyor. Film boyunca dedektif kesilen zaten Wahlberg’in yorumuyla tamamen inandırıcılıktan yoksun bir hale gelen baba karakterinin komşusunun kızının katili olduğunu ilginç(!) bir biçimde anlaması gibi oldukça ‘çocuksu’ kalan bölümler bazen göze batsa bile sıra dışı öyküsü bu açıkları kapatmayı başarıyor. Artılarıyla eksileriyle ne yazık ki Peter Jackson’ın en iyileri arasında üst sıralarda yer alamasa da “The Lovely Bones”; zayıf geçen bir yılın en iyileri arasına kendisine bir yer açabiliyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Up in the Air’ {Aklı Havada – 2009} / Jason Reitman

    “Thank You for Smoking” ile dikkat çekici bir biçimde sinema dünyasına girip, ardından daha çok popüler olmuş pek de sevemediğim “Juno” ile gelecek için umut veren bir yönetmen olarak adı anılmaya başlamıştı deneyimli yönetmen Ivan Reitman’ın oğlu Jason Reitman. Ve üçüncü uzun metrajlı filmi “Up in the Air” öncelikle ödül törenlerinde aldığı adaylıklar ya da ödüllerle yılın en çok konuşulan filmlerinden biri oldu.

    Çalışanlarını kovmaya yüzü olmayan patronların bu görevi yerini getirmek için tutukları bir adam olarak kendini tanımlıyor filmin hemen başında esas karakterimiz Ryan(Clooney). İşten çıkarılacak kişinin uzun yıllardır şirketleri için varını yoğunu vermiş emektar işçiler ya da yıllardır çıkarılacakları bu işe girmek için dişini tırnağına takarak okullar bitirmiş olması işten çıkarılmaları için hiçbir engel teşkil etmiyor. Böyle tatsız bir iş için yıllardır sürekli seyahat etmek zorunda olan Ryan’ın da yaptığı bu iş doğrultusunda genelde ön görülen yeri yurdu belli olan bir hayatın yerine farklı bir hayat tercih etmiş. Filmin ilerleyen bölümlerinde müstakbel eniştesinin ağzından dinlediğimiz; yaşayan insanların büyük bir bölümünün kendisine gaye edindiği iyi bir eş, iş ve kurduğu aileyle birlikte mutlu bir yaşam kuralı onun için geçerli değil. En azından Alex(Vera Farmiga) ile tanışana kadar hayattan böyle bir beklentisi yok. Kapitalizme hizmet eden Ryan’ın işi, yine bu sistemin her geçen gün bir sonraki noktaya taşıdığı teknolojiyle sekteye uğruyor ve birçok iş sahası gibi daha ucuz bir şekilde yerine getirilecek bir duruma gelme noktasındadır. Kullandığı diz üstü bilgisayar başından Ryan’ın kilometrelerce yaptığı yolculuğu yapmadan işi bitirebileceğini ileri süren Natalie(Kendrick) filmde çağdaş dünyanın gençliğini temsil eder.

    Ryan gibi sürekli seyahat halinde olan Alex’in ilişkisiyle bir alt kuşağın temsilcisi Natalie’nin sevgilisiyle ilişkisi ve Ryan’ın evlenmek üzere olan kız kardeşiyle film; kadın erkek ilişkilerini de sorgular. İster orta yaşlı Ryan-Alex çifti ya da onlardan daha genç Natalie ellerinden geleni yapsalar da mutluluğu yakalayamamışlardır. Natalie iki cümlelik bir SMS ile kariyerine öncelik vermeyerek peşinden gittiği erkek arkadaşından ayrılır. Zira Ryan’ın durumu ise filmin en can acıtan bölümü oluyor.

    Filmin birçok meseleye değinen iyi yazılmış senaryosu muhtemelen Altın Küre’de olduğu gibi Oscar töreninde de eli boş dönmeyecek. Bu senaryoyu baştan sona sekmeyerek aynı seviyede götürüp ekrana taşıyan Reitman ise yönetmen dalında Oscar’ı için bir süre daha beklemek zorunda kalacak gibi. Son yıllarda iyice çıkışa geçen Vera Farmiga karakteriyle her ne kadar bütünleşmiş olsa da bana göre filmin en büyük sürprizi “Twiligt” ile tanıdığımız Anna Kendrick oluyor. Belki bu yıl törenden eli boş dönecek; ama doğru projelerde yer aldığında neler yapabileceğinin haberini bu filmle veriyor. Yine her zamanki gibi başarılı bir performans çıkarsa da George Clooney’nin adaylığı akla hemen ana dallarda aday olan bazı filmlere verilen muhtemelen adaylık sayısı artması için verilen şişirme adaylıkları getiriyor.

    Modern dünyayı, kapitalizmi, işsizlik durumunu, kuşak farklılıkları gibi mühim konukları masaya yatıran “Up in the Air”; hem başından sonuna değin romantik-komedi tadındaki üslubundan hem de tam manasıyla altını çizmeden birçok konunun üzerinden bir çırpıda geçmesiyle ne yazık ki türdeşleri kadar etkileyici olamayan bir film görüntüsü veriyor. Ancak her halükarda yılın en iyilerinden olduğu da bir gerçek!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Blind Side’ {2009} / John Lee Hancock

    Kahramanlıklar, imkânsız gibi gözüken bazen gerçekten yaşanmış bazen de hayali başarı hikâyeleri yıllardır izlediğimiz öykülerin başını çeker. En ufak bir başarıyı ya da kahramanlığı bile destansı bir şekle sokup, gözleri boyamağa meraklı Hollywood özellikle bu öyküleri çok sever. Gişede zarar etmesi zor gözüken bu hikâyeleri yapımcıların sevdiği kadar Akademi üyeleri de geçmişten beri pek seviyorlar hani…

    Yıllar sonra bu yıl aday filmlerin sayısı tekrar 10’a çıkarılarak törene yeni bir heyecanın yanında öyle ya da böyle göz ardı edilen filmlerin de daha çok gözler önüne geleceği düşünülüyordu. Bir iki film dışında bu yılın aday olması beklenen filmleri rahatlıkla tahmin ediliyordu; lakin “The Blind Side”ın adaylar açıklanırken ismi okunduğunda ismi okunan filmler arasında buna en çok sevinmiş ekibe sahip film oldu. Perdede yine gerçek yaşanmış bir hikâye olmasına rağmen karşımızdaki bağımsız bir yapımdı. Tabii filmin adaylık alması hem akademinin edindiği yeni politikaya hem de filmin gişe başarısına bağlanabilir.

    Filmografisinde Dennis Quaid’lı bir spor filmi bulunduran John Lee Hancock’un Michael Lewis’in kitabından senaryolaştırdığı “The Blind Side”; Michael Oher’in başarılı bir NFL oyuncusu olma hikâyesini anlatsa da benzerlerinden özellikle de epik büyük bütçeli türdeşlerinden ayrı yolda giden bir film. Afişinden de sıkı bir spor filmi beklediğimiz ya da film başladığından hikâyeyi üç aşağı beş yukarı tahmin etmek pek de güç olmasa da Hancock öncelikle karakterlere olabildiğine doğal yaklaşımıyla içten bir filme imza atmış.

    İçine kapanık, garip görünümlü uysal ‘Koca Mike’ımız ile günün birinde Tuohy ailesinin yolları kesişiyor ve aileyle bu gencin aralarında beklenmedik bir bağ oluşuyor. Kâğıt üzerinde oldukça sıradan gibi gözüken bu konu kuşkusuz stüdyo baskısının olmayışıyla olabildiğine kendince işleniyor. Basit gibi gözüken gündelik yaşamda sıkça rastladığımız diyaloglar ya da anlar izleyenin de filme çabucak katılmasını sağlıyor. Özellikle Sandra Bullock’un kariyerinin en iyi oyunuyla hayat verdiği Leigh Anne Tuohy karakteriyle Michael’ın ilişkisi filme büyük bir duygusallık katıyor. Bu duygusallığın yanına heyecan verici ve eğlendirici futbol sahneleri de hem filmin duygu sömürüsüne açık yapısını önlüyor hem de filme renk katıyor.

    Bu yıl “The Proposal” adlı pek de farklı olmayan bir romantik-komedide dahi parıl parıl parıldayan ve parıldatan Sandra Bullock bu yıl Oscar’ı hak ettiğine kuşku yok. Sanıyorum bir sürpriz olmazsa ödülü de kucaklayacaktır, Altın Küre’de olduğu gibi. Belki benzer hikâyeye sahip çok daha iyi filmler izlesek de en iyi film dalında on film arasına beklenen “Invictus” yerine dâhil olan “The Blind Side” ödülü alması imkânsız olsa da kalplere seslenen duygusal yapısıyla yılın en samimi filmlerinden biri.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Invictus’ {Yenilmez – 2009} / Clint Eastwood

    Sinema dünyasının 80’lik çınarı Clint Eastwood son 7–8 yıldır sürdürdüğü aşırı üretkenliğini belli bir başarı seviyesinin altına düşmeden sürdürmeye devam ediyor. Son filmi “Invictus” da her zamanki gibi yılın başarılı filmleri arasına güç bela girmeyi başarıyor.

    Karşısındakine en ufak bir acıma duygusu olmadan kurşunlar yağdıran Clint Eastwood’u hem yönetmen koltuğunda hem de sahnede görmeyeli çok uzun süre oldu. Geçen yılki “Gran Torino” bile Eastwood’un o acımasız tiplemelerinin yıllar öncesinde kaldığının kanıtı gibiydi. Yaşlılığın getirdiği bir sonuç mudur bilinmez son yıllardaki en sert filmleri bile hümanizm üzerineydi usta sinemacının. Belki o kirli sakallı, arada sırada ateş etmekten zarar çıkmayacağını savunan karakterleriyle tanıdık ve sevdik Eastwood’u; ama bu yeni insancıl yaşlı adama da herhalde kimsenin itirazı olmuyordur.

    Kuşkusuz Nelson Mandela hakkında bir film çekmek kuşkusuz bu insancıl sinemacımız için çok doğru bir tercih olmuş. Filmin hemen açılışında futbol oynayan siyah çocuklarla ayrı bir yerde rugby oynayan beyaz çocuklar ülkedeki zıt kutuplaşmayı resmetmek adına oldukça açıklayıcı bir sahne. Halkın genelinin çok sevdiği rugby sporu daha önemli sorunlar olsa bile Mandela’nın ilgilendiği ve öncelik verdiği en önemli konu haline geliyor. Ülkedeki birçok alan gibi zayıf kalmış rugby milli ekibinin yaklaşan Dünya Kupası’nda alınacak bir başarıyla ülkenin tek yürek olmasına inanan Mandela bunun için de takımın kaptanı François Pienaar(Damon) ile temasa geçmesi inandığı bu yolda en önemli adım oluyor. Birçok başkana göre hem samimi hem de karizmatik olma özelliğiyle oldukça ayrıksı duran Mandela ile ülkesindeki karışık ortama pek de kulak asmayan Pienaar’ın arasında oluşan bağ da kaçınılmaz olarak filmin en dikkat çekici unsuru oluyor.

    Girişte Mandela’nın nasıl bir insan ve nasıl bir lider olduğunu göstererek bizlere tanıtan Eastwood; filmin gelişme bölümünün oldukça durağan ve heyecansız bir halde ilerlemesine engel olamamış maalesef. Neyse ki finaldeki kurallarını dahi bilmediğimiz, bizlere çok uzak olan bu spor müsabakasını büyük bir heyecanla izletmeyi başarıp; filmi de kurtarmış. Başlangıcından sonunu tahmin etmenin pek de zor olmadığı bir hikâyeye sahip olan filmde kuşkusuz Eastwood yine büyük bir titizlikle dönemi perdeye taşımasını bilmiş ve senaryo duraksasa bile filmin atmosferi ve gerçekçiliği izleyenin de filmden kopmasını engellemiş. Kuşkusuz bunda Morgan Freeman’ın ve Matt Damon’un payı da büyük. Son yıllarda artık yönetmenin bir fetiş oyuncusu haline gelen akranı Freeman oynadığı birçok çerez filmi unutturarak halen hayatta olan Mandela’yı unutturup; o her zamanki sakin ve sempatikliğiyle karaktere mükemmel bir yorum katıyor. Rol için zorlandığını itiraf eden Freeman’ın yanı sıra son dönemin çıkıştaki oyuncusu Matt Damon ise rolü için fazlasıyla efor harcamış ve bir bakıma metot oyunculuğun örneklerinden birini göstererek canlandırdığı Pienaar ile çalışmalarda bulunmuş.

    Perdede izleyip de unutamadığımız ne o biyografik ne de tarihi bir dönemi yansıtan o unutulmaz filmlerinden biri ne yazık ki olamayan “Invictus”; keyifle izlenip Clint’in geçen yılki filmleri daha iyiydi diyeceğimiz bir yapım…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Hurt Locker’ {Ölümcül Tuzak – 2008} / Kathryn Bigelow

    “The Hurt Locker” için söze bir kadın yönetmenin elinden çıkmış bir filme hiç benzemiyor gibi klişeleşmiş bir cümleyle girmeye hiç niyetim yok. Zira Kathyrn Bigelow’un filmografisine baktığımızda öyle yumuşak ya da kadınsı diye adlandırılan filmlerden birine rastlamak mümkün değil. Bir önceki filmi “K–19: The Widowmaker” ile askerlik müessesine ufaktan bir giriş yapmış olan Bigelow bu sefer kamerasını tamamen savaşa çeviriyor. Hem de Irak’ta muhabirlik yapmış Mark Boal’ın yazdığı senaryo ile…

    Son yıllarda iyice artan birbirine benzeyen savaş filmlerinden farklı bir film “The Hurt Locker”. En önemli özelliği bir savaş filmi olmasına karşın bir sonraki sahnesinin tahmin edilmesinin güç bir senaryoya sahip oluşu ve tamamıyla hikâyesini askerlerin dünyasına ve savaşa indirgemesi. Politik bir mesaj kaygısı olmayan filmde propaganda olarak anlamlandırılabilecek birkaç talihsiz bölüm de ne yazık ki mevcut. Neyse ki filmin ana fikri olan “Savaş bir uyuşturucudur!” sloganından sapmayarak anlatmak istediklerini çok açık ve başarılı bir şekilde ifade ediyor Bigelow. Kahramanlaşan Amerikan askerleri yerine neden çıktığına anlam veremedikleri bir savaştan eve dönmelerine kalan gün sayısını sayan askerler karşımızdaki! Onların yapmaları gerek tek şey kalan günlerini hayatta kalarak tamamlayıp, evlerine dönmek.

    Bigelow’un önceki filmlerinden tanıdığımız aksiyon ve gerilim sahnesi çekme becerisini düşünüldüğünde bile insanı tedirgin eden gün sayma ve her an ölümle burun buruna olma halinin yanında bomba imha sahnelerinde adeta konuşturmuş. Zaten sadece savaşı ve askerlerin geçirdiği günleri fazla öykülemeyerek tüm doğallığıyla perdeye taşıyan film bir de bunu aktarırken kullandığı el kamerasını benzeri kamera kullanımı da filmin sahiciliğini iki katına çıkartıp; filmi aynı zamanda ‘mockumantary(sahte belgesel)’ türüne de yaklaştırmış. Anlatmak istediklerini olabildiğine etkileyici bir şekilde anlatan Bigelow kariyerinin en iyi yönetmenlik performansını çıkarmış.

    Teknik yönden de yılın en kusursuz filmlerinden “The Hurt Locker”. Özellikle diken üstünde izlediğimiz sahnelerde ses miksajının başarısı ve filme olan katkısı gördüklerimiz içinde en üst sıralarda yer alacak cinsten. Tabii teknik dalların yanı sıra oyuncular da çok başarılı. Özellikle Altın Küre’de neden es geçildiğini anlamadığım adaylık bile verilmeyen Jeremy Renner’i neyse ki Akademi unutmadı. Canlandırdığı karakter de kuşkusuz filmin en ilgi farklı ve ilgi çekici karakteri. Renner de ileride iyi bir oyuncu olabileceğini kanıtlar bir performans çıkarmış. Tabii ödüle kavuşması bu yıl oldukça zor.

    9 dalda Oscar ödülü alan “The Hurt Locker” yılın kuşkusuz en tartışılan ve “Avatar” ile en çok karşılaştırılan filmi. Hissettirdiği saf sinema duygusu ve son yılların en orijinal savaş karşıtı filmi olma özelliğiyle bir bilgisayar oyunu mu yoksa sinema filmi mi karar veremediğim “Avatar”dan açık ara üstün bir film. Altın Küre’de eski kocasına yenilen Bigelow bakalım Pazar gecesi galip çıkabilecek mi?

  • kadir503 diyor ki:

    ‘An Education’ {Aşk Dersi – 2009} / Lone Scherfig

    “An Education”; dogmacı olarak tanıdığımız Danimarkalı Lone Scherfig’in ilk stüdyo filmi olması dolayısıyla da klasik sinema üslubuna bu denli kullandığı ilk film. Lynn Barber’in anılarından senaryolaştırılmış filmi 60’ların İngiltere’sinde geçen bir büyüme hikâyesi olarak adlandırmak mümkün.

    Ailesinin istekleri doğrultusunda çok sevdiği çellosunu bile geri plana atıp Oxford’a gitmek için dişini tırnağına takan bir genç kız Jenny(Mulligan). Yağmurlu bir günde tamamen bir rastlantı sonucu tanıştığı David(Sarsgaard) ise hayatını değiştiren adam oluyor. Kendisinden yaşça büyük bu adam Jenny’nin aklını başından alırken kızları için hep en iyisini isteyen muhafazakâr ailesini bile kendisine kabul ettirmeyi başarıyor. İyi ve beklenen normal bir hayata sahip olmasını isteyen ailesinin aksine Jenny’nin filmin geçtiği dönemin hemen sonrası ülkede de baş gösteren bohem yaşamına yakın tutkunluğu ve David’in sıra dışı yaşamı onu gelecek planlarından bile vazgeçirtiyor.

    Dönemin İngiltere’sini mükemmel bir biçimde resmeden Scherfig; ülkenin geçirdiği toplumsal değişime doğru orantılı hikâyesiyle dönemi eşine az rastlanacak bir biçimde resmediyor. Sürprizlere açık, ders niteliğindeki senaryosu başarılı fonu arkasına alarak her ne kadar akıp gitse de genç oyuncu Carey Mulligan’ın, baba rolündeki deneyimli karakter oyuncusu Alfred Molina ve son yılların çıkıştaki ismi Peter Sarsgaard’ın üstün oyunculuklarıyla yılın izlenilesi filmlerinden biri oluyor.

    Filmin geneline hâkim olan naif yapı finalde bozulsa da her nedense izleyen üzerinde Jenny üzerinde olduğu gibi beklenen güçte bir etki yapamıyor. Görüntü ve sanat yönetimi dallarında Oscar adaylığı almamasına anlam veremediğim “An Education”; en azından tüm genç kızların izleyip ders çıkarabileceği bir film olmayı başarıyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘District 9′ {Yasak Bölge 9 – 2009} / Neill Blomkamp

    Sinema endüstrisine görsel efekt bölümünde çalışarak başlayan Güney Afrikalı Neill Blomkamp’ın ilk uzun metrajlı filmi “District 9”. Yönetmenin dört yıl evvel çektiği, filmden önce de dikkat çekici bulunmuş altı dakikalık kısa filmi “Alive in Joburg”ü Peter Jackson oldukça beğenmiş ve Blomkamp’a güvenmiş olmalı ki ilk başta çekmesini istediği video oyunu uyarlaması “Halo” projesi hayata geçmeyince “District 9”ı çekmesini istemiş. Kuşkusuz Güney Afrikalı sinemacı da Jackson’ın beklentilerini fazlasıyla karşıladı.

    “Alive in Joburg”te Güney Afrika’nın bir kentine zorunlu bir iniş yapan ve sonrasında birçok Hollywood filminde izlediğimiz olayların aksine tam bir karmaşaya yol açan bir uzay gemisini ve ertesinde gelişen olayları bir haber bülteni edasıyla izlemiştik. “District 9” da bu kısa filmin uzun versiyonu bir bakıma. Anlatılan olaylar ve resmedilen dünya aynı. Araçlarındaki bir arıza sonucu uzaylılar dünyamızda sadece kalmakla yetinmeyip hapsediliyorlar da. “District 9”ın başından sonuna değin insan ırkının ne kadar bencil bir varlık olduğunu izliyoruz bir bakıma. Evet, yanlış duymadınız film boyunca kendi ırkımızdan nefret edip, uzaylıları daha insancıl görüyoruz. Uzaylılar filmde ne sevimli ne de zararsızlar; ama onlara yapılan büyük bir haksızlık var ortada. Görünüşleri, farklı yaşam tarzlarıyla hemen bir köşeye atılıp, itilip kakılmaya başlanmış ve zamanla ötekileştirilmişler.

    “District 9”da dünyaya inen uzaylılarla tanışmak hiç de yıllardır Hollywood’un bizlere artık kabullendirdiği biçimde gerçekleşmiyor. Ne onlarla tam manasıyla arkadaş ne de düşman olmayı seçmişiz. Sadece kendi ırklarının yaşayacağı devletin kontrolünde toplama kamplarını(ya da getto mu desek) hatırlatan bir bölge inşa etmişiz. Bırakın onların sorunlarıyla ilgilenmeyi uzaylılar giremez tabelaları koyup zorunlu olarak kaldıkları dünyamızı bile dar etmişiz. Filmde çizilen tablo bu olunca insanlık tarihinin geçmişten bugüne birçok dönemini akıllara geliyor; filmin bunlardan hiçbirine birebir dayandırdığı net bir kanıt olmasa da. Ülkemizden hatta hemen arka mahallemizden benzer bir şeyler bulmak bile mümkün bu ‘uzaylı’ filminde.

    Pek de sahici gözükmeyen şaşalı uzaylı filmlerinin aksine son derece gerçekçi bir öykü sunan Blomkamp; bunda sık sık kullandığı el kamerası ve takındığı “mockumantary” türüne ait üslupla filmini daha da sahici ve korkutucu bir hale sokuyor. Karides diye alay edilen uzaylı ‘dost’larımızla acımasız ve ayrımcı devlete adına çalışan Wikus’un birden uzaylılarla gerçekten dost olmak zorunda kalması ise filmin duygusallık boyutunu oluşturuyor.

    Akademiden adaylık alsa kimsenin itirazda bulunmayacağı, ilk sinema filmi olmasına karşın Wikus karakteriyle oldukça başarılı bir kompozisyon çizen Sharlito Copley filmin diğer bir inandırıcılık unsuru. Oldukça farklı yapıda bir bilim-kurgu görünümündeki “District 9”; görsel efektlerin görsel efekt gibi gözükmediği bir ortamda özellikle finalinde muazzam da bir aksiyon şöleni veriyor. Aman ha bu sahneler “Avatar”dakiler gibi beklenmesin; hiç de beklenenin olmadığı bir aksiyon şöleni bu!

    Klişelerden arındırılmış, orijinal bir hikâyeye sahip stüdyo destekli bir film çekmenin de hala mümkün olduğunu gösteren Neill Blomkamp kuşku yok ki yılın en orijinal filmini çekmiş. Akademi her ne kadar takdir hakkını kullanmayacak olsun ya da herkes başka filmleri konuşa dursun “District 9”ın yılın en kalıcı filmi!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Un prophète’ {Yeraltı Peygamberi – 2009} / Jacques Audiard

    Son dönem Fransız sinemasının çıkışta isimlerinden biri Jacques Audiard’in son filmi ‘Un prophète’ geçtiğimiz yıl Cannes’da prestiji yüksek bir ödülü olan Özel Jüri ödülünü alarak yılın merak edilen çalışmalarından biri olmuştu.
    Polisle münakaşadan 19 yaşında hapse giren kimsesiz Malik’in esaret altında geçirdiği değişimi izlesek de birçok türdeşine göre farklı bir değişim öyküsü sunuyor filmimiz. Hayattan beklentisi olmayan içine kapalı Malik ırklara göre oluşturulmuş çetelerin hepsinden uzak durarak hayatta kalmayı amaçlıyor hapishanede. Malik’in hayatta kalmak dışında hiçbir düşüncesi ya da beklentisi bulunmuyor. Hiç kimseye güvenemeyeceği, tedirgin edici hapishane ortamında hapishaneyi içten içe yöneten Korsika çetesinin zorlaması üzerine bu çelimsiz, güçsüz, kendi halinde genç adam cinayet işlemek zorunda kalıyor. Ve sonrasında ise bir suç lideri olma yolunda ilerliyor.

    Audiard; Malik’in merdivenleri adım adım çıkıp kendi suç şebekesini kurmasını anlatırken olabildiğince detaylara yer verip, klişelerden uzak durmaya çalışmış. Öncelikle çizilen karakter evet yine yükselişe geçmeye uğraş verip başarsa bile bunu ne kimseye tek başına meydan okuyarak yapıyor ne de kurşunların önüne atlayarak. Hatta karakterimiz sık sık Korsikalı patronundan tokat bile yiyor. İşi raconuna göre oynayıp, aklını kullanarak istediği yolda ilerlemeyi başarıyor.

    Kullanılan omuz kamerasından bazı mükemmel sahneler izlesek de filmin iki buçuk saatlik süresiyle bu kamera tercihinin etkisi film belli bir dakikadan yorucu bir hale sokuyor. Hapishane ortamını birçok türdeşinden geri kalmayacak düzeyde resmetmekten geri durmayan Audiard; Malik’in ilk öldürdüğü kişiyle kurduğu bağla vicdan konusuna da değiniyor. Son derece çarpıcı ani şiddet patlamalarını ise filmin en akılda kalıcı bölümleri olarak nitelendirebiliriz.

    ‘Yabancı Dilde Film’ dalında Oscar adaylığı alan ‘Un prophète’ hem kamera kullanımı hem de hikâye işlenişiyle Avrupa sinemasına daha yakın duran görünümüyle Akademinin tercih edeceği bir film izlenimi vermiyor. Ancak Akademi üyeleri tercih etsin ya da etmesin hem farklı karakter yaratımı hem de kendine özgülüğüyle yılın en sıkı filmlerinden biri ‘Un prophète’…

  • oscar1895 diyor ki:

    Un prophète (Yeraltı Peygamberi), son derece iddialı bir film. Yaklaşık iki buçuk saatlik süresiyle hapishane temalı filmler için gerçekten iddialı sayılabilecek bir özveriyle çekilmiş bir yapım.

    Arap kökenli Malik’in Fransa’da 6 yıl hapis cezası aldığında henüz 19 yaşındadır. Zayıftır ve korumasızdır. Çeşitli ırkların ve kültürlerin yaşadığı hapishaneye Korsikalı mahkumlar egemendir. Korsikalılar Malik’e bazı görevler verir ve karşılığında onu korumaya başlar. Malik Korsikalıların da gördüğü gibi zayıf ve korumasızdır; ancak onların göremedikleri şey Malik’in son derece akıllı ve gözü pek olmasıdır. Bu pisliğin içinde yaşayabilmek için sonuna kadar pisliğe bulaşması gerektiğinin farkındadır. Herkesi çok iyi idare edecek ve kısa sürede hapishanede önemli bir kişi haline gelecektir.

    Bilindik hapishane temalı filmlerde alışık olduğumuz yeni mahkumun ezilmesi gibi klişeleri bu filmde de görüyoruz. Buradaki kahramanımız Malik ezilmeyi de göze alarak basamakları tırmanacak ve hapishanenin geleneğini bozmadan, rüşvetle, cinayetle beraber kendi ticaret yollarını kurup, imparatorluğunu ilan edecektir.

    Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü kucaklayan filmin en büyük kusuru bana kalırsa haddinden fazla uzun süren süresi. Malik’in yükselişini daha belirgin ve inandırıcı kılmak adına giriştikleri detaylar sahiden bir süre sonra sıkmaya başlıyor. Yeraltı Peygamberi karanlık bir dünyaya Jacques Audiard’ın açtığı pencereden bakmak isteyenlere tavsiye edilir.

    ————————————————————————————-

    The Lovely Bones (Cennetimden Bakarken), King Kong’un ardından Peter Jackson’ın yeni bir kitabı uyarlamak için kollarını sıvayıp, sadece sıvamakla yetindiğini açıkça gösteren bir yapım.

    1973 yılında 14 yaşında olan küçük bir kızın psikopat komşularının tecavüzüne uğrayıp öldürülmesinin ardından cennete biraz uzakta bir yerde sıkışıp kalmasını, buradan dünyada olup bitenleri izlemesini konu alıyor.

    Şayet şu sıralar zaten moda olan dönem-seri cinayet konulu bir film çekilse ve filmin fantastik tarafı tamamen çıkarılsa ve şu finaldeki ‘’herkes hak ettiğini bulur’’ zırvalığını bir kenara bırakıp daha olgun bir bakış açısıyla yaklaşılsa daha başarılı bir film kotarılabilirmiş.

    Peter Jackson bu. Lord of The Rings gibi King Kong gibi büyük filmlerin yönetmeni. İlla devasa bir bütçeyle çekilmesi gerekiyor. İlla görkemli ve ihtişamlı bir yapıma imza atmalı. İşte bu yüzden tıpkı uyarladıkları kitap gibi şahane cennet tasvirleri yapmaya çalışıyorlar. Bana What Dreams May Come’ı hatırlatan cennet-dünya ilişkisiyle ailenin dramına odaklanıyor film. Kızlarının ölümüyle yıkılan karı-koca (Mark Wahlberg ve Rachel Weisz) ve sonrasında parçalanan bir ailenin dramı. Buraya kadar her şey normal. Hatta her defasında katilin peşinde koşarken özellikle kolyeli ve çeşitli sahnelerle seyirciyi ters köşeye yatırmasının da hakkını verelim. Peki neden dedektif haricinde katilin suratına bakan herkes ‘bu adam kesin aradığımız adamdır’ kanısına varıyor? Adamın suratında ‘katil benim’ mi yazıyor? Hadi bunu geçtik diyelim, anne neden evi terk ediyor ki? Kocasıyla hiçbir sorunu yok, tek sorun kızlarını kaybetmeye alışamamaları. Kendi için değil de çocukları için terk ediyor madem evi, geride kalan çocukların yine babanın yanında kalması neyi değiştirecek ki? Her şeyi unutalım. Kaçık büyükanne (Susan Sarandon) esas kıza: ‘Uzun ve mutlu bir hayat yaşayacaksın’ diyor ve esas kız ‘büyükannem yanılmıştı’ diyor ya… Madem bu kadar cesur bir çocuk filmi yapacaksınız, katilin akıbetini o şekilde bitirmek ne kadar doğru?

    Not: The Sopranos’un uslanmaz yeğen Christopher’ını (Michael Imperioli) gördüğüme çok sevindim:))

    ————————————————————————————-

    Fantastic Mr. Fox {Yaman Tilki – 2009} / Wes Anderson

    Roald Dahl’ın aynı adı taşıyan öyküsünden uyarlanan filmin senaristlerinden biri, önceki Anderson filmlerinde de dolu kalemiyle sanatını icra eden ve The Squid and the Whale, Margot at the Wedding gibi çalışmalarla iyi bir senarist olduğu kadar, başarılı bir yönetmen olduğunu da ıspatlayan Noah Baumbach, bir diğeriyse yönetmen Wes Anderson. Seslendirme kadrosunda ise kimler yok ki!… George Clooney’den Meryl Streep’e (Önceleri Blanchett’ın adı geçiyordu), yönetmenin demirbaşları Jason Schwartzman’dan Bill Murray’e, Owen Wilson’dan Adrien Brody’e daha kimler var kimler…

    Anderson’ın Stop-motion tekniğiyle çektiği filmi henüz konuşmayı sökmeden kuş çalan bir tilkinin kendini kanıtlama öyküsünü anlatmakta. Masal falan hikaye… Tam bir suç filminde karşınıza çıkması muhtemel her şey var filmde. Aşkın ve evliliğin sonrasında ailenin tehlikeli yaşamayı engellemesi, geçmişe tövbe edip artık dürüst işler yapmaya çalışması ve bu işte başarılı olamayıp son bir büyük vurgun denemesi, eski hain dostlar ve ilişkilerin su yüzüne çıkması, suçluluk duygusu ve daha aklınıza gelebilecek birçok suç filmi klişesini alın; içine Baumbach-Anderson ikilisinin kaleminden dökülen sağlam esprileri koyun, üzerine Anderson’ın her zamanki renkleriyle, kamera açılarıyla ve müzikleriyle bir adet stop motion denemesi yapın; işte karşınızda: Fantastic Mr. Fox!

    Bütün karakterler birbirinden güzeldi de, ben en çok şimşek fobisi olan Kylie’yi sevdim.:))

    ————————————————————————————-

    Mary and Max (2009) – Adam Eliot

    Bazı animasyonlar için sık sık kullanılan yetişkinlere de hitap ediyor, yakıştırması vardır ya, Mary and Max bire bir yetişkinler için çekilmiş bir animasyon. Kasvetli siyah-beyaz şehirler, intihar, alkolik insanlar, içine kapanık karakterler, agorafobi, yalnızlık, psikoterapi gibi ağır konuları işleyen kusurlu karakterlerin, mutsuz karakterlerin filmi. Öyle bir yalnızlık ki, aralarında kırk küsür yaş farkı ve binlerce kilometre olmasına rağmen birbirlerinin en iyi arkadaşı olan ve yaklaşık yirmi yıl süren bir dostluğun öyküsüdür Mary and Max.

    Alkolik annesi ve dondurulmuş hayvan takıntılı babasıyla beraber yaşayan küçük Mary, yüzünde doğum lekesi olan içine kapanık bir kız çocuğudur ve Avusturalya kıtasında yaşamaktadır. Bir başka yerdeki çocukların da yine Avusturalya kıtasındaki gibi (bira fıçılarından) doğup doğmadıklarını merak eden Mery eline geçirdiği rehberden rastgele birini seçiyor ve Amerika’lı Max’e bir mektup yazıyor. Henüz internet yok tabii. Yazılan mektuplar gönderen kişinin halet-i ruhiyesini o kadar iyi anlatıyor ki, oranın kokusunu bile almak mümkün. Yahudi asıllı psikolojik problemleri olan ve en az onun kadar yalnızlık çeken Max de ona yazar ve böylece uzun yıllar süren, bazen darılan, bazen barışan bir dostluğun öyküsü başlar.

    Hayatın içindeki ayrıntıları ele alış biçimiyle yer yer Amelie’yi hatırlatan; renkleri, siyah ve beyazın tonlarına çok iyi yediren, oldukça başarılı bir görüntü çalışmasına sahip; uzun yıllar sürmüş bir çabanın sonucunda ortaya çıkmış oldukça başarılı bir stop-motion çalışması Mary and Max. Seslendirme kadrosunda Toni Collette, Philip Seymour Hoffman, Eric Bana gibi isimler var.

  • oscar1895 diyor ki:

    Precious: Based on the Novel Push by Sapphire {Acı Bir Hayat Öyküsü – 2009} / Lee Daniels

    16 Yaşındaki Claireece son derece güzel, ebeveynleri tarafından pek sevilen, çevresindeki hemen her erkeğin ilgisini çeken başarılı ve popüler bir kızdır.

    Yukarıdaki cümlede tanımlanan kızla bizim Claireece’in hiçbir alâkası yok. Claireece de isterdi böyle bir kız olmayı; ancak sadece hayallerinde böyle bir kızı yaşatacaktır. Gerçekte babası tarafından defalarca tecavüze uğramış hatta babasından çocuk doğurmuş, obez bir siyahi kadındır. Annesi de düşmandır, erkeğini çalan bu kadına. Sürekli fiziksel şiddete maruz kalır. Sokaktaki, sınıftaki erkekler istismar eder, güzel olduğundan değil ‘kadın’ olduğundan ve dış görüntüsünden dolayı.

    Precious bir ‘kadın’ filmi. Tamamen kadın bakış açısıyla çekilmiş. Oyunculuklarıyla göz dolduran filmi çok da etkileyici bulamadım. Her ne kadar yönetmen duygu sömürüsüne düşmemek için çeşitli numaralara girişse de, filmin gidişatında yenilikçi bir anlayış yok. Harlem’in sokaklarında benzer birçok öykü anlatılmıştı. Daha fazla sert, daha cesur olunca bir şey değişmiyor sanırım.

    ————————————————————————————-

    The Blind Side {2009} / John Lee Hancock

    Hristiyan öğretisini kutsayan bir film var karşımızda. Bullock’un boynundaki haçı gözümüze sokan yönetmen, gerçek bir hayattan yola çıkarak tıpkı Precious’taki gibi dış görüntüsünden dolayı dışlanan bir siyahi gencin dramını konu alıyor. Dinine bağlı ailemiz kapılarını açıyor bu delikanlıya. Hatta aileden biri haline geliyor bir süre sonra delikanlı. Yeteneğinin de farkına varmasını sağlıyorlar. Böylece tipik Amerikan Rüyası başlar ve sıradan ve dışlanmış karakterimiz dünyanın en ünlü futbolcularından biri haline gelir.

    Tam da Amerikan halkının seveceği türden bir film. Bol bol din öğretileri, yardımsever insanlar ve elbette Amerikan Rüyası. Şahsen midem kaldırmıyor artık bu tür filmleri.

  • oscar1895 diyor ki:

    Sevgili Kadir’e değerli yorumları için teşekkür ediyorum. Invictus’u da izleyip öyle toparlayacaktım aslında ama bu kadar kötü filmden sonra midemin bir Oscar adayını daha kaldıracağını hiç zannetmiyorum. (Zaten Kadir Invictus hakkında detaylı yorum yapmış.) Hazır ‘Nine’ı izlemiş ve gözüm, gönlüm ferahlamışken artık toparlamak istedim. Nine’a da kısaca değinelim.

    Nine {Dokuz – 2009} / Rob Marshall

    Sabırsızlıkla beklediğim bir filmdi Nine. Dile kolay, bu kadar güzel kadını ve Daniel Day-Lewis’i bir arada görmenin heyecanıyla oturdum filmin başına. Nicole Kidman, Penélope Cruz, Marion Cotillard, Kate Hudson, Judi Dench ve Sophia Loren!… Daha ne olsun…Gözlerin bayram edeceği kesin. Üstelik senarist geçen yıl kaybettiğimiz Oscar’lı yazar-yönetmen Anthony Minghella. Yönetmen koltuğunda ise başarılı müzikallere imza atmış Rob Marshall.

    Adını ilk duyduğumda Fellini’nin Otto e Mezzo’suna gönderme yapacağını ya da devamı niteliğinde olacağını düşünüyordum ki, onun bir çeşit müzikal uyarlamasıymış. İzleyeli uzun zaman oluyor gerçi ama hatırladığım kadarıyla birkaç değişiklikle neredeyse Fellini’nin filminin aynısı.

    İtalyan sinemasını kutsayan bu güzeller geçidinin en büyük dezavantajı bestelerin başarısızlığı. Stacy Ferguson’ın seslendirdiği ‘Be Italian’ ve Kate Hudson’ın seslendirdiği ‘Cinema Italiano’ dışındaki şarkılar pek iç açıcı değil.

    Filmi izlerken bir kez daha anlıyoruz ki, bu starlar ünlerini sahiden sonuna kadar hak ediyorlar. Sadece güzellikleriyle değil, sahne şovlarıyla ve sesleriyle de büyülüyorlar. Penelope’nin sahneye çıktığı an filmin en güzel iki sahnesinden birine tanıklık etmiş oldum. Bir diğer unutulmaz sahne ise Guido’nun geçmişiyle hesaplaştığı sahnelerden birinde Stacy Ferguson’ın muhteşem sahne performansı.

    Herkesin sevebileceği bir film değil ‘Nine’, yazık olmuş onca oyuncuya dedirtiyor. Yine de benim gibi Fellini’nin Otto e Mezzo’sunun hayranları büyük keyifle izleyecektir filmi.

    Guido’nun ‘kadınları’ ve geçmişiyle hesaplaşmasının müzikal versiyonunu en azından muhtemelen bir daha hiçbir zaman bir arada göremeyeceğiniz birbirinden güzel kadınları ve muhteşem karizmatik aktör Daniel Day-Lewis için görmelisiniz.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘A Serious Man’ {Ciddi Bir Adam – 2009} / Ethan & Joel Coen

    “No Country for Old Man” ile Oscar’ları topladıktan sonra zayıf ama eğlenceli olmayı başarabilmiş “Burn After Reading”i sunmuştu Coen kardeşler. “Burn After Reading” sonrası kuşkusuz herkes daha güçlü bir film beklemeye girişmişti ve bu beklentileri en iyi filmlerinden biri olmasa da karşılayabilecek “A Serious Man” geldi.

    Coen kardeşlerin tarzını bilmeyen yok; ya oldukça sert kara filmler çekiyorlar ya da kara mizahla yoğrulmuş komediler. “A Serious Man” de kardeşlerin başyapıtı “The Big Lebowski” yolundan giden bir kara komedi. En sert filmlerine bile kendilerine has mizah öğelerini oldukça şık bir şekilde yedirmeyi başarabilen Coenler; en sulu filmlerine de oldukça ciddi olayları da aynı şıkla sunabilme yeteneğine sahipler. Daha ilk dakikasından son dakikasına kadar izlediğimizin bir Coen filmi olduğunu rahatlıkla anlayabileceğimiz bir film “A Serious Man”.

    Hikâyemizden tamamen bağımsız hayli keyifli bir kısa filmle başlıyor “A Serious Man”. Daha sonraysa tipik bir Coen karakteri olan Larry’nin dünyasına giriyoruz. Karısının boşanma isteğini kendine has sakinlikle karşılayabilecek rahatlıkta, çevresindeki birçok önemli olaya kayıtsız kalan; ancak içinde fırtınalar kopan bir adam Larry. Bir saniye sonrasını tahmin edemediğimiz filmin senaryosu; Coen kardeşlerin son yıllarda yazdıkları en orijinal senaryo. Her saniyesi şaşırtan ve güldürürken düşündüren bir olaylar silsilesi karşımıza çıkıyor film boyunca. Larry hep içinde bulunduğu çıkmazlardan sıyrılmaya çalışıyor; her denemesinde de kendisini başka bir içinden çıkılması güç bir durumda buluyor. Yahudileri anlatan filmin bu toplumla alakalı birçok göndermeye baştan sona yer vermesi belli bir tekrardan sonra itici gelebiliyor. Bir handikap haline gelen bu unsur herhalde filmin olumsuz olarak tek eleştirebilir noktası.

    “No Country for Old Man”deki gerilimi artırmada mükemmel bir biçimde kullandıkları ‘ses’ “A Serious Man”de de çok başarılı. Filmdeki dinginlikte tüyler ürperten sesin kullanımında yanında filmin genelindeki bu sakinliğine aykırı duran müzik kullanımı da filmin özgünlüğüne özgünlük katıyor.

    Akademi adaylıklarından En iyi film dalında şansı çok zor olsa da orijinal senaryo dalında yine çok güçlü bir aday Coen kardeşler. Altın Küre’de adaylık alan Michael Stuhlbarg’ı ise ne yazık ki Akademi unutmuş!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Precious: Based on the Novel Push by Sapphire’ {Acı Bir Hayat Öyküsü – 2009} / Lee Daniels

    Yılın en çok konuşulan ve beğenilen bağımsız filmlerinden biri olan “Precious…”u siyahî ırkı çok iyi tanıyan ve insanların hayatlarını çok iyi aktaran bir film olarak nitelendirebiliriz. Tabii tamamen siyahî kadınları anlatmasıyla bir kadın filmi demek de kâfi.

    Filmin gereksizce uzatılmış isminde de anlayabileceğimiz gibi bir kitap uyarlaması “Precious”. Ülkemizde hiçbir kitabı çeviriyle uğramamış yazar Saphire’in de filmde hangi karakter olduğunu bulmak hiç de zor değil. Babasının tecavüzleri sonrası down sendromlu bir çocuk dünyaya getirmiş olmasının yanı sıra 16 yaşında yine babasından ikinci çocuğuna hamile, babasıyla ilişkisinden ötürü annesinin suçlamaları ve şiddetiyle boğuşmakla kalmayıp; Harlem’in sefalet, cinsel istismar, cehalet gibi başlıca sorunlarıyla da boğuşan obez Precious filme de adını veren başkarakterimiz. Böyle yaşanması imkânsız gibi duran hayatta ayakta durmaya çalışan Precious’un okuldan atılması sonrası tahsiline devam etmek için gitmek zorunda kaldığı eğitim kurumu sonrası hayatı da başka bir yöne doğru ilerliyor. Bu eğitim kurumu Harlem’deki farklı sebeplerden ötürü eğitimlerinin tamamlayamamış kadınların geldikleri bir yer. Filmin siyahî yönetmeni o bölgeyi ve bölgenin insanlarını çok iyi tanıdığı belli ki oldukça gerçekçi ve kusursuz bir biçimde bu insanlar ve bu hayatlar hakkında bilgileniyoruz film boyunca.

    Duygu sömürüsüne olabildiğine açık olan bir hikâyeyi Lee Daniles; bu yola hiçbir şekilde sapmadan, yer yer gerçeküstü unsurlarla yer yer de ufak naif esprilerle öykünün sertliğinden kaçarak anlatıyor. Sıradanlıktan kaçan kendine özgü bir yönetmenliğin yanı sıra oyunculuklar filmin esas en çok öne çıkan unsuru. İlk sinema filmi olmasına rağmen oldukça başarılı Gabourey Sidibe’nin yanı sıra Daniles’in önceki filminde Precious adında bir karakteri canlandırmış olan Mo’Nique karakterimizin annesi Mary rolünde yılın en etkili oyunculuklarından birini çıkarıyor. Diğer dallarda çok fazla şansı olmasa da Altın Küre’de olduğu gibi Mo’Nique En İyi Yardımcı Kadın oyuncu Oscar’ını kazanacaktır. Film boyunca tanıyamadığımız öyküye ara ara dahil olan Weiss karakterini canlandıran şarkıcı Mariah Carrey de filmde çok başarılı.

    Harlem’i ve mahvolmuş hayatları iyi anlatmakla beraber; ne yazık ki içimize işleyecek güçte bir film olamamış “Precious…”; ama tabii bu onu yılın en iyi dramlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    Avatar, Oscar’lık bir film. Muhtemelen bu gece ‘En iyi film’ dalında ödülü kucaklayacaktır. Film gerçekten kendini çok iyi pazarladı. ‘Üç boyutlu Avatar’, ‘pahalı Avatar’, ‘eleştirel Avatar’ gibi çeşitli yollarla pazarın galibi olan film bu gecenin de galibi olacaktır muhtemelen.

    Tam da akademi üyelerinin seveceği kıvamda, görkemli ve yenilikçi bir film. Bol aksiyon, aşk ve görsel şölen. Hemen herkese bir şeyleri hatırlatmış film. Bana da Amerika’nın keşfini hatırlattı. Amerika’nın yerlilerine karşı yapılan katliamlar ve hatta Pocahontas’ı. Ancak bunlar hiçbir şeyi değiştirmiyor. Filmin çağrıştırdıkları bile filmin pazarda daha iyi bir iş çıkarmasına yarıyor, yaradı da…

    Bir de eleştirel bakış açısı varmış filmin, öyle diyorlar. Amerika’nın yayılımcı politikası eleştiriliyormuş. Harika, gerçekten. Bir de finalde Pandora’yı kurtaran bir ‘Amerikalı’ tipik bir Jake olmasa sahiden de bir eleştirel bakış açısı göreceğiz. Ancak Cameron amcanın ne şiş yansın ne kebap bakış açısıyla çektiği film bir ‘District 9’ kadar cesur olamıyor.

    ‘En iyi yönetmen’ kategorisinde de Cameron galip gelecekmiş gibi görünüyor. Ancak ‘The Hurt Locker’ın bütün ödülleri silip süpürmesi bu gecenin de galibi olacağının sinyallerini veriyor. Bu gece Avatar aday olmasa muhtemelen silip süpürecekti de. Her iki film de sözümona Amerika’ya eleştirel bir bakış açısı da getirmiş. Oysa ki ‘The Hurt Locker’ da bana kalırsa en az ‘Avatar’ kadar üç kağıtçı bir film. Hem Amerika’ya eleştirel bir bakış açısı atıyor hem de nihayetinde onların gururunu okşuyor, onları kutsuyor.

    Daha önce hiç ‘kadın yönetmenin’ Oscar ödülünü kucaklamadığını hesaba katarsak eğer, ‘The Hurt Locker’da bu fırsatı kaçırmayacaklardır. Büyük iki ödülü eski karı-koca arasında paylaştıracaklardır.

  • oscar1895 diyor ki:

    —Tahminlerim—

    En İyi Film:

    Kim Kazanacak: * Avatar

    Sürpriz: * The Hurt Locker

    Kim Kazanmalı: * A Serious Man

    ———————————————————————

    En İyi Yönetmen

    Kim Kazanacak: Kathryn Bigelow

    Sürpriz: James Cameron

    Kim Kazanmalı: Quentin Tarantino

    ———————————————————————

    En İyi Erkek Oyuncu:

    Kim Kazanacak: Jeff Bridges

    Sürpriz: Yok.

    Kim Kazanmalı: Jeff Bridges

    ———————————————————————-

    En İyi Kadın Oyuncu:

    Kim Kazanacak: Sandra Bullock

    Sürpriz: Gabourey Sidibe – Carey Mulligan

    Kim Kazanmalı: Meryl Streep

    ———————————————————————

    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

    Kim Kazanacak: Christoph Waltz

    Sürpriz:
    Yok.

    Kim Kazanmalı: Christoph Waltz

    ———————————————————————-

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

    Kim Kazanacak: Mo’Nique

    Sürpriz: Vera Farmiga

    Kim Kazanmalı: Anna Kendrick

    ———————————————————————–

    En İyi Animasyon Film:

    Kim Kazanacak: Up

    Sürpriz: Yok

    Kim Kazanmalı: Up

    ———————————————————————–

    Yabancı Dilde En İyi Film

    Kim Kazanacak: Das weisse Band

    Sürpriz: El secreto de sus ojos

    Kim Kazanmalı: Das weisse Band

    ———————————————————————-

    En İyi Orijinal Senaryo

    Kim Kazanacak: The Hurt Locker

    Sürpriz: A Serious Man

    Kim Kazanmalı: A Serious Man

    ———————————————————————-

    En İyi Uyarlama Senaryo

    Kim Kazanacak: Up in the Air

    Sürpriz: An Education

    Kim Kazanmalı:
    Up in the Air

  • kadir503 diyor ki:

    ‘El secreto de sus ojos’ {Gözlerindeki Esrar – 2009} / Juan José Campanella

    Başarılı Arjantinli yönetmen Juan José Campanella’nin son filmi “Gözlerindeki Esrar”; yabancı dilde akademi adayı olan filmler arasında klasik sinema üslubuyla çekilmiş tek film. “Gözlerindeki Esrar”; Campanella’nın akademi adaylığı alan ilk filmi de değil; zira yönetmen 2002 yılında “Son of the Bride” filmiyle törenden eli boş dönmüştü.

    “Gözlerindeki Esrar”; geçmişten bugüne unutamadığımız pişmanlıklarımız üzerine duygusal bir çalışma. Emekli olmuş hukukçu Benjamin beraber çalışırlarken âşık olduğu Irene ile birlikte olamamış ve sorunlu bir evlilik geçirmiştir. Ve yıllar sonra günün birinde birlikte geçirdikleri günlerden ve olaylardan esinlenerek yazmaya koyulduğu kitabı için konuşma bahanesiyle unutmadığı Irene’yi görmeye gelir. Bu karşılaşmadan sonra Benjamin’in yıllardır unutamadığı, Irene ile çözmeye giriştikleri bir dava üzerine ve yaşamadıkları ilişkileri üzerine konuşmaya başlarlar.

    Campanella bolca kullandığı flashbacklerle kurguladığı filmi bir 70’lere bir günümüze taşıyor. Aslında bu flashbackler filmin esas öyküsü haline geliyor ilk yarım saatten sonra; lakin özellikle son 15–20 dakikada günümüzde ilerleyen hikâye önemli bir hal alarak bitirilebilecek en güzel finalle film son buluyor. Başta sanki sadece geçmişle ilintili bir hesaplaşmayı odak alacak gibi duran film; sonradan anlıyoruz ki esaslı bir adalet eleştirisi. Adalet sistemini sert bir şekilde eleştirildiği özellikle vurucu finale kadar da aşk kavramı da sorgulanırken daha önce defalarca izlemiş hissiyatı verse de izlerken duygusallaştığımız bir ilişki de filmde boy gösteriyor.

    Yönetmenin fetiş oyuncusu “Nueve reinas” ile adını duyuran Ricardo Darin beklenildiği gibi oldukça başarılı. Karakterin hem yaşlılığını hem de gençliğini çok başarılı canlandırıyor. Partneri Soledad Villamil’in de ondan aşağı kalır yanı yok hani.

    İlk saniyesinden son saniyesine kadar klasik sinema kalıplarının dışına çıkmayan ancak; tıkır tıkır işleyen senaryosu, kurgusu ve oyunculuklarıyla oldukça başarılı bir film “Gözlerindeki Esrar”. Bu gece Oscar amca onu tercih ederse kimse şaşırmasın!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Messenger’ {2009} / Oren Moverman

    Akademi adayları arasında “The Hurt Locker”dan sonra Irak Savaşı’nı konu edinen ikinci filmi “The Messenger”. Senarist olarak tanıdığımız Oren Moverman’ın da ilk sinema filmi aynı zamanda.

    “The Messenger” esasen savaşın bireyler ve toplum üzerindeki etkisi üzerine bir film; yanı “The Hurt Locker”daki gibi patlayan bombalar falan yok filmimizde. Irak’ta şehit düşen Amerikan askerlerinin ailelerine bu olayı bildirmek üzerine görevli iki askerin yaşadıklarını konu ediniyor. Savaşta çarpışmak kadar oğullarının öldüğünü bir ana-babaya ya da bir eşe söylemek de kuşkusuz güç bir durum. Zira bazısı görevli askerlere sen neden orada değilsin diyip yüzlerine tükürüyor bazısı da bağırıp çağırıyor. Bunu haberleri sakince karşılayan ise çok az asker yakını var. Bu haberleri sakin karşılayanlardan olan Olivia(Morton) ile görevi tecrübeli Tony(Harrelson)’den öğrenmeye çalışan Will(Foster) arasında duygusal bir yakınlık da aşk hikâyesi anlatma gibi bir derdi olmayan filmdeki karakterlerin iç dünyalarını gün yüzüne çıkarmaya yarıyor. Tüm olaylar karşısında soğukkanlı olabilmeyi başarmış tecrübeli asker Tony ile çaylak Will’in arasında oluşan arkadaşlık ilişkisi filmde birçok eğlenceli bölüme ya da keyifli diyalogların da yer almasını sağlamış.

    Bir bağımsız sinema ürünü olan “The Messenger”; gerek kamera kullanımı gerekse durağan ama iç sızlatıcı anlatımıyla kendine özgü bir film olmayı başarmış bir yapım. Kuşku yok ki bunda filmin senaryosunun payı çok büyük. Başarılı karakter analizleri ve farklı yollara sapan hikâye ilerleyişiyle oldukça özgün bir senaryo var karşımızda.

    Her nedense bu yıl fazla konuşulmayan filmlerden biri olan “The Messenger”; başarılı bir senaryoya sahip olsa da orijinal senaryo dalında Akademi tarafından tercih edileceği kimsenin beklemediği bir durum. Kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkaran Woody Harrelson kuşkusuz adaylar arasında Christopher Waltz olmasaydı ödüle en yakın duran isim olacaktı. Altın Küre’den de adaylık alamayan Ben Foster ise hisli oyunculuğuyla göz dolduruyor. Misal bir George Clooney yerine adaylık alsaymış daha doğru bir tercih olurmuş.

    İzleyen üzerinde yılın birçok filminin yapamadığı etkiyi bırakan; en azından biz de savaşta kayıplar veriyoruz yerine neden girdiğimizi anlayamadığımız bir savaşta boşu boşuna insanlarımız ölüyor diyebilen, yılın birçok popüler filminden başarılı savaş karşıtı bir film “The Messenger”…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘La teta asustada’ {Acı Süt – 2009} / Claudia Llosa

    Geçen yıl Berlin Film Festivali’nde kazandığı ‘Altın Ayı’ ve Fibresci ödülüyle dikkat çeken Perulu Claude Llosa’nın ikinci filmi “Acı Süt”; Berlin Film Festivali dışında başka kaynaklarda pek de adı anılmayarak aldığı Akademi adaylığını bu yılın sürpriz adaylıklarından biri olarak gösterebiliriz.

    Filmin senaryosunu da yazan Perulu yönetmen ülkenin geçmişten bugüne korkularını ve Peru kültürünü filmine başarıyla yansıtmayı başarıyor. Lakin tecavüz edilmesini önlemek için rahmine bir patates yerleştiren ve bazı hastalıklarla boğuşan Fausta’nın hikâyesini olabildiğine yavan anlatıyor. Sık sık müzikal anlarla film canlanır gibi olsa da bittiğinde ağızlarda çok yavan bir tat bırakıyor. Yönetmenin yaptığı karakter çalışması ve metaforlarla süslü anlatım dili de izleyenin filmin içine girmesini bir türlü başaramıyor.

    Sonuç olarak “Acı Süt” vasat bulduğum bir film oldu; yabancı filmde yarışan beş film içerisine kendisine yer bulması ise çok şaşırtıcı!

  • kadir503 diyor ki:

    İngilizlere has mizah anlayışıyla yoğrulmuş bir politik taşlama olan “In the Loop” ile naif romantik-komedilerden tanıdığımız Nora Ephron’un biyografik filmi “Julie & Julia” adaylar arasında sevemediğim filmlerden.

    Bol küfürlü diyaloglarla süslü senaryosuyla Orijinal senaryo dalında aday olan “In the Loop”ın hiçbir şansını bulunmadığını düşünürken yine oldukça yavan bir film olan “Julie & Julia”daki Meryl Streep oldukça kuvvetli bir aday. “Sophie’s Chocie”ta aksan konusunda ustalığını konuşturan Streep burada da yine çok başarılı; ama Oscar ile taşlandıralacak bir karakter çalışması olduğunu da düşünmüyorum. “The Lovely Bones”teki rolünden tamamen zıt bir rolde Stanley Tucci’yi de başarılı görmek sevindiriciydi. Tucci için iyi bir yıl oldu kuşkusuz.

  • kadir503 diyor ki:

    - En İyi Film –

    Kim Kazanacak: The Hurt Locker

    Sürpriz: Avatar

    Kim Kazanmalı: District 9
    ***

    - En İyi Yönetmen –

    Kim Kazanacak: Kathryn Bigelow

    Sürpriz: James Cameron

    Kim Kazanmalı: Kathryn Bigelow
    ***

    - En İyi Erkek Oyuncu –

    Kim Kazanacak: Jeff Bridges

    Sürpriz: Yok.

    Kim Kazanmalı: Jeff Bridges
    ***

    - En İyi Kadın Oyuncu –

    Kim Kazanacak: Sandra Bullock

    Sürpriz: Carey Mulligan

    Kim Kazanmalı: Sandra Bullock
    ***

    - En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu -

    Kim Kazanacak: Christopher Waltz

    Sürpriz: Yok

    Kim Kazanmalı: Christopher Waltz
    ***

    - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu -

    Kim Kazanacak: Mo’Nique

    Sürpriz: Anna Kendrick

    Kim Kazanmalı: Mo’Nique
    ***

    - En İyi Orijinal Senaryo -

    Kim Kazanacak: The Hurt Locker

    Sürpriz: Inglourious Basterds

    Kim Kazanmalı: A Serious Man
    ***

    - En İyi Uyarlama Senaryo -

    Kim Kazanacak: Up in the Air

    Sürpriz: District 9

    Kim Kazanmalı: Up in the Air
    ***

    - En İyi Animasyon -

    Kim Kazanacak: Up

    Sürpriz: Yok.

    Kim Kazanmalı: Up
    ***

    - Yabancı Dilde En İyi Film -

    Kim Kazanacak: La teta asustada

    Sürpriz: Das weisse Band

    Kim Kazanmalı: Das weisse Band

    Yapılan onca reklam ve ulaştığı tüm zamanların en yüksek gişe rakamıyla James Cameron’un ödülü kucaklayacağı ya da eski eşi Kathryn Bigelow’un ilk kez Oscar kazanan bir bayan yönetmen olacağı yazılıp çiziliyor aylardır. Önce yıllarda bu tip fantezi ürünü filmlere yüz vermeyen akademi bu yıl nedense Avatar’ı gösterebileceği her alanda aday gösterdi. Acaba bu yıl aday sayısı 10 olmasa da durum aynı mı kalırdır bilinmez; ama şu gerçek ki yine benzer tarz ya da türde oldukça iyi gişe yapan geçmişten “T2”, “Back to the Future”, “The Matrix” ve geçtiğimiz yıl “The Dark Knight”ı görmezden gelmişlerdi. Bu filmlerin hayranı olalım ya da olmayalım hepsinin “Avatar”dan iyi filmler olduğu aşikâr. Bağımsız filmlere bolca adaylık vererek yüzümüze sokması ya da çok seveceği “There Will Be Blood” gibi bir film dururken ödülü hiç de tarzı olmayan “No Country for Old Men”e vermesi gibi örneklerle felsefesinde bir değişme olduğu gayet açık.

    En iyi film ve en iyi yönetmen dalını tek filme vermenin dışında Cameron ile Bigelow arasında paylaştırma yoluna gidebilirler de. Ödül Cameron’a giderse büyük olasılık orijinal senaryo ya da kurgu dalında bir ödülle Bigelow’un da gönlünü almaya çalışacaklardır. Akademiyle arası bozuk Tarantino’nun bu en zayıf filmlerinden biriyle adaylık alması bile QT’yi bile şaşırtmıştır herhalde. Waltz dışında bir ödül alacağını sanmıyorum. “Inglourious Basterds” teknik olarak mükemmel olsa da “Avatar” o ödülleri zaten silip süpürecek haklı olarak. Sanat yönetimi dalında “Sherlock Holmes”, kostüm dizaynı ve makyaj dallarında bir dönem filmi olan “Young Victoria”nın şansı yüksek diye düşünüyorum.

    Cannes’dan Altın Palmiye ve bir Yabancı Dilde Altın Küresi bulunan Haneke’in Oscar yarışına ilk dahil olduğu ilk filmi “Das weisse Band” ödülü alması beklenirken bana göre daha düz ve boş da bir film olmayan Arjantin yapımı filmden yana kullanacaktır Akademi tercih hakkını. Geçtiğimiz yılları göz önüne alırsak(geçen yılın yabancı film tercihi de çok konuşulmuştu) Altın Küre ile uyuşmadığı gibi zaten Cannes ile alakası yok bilineceği üzere akademi üyelerinin.

    Geçen yıl ki genel ve akademi adaylığı alan filmlerin zayıflığından şikâyet ederken bu yıl daha da kötüsüyle karşı karşıya kaldık ne yazık ki. Hem de akademinin en iyi film dalında yarışacak film sayısını 10’a çıkardığı yılda, durum böyle olunca oldukça zayıf filmler de yarışa dâhil oldular. Bu yarışa dâhil olan filmler için kötü diyemem birçoğu kendi içlerinde başarılı filmler; ancak izleyen üzerinde kalıcı bir etki yapacak ya da sinema tarihinde 2009 yılında ileriki yıllarda hatırlanacak film sayısı çok ama çok az. Hatta çok komik bir rakam çıkar ortaya öyle bir tespitte bulunsak. Ne bağımsızlar o eski havasında ne de stüdyo filmleri olması gerektiği güçte. Dilerim ki önümüzdeki yıl çok daha güçlü filmler yapılır da bizler de Oscar yarışında favori filmimizi sadece diğerlerinden bazı yönlerden üstün olduğu için değil de gerçekten bizde yer ettiği için seçeriz.

    Akademi adayları arasından en beğendiğim/sevdiğim/başarılı bulduğum vs. filmler(verdiğim naçizane puanlarla):

    1-District 9 (8/10)
    2-The Hurt Locker (7/10)
    3-Inglourious Basterds (7/10)
    4-Up(7/10)
    5- Up in the Air(7/10)
    6- Un prophète (7/10)
    7- The Blind Side (7/10)
    8- The Lovely Bones (7/10)
    9- The Messenger (7/10)
    10- A Serious Man (7/10)
    11- An Education (7/ 10)
    12- El secreto de sus ojos (7/10)
    13- Precious (7/10)
    14- Avatar (7/10)
    15- Invictus(6,5/10)
    16- Jule & Julia (6/10)
    17- La teta asustada (6/10)
    18- The Young Victoria (6/10)
    19- Sherlock Holmes (6/10)
    20- In the Loop (6/10)

  • oscar1895 diyor ki:

    —82. Oscar Ödül Töreni Kazananları—

    -En İyi Film:

    •The Hurt Locker (2008)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Yönetmen:

    •Kathryn Bigelow- The Hurt Locker (2008)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Erkek Oyuncu:

    •Jeff Bridges- Crazy Heart (2009)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Kadın Oyuncu:

    •Sandra Bullock- The Blind Side (2009)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

    •Christoph Waltz- Inglourious Basterds (2009)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

    •Mo’Nique- Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Orijinal Senaryo:

    •The Hurt Locker (2008): Mark Boal

    ————————————————————————————-
    -En İyi Uyarlama Senaryo:

    •Precious: Based on the Novel Push by Sapphire (2009): Geoffrey Fletcher

    ————————————————————————————-
    -En İyi Görüntü Yönetimi:

    •Avatar (2009): Mauro Fiore

    ————————————————————————————-
    -En İyi Kurgu:

    •The Hurt Locker (2008): Bob Murawski, Chris Innis

    ————————————————————————————-
    -En İyi Sanat Yönetimi:

    •Avatar (2009): Rick Carter, Robert Stromberg, Kim Sinclair

    ————————————————————————————-
    -En İyi Kostüm Tasarımı:

    •The Young Victoria (2009): Sandy Powell

    ————————————————————————————-
    -En İyi Makyaj:

    •Star Trek (2009): Barney Burman, Mindy Hall, Joel Harlow

    ————————————————————————————-
    -En İyi Müzik:

    •Up (2009): Michael Giacchino

    ————————————————————————————-
    -En İyi Şarkı:

    •Crazy Heart (2009): T-Bone Burnett, Ryan Bingham(”The Weary Kind”)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Ses Miksajı:

    •The Hurt Locker (2008): Paul N.J. Ottosson, Ray Beckett

    ————————————————————————————-
    -En İyi Ses Kurgusu:

    •The Hurt Locker (2008): Paul N.J. Ottosson

    ————————————————————————————-
    -En İyi Görsel Efekt:

    •Avatar (2009)

    ————————————————————————————-
    -Yabancı Dilde En İyi Film:

    •El secreto de sus ojos (2009)- Juan José Campanella(Argentina)

    ————————————————————————————-
    -En İyi Animasyon Film:

    •Up (2009)

    ————————————————————————————–
    -En İyi Belgesel Film:

    •The Cove (2009): Louie Psihoyos

  • oscar1895 diyor ki:

    Her ne kadar her yerde ‘En iyi Film’ ödülünün The Hurt Locker’a gideceği yazıldıysa da, kimse için sürpriz olmadıysa da, benim için sahiden çok büyük sürpriz oldu. En son ana kadar ödülün Avatar’a gideceğini düşünmüştüm. Neticede Akademinin pek seveceği türden bir filmdi Avatar. Klasik öykü anlatma, görkemli sahneler ve yine klasik aşk öyküsü… Diğer taraftan The Hurt Locker kesinlikle Akademi’nin sevebileceği türden bir film değildi. Biçim olarak onlara oldukça aykırı olmasına rağmen ödülü alması benim için son derece şaşırtıcıydı.

    Dün geceki ödül töreniyle The Hurt Locker hakkındaki düşüncelerimin boş olmadığını da farkettim. Bütün tören boyunca ne zaman The Hurt Locker’dan söz açılsa herkes ‘kahraman’ Amerikan askerlerinden söz edip durdu. Hatta Bigelow ödülü alırken ‘yaşasın Amerikan askerleri’, ‘Bigelow ablanız kurban olsun size’, ‘tez eve dönün de börek açayım size’ demediği kaldı. Kendileri savaş açtı, kendileri yazdı, kendileri ödülleri kucakladı kısacası.

    Sürpriz ödüllerden biri de ‘En iyi uyarlama senaryo’ dalında yaşandı. emin olun Up in the Air’i izleyen herkesin dikkatini iki şey çekmiştir her şeyden evvel: Bunlardan biri oyuncuların performansı bir diğeriyse iyi yazılmış senaryosu. Ödül Precious’a gitti, garip.

    ***

    Gecenin adamı kesinlikle George Clooney’di. Herkesin aptal Amerikan esprilerine yapay kahkahalarla gülmesine karşılık keskin tavrını ortaya koyuşuyla, kırmızı halıda ünlüler kıçları havada şov yaparken gidip halkla bütünleşmesiyle ve karizmasıyla geceye damgasını vurmuştur.

    Yine Tom Hanks mümkünse her yıl törene gelsin. Onu da çok seviyorum. En büyük ödül olan en iyi film kategorisinden ödülü açıklamak için çıkıp aptal esprilerden birini yapmayıp, adayları dahi saymadan zarfı açıp kazananı açıklamasıyla şok etkisi yarattı:))

    John Hughes için özel bir ara vermeleri beni yine şaşırttı. Balık hafızalı kişilerin Hughes’a ayırdıkları zaman dilimi pek duygulandırdı bizi, tebrikler.

    Gecenin sunucuları (Steve Martin & Alec Baldwin) eminim herkeste kocaman bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Neredeyse varlıkları dahi belli değildi. Ben Stiller bile kısacık şovuyla daha akılda kalıcıydı.

    Son olarak A Serious Man gönlümün Oscarını almıştır:))

  • kadir503 diyor ki:

    Tahminlerimin çoğu tutmuş; ama zaten pek de sürprizler olmadı. En büyük sürpriz sevgili oscar’ın da bahsettiği uyarlama senaryo ödülünün ‘Precious’a gitmesi oldu. Hangi mantıkla ödülü verdiler çözemedim, ‘Up in the Air’ gibi açık ara önde bir senaryosu olan bir film varken.

    Bu seneki favorim ‘The Hurt Locker’ ve geçmişten beri beğenerek izlediğim Kathryn Bigelow’un ödülü almasına, daha doğrusu ‘Avatar’ın almamasına, sevinsem de Bigelow ve ekibinin tören boyunca yaptığı açıklamalar kuşkusuz ben dahil filmi ve yönetmeni beğenen herkesi soğutmuştur. Kendi yaptıkları pisliklerinden ötürü kendilerine acıdılar tüm gece boyunca.

    Törenden önceki artık gelenekselleşmiş kırmızı halı merasimi yine her zamanki gibi çok uzun sürdü. Belki filmlerden belki de sunuculardan ya da sulu aptalca espirilerdendir bilemeyeceğim çok tatsız tutsuz bir tören oldu. Geçen yılki töreni izleyememiştim; ama ödülünü ‘Slumdog Millionare’e gitmesiyle zaten birçok kişiyle beraber benim de gözümden düşmüştü Akademi ödülleri. Eski prestijini kaybeden ödül töreninde her nedense, benim oldukça keyifli izlediğim, eski törenlere ait ve verilecek ödülü daha önce almış filmlere dahil görüntülere bu yıl yer verilmedi. Bilmiyorum geçen yıl yer verilmiş miydi; ama benim için bir hayal kırıklığı oldu bu. Zaten komediye pek de yakışmayan Alec Baldwin ile yaşlanan bir Steve Martin uzun saatler boyunca pek de bir eğlence sağlayamadılar uyumamak için kendimi zor tuttum açıkçası. Yine oscar’ın da dediği gibi Ben Stiller birkaç dakikalık şovuyla daha çok hatırlanacaktır birçok insan tarafından.

    Umarım önümüzdeki yıl hem tören açısından hem de filmleri açısından daha güzel bir yıl olur temennisiyle içimiz dışımız Oscar heykelciği olmuşken bu konuyu kapatmanın vakti geldi gibi:).

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler