“Öfkenin Kaderi”: Parti sona erdi, seneye görüşmek üzere!

 

The Fate of the Furious (2017)

Türkçe’ye “Öfkenin Kaderi” olarak çevrilen film bir tercüman olarak beni rahatsız etmedi değil. Kabul edilebilir bir çeviri olmakla birlikte çok daha iyi alternatiflerin olduğunu söylemem gerek. Bir kere burada söz konusu edilen ekibimiz, herhangi birinin veya bir şeyin öfkesi değil. Dolayısıyla, “Öfkelilerin Kaderi” olabilirdi. Ayrıca, filmin birden fazla ismi mevcut. Örneğin: Fast 8, Furious 8, Furious Eight bunlardan birkaçı. Ben çevirecek olsam önerim “Öfkeli Sekizli” olurdu. Evet, tam Tarantino’ya yakışacak bir film ismi ama olsun. Çeviri 101 dersimizi burada sonlandırıp filme gelirsek, bir önceki filmden daha iyi fakat beşinci ve altıncı filmden daha kötü bir bölüm olduğunu söyleyebilirim. Neden ilk dört filmi işin içine katmadım, yazının ilerleyen bölümlerinde anlatacağım.

Hızlı ve Öfkeli serisi benim sonradan dahil olduğum, sonradan ısınabildiğim bir seri oldu. İlk filmi ailemle birlikte evde VCD’den izlediğimde fena bulmamıştım. Çok ahım şahım, müthiş bir film yoktu ortada. Evet, biraz “Point Break” çakması bir aksiyon macera izlemiştik. Filme renk katıp, ayakta tutan oyuncularıydı. Fakat, ikinci filmden itibaren seriden bir kopma yaşadım. Daha ziyade araba tutkunu liseli ergenlere hitap eden devam filmleri zerre ilgimi çekmedi. Gerçi, o yıllar ben de liseli bir ergendim ama biraz farklı biriydim. Sınıfın tuhaf çocuğuydum. Akranlarım deli gibi Hızlı ve Öfkeli’nin devam filmlerinden bahsederken ben daha klasik aksiyonların peşindeydim (hangileri olduğunu bir önceki dosyamda bulabilirsiniz) Kısacası, beni cezbetmiyordu bu filmler. Bu seriye yeni bir soluk gerekli deyip duruyordum. Dördüncü film fragmanıyla bunun sinyallerini verse de beklenen film (en azından benim için) “Rio Soygunu” ile geldi. Nam-ı diğer Fast Five. Gösterime girdiğinde koşa koşa gidip soluğu sinemada aldım, çünkü nihayet birileri çıkıp seriyi “modifiye” etmişti. Yani taze kan getirmişti. Fast Five baştan sona tıkır tıkır işleyen ve izlemesi çok keyifli müthiş bir aksiyon filmiydi. Seri banal yarış filmi konseptinden bir anda iyi ve kötü çatışmasının yaşandığı, sürükleyici bir hikayesi olan soygun/sürek avı temalı bir aksiyona dönüşmüştü. Altıncı film Furious 6′da aksiyonu bir adım daha yukarı taşıdılar. Hatta, beşinci film bu filmin yanında bir tür giriş bölümü veya ön hazırlık bölümü gibi duruyordu. Yani daha görkemli, aksiyonun daha bol ve yer yer daha etkileyici olduğu, esaslı kötü adamlara yenilerinin eklendiği, seyir zevki çok yüksek bir devam bölümü izledik. Fakat, ilk üçlemenin hayranları serinin giderek özünden kopmasından çok şikayetçilerdi. Yoksa Hızlı ve Öfkeli’nin diğer sıradan aksiyon filmlerinden bir farkı kalmazdı. Herneyse, bu tartışmalar yaşana dursun, serinin yedinci filmi “Furious Seven” benim için bir hayalkırıklığı oldu. “Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar..” durumu anlayacağınız! Paul Walker’ın ölümü hepimizi yıkmıştı, fakat oyuncunun filme digital olarak yerleştirilmesi ne kadar parlak bir fikirdi? Bunun yerine, hikaye gereği karakter öldürülemez miydi ve arkadaşları da onun ölümünün intikamını almak için kolları sıvayamaz mıydı? Fakat, zeki olduklarını zanneden yapımcılar kendilerince parlak! bir çözüm bulmuşlardı. CGI bir Paul Walker! Fakat, filmin esas kozu ilk kez kötü adam rolünde karşımıza çıkacak olan ve heyecandan avuç içlerimizi terleten Jason Statham’dı. Fakat, bu durum beklenen etkiyi vermedi. Fakat, sorun Statham’da değildi, onu etkili bir biçimde hikayeye yediremeyen yapımcı ve senaryo yazarlarındaydı. James Wan’ın da Justin Lin’in yerini doldurma çabası hissediliyordu, ama nafile. Şahsen yedinci filmden aksiyon namına aklımda pek bir şey kaldığını söyleyemem. Gökdelende geçen partiye balıklama atlayan kahramanlarımızın yaşadığı o ekstrem macera hariç! Büyük etki yapması beklenen final sekansında da bir şekilde sıkıcılaşıyordu film, insansız hava araçları, füzeler falan…

Hızlı ve Öfkeli 8 ise ne beşinci bölüm kadar klas, ne de altıncı film kadar doyurucu bir aksiyon, fakat yedinci bölümden daha iyi. Peki kusurları yok mu? Kaçınılmaz olarak, var.

Not: Yazının bu kısmından sonrası sürprizbozan içerecektir.

Fragmanın en ilgi çekici hadisesi olan Dom’un ekibe ihanetinin perde arkasına şahit olduğumuzda aslında her şeyin sahte bir trip olduğunu görüyoruz. Yani, Dom’un ekibe sırt çevirme gerekçesi haklı bir gerekçe, fakat inandırıcı gelmiyor. Bebek olayı filme gereksiz, zorlama bir duygusallık katmış. Halbuki Dom’un kendi isteğiyle karanlık tarafa geçişini, sonrasında aile bağıyla, sevgiyle vs. iyilerin arasına tekrar geri dönmesini izlemek çok daha keyifli ve heyecan verici olabilirdi. Bunun yerine senaristler kolaya kaçmış ve araya ne idüğü belirsiz bir bebek mevzusu sıkıştırmışlar. Yani, aslında Dom’un taraf değiştirmesi hikaye ilerlesin diye düşünülen bir senaryo hilesi. Bu elbette başta hepimizin merakını cezbedip salona çekiyor, fakat sonrasında fos çıkınca ister istemez söyleniyorsunuz. Peki bu size bir şey hatırlattı mı? Batman v Superman: Adaletin Şafağı olmasın? Hatırlarsanız, orada da Batman ile Superman’in bir anda birbirlerine karşı kılıçları çekmesinin göstermelik olduğunu görmüştük. Sonra, nasıl olduysa hemen barışıp arkadaş oldular (bakınız: Martha sendromu) Benzer bir durum, Hobbs ile Deckard arasında da yaşanıyor. Filmin kanımca en iyi bölümü olan nefes kesici hapishane sekansından sonra ikili karşılıklı olarak sürekli atışıyor! Peki bu tatlı atışmalar nereye bağlanıyor mu dersiniz? Biz yumrukların konuştuğu müthiş bir kavga beklerken pes edip arkadaş oluyorlar elbette! Yani Expendables’da görüp sevdiğimiz o ekip içi dalaşma ne yazık ki burada yok, çünkü buna zemin hazırlanmamış. Olsa da söz düellosu seviyesinde kalıyor. Deckard’ın sonradan düzmece olduğunu öğrendiğimiz ölümü de çok eğreti çekilmiş bir sahneydi. Halbuki, bu sahneyle dramatik etki zirve yapabilirdi. Bu haliyle seyirciyi şok etmek yerine oldu bittiye getirilmiş. Buradaki cezayı kurgucuya kesiyorum.

Gayet iyi çekilmiş bir yarış sahnesiyle açılan filmin hapishane isyanını saymazsak aksiyon olarak en iyi bölümü New York sokaklarında geçen ve adeta arabaların “zombileşip” kalabalık halinde insanlara saldırdığı o muazzam kovalamaca oluyor. The Tourist ile belleklerimize kazınan Kristofer Hivju’yu da buzullarda final yapan bir filmde esas kötünün sağ kolu olarak karşımıza çıkarmak bana zekice göründü. Charlize Theron ise seride şu ana kadar gördüğümüz en etkileyici kötü karakter. Bilek gücüyle değil zekasıyla öne çıkarak biraz da (iyi anlamda) Zor Ölüm 4′ün kötü adamını hatırlatıyor. Fakat, finale doğru bir Bond kötüsüne dönüşmesi bu duruma çelme takıyor. Zaten, çoğu kişinin de farkettiği gibi uzun final bölümü bariz bir şekilde “Die Another Day”i çağrıştırıyor. Buradaki sorun ise başka bir aksiyon filmini anımsatması değil bu bölümlerde filmin ilginçliğini kaybetmesi, heyecanını yitirmesi.. Statham’ın kucakta bebek kötü adamları bir bir indirişinin John Woo’nun “Kaynar Sıcak” filminden kopyalandığını da diğer profesyonel kalemlerden duymuşsunuzdur. Son birkaç filmdir Hızlı ve Öfkeli’nin final aksiyonuna bakınca insan şöyle düşünüyor: beşinci filmde dev çelik kasa ile yolların altını üstüne getirdik, altıncı filmde pistten çıkan uçak kullandık, yedinci filmde füzeler ve drone’larla sokakları yerle bir ettik, haydi sekizinci filmde de buz üstünde dans edelim ve büyük bir denizaltı olsun! Bu arada, Kurt Russell’ı (tanıyan tanır) fikir adamı olarak değil de daha ziyade saha adamı olarak izlemek isterdim. Umarım,  yeni vizyona giren Galaksinin Koruyucuları’nın devam bölümünde daha aktif bir rolle karşımıza çıkar.

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler