Neden İzlemeliyim Bu Filmi?

Rashomon arkadaşımızın daha önce beyazperdede açmış olduğu topiğe buradan devam edelim istedim.

İzlediğimiz ve beğendiğimiz filmleri sebepleriyle yazacağımız ve böylece birbirimize filmler hakkında fikirler vereceğimiz, çok sevdiğimiz filmleri paylaşarak daha çok kişiye ulaşmasına vesile olabileceğimiz bir topic olsun.

Yönetmen ve yapım yılı belirtilirse iyi olur.

Ben başlayayım;

“Trois Couleurs: Bleu / Blanc / Rouge” {Üç Renk: Mavi / Beyaz / Kırmızı} / Krzysztof Kieslowski – 1993/1994

Yönetmenin üç filmi mükemmel bir şekilde nasıl birleştirdiğini ve bunu üç filmdeki ayrıntılara da nasıl yaydığını, odakta kadınlar varmış gibi görünse de Kieslowski’nin kadınlar üzerinden insanoğluna nasıl mükemmel bir bakış attığını, bir filmin görüntü yönetmeniliğinin ne derecede güzel olabileceğini ve bir sürü felsefik söylemi filmlere nasıl yerleştirdiğini ve onları tıpkı dünyada olduğu gibi nasıl harikulade bir şekilde harmanladığını ve sinemada Kieslowski dehasını görmek için -ve belki de benim gibi mutlu olmak için- mutlaka izleyin….

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Neden İzlemeliyim Bu Filmi?” bu yazı hakkında 77 yorum var

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Une affaire de femmes’ {Bir Kadın Meselesi} / Claude Chabrol – 1988

    II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da kadın olmak nasıl bir şey öğrenmek için, Isabella Huppert’in harika oyunculuğu için ve siyasi iradenin bir insanın hayatını nasıl keyfi bir şekilde elinde tuttuğunu görmek için.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Dolls {Bebekler} / Takeshi Kitano – 2002

    -Daha ilk dakikalarından itibaren izleyiciyi içene alan müthiş senaryosunu;
    -İç içe geçmiş birbirinden etkileyici üç hikayesini;
    -Kullanılan renklerin güzelliği ve doğa manzaralarının harikalığı ve görüntü yönetmenliğinin muhteşemliğini;
    -En az replikle insanlara, sevgiye, aşka, acıya dair çok şey söyleyen şiir gibi bir filmi;
    -O harikulade manzaraların eşliğinde ağır ağır akan görüntülerin ve o sessizliğin insana hayata dair ne kadar çok şey söylediğini;
    -Yönetmenin bu kadar harika görüntülere yüklediği harika “anları” bir araya toplayıp nasıl bir film ortaya çıkardığını ve insana nasıl çocukluğunun güzelliklerini çağrıştırdığını;
    -Kitano’nun bu kadar olağanüstü doğa manzaraları ve capcanlı ve insana yaşama sevinci veren renkleri fon olarak kullanıp da; aşkın ve sevginin yaşattığı o en keskin acıyı nasıl bu derece duyumsatabildiğini

    Görmek için mutlaka ve mutlaka izlenmeli diyorum…..

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    All or Nothing {Ya Hep Ya Hiç} / Mike Leigh – 2002

    Tam “bir yalnızlık senfonisi” örneği hayatlar, aynı evin içinde fakat aslında birbirleri ile bir yaşamı paylaşan değil; bambaşka ve apayrı hayatlar yaşayacak kadar iletişimsiz, içlerinde fırtınalar kopsa da karşıdan çok sakin görüne

    n; belki de günümüzün bireyselci toplumunda çokça rastlanan yine aynı zamanda maddi sıkıntının kıskacında olan kişi ve aileleri Leigh bir de alkol, işsizlik, cinsellik gibi olguları da katarak işlediği için ve özellikle de karı kocanın birbirlerine içlerini döktüğü sahneyi görmek için.
    Filmde hayatınızdan -ya da en azından hayatınızın bir bölümünden- çok şey bulacağınıza eminim.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    In America {Yeni Bir Ülkede} / Jim Sheridan – 2002

    Hayatın tüm sıkıntı ve zorlukları ile mutluluk ve umudu mükemmel bir şekilde dengelemiş sıcacık bir film izlemek istiyorsanız; bir ailenin yaşadığı en sıkıntılı ve zor olaylarda iletişimleri nerdeyse kopma derecesine gelmiş ve hepsi ayrı ayrı acı çekerken; birbirlerine nasıl tutunduklarını görmek için.

    Ve bir şarkının filmi nasıl bu kadar iyi anlattığına tanık olmak için küçük kızın şarkısına kulak verin ve yüzüne dikkatlice bakın derim…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Besieged {Teslimiyet} / Bernardo Bertolucci – 1998

    Aşk ve sevginin oluşmasında fedakarlık, iyilik ve insani erdemlerin rolüne iyi örnek olmuş bir film olduğu için tabii bu arada ihanet kavramına ilişkin sorgulamalar yaptırdığı için de diyebiliriz ya da insan doğası üzerine sorgulamaları için. Ve de şimdiye dek izlediğim Bertolucci filmlerinde olmayan bir “naif aşkı” anlattığı için.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Kader / Zeki Demirkubuz – 2006

    Aşkın en şiddetli ve acı halini bir filmin size hissettirmesi için Bekir’in aşkını izlemeli.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Muhsin Bey / Yavuz Turgul – 1987

    Herşeyin maddiyat ve çıkar haline dönüştüğü toplumumuzda; örnek kişiliği, prensiplerine ve değerlerine bağlılığı ve dürüstlüğüyle bir beyefendi olan “Muhsin Bey”in insanın içine dokunan hikayesini görmek için ve de seksenler Türkiyesinin sosyal yapısına bir bakış atmak için….

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Cat on a Hot Tin Roof {Kızgın Damdaki Kedi} / Richard Brooks – 1958

    Gerçekten kaliteli, senaryosu ve oyunculukları ile sizi alıp götüren, karakterleri çok canlı, dolu dolu ve ne zaman bitiverdiğini bile anlamayacağınız bir film izlemek istiyorsanız…

    Annenin kocası ile ilgili kötü haberi aldığı sahneyi, baba-oğulun dertleştiği en son sahneyi ve filmin son sahnesini kısacası bu filmin tamamını mutlaka görün derim…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Karanlıkta Uyananlar / Ertem Göreç -1964

    Ülkemizdeki çeşitli sosyal kurumları farklı bakış açılarından gösteren ve de eleştiren çok katmanlı ve alt metinleri oldukça fazla, izlenesi ve iyi ki izlemişim denilesi bir film… Kanaatimce kendinden sonra bu anlamda bu filmi aşan çok fazla -belki de hiç – film yapılmamıştır.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    8 Femmes {8 Kadın} / François Ozon – 2002

    Fransız sinemasındaki önemli bayan oyuncuları bir arada görmek, gerçekten eğlenmek ve biraz da sonunu merak etmek için, bu akıcı filmi izlemelisiniz derim.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Gone with the Wind {Rüzgar Gibi Geçti} / Victor Fleming – 1939

    Dün akşam yine bilmem kaçıncı defa izledim Rüzgar Gibi Geçti’yi, kitabını da okumuştum hatta sahnelerini, repliklerini bile ezberledim neredeyse ama yine beni ilk izlediğim seferde olduğu kadar etkilemeyi başardı.

    Bu filmi niye bu denli seviyorum aynı türdeki diğerlerinden farkı ne benim için?… Hala tam olarak bir cevap bulamadım ancak benim için bir efsane olduğu aşikar…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    La Stanza Del Figlio {Oğul Odası} / Nanni Moretti – 2001

    Aile bireylerinden birinin ölümünün diğerleri üzerindeki acı etkisini görmek ve sade oyunculukları için izleyin.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    It’s a Wonderful Life {Bu Muhteşem Hayat} / Frank Capra – 1946

    Birden bire olağanüstü bir şekilde değişen hayatlara dair çok film izledim ama bu bamabaşkaydı atmosferi, karakterleri, hikayesi, sıcacık bir filmdi. Günümüzde yitirilen arkadaşlık, dostluk, aile, fedakarlık ve yardımseverlik gibi bir çok kavramı capcanlı görmek için mutlaka izleyin. :))

    Bir Capra filmi olması ve James Stewart’ı izlemek de cabası…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Scener ur ett äktenskap {Scences from a Marriage- Bir Evlilikten Manzaralar} / Ingmar Bergman – 1973

    Aşk, sevgi, evlilik, eşler arası iletişim ve karşılıklı beklentiler, ailelerin ve gündelik hayatın rutinlerinin evliliğe etkileri üzerine harika bir film, mutlaka izlenmeli…

    Liv Ullman’ın harika performansı için dahi izlenir.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Breakfast Club {Kahvaltı Kulübü} / John Hughes – 1985

    Seksenli yıllarda lisede okuyan birbirinden farklı ekonomik sınıflardan gençlerin ailelerine ve kendilerine ilişkin sorunlarını, ceza aldıkları bir Cumartesi günü okulun kütüphanesinde paylaşmalarını ve birbirleriyle kurdukları iletişim neticesinde sorunlarına daha gerçekçi bakarak, çözüm yolları bulmalarını ve hayata bağlanmalarını anlatan bu özel filmi mutlaka görün…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Empire of the Sun {Güneş İmparatorluğu} / Steven Speilberg – 1987

    Zengin ve yoksul arasındaki farkı bu kadar çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğu, zengin bir aileden gelen bir çocuğun Japonya’nın Çin’i işgali sırasında ailesi ile ülkeyi terk ederken anne-babasını kaybedip savaş boyunca Çin’de tek başına yaşadıkları ve verdiği hayat mücadelesini oldukça etkileyici bir dille anlatan bir film.

    Özellikle çocuğu oynayan Christian Bale’in performansı ve savaşın sonuna doğru Çinli arkadaşı vurulduğunda ona kalp masajı yaparken bir ara kalp masajı yaptığı çocuğun yerinde kendi eski halinin görünmesi ve filmin sonunda çocuğun bakışları ve yüz ifadesi sanki yaşlı bir insanı andırıyordu… oldukça etkileyici bir sahnelerdi.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Crna macka, beli macor {Kara Kedi Ak Kedi} / Emir Kusturica – 1998

    Eğlenmek ve neşenizin yerine gelmesini istiyorsanız birebir bir film…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Smultronstället {Wild Strawberries-Yaban Çilekleri} / Ingmar Bergman – 1957

    İçsel bir yolculuğa; çocukluğun mutlu edici, yetişkinliği rahatsız edici anılarına; bir insanın en yakınlarıyla bile ne kadar iletişimsiz olabileceğine şahit olmak için,

    ve dahası Bergman’ı ölüm gününde anmak için

    izleyin…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Zamani Barayé Masti Asbha {Sarhoş Atlar Zamanı} / Bahman Ghobadi – 2000

    Çocuklara dair bir film ancak bu çocuklar sıcak yataklarında yatıp annelerinin kendilerini okul için kaldırmalarını bekleyen çocuklar değil onlar yetişkinlerin bile taşıyamadıkları bir hayat yükünü sırtlamaya çalışan çocuklar…

    Sadece izleyin ya da gözlerinizi kapayın.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Smoke {Duman} / Wayne Wang – 1995

    Herkesin nasıl görünenden bambaşka bir hikayesi olduğunu ve insanların hayatlarının nasıl kesiştiğini anlamak için oldukça etkileyici ve dokunaklı bir film…

    Eğer ayrıntıları seviyorsanız daha da çok seversiniz.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Les Choristes {Koro} / Christophe Barratier – 2004

    Katı bir otorite ile değil sevgi ve ilgi ile çocuklara ulaşılabileceğini gösteren özellikle eğitimcilerin mutlaka izlemesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Los Amantes del Círculo Polar’ {Kutup Çizgisi Aşıkları} / Julio Medem – 1998

    Ana ve Otto isminde iki çocuğun büyürken aşkı keşfetmelerinin hikayesi oldukça merak uyandıran, tempoyu düşürmeyen bir kurguyla verilmiş ve ortaya içten, sıcacık bir aşk filmi çıkmış.

    Coğrafyaya ilgisi olanlar, Güneş’in Kutup Çizgisi üzerinde hiç batmadan tekrar yükselişini görmek isterseniz eğer, özellikle kaçırmayın derim. :))

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Rabbit-Proof Fence’ {Çit} / Phillip Noyce – 2002

    Avustralya yerlileri olan Aborjinilerin maruz kaldığı asimilasyona, bir insanlık dramına yakından tanık olmak için…

    “Aborjinilerin Koruyucu Şefi” olan İngiliz “Onları kendilerinden korumak istiyoruz. Onlar için uğraştığımızı göremiyorlar.” diyor….

    Söylemler ne kadar da benzer değil mi!

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    ‘The Entertainer’ {Sahte Tebessüm} / Tony Richardson – 1960

    Ünlü oyuncu Albert Finney’in oynamış olduğu (”kraliçeme ve ülkeme canım feda” diyen bir pilot rolünde) ilk filmi olduğu için, ayrıca kısacık rolüne rağmen kendini hissettirdiğini (oyunculuk anlamında) görmek için… Yine ünlü bir oyuncu olan Alan Bates’in oynamış olduğu ilk film olduğu için…

    Bunların dışında Laurence Olivier gibi dev bir oyuncunun, A sınıfı bir performans gösterdiği sahneleri izlemek için…

    Bunların dışında Tony Richardson gibi önemli bir yönetmenin filmi olması, izlemek için yeter bir sebep ya da ben öyle düşünüyorum.

  • altantois diyor ki:

    Planet Terror / Robert Rodriguez – 2007 (Grindhouse’un Zombi parçası)

    - Rahatlıkla abartılmış bir filmi görmek için. “Abartı”nın rahatlıkla yapıldığı hissinin tamamen perdeye yansıdığı ve bunun eğlenceyi getirdiği bir filmi görmek için. Bir sinema kültürüne saygı duruşu için.

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    Death Proof / Quentin Tarantino – 2007

    -70′lere geri dönüp; Vanishing Point gibi filmleri anmak için…
    -Akıllara zarar çarpışma sahnesi için…
    -Hatalı geçişleriyle, çapaklanmalarıyla (ki bu sektörde buna sigara yanığı denmekte), içi boş diyaloglarıyla istismar sinemasına şahit olmak için…
    -Chick Habit parçasıyla beraber gelen harikulade kapanış için…
    -Quentin Tarantino’nun 5. filmini görmek için…

  • Ramses II diyor ki:

    The Elephant (2003)

    Yönetmen:Gus Van Sant

    Görsellikten hoşlananlar için kaçırılmayacak bir fırsat.Oldukça uzun sekanslardan oluşmuş,uğraştırıcı,zahmetli çekimlerle bezenmiş,ama yinede ortaya harika iş çıkarılmış bir film..Okullardaki şiddeti konu alan filmin finali ise çarpıcı..

  • wong kar wai diyor ki:

    Mutluluk / Abdullah Oğuz – 2006

    – Özgü Namal’ın saf köylü kızı rolünde boyundan büyük işler yaparak çıkardığı olağanüstü oyunu görmek için,
    – Murat Han ve Talat Bulut’un gerçekçi kompozisyonları (özellikle Murat Han’ın köyde yaşayan adamdan komandoluğa terfi etmiş adama geçişleri çok başarılı) için,
    – Türk sinemasında pek göremediğimiz giderek artan bir ivmeyle oluşturulan Polanskivari gerilimi için,
    – Son derece stilize görüntü yönetimi için…

  • okaliptus80 diyor ki:

    - ‘Moi Universitety’ {Benim Üniversitelerim} / Mark Donskoy – 1940

    Neden İzlenmeli?
    İki sebeple özetlemek gerekir ise;

    1- Politikaya ve bir ülkenin (Rusya) yaşadığı buhranlı döneme yönelik ilgi duyuyor iseniz… (ve elbette Maksim Gorki’nin kendisini de eklemek gerekiyor.)
    2- Bir gencin yaşadıklarından hareketle; önemli ve esas olanın “hayat üniversitesi”nden diploma almak olduğunu görmek istiyorsanız…

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    The Color Purple {Mor Yıllar} / Steven Speilberg – 1985

    1900lerin başında Amerika’da kadın olmak hem de zenci olmak nasıl bir duygu öğrenmek için; toplumda bu kadınların yaşadıkları ve daha da acısı aynı problemlerin içinde olmalarına rağmen zaman zaman birbirlerini bile anlayamamalarını fakat ödenilen tüm bedellere rağmen dimdik ayakta durabildiklerini velhasıl kadınların dramlarını görmek için…

  • November76 diyor ki:

    The New World {Yeni Dünya} / Terrence Malick – 2005

    1607-1616 yılları arasında Amerika’nın Virginia kıyılarına çıkan bir grup İngiliz gemicinin bu yeni kıtada Kızılderililerle karşılaşmaları ve aralarındaki ilişkileri; John Smith adındaki Amerika’dan Asya kıyılarına bir geçit bulmaya çalışan bir İngiliz kaşif ve Virginia kıyılarında yaşayan Kızılderili kabilesinin reisinin kızı Pocahontas arasında geçen aşkın anlatıldığı etkileyici ve sorgulatıcı bir Malick filmi.

    Kanaatimce İngilizlerin bu yeni kıtaya ilk yerleşmeleri ve nüfuslandırmaları sırasında yaşadıkları hem İngiliz hem Kızılderilerin gözüyle dengeli bir bakış açısıyla verilmiş olmasının yanında usta aynı zamanda bize aşkı sorgulatıyor.

    Özellikle Malick’in doğa manzaralarını etkileyici bir biçimde ve çok çarpıcı kullanışı; olayların akışının doğrusal bir kurgu-umarım ifadem doğrudur- yerine, geri gidişlerle bir tür hızlı flashbacklerle aktarılması ve karakterlerin iç sesleri kullanılarak hayatı ve aşkı sorgulayışları çok iyi yansıtılımış diye düşünüyorum.

    İzlerken filmdeki aşk aklıma “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı getirdi;

    “Sevgi neydi? Sevgi emekti.”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Unhook the Stars’ {Yıldızları Toplamak} / Nick Cassavetes – 1996

    Çok yakınlarda ekranlarda izleme şansına eriştiğim bu filmi;

    - Evli oğlu ve asi kızı tarafından terkedilip yalnız kalan bir kadının (Gena Rowlands); akabinde oldukça serbest bir kadın portresi çizen yan komşusu Marisa Tomei ve küçük oğlu ile beraber, hafif hüzünle örülü sıcak yol hikayesine şahitlik etmek için,
    - Bir dönemin bağımsız Amerikan Sineması’na damga vurmuş bir yönetmen olan John Cassavetes’in oğlu Nick Cassavetes’in ilk filminde nasıl bir iş çıkardığını görmek için,
    - Ha keza Gena Rowlands faktörü için,
    - Özetle; banliyö insanının rutin hayatlarını, komşuluk ilişkilerini ve aralarındaki dayanışmayı görmek için

    izlemelisin.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Evli oğlu ve asi kızı tarafından terkedilip yalnız kalan bir kadının (Gena Rowlands)” şeklinde düzelterek, nasıl olduysa artık, yaptığım bir cümle düşüklüğünün önüne geçmiş olayım.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Thomas Crown Affair’ {İkili Oyun} / Norman Jewison – 1968

    Neden mi izlenmeli?

    - Her şeyden önce sinema tarihinin en karizmatik karakterlerinden birine (Thomas Crown) hayat veren ve kendisinin de aynı ölçüde karizmatik olduğu şüphe götürmez Steve McQueen’in müthiş oyunculuğunu görmek için…
    - Faye Dunaway’in duru güzelliğinin yanısıra son derece iyi bir aktris olduğunu görmek için…
    - İkilimiz arasındaki kedi fare oyunundan tuhaf bir aşka evrilen garip ilişkiye tanık olmak için…
    - Karşı karşıya geldikleri satranç sahnesi için…
    - İncelikli ve kusursuz hazırlanmış bir soygun hikayesini görmek için…
    - Ve nihayet -kulakların pasını silen- o nefis müziği* için… (* Daha önce fark etmemiştim; bu müzik bizim Yeşilçam’da da bir hayli kullanılmıştır.)

    Thomas Crown: Bu işten çok para kazanıyor musun?
    Vicki Anderson: Miktarına bağlı! (Peşinde olduğu çalıntı paralara istinaden…)

  • November76 diyor ki:

    Piano Piano Bacaksız / Tunç Başaran – 1992

    Ülkemizden 2. Dünya Savaşı yıllarında insan manzaraları… yoksul ama yardımsever, sevgi dolu insanlar. Bir zamanlar yoksulluğun, sefaletin birbirine daha da yaklaştırdığı, şimdi çok az insanın sahip olduğu insani değerlere sahip aslında çok zengin insanlar.

    Bir zamanlar ülke insanlarımızın maddi yoksunluğa rağmen manevi zenginliğini gözler önüne seren ve bir çocuğun gözünden aktarılan her karesiyle sıcacık duygu yüklü bir film.

    Çocuk bir fotoğrafa bakan Kerim Dayısı’na sorar:
    -Bu kadın kim?
    Kerim Dayı iç geçirir:
    -İşte Napoli!
    Çocuk:
    -Feriha Abla’nın ismi neden İstanbul değil?

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Nora İnu’ {Stray Dogs} / Akira Kurosawa – 1949

    Olay, insanların buram buram terlediği ve yanlarından mendili/şemsiyeyi eksik etmediği kavurucu mu kavurucu bir yaz sabahı başlar. Murakami (bu rolde yönetmenin fetiş oyuncusu Toshirô Mifune yer alıyor.), genç bir cinayet masası dedektifidir. Bir gün otobüs yolculuğu esnasında ruhsatlı silahının çalındığını fark eder. Çalanın peşinden koşsa da nafile… Yakalayamaz adamı.
    Nihayetinde, emniyet teşkilatındaki babacan amirlerinin desteğini de arkasına alan genç dedektifimizin zorlu mücadelesi başlamış olur: Silahını, kötü ellerde her hangi bir vukuata karışmadan bulmak zorundadır. Sabıka kayıtlarından, otobüsteki -iş birlikçi olduğundan şüphelendiği- bir bayanı teşhis eder. Kimonosunu üzerinden çıkarmayan, hafif meşrep bir kadındır bu. Silah satıcılarıyla onun aracılığıyla kontak kurulacaktır. Bir beyzbol karşılaşmasını izlemeye dek uzanan türlü ve zorlu serüvenler vardır önünde Murakami’nin. Silaha ulaşmak hiç de kolay olmayacaktır.
    Sonrasını izleyin ve görün derim.

    Evet, Kurosawa’nın bildik çalışmalarına pek benzemiyor ne dersiniz? Nitekim filmografisindeki en ayrıksı örneklerden biri olarak kabul görür.
    Sırf bu yüzden bile izlenebilir Stray Dogs.

  • November76 diyor ki:

    ‘Wicker Park’ {Hep Seni Aradım} / Paul McGuigan – 2004

    Biraz geç de olsa izleyebildim filmi, aksiyon filmlerinde görmeye alıştığımız ekran bölme ve aynı anda bir kaç açıdan aynı görüntü ve bazı farklı görüntü teknikleriyle çekilmiş bir romantik film, aşkı, özlemi ve çaresizliği de derinden hissettiriyor. Kar manzaraları da cabası…

    Yönetmenin diğer çalışmalarını da merak ettiren bir film.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Garage Olimpo’ {Olimpo Garajı} / Marco Bechis – 1999

    Arjantin’in darbe karanlığı altında inlediği acı dönemlerine pelikül tutuyor Olimpo Garajı. Hak ihlallerinin ve yargısız infazların olağan bir durum halini aldığı günler… Ve tabi bir insanlık ayıbı olan “işkence.”
    Garage Olimpo, etkileyici bir film. Faşist yapılanma üyesi bir grup asker, solcu militan olduklarından şüphelendiği kişileri depodan bozma bir yerde göz altında tutuyor. Ve elektrikten darpa, oradan cinsel tacize… her türlü kıyım ve vahşet uygulanıyor. Film bu anlamda görevini başarıyla yerine getiriyor. Rahatsız ediyor; bazı şeyleri sorgulatıyor. Yakalanan kişilere “siz artık hükümetin malısınız!” tebliği yapılıyor; uyuşturucu iğneler vuruluyor. İşkencede dilin çözüldüyse ne âlâ! Yoksa ölün çıkıyor. (Ve evlatlarını görmek isteyen anneler… Yetkili mercilere başvuruyorlar ama nafile! Hukuğun olmadığı bir sistem karşılarındaki.)

    Filmin tüm bu düşündürücü ve rahatsız edici tablosu içerisinde, Maria ve Felix karakterleri var bir de. Annesi ile beraber yaşayan Maria, yoksul çocuklara gönüllü öğretmenlik yapan gencecik bir kız. Kaldıkları pansiyona baskın yapan askerlerce göz altına alınıyor ve zorlu hücre günleri başlıyor. İşkencecilerden Felix ise Maria’nın dışarıdayken tanıdığı biri. Zira pansiyoner olarak kalıyor evlerinde. İkisi arasında (işkenceci/kurban) garip bir ilişki yaşanıyor film boyunca.

    Bazı şeyleri unutmamak için izlenmeli!

  • xcays diyor ki:

    20 Yönetmen, 20 Film

    - Stanley Kubrick – Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964)

    *Benim için anlamı : Yüzümde 3 günlük sırıtma oluşturdu, Kubrick’ e bir kez daha hayran kaldım. *Neden izlenmeli? : Nükleer savaşla bu kadar güzel dalga geçen başka bir film bulmanız imkânsız bence. Bugün Amerika’nın bulunduğu durumu 40 sene öncesinden özetleyen bir film.

    - Akira Kurosawa – Rashômon (1950)

    *Benim için anlamı : İnsan psikolojisini daha iyi irdeliyebilecek başka bir film olamıyacağına karar verdim.
    *Neden izlenmeli? : Akira Kurosawa’nın kimilerine göre en iyi filmi olan bu film, muhteşem kurgusu ve senaryosuyla tarif edilemeyecek bir deneyim.

    - Alfred Hitchcock – Psycho (1960)

    *Benim için anlamı : Saf sinemayı tattığımı hissettim.
    *Neden izlenmeli? : Ünlü duş sahnesi bir yana muhteşem güzellikte açılar, insanı her an irkilten müzikler ve sürpriz bir son. Daha bir filmden ne istenir ki?

    - Francis Ford Coppola – Rumble Fish (1983)

    * Benim için anlamı : Metaforlara takıldım, sanat bu olsa gerek diye derin düşüncelere daldım.
    * Neden izlenmeli? : Mickey Rourke’ un karizmatik motosikletli çocuk karakteri bile yeterli nedenken daha ne diyim.

    - Joel Coen – Barton Fink (1991)

    *Benim için anlamı : Allak bullak oldum, sembolizmin içine gömüldüm, filme olan hayranlığımı heryerde herkesle paylaştım.
    * Neden izlenmeli? : Sinema filmleri, edebiyat eserlerinden daha betimleyici olamaz tezini çürüten film. Coenlerin en harika işi.

    - Quentin Tarantino – Reservoir Dogs (1992)

    * Benim için anlamı : Tarantino’dan daha iyi diyalog yazacak başka bir yönetmen olmadığına kanaat getirdim.
    * Neden izlenmeli? : Değişik kurgu tekniği ve Tarantinovari kavramının ilk örneği olması yeterli neden.

    - Ridley Scott – Blade Runner (1982)
    * Benim için anlamı : Gelecek bu olsa gerek.
    * Neden izlenmeli? : İnsanlar mı replikantlar mı sorusunun cevabını irdeliyebilmek için.

    - Roman Polanski – Rosemary’s Baby (1968)

    * Benim için anlamı : La – la – la – la –la , la – la – la – la – la – la… melodisi.
    * Neden izlenmeli? : Bir kadının psikolojik durumu ve atmosferdeki başarıyı görmek için.

    - Terrence Malick – The New World (2005)

    * Benim için anlamı: Doğaya hayranlığım arttı.
    * Neden izlenmeli? : Bir toplumun yok oluşunu görmek ve doğayı çekmek hususunda Kurosawa’dan sonra en iyi yönetmenin muhteşem doğa görüntüleri için.

    - Alan Parker – Angel Heart (1987)

    * Benim için anlamı: Robert De Niro ve kötülüğün sınırının olmaması kavramı.
    * Neden izlenmeli? : Gelmiş geçmiş en iyi şeytan karakterini görmek ve şeytanın her yerde olabileceğini anlamak için.

    - Baz Luhrmann – Moulin Rouge! (2001)

    *Benim için anlamı : Nicole Kidman’ a aşık oldum, müziklere bittim, ayda seyahate çıktım.
    *Neden izlenmeli? : Ne anlattığın değil,nasıl anlattığın önemlidir fikrine cuk oturan bir film.Kurgusu son derece kaotik ve Roxanne parçası hiç bu kadar güzel yorumlanmadığı için.

    - Martin Scorsese – Goodfellas (1990)

    *Benim için anlamı: Mafya mafyadır.
    *Neden İzlenmeli? : Baba’dan sonra en iyi mafya filmini görmek yeterli sebep.

    - Paul Thomas Anderson – Magnolia (1999)

    *Benim için anlamı: Tesadüf denen şey ve kurbağalar, 8:2 olayı.
    *Neden izlenmeli? : Farklı insanların farklı dünyaların nasıl kesiştiğini ve tesadüf denen şeyin ne kadar tesadüf olabileceğini görmek, filmin sonunda şoke olmak için.

    - Sergei M. Eisenstein – Bronenosets Potyomkin (1925)

    * Benim için anlamı: Eisenstein’ın kurgusu.
    *Neden izlenmeli? : Sinemanın kurgu başyapıtı olması ve halk-devlet ilişkilerini müthiş diyebileceğimiz bir sembolizmle anlatması.

    - Sergio Leone – Once Upon a Time in America (1984)

    * Benim için anlamı: Sinema budur dedirten film.
    *Neden izlenmeli? : Bir filmde aranacak;oyunculuk,senaryo,kurgu,müzik gibi pek çok özelliği barındırması yeterli sebep.

    - Vittorio De Sica – Ladri di biciclette (1948)

    *Benim için anlamı: Çocukken komşunun bisikletini çalıp satmam ve parasının çatır çatır yememin akabininde olayın ortaya çıkışından sonra kendi bisikletimi komşuya vermek zorunda kalmamı hatırlatması dışında izlediğim en iyi dram olması.
    *Neden izlenmeli? : İtalyan yeni gerçekliğinin en önemli filmlerinden biri olması ve bir babanın düştüğü durumu görmek için.

    - Woody Allen – Annie Hall (1977)

    * Benim için anlamı: Woody Allen ‘ın mizah anlayışının mükemmelliği.
    *Neden izlenmeli? : Son derece zekice diyaloglar eşliğinde farklı bir romantik komedi izlemek için.

    - Tim Burton – Big Fish (2003)

    *Benim için anlamı: Gerçekler her zaman güzel olmayabilir,önemli olan onları nasıl algıladığınızdır.
    * Neden izlenmeli? : Tim Burton’ ın babası öldükten sonra nasıl bir film çektiğini görmek ve kendi hayal gücünüzü genişletebilmek için.

    - Sam Raimi – The Evil Dead (1981)

    * Benim için anlamı: Adını duyunca bile tırsmam,tüylerimin diken diken olması ve asla yalnız izleyemeyeceğim tek film olması.
    *Neden izlenmeli? : Gerçek korkuyu hatta korkuyu aşmış bir şeye tanık olmak için.

    - Mike Figgis – Leaving Las Vegas (1995)

    * Benim için anlamı: Alkol kötüdür.
    * Neden izlenmeli? : Alkolun insana yapabilecekleri hakkında fikir edinmek, Sting in muhteşem yorumunu dinlemek ve son derece duygusal bir hikayenin içine girmek için.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Zir-e poost-e shahr’ {Şehrin İç Yüzü – 2001} / Rakhshan Bani Etemad

    İran sinemasından kaliteli bir film izlemek için,

    İranlı bir kadın yönetmenin bakış açısıyla, İran’dan insan manzaraları görmek için,

    İran toplumsal yaşamına kadın ve erkek gözüyle ayrı ayrı bakmak için,

    Geleneksel yapıya bağlı kalmak ile modern yapıya geçmenin çelişkisini görmek için,

    Filmlerin içinde farklı öyküleri olan insanları görmek için,

    Doğu toplumunlarının birtakım ortak özelliklerini görmek için,

    Güçlü bir kadın karakteri görmek için,

    Yakın plan çekimler için,

    Hem çekim tekniğiyle hem de anlatımıyla derin bir gerçekçiliği yakalamış bir film görmek için,

    … izleyebilirsiniz.

  • November76 diyor ki:

    ‘Le Grand Voyage’ {Büyük Yolculuk- 2004} / Ismael Ferroukhi

    Fas asıllı bir yönetmen olan Ferroukhi’nin yazıp yönettiği filmde, Fransa’da yaşayan bir Faslı ailenin iki kuşağı arasında, kaybedilen değerleri, değişen kültürel özellikleri ve birbirlerine yabancılaşmalarını; Hacca yapılan uzun bir yolculuğun bu baba ve oğulu nasıl etkilediğini görmek için; kısacası minimalist ve kaliteli bir yol filmi izlemek için…

  • November76 diyor ki:

    ‘Bacheha ye Aseman’{Cennet Çocukları – 1997} / Majid Majidi

    Çocukluğun masumiyetini en iyi şekilde yansıtan, çocuk oyuncuların çok doğal oyunculuklar çıkardıkları, İran sosyo-kültürel hayatını başarılı bir şekilde yansıtan, samimi, sıcacık bir film izlemek isteyenlere tavsiye olunur.
    Özellikle de öğretmenlerin öğrencilerine izletmelerinin faydalı olacağı mükemmel bir film.

  • November76 diyor ki:

    ‘September 11′ {11 Eylül – 2002} / Samira Makhmalbaf, Claude Lelouch, Yusuf Şahin, Danis Tanovic, Idrissa Oudregga, Ken Loach, Alejandro Gonzalez Inarritu, Amos Gitai, Mira Nair, Sean Penn, Shohei Imamura

    Amerika’daki 11 Eylül olayları üzerine, farklı ülkelerden 11 yönetmenin 11 dakika, 09 saniye ve 01 kare uzunluğundaki kısa filmlerden oluşan bu film, farklı kültürlerin terörizm, şiddet ve “Amerika” gerçeğine bakış açılarını gösteren, kısacık filmlerin toplamında “çok” şey söylediği bir dünya ve insanlık gerçeği…

    Bu filme rastlarsanız mutlaka izleyin derim.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Quiz Show’ {Şike -1994} / Robert Redford

    Robert Redford sinemasını seviyorsanız ve onun sinemasından olgun bir film izlemek istiyorsanız;
    konu ve anlatımı son derece iyi bir film izlemek istiyorsanız;
    senaryosu iyi işleyen bir film izlemek istiyorsanız;
    iki usta yönetmeni (Martin Scorsese & Barry Levinson) kısa süre de olsa oyuncu olarak görmek istiyorsanız;
    Amerikan medya dünyasının sert bir şekilde eleştirildiği bir film izlemek istiyorsanız
    sonuç olarak yönetmen oyunucu ve diğer bileşenlerin uyum içinde olduğu derli toplu bir film izlemek istiyorsanız…

  • November76 diyor ki:

    ‘Easy Rider’ {1969} / Dennis Hopper

    Kaliteli bir yol filmi seyretmek, özgürlük ruhunu hissetmek ve Jack Nicholson’un genç halini görmek ve… ve ‘sürpriz’ sonu için izlenir.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Patton’ {General Patton – 1970} / Franklin J. Schaffner

    - Franklin J. Schaffner’in her anlamda en olgun ve en iyi filmini izlemek için,

    - Sinema Tarihinin unutulmaz karakterlerinden birini izlemek için,

    - George C. Scott’ ın unutulmaz oyunculuğunu görmek için,

    - Bir işi sevipte yapmak ile, bir işin eğitimini alıp yapmanın farkını görmek için,

    - Savaşın bir insanın nasıl hayatı olduğunu görmek için,

    daha bir dolu şey için

    …izleyebilirsiniz.

  • mavi diyor ki:

    Film: Hiroşima Sevgilim – Hiroshima Mon Amour
    Yönetmen : Alain Resnais

    Neden izlenmeli bu film? Öncelikle insanlığın kendisini yok edişini görmek için, yapılan vahşetin bilançoları ne kadar ağırmış anlayabilmek için, insanın içindeki canavarı görebilmek için…

    İnsan ve aşk…Dünyanın neresine giderseniz gidin hangi felaketin içine girerseniz girin insanın yakasını bırakmayan o duygu… Bazen insan anılarında yaşar ya da unuttuğu geçmişini yeni tanıdığı geleceği ile hatırlayıverir işte bu film de öyle… İzlenmeli bir çok nedenden dolayı.

  • mavi diyor ki:

    Film : Dark City ( Karanlık Şehir) – Alex Proyas

    Dark City den söz açmışken bu gün burayada bir iki laf lakırtısı yapayım. İzlenmeli çünkü; insandaki karanlık yönleri görmek için, insandaki umut etme gücünü görmek için, hala uyumakta olduğumuzdan artık uyanışa geçebilmek için, yarını anlyabilmenin ve yarına hazırlıklı olabilmenin geçmişi asla unutmamaktan geçtiğini hatırlamak için… Ve daha bir çok nedenden dolayı.

  • November76 diyor ki:

    ‘Buda as Sharm Foru Rikht’ {Utanç – 2007} / Hana Makhmalbaf

    Afganistan’da çocuk olmanın ve hayatın ne olduğunu anlamak için; küçücük bir kızın tüm engellere rağmen nasıl okuma arzusuyla dolu olabileceğini görmek için ve en acısı da çocukların yetişkinlerin kötü davranışlarını nasıl çabucak içselleştirdiklerini anlamak için; 21 yaşındaki bir yönetmenin 2. filmini görmek için izlenmeli.

  • November76 diyor ki:

    ‘Fast Food Nation’ {Hamburger Cumhuriyeti – 2006} / Richard Linklater

    Sosyal meslelere duyarlı bir film olduğundan izlenmeli; dev bir yiyecek endüstrisinin iç yüzünden tutun da, ABD’deki iş adamları ve politikacılarla onları denetlemesi gerekenlerin iç içe geçmiş ilişkilerine; gençlerin sosyal meselelere karşı tutumlarından kaçak göçmenlerin yaşadıkları sorunlara dek geniş bir yelpazede ABD eleştirisi yapan bir film.

    Hamburger yerken bir daha düşünün derim! :)

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Giulietta degli spiriti’ {Ruhların Giulietta’ sı – 1965} / Federico Fellini

    - Federico Fellini’ nin diğer filmlerinin gölgesinde kalmasına rağmen onlar kadar güzel olan bir filmini izlemek istiyorsanız,

    - Federico Fellini sinemasını seviyorsanız, onun renkli dünyalarını seviyorsanız,

    - Gerçeküstü öğelerle süslenmiş, sürrealist filmleri seviyorsanız,

    - Giulietta Masina’ nın harika oyunculuğunu görmek istiyorsanız,

    - Eğlenceli ve kaliteli bir film izlemek istiyorsanız,

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Django’ {1966} / Sergio Corbucci

    Kulaklara ve gözlere hitap eden, safkan İtalyan bir spagetti western izlemek, Corbucci’nin kovboy dünyasına girmek ya da Leone dışında bu tarzda bir filmden aynı keyfi almak için izlenebilir.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Stand by Me’ {Benimle Kal – 1986} / Rob Reiner

    - Arkadaşlık üzerine yapılmış güzel bir film izlemek için,

    - 80′ li yılların en iyi filmlerinden birisini izlemek için,

    - Filmdeki çocuklarla birlikte kendi çocukluğunuza gitmek ve kendi arkadaşlıklarınızı hatırlamak için,

    - İyi hissetmek için,

    - Hayatınızdaki güzel anları yeniden hatırlamak için,

    - Günümüzdeki bir çok oyuncunun gençlik hallerini görmek için,

    - 50′ li yıllar Amerikan yaşamından bir kesiti görmek için

    izleyebilirsiniz.

  • November76 diyor ki:

    ‘Before the Rain’ {Yağmurdan Önce – 1994} / Milcho Manchevski

    Konusu, müziği, görüntüleri, seçilen mekanları, çekilen coğrafyası ve oyuncularıyla çok çok iyi bir film olduğu için,

    Tam bir görüntü şöleni olduğu, bir fotoğraf sanatçısının elinden çıkmışcasına güzel manzaralar için,

    Folklorik özellikleri yansıtan bir köy, evler ve figüranlar için,

    “Onca acının içinde, insanların içinde bunca düşmanlık olmasına rağmen sevgi de her zaman var olacak.” hissini yaşayabilmek için,

    Çok etkileneceğiniz, bütün duyguları çok iyi vermiş bir Manchevski filminden mahrum kalmamak için…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘My Dinner with Andre’ {Andre ile Akşam Yemeğim} / Louis Malle – 1981

    - Her şeyden önce bir Louis Malle filmi olduğu için

    ve

    - Her akşam sabit bir restoranda yemeklerini yiyen iki arkadaşın, Wally ve Andre’nin, keyifli ve hayatın içinden diyaloglarına tanıklık edebilmek için

    izlemelisin.

    Gerçekten ne hoş bir filmdi!

  • November76 diyor ki:

    ‘Sunshine State’ {2 Kadın, 2 Macera – 2002} / John Sayles

    Sadece ve sadece Amerikan toplumuna gerçekçi bir bakış getirdiği için bile izlenebilir

    ancak bir çok karakter ve alt metin zenginliğine rağmen yönetmenin hayatın içinden, izlenilesi bir film ortaya koymuş olduğu için

    izleyin…..

    -Her zaman yüzünde bir gülümseme olmalı, boğuluyor bile olsan!

  • milsin diyor ki:

    La belle personne / Christophe Honoré

    ilk önce bir paris filmi seyretmek için
    daha sonra aşktan kaçarken ona tutulan insanları izlemek için
    öğrenci öğretmen aşkı klişesini ki aslında film çok klişe anlatılmamış izlemek için
    kısaca aşk kaçış kaybediş ve belki birazda louis garrel için…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Zéro de conduite: Jeunes diables au collège’ {Hal ve Gidiş Sıfır – 1933} / Jean Vigo

    Şairane Gerçekçiliğin büyük ismi Jean Vigo’nun bir kompartıman sahnesi ile açılış yapan bu “anarşist” ve uzun seneler yasaklı kalan filmi, belli açılardan çığır açıcı olmuştur sinema tarihinde. Sadece bunun için bile izlenebilir. (Gerçi bir Vigo filmi olması başlı başına yeterli ya.:)
    Okul ve idarede kendini gösteren “kurulu düzen”e ve ahlakçı tavrına meydan okur bir tavrı vardır filmin. Çocukların penceresinden, sistemin bağrına bir ok atılır. Baskılara maruz kalan yatılı okul öğrencileri, artık buna bir dur demek isterler. Hem okul idarecilerine hem de din adamlarına isyan eder, erzaklarla saldırırlar. (Bilhassa çatılara çıktıkları son sahnelerde zirve yapar durum.) Sonrasında -’Le ballon rouge’, ’400 Darbe’, ‘If….’, ‘Hoşçakalın Çocuklar’ gibi- kimi Yeni Dalga ve Free Cinema etiketli filmlere de ön ayak olduğu kesin.

    Yönetmenin, o kısacık hayatından izler barındıran bu başyapıtını görmek şart.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Meshes of the Afternoon’ {İkindi Tuzakları – 1943} / Maya Deren & Alexander Hammid

    Maya Deren & Alexander Hammid çiftinin -kadını ve adamı da kendileri canlandırdıkları- 14 dakikadan müteşekkil, sürrealizm ile bezeli deneysel kısası. Filmde bir anlam aramak boşa çaba. (Entr’acte ve Un chien andalou ile bir sac ayağı oluştururlar.)

    Beyaz bir çiçek, ara ara karşımıza çıkan kapı anahtarı, bıçak, telefon ahizesi, plak, aynadan yüzü olan ve siyahlara bürünmüş adam, herhangi bir mantıksal bütünlük gözetmeksizin sıralanıyor. Başroldeyse bir kadın…
    Yakın plan yüz çekimleri, Dreyer’i akıllara getiriyor. Öte yandan “ikili” kadın teması, Persona ve Mulholland Çıkmazı gibi filmlere ilham olmuş belki de. Teiji Ito imzalı müziklerinse, adım adım yükselen psikolojik gerilimi arttırdığına şüphe yok.

    Sıradışı bir çalışma, görmek gerek. Amerikan avant-garde sinemasının ilk örneği olarak kabul görür film.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Simón del desierto’ {Çölün Simon’u – 1965} / Luis Buñuel

    Usta yönetmenin, asırlar önce yaşamış Suriyeli bir azizin öyküsünden esinlenerek çektiği ve Meksika dönemlerine ait bu -orta metrajlı- son filmini;

    - Bunuel filmlerinde sıkça gördüğümüz inançsal göndermelerin, şarlatan din adamlarının bir benzerine daha tanıklık etmek için,
    - Halkın ermiş ve aziz gözüyle baktığı bir adamın, alegorilerle bezeli içsel/ruhani yolculuğunu görmek için,
    - Toz bulutlarıyla, tabutlarla gelen kadın kılığındaki şeytanın, sütununda inzivaya çekilmiş Simon’u yoldan çıkarmaya çalıştığı sahneler için, (Viridiana’mız Silvia Pinal oynuyor bu rolde.)
    - Ve tabii ki kendimizi bir anda Suriye’nin çöllerinden New York’taki bir gece kulübünde bulduğumuz o akıllara zarar muhteşem finali için

    izlemelisin.

    Son sahneden;

    - Ne düşünüyorsun? (Şeytan)
    - Hiçbirşey! (…) Bu dansın adı ne? (Simon)
    - Radyoaktif beden. En son dans, bitiş… (Şeytan)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Deutschland bleiche Mutter’ {Almanya Acı Ana – 1980} / Helma Sanders-Brahms

    Yönetmen, kendisi açısından otobiyografik yönler taşıyan bu filmin dış sesinde de yer alıyor. Filmdeki çiftin küçük kızları Anna’nın onun çocukluğu olduğunu anlamak güç değil.
    Lene (Eva Mattes) ve Hans (Ernst Jacobi), ikinci savaşın hemen öncesine denk gelen günlerde dünya evine girerler. Savaşın başlaması üzerine, dış sesin anlatımıyla Hitler hayranı olduğunu öğrendiğimiz baba cepheye çağrılır; Lene, o cephedeyken doğurduğu küçük kızı ile tutunma mücadelesi verir. Savaş sonrası yıllarda, her ikisinde de gözlenen yoğun değişim, ilişkilerinin de çatırdamasına sebep olacaktır.
    Helma Sanders-Brahms, bir “yüzleşmeyi” -merkezinde kadının olduğu- bireysel dramlar üzerinden giderek gerçekleştirmişti. Lene’nin, bombalanan virane şehirde dolandığı sahne akılda kalıcıdır.

    - Güçlü bir drama tanıklık etmek için,
    - Toplumsal değişimlerin bireye olan yansımalarını ve bunun bir evliliği ne hale getirebildiğini görmek için,
    - Ve nihayet Helma Sanders-Brahms ile tanışmak için

    izlenebilir.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    “Harry, un ami qui vous veut du bien” {Harry, İyiliğinizi İsteyen Bir Dost} / Dominik Moll – 2000

    -Aile kurumunun sorumlulukları altında ezilen ve özgürlüğü kısıtlanan bireyleri analiz etmek için..
    -Hayatın tekdüzeliğinden ve monotonluğundan bıkanlar için…
    -İçindeki “Suçlu Raskolnikov”´u açığa çıkarmak isteyenler için..

  • Ziya Toroslu diyor ki:

    Doğan Hocam merhabalar, başka bir yerden ulaşamadığım için buradan yazmak zorunda kaldım. Efsane geri döndü! demek herhalde yeterli olacaktır. Sağlığınıza duacıyız :)

  • Jef _ Costello diyor ki:

    “Püha Tõnu kiusamine” {Aziz Tony’nin Günahı} /Veiko Õunpuu – 2009

    –>Son zamanlarda çekilen en iyi ve en büyüleyici sürrealist film olduğu için..

  • okaliptus80 diyor ki:

    Ziya arkadaşım, merhabalar. Teşekkür ederim güzel dileklerin için. Bilmukabele diyorum. Sağlıktan gerisi teferruat.
    Site son haftalarda bir canlanma sürecine girdi. Bunda senin katkın da şüphesiz büyük. “80′li yıllar seçkisi” ve eli kulağında olan geleneksel “117 yılın 117 filmi” oylaması ile sinema büyüsü daha da parıldayacaktır.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Ensayo de un crimen’ {Archibaldo de la Cruz’un Suçlu Yaşamı – 1955} / Luis Bunuel

    - Üstadın Meksika dönemlerinden hoş bir kara komedisine şahitlik etmek için,
    - En basit bir işi bile “beceremeyen” tipik bir Bunuel kentsoylusunun, cinayete meyilli absürd halleri için,
    - Ve cansız mankeni yaktığı o kült sahnesini görmek için

    izlemelisin.
    Archibaldo’nun iki tutkusu vardı: Biri ana yadigârı müzik kutusu, diğeri ise “kadınlar”…

    Bunuel’in en iyilerinden değil belki; anlatımı da bir parça dağınık gibi ama kesinlikle bir şansı hak ediyor.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    80´lerin en iyi filmleri listesini merakla bekliyoruz..

    **

    El aura {The Aura} /Fabián Bielinsky – 2005

    –>Kaderin ve tesadüflerin arasında gel-gitler yaşayan bir adamın yaşam mücadelesini izlemek için..

    –>Kusursuz bir “kara film” izlemek isteyenler için..

  • Sadıka Akay diyor ki:

    Film: Bir konuşabilse / Lost in Translation {2003}
    Yönetmen: Sofia Coppola

    Usta bir yönetmenin kızının yaptığı işi görmek için, yer yer komik olup izleyeni güldürdüğü için, birbirine yabancılaşan insanların yalnızlıklarını nasıl kapatmaya çalıştıklarını görmek için, bir kadınla bir erkeğin dostluğuna şahitlik etmek için ve dünyanın çok büyük, insanın ise bir noktadan ibaret olduğunu görmek için vs.vs.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Crime d’amour (2010)

    Yönetmen: Alain Corneau

    .Spoiler.

    Film, kadınlar arası iktidar ilişkilerinin ne kadar ileri seviyeye gidebileceğini, kadınların erkekleri avuçlarının içine alarak oynattığını ve suç-ceza diyalektiğinde “sözlerin” değil “kanıtların” işe yaradığını anlatıyor..

    Filmde, isabella deshampı kullanıyordu..ihtiyacı olduğunda onla birlikte oluyor başı sıkıştığında kıçına tekmeyi koyuyordu..

    ve bir de DANİEl vardı..İsabellanın sadık koruyucusu..
    ve İsabbela sadece onu zor zamanlarında kullanıyordu..onu seviyordu ama o şekilde değil..

    şimdi , bn deshamp gibi adamları bilirim..onlar peş para etmez, tırsak ve yalancı adamlardır..ve Daniel gibileri suya sabuna pek dokunmayan, gizemli tiplerdir..kullanıldıklarını hissederler ama buna pek tepki göstermezler çünkü işleri görülüyordur..

    filmden bir replik;

    “her zaman kazanamazsınız, sınırlarınızı bilin”

    **

    Filmin aynı zamanda “suçu yücelten” bir yanı var..ve bu noktada araya “Marquis De Sade” girer..

    Filmimiz, “House of Games”´’ten, “Olağan Şüpheliler”’e, “Kumarbaz Bop”´’tan “The Last Seduction”’a kadar birçok esere selam çakıyor veya onlardan esintiler taşıyor..

    “Ego, bir noktadan sadece kişinin aleyhine işler”

    ->Saydığım tüm bu özellikleri dikkate alarak izleyebilirsiniz, mesela..

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Kinetta (2005)

    Yönetmen: Giorgos Lanthimos.

    Bazı yönetmenler vardır istese de gelenekselliğe ve bunun argümanlarına göre film yapamaz..
    O, Doğuştan farklıdır ve farkını sanatında bize barizce gösterir..
    Günümüzden Örnek verirsek Gaspar Noé, eskilere gidersek Robert Bresson..

    Yunan sinemacı “Giorgos Lanthimos” da bu saydığım özelliklere sahip çok farklı bir yönetmen..

    Filmlerinde herhangi bir giriş, gelişme, sonuç yoktur; sahneleri tek bir anlamı olacak şekilde tasarlamaz, kameraya hakimdir ve oyuncularla diyaloğu (bağı) iyidir, adeta bir orkestra şefi gibi showuna başlar ve iş bitene kadar showundan ödün vermez..
    Kendi gerçekleri, kendi kuralları ve kendi inandığı değerleri vardır ve tıpkı Bunuel gibi bunu yapmaktan asla çekinmez..
    Onu farklı bir konuma sokan da bu özelliklerdir zaten..
    Daha filmin başlangıç sahnesinde yönetmen “geliyorum…!” diyor..Anlıyorsunuz farklılığı, çabucak farkediliyor zaten..

    —>Filmde “kameranın evin uzun koridorunda koşan kadını takip ettiği sekans” o kadar etkilidir ki bu, filmden aldığınız zevkin doruk noktalara çıkmasına sebep olur..
    Avangard sinemacı deyince aklıma ilk gelen yönetmenlerden biridir “Giorgos Lanthimos”

    Dogtooth, ve Alpeis´le çıtayı da daha da mı yükseltti mi bilmiyorum ama “Kinetta”´yla sinemanın bambaşka boyutlara taşınacak belki de tek sanat dalı olduğunu
    hatırlatmıştır bana..

    **

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Kuhle Wampe oder: Wem gehört die Welt?’ {Kuhle Wampe Ya da Dünyanın Sahibi Kim? – 1932} / Slatan Dudow

    Kimi eserleri sinemaya uyarlanan (Bay Puntila ile Uşağı Matti, Üç Kuruşluk Opera vs…) Bertolt Brecht, bu filmde bizzat senaryo koltuğunda.

    Açılıştaki Berlin manzarası ve kalabalıklar, akıllara Walter Ruttmann’ın -Dziga Vertov esinlenmeli- ‘Berlin: Die Sinfonie der Grosstadt’ {Berlin: Büyük Bir Şehrin Senfonisi – 1927} filmini getiriyor.

    Weimar Cumhuriyeti’nin yerini resmen Nazi idaresine bırakmaya hazırlandığı günlerde gelen, yasaklı/sansasyonel bir film bu. Ve politik… Merkezde, Berlin’deki işçi sınıfı bir ailenin zorlu yaşamı (pencereden atlayarak intihar eden çocukları…) var ama cephe geniş. Yerel değil evrensel düşünen bir film. Son sahnede tartışılan Brezilya’nın kahve plantasyonları dahil, dünyanın dört bir yanındaki emekçi/çalışan kesimin sıkıntılarına eğilinmiş. Spartakizmden miras sol/sendikal hareket de atlanmamış.

    Epizotlar halinde ilerleyen Kuhle Wampe, 1929 krizinden ve kitleler nezdinde yarattığı olumsuzluklardan besleniyor. Yerküredeki milyonlarca işsizden bahseden gazete küpürleri aracılığıyla görüyoruz ki, sadece Berlin`de 300.000 işsiz var. ABD’de rakam 7 milyonu buluyor.

    Kuhle Wampe, güncelliğinden hiçbir şey yitirmemesiyle izlenmeyi hak ediyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Sbatti il mostro in prima pagina’ {Baş Sayfadan Saldıran Canavarlar – 1972} / Marco Bellocchio

    - 70′ler İtalyan sol hareketinden manzaralar için
    - Bir seçim arifesinde, manipülasyon nasıl yapılır görmek için
    - Medyanın (filmde sağcı), “algı yönetimi” uğruna ne denli iğrençleşebildiğini görmek için
    - Kısacası her daim güncel bir konuyu, 7 Haziran öncesi bir kez de İtalyan politik sinemasının büyük ustasından görmek için

    izleyebilirsin.

    Filmde gazete genel müdürünü oynayan Gian Maria Volonte’nin, eşi ile tartıştığı sahne nefisti. Hatırladığımca, “Biz gazetecilerin söyledikleri ve düşündükleri farklıdır” mealinden bir şeyler söylemişti.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Çoğunluk’ (2010) / Seren Yüce

    - Son senelerin en anlamlı Türk filmlerinden birini görmek için
    - Ve yine şu anki toplumsal psikolojinin ve sürü refleksinin (ya da linç kültürü) 90 dakikaya sığdırılmış bir maketini görmek için
    - Settar Tanrıöğen’in muhteşem oyunculuğu için

    izlemelisin.

    Gerçekçi ve vurucu.

    Teşekkürler Seren Yüce.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Suddenly, Last Summer’{Bir Yaz Tatili} / Joseph L. Mankiewicz – 1959

    Bir Tennessee Williams uyarlaması,
    bir Mankiewicz filmi,
    akıcı, gizemli bir siyah-beyaz Amerikan klasiği,
    genç bir Liz Taylor ve olgun bir Katharine Hepburn performansı
    için izleyin derim.

    “Sebastian derdi ki; …. “

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘L’enfer d’Henri-Georges Clouzot’ (2009) / Serge Bromberg

    - Fransızların psikolojik gerilim ustasını daha yakından tanımak için
    - Ne denli “zor”, titiz ve mükemmelliyetçi olduğunu bir kez daha görmek, tanıklardan duymak için
    - Bitmemiş ve efsane olarak söylenegelen ‘L’enfer’indeki gizemi aralamak için
    - Sette neler yaşanmış öğrenmek için (hatta sırf bunun için izlenir :)
    - Nihayet filmden kurtarılabilen inanılmaz stilize/deneysel sahneleri görmek için

    izleyebilirsin.

    Kurgu tadında belgesel.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Quick Change’ (1990) / Howard Franklin

    - Zekice yapılmış bir soygun planına tanıklık etmek için
    - Soyguncularımızın aksiliklerle örülü kaçış yolculuğu için
    - Zorlama ama gülümsetmeyi başaran detayları için
    - Bill Murray’ın oyunculuğu için
    - Kısaca, 90′lar kokan heyecanlı bir seyirlik ile stres atmak için

    izleyebilirsin.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Final Cut – Hölgyeim es uraim’ (2012) / György Palfi

    - Sinemanın tarihinde keyifli bir tura çıkmak için
    - 500′e yakın filmden alınmış birkaç saniyelik sahnelerin bir mantık silsilesi dahilinde üst üste eklenmesiyle bir öykü anlatılabilir mi sorusuna cevap için
    - Aşk’ın ve sanatın evrenselliğine bir kez daha tanık olmak için

    izleyebilirsin bu albümü (saygı duruşunu, kurgu dersini). 2010′larda insanı şaşırtmaya devam eden filmler görmek güzel.
    Ayrıca Macar yönetmenin Vertigo’ya ayrı bir hayranlık beslediği de dikkatten kaçmıyor. Haksız da değil.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler