‘Korku Sineması’

Neden korku filmi izleriz diye hiç düşündünüz mü? Bu janrın insanlara bu denli cazip ve çekici geliyor oluşunun altında yatanlar ne olabilir? Bunu çok düşünmüşümdür… Sanırım insanlar, konformizmin ve güven ortamının onlara hiçbir zaman vaat edemeyeceği ayrıksı yaşamları (serüvenleri), aynı ortam içerisinde solumak istiyorlar. Ne dersiniz?
Hoş! Kapitalizm ve enstrümanlarının geldiği şu noktada, perdedeki eli bıçaklı ve maskeli birkaç cani o denli masum duruyor ki! (…)

Video kaset teknolojisinin iyiden iyiye hakim olduğu dönemlerde altın çağını yaşamış bir türdü Korku Sineması. Di’li geçmiş zaman tabiri kullanmam, günümüzdeki efekt ve bol kana sırtını yaslamış çalışmaların, eskilerin verdiği tadı uyandıramıyor oluşuna bir atıftır.
Aşağıda belli başlı örnekler göreceksiniz. Ana yazı olduğu için niceliği bol, açıklamaları ise kısa ve öz tutmaya gayret ettim. (Alt türün hayli geniş olduğu dikkatlerinizden kaçmayacaktır) ;

‘The Hitcher’ {Otostopçu} / Robert Harmon, 1986
Bu sene içerisinde bir re-make azizliğine de uğrayan The Hitcher, otostop yapan bir celladı arabasına alma gafletinde bulunan Jim’in yaşadığı dehşet dolu yolculuğu konu ediniyor. Çok sıkı bir külttür. Özellikle Rutger Hauer’in çizdiği psikopat kompozisyonu unutulacak gibi değildir.
“Annem bana tanımadığım adamları arabama almamamı tembih etmişti!”

‘The Evil Dead’ {Şeytanın Ölüsü} / Sam Raimi, 1981
Konu çok klâsik. Beş arkadaş, dağ yamacındaki bir kulübeye tatile geliyorlar. Burada Ölüler Kitabı’ndan okudukları bir pasaj vasıtasıyla, istemeden de olsa ormandaki kötücül ve şeytani güçlerin “uyanmasına” sebebiyet veriyorlar. Ve vahşet dolu dakikalar başlamış oluyor.
The Evil Dead’ın, onu kült mertebesine taşıyan en büyük özelliği, salt barındırdığı gore sahneler değil şüphesiz. (Öyle olmuş olsaydı, birçok akranını daha aynı mertebede değerlendirmemiz gerekecekti.) The Evil Dead, gençleri iğfal eden ağaç dalları başta olmak üzere, sinema tarihinde hiç göremeyeceğiniz sahneleri incelikli bir mizah ile harmanlayarak sunuyor; türünde adeta bir milat ve prototip teşkil ediyordu.
Küçük bir bütçeyle çekilen film, inanılmaz bir hasılat elde etmişti. Daha sonra aynı yönetmence iki devam filmi daha yapıldıysa da, hiçbiri ilkinin yarattığı intifadayı uyandıramıyordu.
Filmdeki saate dikkatli bakar iseniz şayet, akrep ve yelkovanın “gece”nin karanlığından çıkmak istemediklerini görecekseniz. Zaman durmuştur!

‘Sleepaway Camp’ (1983) / Robert Hiltzik
Bir 13. Cuma adaptasyonu denebilir film için. Yine yazlık bir kamp ve buraya tatil amaçlı gelen kızlı oğlanlı güruh; peşi sıra işlenen vahşi cinayetler… Türün meraklılarınca kayıtsız kalınmaması gereken bir yapım.

‘Prince of Darkness’ {Karanlıklar Prensi} / John Carpenter, 1987.
Akadaşlarım… John Carpenter, filmografisinin ekseriyetinde (ileriki mesajlarda açarız biraz daha) Hıristiyanlık değerlerine vurgu yapmayı sever. Zaten muhafazakar görüşe bağlı bir yönetmen olduğu malumunuz.
Prince of Darkness, bir kıyamet distopyası çizer. İnsanlığın sonu yaklaşmış; yüzyıllardır uyuyan şeytan uyanmıştır. Bir araştırma için eski bir kiliseyi mesken edinen profesör ve öğrencilerine, bir de -türün aşina oyuncularından Donald Pleasence’nin hayat verdiği- peder eşlik etmektedir. Şeytanın port olarak kullandığı şey ise, dönen yeşil bir sıvıdır. Ekip üyeleri, tek tek insanlıktan çıkmaya başlayacaktır. Dışarısı ise şeytanın müritlerince domine edilmiştir.
Özellikle rüya sahneleri ve karamsal finaliyle hatırlanacaktır.

‘Scream’ {Çığlık} / Wes Craven, 1996.
Craven, korku sineması müdavimlerinin 80′lerdeki gibi nitelikli teen-slasherlar yapılmadığından yakındıkları bir anda, Scream ile geliyor ve ağızlara bir parmak bal çalıyordu. Gençlik korkusu dediğimiz teen-slasher türünü tekrar canlandırıp atağa geçiren Scream, 3 filmde de beyaz maskeli seri katilin bir numaralı hedefi konumundaki Neve Campbell ismini tüm dünyaya duyuruyordu.

‘Halloween’ {Cadılar Bayramı} 1, 2 ve 4. filmler…

‘Suspiria’ (1977) / Dario Argento
Son derece önemli bir korku klasiğidir Suspiria. Argento sinemasının cümle bileşenleri, stilize ve olanca cömertliğiyle kullanılmıştır. İtalyan yatılı bale okuluna kayıt olan Amerikalı genç kız, okuldaki korkunç gerçekle yüzleşmenin arefesindedir. Adını sarı kapaklı İtalyan cinayet kitaplarından alan “giallo” türünün esaslı bir örneği olan bu cadı temalı film, her kareye sirayet eden kırmızı rengin ustaca kullanımıyla ve cinayet sahnelerinde volümü yükselen nefis Goblin müzikleriyle sivrilmekte.�
İtalyan yönetmeni sık sık ağırlayacağız bu topikte.

‘Salem’s Lot’ (1979) / Tobe Hooper
Nosferatu ile birlikte izlediğim en iyi iki vampir korkusundan biridir.

‘Braindead’ {Dead Alive} / Peter Jackson, 1992
Peter Jackson’ın görmelere seza, inanılmaz hınzır filmidir Braindead. Korku, komedi, aksiyon, romantizm… hepsi ve daha fazlası bu filmde. İzlerken soluk aldırmıyor.
Esas kahramanımız Timothy Palme, kız arkadaşı ve “anne”, filmdeki ana figürler. Bir hayvanat bahçesi ziyareti esnasında saldırıya uğrayan anne, virüsü kapmış ve zombi haline gelmiştir. Eve gelen konuklar da aynı virüsten nasiplerini alacak; kan ve et peşinde salınan bir zombi ordusu meydana gelecektir.
Braindead, metrekareye düşen kan oranı baz alındığında, sinema tarihinin en tepesine oynayacak filmlerden biridir.

‘Les Diaboliques’ {Şeytan Ruhlu İnsanlar} / H. Georges Clouzot, 1955
Bir dönüm noktası, bir kilometre taşıdır türünde bu gerilim. Tekrar döneriz ileride.

‘Zombie’ {Zombi} / Lucio Fulci, 1990
Yönetmenin her filmi gibi bu da vahşette sınır tanımıyor. Turistik bir sahil kasabasını istila eden zombi sürüsü, akıl almaz bir terör uygular. İğrençlik epey yer tutuyor filmde. Midesi sağlam olanlara…
Zombi ve köpekbalığının denizin birkaç feet altında karşı karşıya geldikleri sahneyi unutamam.

‘The Changeling’ (1980) / Peter Medak
Film bir ”müzisyen”in (George C.Scott) çevresinde dönen gizemli bir esrar perdesi üzerine kendini inşa etmiş bir çalışma. Müzisyenimiz filmin başlarında elim bir trafik kazasına en yakınlarını kurban verir ve yapayalnız kalır. Aynı zamanda öğretim üyeliği yaparken de gördüğümüz 60′larındaki kahramanımız, büyük ve eski bir malikaneye yerleşir. İşte filme dinamiğini veren olaylar da bundan sonra başlar. Yani arkadaşlar film, ”gerilim” olarak gücünü bu evin içinde yaşanan bir takım garip ve netameli olaylardan (kendiliğinden açılıp kapanan kapılar, gecenin bir yarısı duyulan belli belirsiz iniltiler, bir sahnede merdivenlerden usul usul yuvarlanan top vs…) alıyor. Bu uğursuzluğun temelinin, küvette babası tarafından öldürülen küçük çocuk olduğunu anlıyoruz.
Müzisyen (kendisine bir bayanın -Trish Van Devere- devamlı yardımcı olduğunu belirteyim.), evin bu tekin olmayan durumundan şüphelenince bir araştırmaya koyulur. Bu yolda bazı ”parapsikolojik” durumlardan (medyumlar) medet umacağı gibi; evin eski sahiplerine de ulaşmaya çalışacaktır. Nitekim araştırmaları sonucu, ünlü bir senatörün eskiden o evde ikamet ettiğini tespit eder ve kendisinden randevu ister. Randevu isteği üzerine tuhaf ve telaşlı bir hale bürünen senatör (bu durumda kendisinin de garip olaylardan haberdar olduğunu anlıyoruz.), başlarda kendisi ile bir görüşmeden uzak duracaktır. Sonrasını ise hiç yazmayayım, çünkü sonrası filmin finali demek oluyor ve bence film en büyük gücünü bu sürpriz ve ürkütücü finalden alıyor.

Korku sinemasının dünü ve bugününe dair düşüncelerinizi, sözü edilmeye değer bulduğunuz filmleri bu sütunlar aracılığıyla paylaşabilirsiniz.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“‘Korku Sineması’” bu yazı hakkında 67 yorum var

  • xcays diyor ki:

    “Don’t Look Now” (1973) / Nicolas Roeg

    Bu film için ne desem az. Belkide gelmiş geçmiş en iyi gerilim-korku filmlerinden biri. Kırmızı rengin sinemada bu denli akılda kalıcı ve imgesel olarak kullanıldığı başka film var mı? Senaryoysa senaryo, oyunculuksa oyunculuk, kurguysa kurgu, atmosferse atmosfer, bir film daha ne vericek ki bize ztn. Peki bu film niye çok fazla bilinmiyor derseniz, cevabım; “The Exorcist” ile aynı döneme denk geldiği için olur. Onun altında biraz ezilmiştir o dönemde. Değeri sonradan anlaşılan filmlerden yani. Bir nevi günümüz filmlerinden 6.Hissin babası. Tabi ondan üstün bir film şüphesiz.

  • November76 diyor ki:

    Suspiria çekildiği 1977 yılı için oldukça farklı tekniklerin kullanıldığı bir korku filmi olmalı. Bolca kırmızı rengin kullanıldığı; tecrit edilmiş bir ortam ve çok az insan; korkunun daha çok seslerle ve görmeden önce bekletilerek sağlandığı bir cadı filmi.

    Ve yine o döneme göre filmin sonunda kullanılan görsel efektler oldukça üst düzey olsa gerek.

    Filmi ilk kez az önce izlemiş bir korku sever olarak belki değerini yeteri kadar takdir edemeyebilirim.

  • kadir503 diyor ki:

    Evil Dead – Sam Raimi (1982)

    Teen-salsher türünün en önemli yapıtaşıdır. Tamamı neredeyse tek mekanda geçen, Raimi’nin oluşturduğu kolstrofobik atmosferle halen etkisini korumakta ve Bruce Campbell ile beraber ecel terleri döktürtmeyi başarmaktadır. Gelmiş geçmiş en iyi teen-slasher diyebilirim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Teşekkür ediyorum katkılarınız için.
    Suspiria, (Exorcist ile birlikte) zamanının büyük patlama yaratmış filmidir sevgili November. Öyle ki, oynatıldıkları salonların kapısında, her ihtimale karşı bir ambulans hazır kıta olarak bulundurulmuştur.
    ___

    Engin Ertan’dan, korku sinemasının önemli bir kilometre taşına, John Carpenter imzalı ‘They Live’ (Yaşıyorlar, 1988) filmine dair çok isabetli teşhisler… Ertan, bu filmi dönemin Amerikasının sosyo-politik yansıması şeklinde telâkki ediyor arkadaşlar. Aynen aktarmak istiyorum;

    ”…John Carpenter’ın en açık şekilde politik filmiyse, ‘Çılgınlığın Ötesinde’ye benzer şekilde popüler kültür ve medyanın kullanımını eleştiren ”Yaşıyorlar”dır (They Live). 1988 yapımı filmin açık şekilde ‘Reagan dönemine ait bir eleştiri’ olduğunu görmemek mümkün değil.
    Uzaylıların bir televizyon kanalı üzerinden yaydıkları sinyallerle insanların bilinçaltına verdikleri subliminal mesajları (tüm bilboardlarda ve dergi sayfalarında reklamlar yerine ”itaat et!”, ”düşünme!”, ”otoriteyi sorgulama!” gibi mesajlar yer almaktadır) görünmez kıldıkları bir dünyada geçen ‘Yaşıyorlar’da; uzaylılarla para ve statü için işbirliği yapanlarsa ‘Cumhuriyetçiler’dir:) Yaratılan sistemi sürekli kılan en önemli unsur ise, işsizlik oranının giderek artması ve sınıfsal ayrımın daha belirgin hale gelmesidir.Gerçeğin ayırdına varan ve sinyali kesmeye çalışan kişi de, şaşırtıcı olmayacak şekilde işçi sınıfından gelir. Tüm bu politik göndermelerle ‘marksist’ bir okumayı da mümkün kılan (Carpenter ise bunu ısrarla reddetmektedir) ‘Yaşıyorlar’; kuşkusuz stüdyo sistemi içerisinde çekilmiş en radikal filmlerden bir tanesi. Gösterime girdiği dönemde eleştirmenlerden sadece sınırlı bir ilgi görse de, zamanla daha etraflı analizlere malzeme olduğunu ve türünün en iyi filmlerinden birisi olarak kabul gördüğünü eklemek gerek. Matrix’ten 11 yıl evvel çekilmiş olduğunu hatırlatmakta da fayda var.
    Kaldı ki ‘Yaşıyorlar’ bir yana, ‘New York’tan Kaçış’ başta olmak üzere Carpenter; açık şekilde ’80′ler politikasına karşı güvensizliğini dile getirmiş, sisteme itaat yerine anarşiden yana tercih kullanmıştır. Kimi çevreler ‘cinsel politika’(!) üzerinden giderek filmlerindeki muhafazakar mesajları öne çıkartırken; kimileri de politik açıdan yaklaşarak Carpenter’ı stüdyo sistemi içerisindeki gelmiş geçmiş en ‘anarşist’ yönetmenlerden birisi olarak görmeyi tercih ederler. Tartışma götürmeyecek birşey varsa, o da Carpenter’ın son derece kişisel ve özgün bir sinema yaptığı…”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Carrie’ {Günah Tohumu} / Brian De Palma – 1976

    ‘Estetik’ beden eğitimi ve akabindeki banyo sahneleri ile açılış yapan bir çalışma. Güzel bir gerilim filmi olduğu muhakkak; ama salt ‘korku’ olarak değerlendirilmemeli.

    Kahramanımız (Sissy Spacek), ‘Carrie’ adında genç bir kız. Başta okuldaki hemcinsleri olmak üzere itilip kakılan ve hor görülen Carrie; evde de anlayışsız annesinin nobran davranışlarına maruz kalıyor. Okuldaki olayların temeline pek inilmese de, evde annesi ile yaşanan diyaloglar, zengin bir ‘dinsel altmetin’ ihtiva ediyor. Ahlâk tabusunu, inançsal önyargılarla pekiştiren anne, genç kızın en masum isteklerine dahi (makyaj, kıyafet) gem vurmaya çalışıyor. Bu da filmin ayrı bir yönü.
    (Carrie’nin ceza olarak kilitlendiği küçük bir odada, 12 Havarileri yemek yerken resmeden tablo dikkat çekici.)

    Tüm bu örselenmeler, o meşhur ‘balo’ sahnesinin bir hazırlığı sanki. Yönetmen, bilinçli olarak tüm enstrümanları Carrie üzerine inşa ederek, bir aşağıda yazacağım paragrafta, kahraman ile özdeşleşmemize yardımcı oluyor.

    Carrie denildiği vakit, herkesin aklına ilkin o balo sahnesi ve ‘domuz kanı’ gelir şüphesiz. Sözkonusu sahne, kesinlikle filmin can damarı. Carrie, tüm hırpalanmalarının acısını çıkartıyor bu sahnede; ‘telekinetik’ yeteneklerini kullanarak (bu yeteneği, annesi ile olan münasebetlerinde sezinleniyordu) çıkış kapılarını kilitliyor, eşyaları ölümcül amaçlarla hareket ettiriyor; velhasıl korku severler için nefis enstantaneler oluşuyor: Galonlarca kan, elektriğe tutulan / yanan bedenler, inleyen çığlıklar…
    Aynı sekanstaki (bir De Palma klasiği olan) ikiye ve üçe bölünen ekran, filmi daha da etkileyici kılıyor bence. Şöyle ki arkadaşlar; bir yandan ölüm sahnelerini izlerken, öte yanda da Carrie’nin tepkilerini ve gözlerindeki nefreti görebiliyoruz.

    Katliamdan tek sağ çıkan kızın finalde gördüğü halüsinasyon (sahneyi yazmama dahi gerek yok), tüm zamanların en korkunç sahnelerinden biri seçilmiş diye duymuştum.

    Sissy Spacek’ın oyunculuğu dört dörtlük. Filmde John Travolta’nın da ufak bir rolü olduğunu ekleyeyim.

    Bilincini kaybetmiş anne, bir bıçakla Sissy’in üzerine geliyor. Telekinetik güç yine devrede; ardı ardına hareket ettirilen hançerler, vahşice saplanıyor bedenin muhtelif yerlerine. O beden ki, arka fonda yer alan ‘çarmıha gerilmiş’ Meryem portresiyle bir armoni oluşturuyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Eyes of Laura Mars’ {Laura Mars’ın Gözleri} / Irvin Kershner – 1978

    Senaryo John Carpenter’a ait.
    Bir moda fotoğrafçısıdır ‘Laura Mars’ (Faye Dunaway). Şiddet ağırlıklı ve bilhassa ‘erotizm’ kokan reklam filmlerinin deklanşörüdür Laura Mars… Kendisinin birtakım psişik güçleri mevcut; şöyle ki arkadaşlar Laura, işlenecek cinayetleri önceden görebilme yeteneğine sahiptir.
    Ancak bir sorun var; Laura Mars cinayetleri ‘katilin gözüyle’ (1. kişi görüş açısıyla) görmektedir; dolayısıyla failin sureti ve kim olduğu konusunda bir fikri yok. Öldürülen kişiler de onun iş çevresinden yakın arkadaşları, alımlı mankenler vs… Bir süre sonra bunu polislerle paylaşmak zorunda kalacak ve ‘Tommy Lee Jones’in canlandırdığı komiser ile arasında duygusal yakınlaşma başlayacaktır. Bu da filmin ayrı bir boyutu.
    Dediğim gibi katilin kim olduğu bir muamma. İşte bu bağlamda yönetmen filmin ikinci yarısından itibaren bizi bir şüphe sarmalı içerisine itiyor. Bayan Mars’ın en yakın mesai arkadaşından tutun özel şoförüne dek herkesten kuşkulanmamızı sağlıyor.
    Cinayet sahneleri nispeten ürkütücü olmuş denebilir, puslu bir atmosfer içerisinde usulca kurbanlarına yaklaşan psikopat katil ve olayı birebir katilin görüş açısıyla yaşayan Laura Mars’ın gözlerindeki o müthiş tedirginlik. Birçok filme ilham kaynağı teşkil ettiğini düşündüğüm sahneler… (Mesela bir sahnede ofisinde rutin işlerle uğraşan Laura, yine o nöbetlerden birini geçiriyor. Ancak bu defa durum biraz farklı, zira hedef bizzat kendisi. Düşünsenize kadının halini, katilin gözünden kendisine doğru yaklaşıldığını görüyor. Ve akabinde o ıssız koridorda yaşanan nefes kesen kovalamaca…
    Arka fonda ise ”Sanatta şiddet ve erotizmin sınırı nedir?” gibi bir sorunsal mevcut. Bu çok bariz göze çarpıyor. Bir sahnede katilin kim olabileceği tartışılırken, ”belki de sizin çektiğiniz erotik fotoğrafların toplumdaki çürümeyi körüklediğine inanan ve ceza vermek isteyen biridir.” mealinden bir cümle zikrediliyor. Final ise tam bir sürpriz; katil hiç umulmadık biri çıkıyor. Kim olduğunu söylemeyeceğim tabii ki!

  • okaliptus80 diyor ki:

    - Cane’in yazıları beni korkutuyor. (Styles)
    - Korkacak ne var ki? Hiç gerçek gibi değiller. (Trent)
    - Senin bakış açından gerçek değil. Ve şu anda gerçek, bakış açını paylaşıyor. Cane’in yazılarında beni korkutan; ‘gerçek, onun bakış açısını paylaşırsa’ ne olacağı? (Styles)

    ‘In the Mouth of Madness’ {Çılgınlığın Ötesinde} / John Carpenter – 1994

    ‘Sutter Cane’ adlı korku romanları yazarı kaybolmuştur, ya da öyle sanılmaktadır. Soğukkanlı bir sigorta müfettişi olan ‘John Trent’, onu bulmakla görevlendirilir; yanına bir de yardımcı verilir: ‘Linda Styles’.
    Sutter Cane, yazdıklarını gerçeğe dönüştürebilme yetisine sahip bir yazar. Bir nevi ‘ilah’ mertebesinde. (bu arada S. Cane ile açık bir S. King göndermesi yapıldığından bahsedilmekte. Kısmen katılmamak mümkün değil gibime geliyor.) Trent ve Styles’ın ona ulaşmaları çok zor olmayacaktır ama sonrası tam bir felaket. Zira Cane o esnada boş durmamış ve yeni kitabını oluşturmuştur; ”In The Mouth Of Madness”..Ve sıkı durun arkadaşlar, bu yeni kitabın kahramanı da ‘John Trent’, böyle şeylere hiç itibar etmeyen Trent. İşte filmin esprisi de burada yatıyor; dediğim gibi Cane, yazılarını gerçeğe dönüştürebilen bir yazar. Trent ve Styles, ona ulaşmaya çalışırlarken ve sonrasında ”birebir kitaptaki korkutucu olaylara maruz kalacaklardır”. (Yani, yeni kitabın kahramanları olduklarını anlayacaklardır.) Mesela ”Bizans Kilisesi”, kilisenin önünde yaşananlar ve meşhur ‘tünel’ sahnesi. (bu sahneyi son paragrafta yazacağım.) Şunu da unutmadan söyleyeyim, Trent karakterini canlandıran oyuncu ‘Sam Neill’. (Omen 3, Jurassic Park, Event Horizon…) Ve performansıyla filmi esas sırtlayan isim. Nitekim kitabı tüm okuyanlar gibi onun da akıbeti pek hayırlı olmayacaktır.
    Bu film Carpenter’ın ‘mahşer’ üçlemesinin son halkası. Yine dünyanın sonunun geldiğinden dem vuruluyor, çizilen tablo yine çok karamsar. Filmde buna yol açan şey ise ”Popüler Kültür”. Filmin ilk dakikalarında Trent ve Styles arasında yaşanan bir diyalogda, Sutter Cane ve kitaplarının nasıl bir pop fetişi haline getirildiği güzel bir şekilde aksettiriliyordu biz izleyicilere. Ayrıca her iki karakterin de soyadına baksanıza!
    ‘Din’ de eleştirilerden payını almış. İnanç sisteminin bahsettiğim pop fetişleri karşısında nasıl zayıfladığı ve yerini yeni bir inanç ve ilaha bıraktığı: Yani Sutter Cane ve kitapları… Cane bir sahnede kendisinin inananları sayesinde ayakta kaldığından bahsederek bir tanrı portresi çiziyor ve diyor ki: ”Benim kitaplarım İncil’den bile daha çok satıyor.” Filmin genel atmosferi çok iyi, bir korku filminden beklenecek herşey var. Yaratıklar (ve yaratığa dönüşen okuyucular) bence bir hayli ürkütücüler; üstüne bir de ‘mistik’ havayı eklersek ‘Lovecraft’ ve onun herkesçe bilinen ”Call Of Ctulhu” hikayesinden açık bir alıntı göze çarpıyor.

    Ve gelelim ‘tünel’ sahnesine: S.Cane, tünelin bir ucunu açıyor. John Trent oraya doğru yöneliyor, o boşluğa… Styles’in elindeyse bir kitap; ‘İn The Mouth Of Madness’. Dilerseniz ben burada sözü keseyim, hep beraber Linda Styles’e kulak verelim:
    ”… Trent, geçidin ucunda durdu. Bilinmeyenin sonsuz ufuklarına baktı. ‘Stygia’ dünyası simsiyah uzanıyordu önünde. Trent’in gözleri kapanmayı reddetti. Göz kırpmadı, ama gizli, şeytani varlıklar onun için kırptılar. Aynı anda onları gördü.(yani Lovecraft yaratıklarını.) Kıvrılıp yukarı tırmandılar. Kapkara-dipsiz uçurumlardan sayısız şeytani, yüzyılın parlayan beyaz kemikleriyle gerilmeye başladılar. Anlatılamaz yaratıklar ordusu, dipsiz uçurumun ateşiyle parıldarken Trent’in üzerine doğru geliyorlardı.”

    Ben size daha önce hiç favori rengimin ”mavi” olduğunu söylemiş miydim?

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Fright Night’ {Korku Gecesi} / Tom Holland – 1985

    Tom Holland, çok sevdiğim Child’s Play serisinin ilk filminin yönetmeni olarak tanınır hep.
    85′te çektiği Fright Night kesinlikle ‘saf’ bir korku filmi olarak değerlendirilemez. 80′lerdeki ‘eğlencelik’ vampir filmlerinin en bilinen örneğiydi ve Show tv’de geceyarısı kuşağında defalarca verilmişti. Konu çok klâsik; geceyarısı korku filmleri izlemekten başka müptelası olmayan genç Charley, yan eve taşınan komşularının tuhaf davranışlarından işkillenerek onların vampir olabileceğine kanaat getirir. Akabinde bunları gözden düşmüş bir TV. yapımcısı ile paylaşır. İlk başlarda iddiaları safsata olarak değerlendiren eski ‘anchorman’, bir süre sonra Charley ile beraber vampir avcılığı yaparken bulacaktır kendini. Finale doğru tempo inanılmaz ivme kazanıyor.

    Fright Night inanılmaz eğlenceli, nefis bir korku/komedi çalışmasıdır.

  • okaliptus80 diyor ki:

    David Cronenberg sinemasının ilk dönem örnekleri, su katılmamış bir vahşet gösterisidir. Yönetmenin başlıca takıntısı ve teması olan canlı organizmalardaki değişim/dönüşüm, en rafine haliyle sunulur. Tıpkı kısaca geçeceğim filmdeki gibi (yazı spoiler içerir!) ;

    ‘The Brood’ {Hastanede Dehşet – 1979}

    Filmin baş kahramanı Frank, bir hastanede gözetim altında tutulan marazi eşi (Nola) ve üzerine titrediği küçük kızı (Candice) arasında gidip gelen orta yaşlarda bir adamdır. Hastahane baş hekimi Hal Raglan (Oliver Reed canlandırıyor.), tiyatro dramları oynamaya dek uzanan ilginç tedavi seansları kullanmasıyla ün yapmıştır. Hastası Nola ile de haddinden fazla yakındır. Frank’in ise en büyük derdi kızı Candice’yi annesinden ve bu garip hastahaneden mümkün mertebe uzak tutabilmek…

    Filmde, hastahane içerisinde tecrit edilmiş halde bulunan ve sekiz dokuz yaşlarında, ucube görünümlü kız çocukları var. Filmimizdeki vahşetin ve mide kaldıran cinayetlerin müsebbibi bu çocuklar, Nola’nın “bilinçaltı”nı eyleme dönüştürüyorlar esasında. Onun nefret ettiği/tepkili olduğu kişileri vahşi şekilde ortadan kaldırıyorlar. Üstelik finalde tanık olacağımız üzere aralarındaki bağ sadece psişik de değil…
    Gayet orjinal bir fikir görüldüğü gibi. Hatta çılgın… Yönetmen koltuğundaki isme bakmak yeterli zaten!

    Cronenberg’in orta karar filmlerinden. Ne bir Shivers, ne bir Scanners ne de Videodrome… Ama Kanadalı yönetmen, -bir parmak balla da olsa- sevenlerini tatmin etmeyi başarıyor.

  • HayalPerest diyor ki:

    Korkmak en büyük cesarettir…
    “Korkmak, biraz da gelecegini beklemektir” A. H. Tanpınar

    The Texas Chainsaw Massacre “74″

    Yasak filmler listesinde bir süre duran The Texas Chainsaw Massacre, Teksas’da ikamet eden bir yamyamın ağına düşmüş gençlerin başından geçenleri konu eder. Yenileri her ne kadar çıksada orjinal ve eski olan versiyonuna bir türlü yakınlık gösterememiştir…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Öncelikle hoş geldiniz! Ve katkı için teşekkürler.

    The Texas Chainsaw Massacre’nin artık kült kabul edilen ’74′ versiyonunu ben de epey beğenirim; favori korku filmlerinden bir tanesidir. (Yönetmen Tobe Hooper bu işin ehli bir isim zaten.) Derler ki, Stephen King yıllar önce bu filmi sinemada izlerken aktarılan iğrençliğe daha fazla dayanamamış; “Texas Chainsaw alçakça bir zırva yığınından ibaret!” ilenmesi eşliğinde salonu terketmiş.

    2004 yapımı -aynı adlı- remake’yi de sayarsak toplam 5 filmden müteşekkil serinin Dennis Hopperlı 1986 yapımı 2. filmi de iyiydi kanaatimce.

    Renee Zellweger’in oynadığı 1994 senesine ait “Texas Chainsaw Massacre – New Generation” ise iğrençti.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Killer Klowns from Outer Space’ (1988)

    Filmin yönetmeni Stephen Chiodo adında bir adam. İmdb’den kontrol ettiğim kadarıyla yönettiği ilk ve son film. Dikkatimi çekense bir 80′ler klâsiği olan ‘Critters’ filminin özel efektlerini yapmış olması. Critters, Piranhalar vs… tarzındaki yapımlar, bir dönem Jaws filminin popülarite ve başarısı üzerine peydah olmuşlardır.

    ‘Killer Klowns from Outer Space’ filmine gelirsek. Tam korku denemez bu yapıma. Victor Salva imzalı ‘Clownhouse’ adlı bir film vardır. Oradaki palyaçolar, akıl hastanesinden kaçmış tehlikeli üç firari idi. Burada ise palyaçolarımız fezadan yeryüzüne inmiş olup, insan ırkını yok etmeyi amaçlayan ucubeler. Dediğim üzere film korkudan ziyade absürt bir pure-thriller. B sınıfı ucuz korkuları sevenlere öneriyorum.

    ‘They Live’ filmi ile aynı yıl içinde geldiği dikkatli gözlerden kaçmamıştır. 80′ler ve Reagan dönemindeki mevcut güvensizlik ortamının sinemaya yansımalarından biri de bu film olsa gerek. Yıldız Savaşları Projesi dersem kafi gelir.

    Clownhouse, Killer Klowns from Outer Space, It (O) …
    Sanırım bir dönemin küçükleri palyaço fobisi ile büyümüştür.:)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Howling’ (1981) / Joe Dante

    Hayli sıkı bir ”kurt adam” filmidir The Howling. Bu defa kahramanımız bir kadın. Filmin, 80′lerin çiçeği burnundaki multimedya kültürüne referanslarla yüklü olduğunu da düşeyim.
    Aynı tarihlere denk gelen ve Griffin Dunne’nin oynadığı ‘Kurt Adam Londra’da’ diye bir film vardı. Baştaki o Britanya çayırlarındaki çaresizlik hissi ve meşhur saldırı sahnesi insanı umutlandırsa da malesef film korku olarak tatmin etmekten uzaktı. Hemşire hanımla olan ilişkinin doğurduğu tempo düşüklüğü, bir de Swat filmlerinden çıkmış gibi duran absürd final ile birleşmesin mi!
    ‘The Howling’ ise Kurt Adam Londra’da gibi romantizmin ve komedinin tuzağına düşmüyor. Halis bir seksenler korku çalışmasıdır ve bir Kurt Adam filmi olmanın gereğini layıkıyla yerine getirir. Efektleri de çok iyidir zamanına göre.
    Gremlinler’in yönetmeninden gözardı edilmemesi gereken bir korku filmi. Kanımca beyazperdedeki en iyi Kurt Adam çalışması.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Empire dergisi yazarı Adam Smith’e göre “Sinema Tarihinin En Korkunç 50 Filmi” : (Nispeten az bilindiğini düşündüğüm filmlerin açıklamalarını da beraberinde aktararak.)

    1-) ‘The Shining’
    (Stanley Kubrick, 1980)

    2-) ‘The Exorcist’
    (William Friedkin, 1973)

    3-) ‘Jaws’
    (Steven Spielberg, 1975)

    4-) ‘Halloween’
    (John Carpenter, 1978)

    5-) ‘The Texas Chainsaw Massacre’
    (Tobe Hooper, 1974)

    6-) ‘Night of the Living Dead’
    (George A. Romero, 1968)

    7-) ‘Yaratık’
    (Alien / Ridley Scott, 1979)

    8-) ‘Elm Sokağı’nda Kabus’
    (Wes Craven, 1984)

    9-) ‘Don’t Look Now’
    (Nicolas Roeg, 1973)

    10-) ‘The Birds’
    (Alfred Hitchcock, 1963)

    11-) ‘Sapık’
    (Psycho / Alfred Hitchcock, 1960)

    12-) ‘The Thing’
    (John Carpenter, 1982).

    13-) ‘Witchfinder General’
    (Michael Reeves, 1968)
    25 yaşındayken esrarengiz bir biçimde intihar eden (aslında bu tür şeyleri düşünebilmesi göz önünde bulundurulursa çok da şaşırtıcı değil) yönetmen Reeves’in vahşi, iç karartıcı kötümserliği Hammer dönemi korkunun bütün klişelerini kullanarak onlara korkutucu ve rahatsız edici bir gerçeklik kazandırıyor. Vincent Price toplumda güç kazanmak için cadılar icat eden sadist bir kontrol manyağını canlandırıyor.
    Etkileyici sahne: Bir “cadının” asıldığı açılış sahnesi. Kasvetli, sadistçe ve fazla gerçek.

    14-) ‘Carrie’
    (Brian De Palma, 1976)

    15-) ‘Night of the Demon’
    (Jacques Tourneur, 1957)
    Dana Andrews’ın kendini orta sınıf, tuhaf bir biçimde kibar olan ama şeytana tapan insanların içinde bulduğu ve Amerikalı bir psikyatristi canlandırdığı klasik siyah-beyaz doğaüstü gerilim filmi. Tourneur’ün yönetmenliği dört dörtlük. Hiçbir zaman histeriye kaçmıyor. Korku faktörü şeytana tapanların gündelik yaşamları.
    Niall MacGinnis’in sakin bir günde küçük bir fırtına kopartması.

    16-) ‘Suspiria’
    (Dario Argento, 1977)

    17-) ‘Invasion of the Body Snatchers’
    (Philip Kaufman, 1978)

    18-) ‘Yedi’
    (Se7en / David Fincher, 1995)

    19-) ‘The Haunting’
    (Robert Wise, 1963)
    Kısaca söylemek gerekirse tüm zamanların en iyi “hayaletlerin dadandığı ev” filmi. Wise “bilimadamları olağanüstü olayları araştırır” fikrinden yola çıkıyor ve çok iyi oyunculuklarla sağlam film tekniklerini harmanlıyor. Bariz şok taktikleri yerine kurnazlık ve önseziler ile korkutuyor.
    Etkileyici sahne: Doğaüstü güçler kapısını çalarken Julie Harris farkında olmadan bir hayaletin elini tutuyor. Bu sahnenin başından sonuna kadar yüzüne yansıması korku dozunu da arttırıyor.

    20-) ‘Sis’
    (The Fog / John Carpenter, 1979)

    21-) ‘Çığlık’
    (Scream / Wes Craven, 1997)

    22-) ‘Les Diaboliques’
    (Henri-Georges Clouzot, 1954)

    23-) ‘Fantasia’
    (Ben Sharpsteen, 1940)

    24-) The Evil Dead
    (Sam Raimi, 1983)

    25-) ‘Death Line’
    (Gary Sherman, 1972)
    Hastalıklı yamyamlar Londra metrosunda dehşet saçıyor. Uğursuz bir şeylerin olacağının önceden sezinlenmesi, çarpıcı kanlı sahneler ve şaşkın polis rolündeki Donald Pleasence. Bir korku filmi cenneti; ya da belki cehennemi.
    Etkileyici sahne: Yamyamların “Kapılara dikkat edin” diye homurdanması.

  • okaliptus80 diyor ki:

    26-) ‘Kehanet’
    (The Omen / Richard Donner, 1976)

    27-) ‘The Wicker Man’
    (Robin Hardy, 1973)

    28-) ‘Nosferatu’
    (F.W. Murnau, 1921)

    29-) ‘Kuzuların Sessizliği’
    (The Silence Of The Lambs / Jonathan Demme, 1991)

    30-) ‘Chitty Chitty Bang Bang’ *
    (Ken Hughes, 1968)
    * Bu ilginç bir örnek olmuş.

    31-) ‘Spoorloos: The Vanishing’
    (George Sluizer, 1986)

    32-) ‘Misery’
    (Rob Reiner, 1990)

    33-) ‘Sinek’
    (The Fly / David Cronenberg, 1986)

    34-) ‘Salem’s Lot’
    (Tobe Hooper, 1979)

    35-) ‘Magic’
    (Richard Attenborough, 1978)
    “Kuklanın vantroloğunu kontrol etmesi” oyunu çok eskimiş de olsa Anthony Hopkins’in şapka çıkartan performansı ve Kukla Corky’nin sesinin tüyler ürperticiliği filmi gerçekten korkunç yapıyor. Keith Harris ya da Orville kadar değil ama olsun.
    Etkileyici sahne: Anthony Hopkins’in yakınlarda olmamasına rağmen kuklanın gözlerinin açılması…

    36-) ‘Watership Down’
    (Martin Rosen, 1978)
    John Hurt, Richard Briers ve Roy Kinnear’ın seslendirdiği, Richard Adams’ın kitabından uyarlanan animasyon filminde bir tavşan ailesi yeni bir ev bulmak için yola koyulur. Tavşancıkların gerçeğe yakın kan göllerinde ölmeleri çocukların geceleri yalnız başlarına yatamayıp soluğu anne babalarının yataklarında almasına sebep oldu.

    37-) ’13. Cuma’
    (Friday 13th / Sean S. Cunningham, 1980)

    38-) ‘Bela’
    (Duel, Steven Spielberg, 1971)

    39-) ‘Oz Büyücüsü’
    (The Wizard Of Oz / Victor Fleming, 1939)

    40-) ‘The Amytville Horror’
    (Stuart Rosenberg, 1979)

    41-) ‘Korku Burnu’
    (Cape Fear / Martin Scorsese, 1991)

    42-) ‘Rosemary’nin Bebeği’
    (Rosemary’s Baby / Roman Polanski, 1968)

    43-) ‘Otostopçu’
    (The Hitcher / Rob Harmon, 1986)

    44-) ‘Kötü Ruh’
    (Poltergeist / Tobe Hooper, 1982)

    45-) ‘Dehşetin Nefesi’
    (Jacob’s Ladder / Adrian Lyne, 1990)

    46-) ‘Scanners’
    (David Cronenberg, 1980)

    47-) ‘When a Stranger Calls’
    (Fred Walton, 1979)

    48-) ‘Şeker Adam’
    (Candyman / Bernard Rose, 1992)

    49-) ‘Kurtadam Londra’da’
    (An American Werewolf In London / John Landis, 1981)

    50-) ‘Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’
    (Cabinet des Dr. Caligari, Das / Robert Wiene, 1920)

  • oscar1895 diyor ki:

    Bu arada yukarıda benim pek de sevmediğim They Live’ın adı geçmiş. Yanlış hatırlamıyorsam, Slavoj Zizek bu film için ”Hollywood’un elinden çıkan en solcu filmlerden biri” demişti.

  • November76 diyor ki:

    ‘The Skeleton Key’ {İskelet Anahtar – 2005} / Iain Softley

    Genç bir bayanın hasta bakıcı olarak bir çiftlik evine felç geçirmiş bir yaşlı adama bakmak için yerleşmesi ile başlayan filmde, kadının yavaş yavaş adamda bir tuhaflık olduğunu fark etmeye başlıyor. Ev sahibi yaşlı kadının bir tür büyücü olduğunu düşünmeye başlayan kızın başından hiç tahmin edemediği olaylar geçiyor.

    Son dönem korku filmleri arasında sevdiğim filmlerden bir tanesidir, ses efekti yok, kullanılan renkler ve manzaralar çok canlı ve kıpır kıpır müzikler kullanılmasına rağmen yarattığı merak ve gerilimle eski korku filmleri tadında. Tavsiye ederim.

  • devilbooy diyor ki:

    Selamlar..burada yazan arkadaşlar ve özellikle okaliptus80 nikli arkadaşımızın korku sinemasıyla çok yakından ilgilendiğini gördüğümden sizlerle tanışma anlamında bir mesaj yazmak istedim..bende sizler gibi korku ve korku sinemasıyla küçük yaşlardan itibaren ilgilenen ve bu alanda kendimce bazı şeyler yapmaya çabalayan biriyim..www.korkusitesi.com sitesini bundan 5 yıl önce kurdum ve kendi çabalarımla bir yerlere getirdim..taktir edersinizki böyle türk siteleri bulmak çok mümkün değil olsada çok geniş içerikler bulmak imkansız gibi birşey..benim amacım bu sinema dalına ve korkuya ilgi duyan herkesi bir çatı altında toplayabilmek..ve gördüğüm burada yazan arkadaşlarda geniş bilgi ve birikim sahibi insanlar..demek istediğim şudurki tanışalım herkes kendince ne kadar bilgiye sahipse bu site altında diğer korku severlerle paylaşalım..lütfen bu linke bir göz atın..bu takıma dahil olmak isteyen her korkuseveri bekliyoruz..http://www.korkusitesi.com/ks-team
    ayrıca yasin@korkusitesi.com mail adresine yazabilirsiniz..şimdiden teşekkürler..

  • milsin diyor ki:

    Pontypool

    gerçekten ilginç bir zombie hikayesi … bu sefer virüs ne kan yoluyla ne hava ile nede başka biçimde bulaşıyor virüsün kendisi ingilizce yani konuşulan dildeki bazı kelimelere bulaşmış bu kelimeleri söyleyen virüsü kapıyor ve sonuç kan revan … gerçekten ilginç bir film korku sinemasını seven arkadaşlar muhakkak seyretmeli…

  • milsin diyor ki:

    The Cottage

    iki kardeş fidye için büyük bir mafya liderinin kızını ıssız bir dağ evine kaçırırlar… ekipte üçüncü kişide kızın erkek kardeşidir… ilk başta sorunsuz ilerleyen kaçırma ve fidye hadisesi film ilerledikçe kahramanlarımızın eline yüzüne bulaştıracakları bir sürece dönüşecek ve de ortaya testereli katile benzeyen bir caninin ortaya çıkması ile hepten arapsaçına dönecektir… filmimiz 1 açıdan diğer korku filmlerinden ayrılıyor ama söylersem espirisi kaçacağı için söylemiyorum :)) izleyin görün…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘ The Innocents ‘ {1961} / Jack Clayton

    Genellikle İngilizlerin yaptığı en sıkı korku/gerilim filmi olarak dile getirilen filmimiz; büyük bir malikanede öksüz iki çocuğua bakmak için tutulmuş Bayan Giddens’ın başına gelen olayları anlatır. Çocukların önceki dadılarının tuhaf ilişkisini ve ertesinde gelen intiharını öğrendikçe film gittikçe tekinsiz bir hal almaya başlar.

    Oluşturduğu gotik atmosfer ve psikolojik gerilimle izleyeni alıp götüren filmin dramatik yönü de oldukça kuvvetli. Henry James’in “Yürek Burgusu” adlı kitabından uyarladığı filmde yönetmen Jack Clayton’un titizlikle çıkardığı yönetmenlikse göz doldurucu. Tabii Giddens rolündeki Deborah Kerr de oldukça başarılı. Ayrıca filmin senaryosunda ünlü yazar Truman Capote’nin de parmağı olduğunu belirtmek de fayda var.

    Oluşturduğu atmosfer ve yakaladığı gerilimle eski usül korku filmi severlerin kaçırmaması gereken bir film!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Amenabar’ın ‘The Others’inin 1. dereceden esin kaynağıdır ayrıca. Dört dörtlük bir korku filmi. Kadir’e teşekkür ediyorum paylaştığı için.

    Aynı döneme ait bir diğer esin kaynağıysa Robert Wise imzalı ‘The Haunting‘ (1963). The Innocents’i sevenler bu filme bayılacaklardır. Film, göstermeden korkutuyordu. Ben de hiç açık etmeden geçiyorum şimdilik…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Nightbreed’ (1990) / Clive Barker

    Aaron Boone (Craig Sheffer), kimi fizyolojik sorunlardan muzdarip bir genç. Kabuslar, halüsinasyonlar görmektedir sürekli. Lori adında bir kız arkadaşı mevcut. Ve bir de ona yardımcı (!) olmaya çalışan doktoru Decker (David Cronenberg) var.
    Şehirdeyse korkunç cinayetler işlenmektedir. Aileleri hedef alan ve Costa Gavras’ın ‘Sıkıyönetim’ {Etat de siege} filminden aşina olduğumuz o beyaz bezden maskeyi takmış eli palalı bir seri katil, adeta dehşet saçmaktadır. Doktor Decker, bilinci pek yerinde olmayan Aaron’a yamamaya çalışır bu cinayetleri. Ve onu “kandırmayı” başarır da!
    Kahramanımıza, rüyalarına da giren “Midian” yolu görünür böylece. Öyle ya, bir günahkardır o artık!

    Midian ismini filmde ilk kez açılış sahnesinde, Lori’nin ağzından duyarız. Midian, bir kasaba… Gün ışığına çıkamayan, insan etiyle beslenen ve yerin altındaki özel bir mekanda toplanmış “yaşayan ölüler”e ve “mutant”lara ev sahipliği yapan, kervan geçmez bir kasaba. Aaron, acaba “dışarıdaki” hayatın uğramadığı bu ölüler “kolonisi”ne dahil olabilecek midir? Bunun için bazı “bedeller” gerekiyor çünkü.

    Bu arada dışarıdaki hayatın uğramadığı dedim de… Bir süre sonra ifşa olacaktır Midian ve o sığınak. “Sığınaktakiler” ve polisler karşı karşıya gelmeye çok yakındır! “Ucube” değil mi sonuçta! (Tod Browning’in ‘Freaks’ını analım.)

    Midian’daki ucubelerin hepsi birbirinden renkli. İzleyecek olanlara bırakayım. Ki yönetmen, ‘Hellraiser’ serisinde de yapmıştı bunu: Çivi Kafa ve arkadaşlarını unutmak mümkün mü!
    Clive Barker’in ‘Jabal’ adlı kitabından uyarlanan Nightbreed, 100 küsur dakikalık süresi boyunca temponun hemen hemen hiç düşmediği, en sağlamından bir korku sineması örneği. Katmanlara ayrılmış yer altı dizaynı, en az yaratık dizaynları kadar başarılı. Dış mekan tasarımları da gayet iyi. Özellikle tapınağı çevreleyen yeşillik alan göz okşuyor. Danny Elfman imzalı müziğini de unutmuyoruz elbette.

    - – - Lütfen İzlemeyen Okumasın – - -
    Yüzü maskeli katil rolünde pek başarılı Kanadalı yönetmen. Yalnız katilin o olduğunu biraz erken öğreniyoruz sanki: Mezarlığın girişi, araba ve Lori’nin barda tanıştığı o kız… Bu da haliyle merak unsuruna vurulan bir darbe oluyor.
    Şunu da eklemek gerek. Filme korkutuculuğunu veren asıl unsur ucubeler değil. Bilakis, onlar bir süre sonra -devletin silahlı gücü karşısında- mağdur konumuna bile düşüyorar. (çatışmayla geçen son yirmi dakika gibi.) Filmin asıl rahatsız edici kompozisyonu, iki yüzlü ve acımasız seri katil “Doktor” Decker…

  • oscar1895 diyor ki:

    Drag Me to Hell (Kara Büyü) – Sam Raimi

    Westernden dram-suç filmine, ordan da çizgi roman uyarlamasına çeşitli türlerde gezinen yönetmen Sam Raimi, kendi kulvarına esaslı bir dönüş yaptığı bir film Drag Me to Hell.

    Bankadaki müdür yardımcılığı mevkisine erişebilmek için her yolu mubah gören sevgili banka memuremiz Christine Brown, yaşlı ve görüntüsü nahoş bir teyzemizin borcunun vadesini uzatabilecekken, Bayan Ganush’un bu isteğini geri çevirir. Bunun üzerine Bayan Ganush her şeyden önce kendisinin bu genç ve güzel kadın tarafından aşağılandığını düşünerek ona meşhur Lamia büyüsünü yapar.

    Konusuna aldanmayın sakın. Filmin öyle büyük laflar etmeye hiç niyeti yok. Hayli ürkütücü sahnelerinin yanında, oldukça da keyifli dakikalar yaşatıyor seyircisine. Evet belki teknik olarak yönetmenin amatör ruhu hissedilmiyor; fakat özellikle sinekli sahnede iyice hissedilen teknik mükemmelliyetçiliğinin yanısıra, kendisini çok da ciddiye almayan bir filmle karşı karşıya olduğumuzun altını çizmek gerekir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bu sene, Trier’in ‘Antichrist’i ile birlikte ismini en çok duyduğumuz korkulardan… İkisini de henüz izleyebilmiş değilim.
    Korku sinemasına mesafeli olduğunu bildiğim sevgili Oscar’ın beğenisini çekebildiğine göre sağlam bir yapım olmalı.

    Sam Raimi’nin, Örümcek Adam’lardan tekrar ilk göz ağrısına döndüğünü görmek de güzel!

  • oscar1895 diyor ki:

    Zombieland (2009) ve Korku-Parodi sineması

    28 Days Latter zombili filmlere bakış açımızı büyük ölçüde değiştirmişti. Bildik zombi filmlerindeki gibi, zombiler ağır hareket etmiyor; hatta koşuyorlardı. Oldukça da karamsar bir bakış açısına sahipti. 28 Days Later’ın sadece bir devam filmi çekilmekle kalmadı (bkz. 28 Weeks Later), aynı zamanda birçok filme de biçimsel olarak etki etti. Bunlardan biri de yine hınzır İngiliz yazarları Simon Pegg ve Edgar Wright’ın kaleme aldıkları; yine Wright’ın yönetip, Pegg’in başrolünü üstlendiği muhteşem zombi filmi Shaun of the Dead’ti. Hatta 28′li filmlerden bile çok daha iyiydi. Özellikle iğrençlikte sınır tanımayan Scary Movie serisi başta olmak üzere, iyice suyu çıkan, anlamını yitiren ‘parodi sinemasına’ da hayat vermişti adeta. Üstelik hınzır komedi anlayışının yanısıra, tüketici toplumunu da oldukça ağır bir şekilde eleştirmekten geri kalmıyordu. aynı ekip yıllar sonra bu defa polisiye türüne el atıp Hot Fuzz’ı çektiler; ancak aynı başarıyı yakalayamadılar.

    Yukarıdaki görsellerden ilki ‘Shaun of Dead’ filminden, diğeriyse ‘Zombieland’ filminden. Görüldüğü üzere süpermarketler, zombi filmlerinde tüketici toplumunu eleştirmenin vazgeçilmez unsurlarından. Shaun of Dead’teki sahne elbette çok daha başarılı çok daha komik ve çok daha anlamlıydı.

    Shaun of the Dead’ten beş yıl sonra gelen Zombieland de yine aynı çıkış noktasından hareketle çekilmiş gayet eğlenceli bir yapım. Zombilerin istilasından kaçan bir grubun yolda yaşadıkları maceraları, eğlenceli bir üslupla masaya yatırıyor.

    Zombieland’in dikkat çeken tarafı başta korku türü olmak üzere birçok filme yaptığı göndermeler. Sadece zombili film klişelerini kullanmakla kalmıyor üstelik bu tür filmlerde dikkat edilmesi gereken birtakım kuralları da madde madde yatırıyor masaya. Bunun yanısıra zombili film klişeleriyle yetinmeyip Psycho, Ghost Busters gibi birçok filme de şapka çıkartıyor. Hatta Bill Murray’nin kendisini de kısacık da olsa görme şansını yakalıyoruz. Zaten sürekli film muhabbeti yapan kahramanlarımızın yolu Hollywood’tan da geçiyor.

    Zombileri, giderek yalnızlaşan 21.yüzyıl insan modeliyle özdeşleştiren, Woody Harrelson ve Abigail Breslin gibi oyuncuların oynadığı, son derece keyifli bir korku-parodi filmi.

  • oscar1895 diyor ki:

    Bu arada sevgili Okaliptus adını zikretmişken Antichrist hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.

    Muhtemelen en çok filmin giriş ve kapanış sekansları konuşulacaktır. Gerçekten de kamera, ışık ve kurgunun muhteşem uyumuna tanıklık ediyorsunuz.

    ”Delidir, ne yapsa yeridir” deyip bir Trier filmini izlemeye başladığımızda, hemen her şeye hazırlıklı olmak gerekir. Daha önce de Idiots’ta şahit olduğumuz yakın çekim çiğ porno sahneleriyle bu filmde de karşılaşıyoruz. Bolca da şiddet içerikli sahneler var. Hatta birkaç sahnede en sağlam bünyede bile hasar yaratabilecek iğrençlikler var.

    Baştan sona Freud’un fikir ve düşüncelerinden beslenen filmin merkezinde her ne kadar Willem Dafoe olsa da, filmi götüren esas isim Charlotte Gainsbourg olmuş. Yine bir Trier kadını var karşımızda. Vakti zamanında sevgili Milşin’in Trier’in ‘kadınları’ hakkında yazdıklarını hatırlıyorum da; önceki filmlerindeki kadınlar acı çeken kadınlardı. Bu defa acı çekerken, çektiren bir kadın hatta çok daha fazlası var. Film kesinlikle kadınların, özellikle de feministlerin tepkisini çok çekecektir.

    ”Ağlayan kadın hile yapan kadındır.”

    Ayrıca film büyük usta Tarkovsky’e adanmıştır.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Tarkovsky’e mi adamış filmi? Merakımızı daha da perçinlemiş oldun şimdi sevgili Oscar.

    Amerikalılar “feeling good” mu derler? (Doğru yazmışımdır inşallah.:) İzle ve kendini iyi hisset! Frank Capra ve o ünlü filmi, yılbaşı akşamlarının değişmez müdavimiymiş hâlâ. Bense -nazarımda hiçbir anlam taşımayan- aynı akşamı bir korku filmi izleyerek geçirdim. (Ardından kimi Buster Keatonlar…)

    ‘The Little Shop of Horrors’ {Küçük Korku Dükkanı – 1960} / Roger Corman

    Hiç unutmuyorum o günü… 90′ların ilk yarısıydı. Sabahın erken saatlerinde Trt’nin bir kanalında Fatma Girik/Suphi Kanerli ‘Üsküdar İskelesi’ni izlemiştim. Öğle sularındaysa HBB adlı şu an olmayan bir vericinin yayınladığı Küçük Korku Dükkanı’nı. Bu şirin filmi yıllar sonra yeniden izlemek çok iyi geldi .

    Roger Corman, 50′ler ve 60′lar korku sinemasının önde gelen isimlerinden bence. B tipi filmlere imza atar çoğunlukla. Özellikle Edgar Allan Poe’den yaptığı uyarlamalarıyla meşhurdur. Yönetmenin ‘House of Usher’ adlı çalışması, janrın unutulmazlarından. Gelelim Küçük Korku Dükkanı’na…

    Seymour adlı sakar ve şaşkın bir genç, çiçekçide çalışmaya başlar. Aksi patronu tarafından kovulacakken, “dahiyane” bir fikirle kurtarır işini. Evindeki küçük sinek kapan çiçeğini dükkana getirir, olanlar da olur. Konuşmaya başlayan çiçek, sahibinin dışarıdan getirdiği insan bedenleriyle beslenen bir ölüm makinasına dönüşmeye başlar. Gitgide semirir, büyür. Bundan habersiz müşterilerse hayranlıkla izlerler durumu. Son sahneleri ile korkutan, keyifli bir kara mizah.
    Yan rollerden birinde Jack Nicholson… Dişçideki papyonlu ve çok konuşan müşteri.

    Sadece iki günde çekilmiş film. (Müzikali de yapıldı 80′lerde.) Mütevazi imkanlarla kotarıldığı besbelli. Bence iyi de bir film. Efektler ile büyüyen zamane korku seyircisine göre değil yalnız.

    “Beni besleeee!”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Der müde Tod’ {Destiny – Üç Işık} / Fritz Lang – 1921

    İnsanın “kaderinden kaçamayacağını” ana mesaj belleyen film, dört bölümden müteşekkil. Ancak evvela iki baş kahramanımız ile tanışmamız gerekiyor. Bir tanesi, Lil Dagover’in hayat verdiği âşık kız; ötekiyse “ölüm”ü temsil eden siyah pelerinli “yabancı”. Bu yabancı ya da “azrail”, ilk karelerde ekrana yansıyan sevgililerden erkek olanını “yanına alıyor.” Sevdiği adamın peşinden ölüler/hayaletler diyarına gelen ve kendisine yalvarırken gördüğümüz genç kızı ise hipnotize ediyor. Ve herbiri yanan bir mum ile ifade edilen üç kısa hikayeye adım atmış oluyoruz. (Hikayelerdeki kızı oynayan da aynı isim bu arada.)

    Binbir Gece Masalları’nı andıran filmimizdeki öykücüklerin ilki, camileri, sarayları ve pazar yeriyle bir Müslüman ülkesinde geçiyordu. Allah, Muhammed kelimelerinin geçtiği ara yazılardan hatırladığım kadarıyla, Ramazan ayı yaşanmaktaydı. Bir halife vardı, bir de Frank erkeğine gönül veren kızı…
    İkinci hikaye İtalya’da geçiyordu. Monna Fiametta…
    Atlı şövalyeleriyle aklımda yer eden son öykü ise bir Uzakdoğu ülkesinde hayat buluyordu.

    Öykülerin ortak özellikleri, “yasak aşk” ve “ölümden kaçılamayacağı.” Siyah pelerinli yabancı, bölümlerin sonunda iki sevgiliden erkek olanını o kaçılamayan kaderle tanıştırıyordu. (Bir bölümde sevgililere ölümcül kılıç düellosu yaptırır.)

    Mumlar söner, hikayeler tamamlanır, bu kez anlatıcı değil dinleyici konumda bulunan Şehrazat uyanır. “Yabancı” tarafından, sevdiği adamın hayatına karşılık kendisinden istenen bir bedeli ödemeye hazır mıdır? (…)

    İmza attığı Nibelungen’lerdeki “Germen ruhu”ndan çok etkilenen Nazi idarecilerince kendisine önerilen görevleri reddeden Fritz Lang, mimar oluşunun avantajını bu filmde de kullanıyor. Işık / gölge oyunları başta olmak üzere, fevkalade güçlü bir ekspresyonist eser var karşımızda. Ona keza dekor ve kostümler… Görüntü ise sepya dediklerinden… Sessiz filmin en olmazsa olmazlarından müzik kullanımı da ayrı güzel.

    Dışavurumcu bir ‘fantastik’ izlemek gibisi var mı!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Collector’ {Koleksiyoncu – 1965} / William Wyler

    Klasik Dönem Amerikan Sineması’nın(diğer başlıkta da adı çokça anılan) usta yönetmeni William Wyler’ın kariyerinin son döneminde ortaya çıkan, filmografisinde ayrıksı duran bir çalışma ‘Koleksiyoncu’…

    Oldukça neşeli bir şekilde, bir adamın şehrin uzağında, yeşillikler arasında bir kelebek avıyla oldukça neşeli bir şekilde başlar filmimiz. Daha sonra ise takip edilen bir kadın ve kaçırılması ekrana gelir…

    Bu türdeki diğer filmlerde olduğu gibi Freddie’nin Miranda’yı kaçırma sebebi ne paradır, ne sapkın zevkler(işkence, tecavüz vs.) ne de intikamdır… O, Miranda’ya aşıktır!

    Benzerlerinden çok farklı bir çıkış noktasına sahip olan Koleksiyoncu; yaşattığı gerilimin yanında sınıf farklılıkları, psikoloji gibi konulara da değiniyor. William Wyler’ın farklı bir türde de başarılı olabileceğini gösterdiği film; Terence Stamp ve Samantha Eggar’ın olağan üstü oyunculukları ve unutulmaz birçok sahnesiyle görülmesi gereken bir film oluyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Little Shop of Horrors’ demişken… Bu film dışında da başka Corman filmlerinde yer alan Jack Nicholson bir röportajında “Günümüzde o filmlerde oynadığım kadar kötü bir oyunculuk göremiyorum” diyerek espirili bir yaklaşım getirmişti usta oyuncu, oyunculuk kariyerinin ilk yıllarına… Genelde ‘kitch’ öğelerle bezeli Corman alameti farikasının en ünlü ve keyiflilerinden “Küçük Korku Dükkanı”.

    Ayrıca “The Innocents” ile “The Others” arasında çok doğru bağlantı kurmuş sevgili okaliptus80. Ben de ek olarak bir de bu iki filmin afişini karşılaştırın derim.

  • oscar1895 diyor ki:

    Geçtiğimiz sezon tüm dünyada ve nihayet Türkiye’de Paranormal Activity adındaki korku filmi oldukça konuşuldu / konuşuluyor. Yıllar önce çekilen The Blair Witch Project’in gerçeklik hissiyatı uyandıran biçiminden yola çıkılarak çekilen film genç bir çiftin eve dijital kamera alıp karanlık geçmişinden kalan ‘ötekilerle’ başının dertte olduğunu iddia eden hanım kızımızın sorununu çözmeye çalışmalarını konu edinmekte.

    Filmin en büyük kozu sadece gerçeklik hissiyatı uyandıran biçimi değil, aynı zamanda üzerinde durdukları konunun ilgi çekici tarafı. ‘Biz uyurken neler oluyor?’ sorusu tamamını çiftimizin dijital kamerasıyla izlediğimiz filmin amacına hizmet ediyor. Uyurken tamamen savunmasız durumda oluşumuzdan ötürü korku türü için gayet zengin bir malzeme olduğu bir gerçek. Öyle olmasa Elm Sokağı Kabusu serisi bir nesli bu kadar çok etkileyemezdi sanırım. Ne var ki olup biten onca şeyden sonra karakterlerimizin inatla çekimlere devam etmesi bir süre sonra filmin inandırıcılık yönünü zayıflatıyor. Kadın her ne kadar kocasını ikna etmeye çalışsa da, kocanın elindeki bunca olağanüstü görüntülerin kaydedildiği kasetlere rağmen çekimlere devam etmek istemesi, öykünün bir süre sonra zıvanadan çıkması filmin etkileyiciliğini zayıflatıyor. Hatırlayacak olursanız Cloverfield de aynı dertten muzdaripti.

    Yine de yaratıcılıklarını konuşturup masrafsız kotardıkları film için ekibi kutlamak lazım. DreamWorks şirketinin dikkatini çeken yapım şirketin bin bir türlü pazarlama yoluyla dilden dile dolaştı ve tüm dünyada nam saldı. Bir de şirketin film için yaptığı bir trailer var ki, sanırım filmin bu kadar çok konuşulmasını, bu kadar çok popüler olmasını sağlayan en büyük pazarlama etkenlerinden. Bilmeyenler için kısaca değinmek gerekirse, güya bir salonda bu filmi izleyenlerin görüntüleri kaydedilmiş ve bu görüntüler seyirciye gerçeklik hissiyatı uyandıran filmin, gerçeklik hissiyatı uyandıran trailerı olarak sunulmuş. Salondakiler hemen her sahnede yerlerinden sıçrıyorlar. Masrafsız bir filme (15 Bin Dolar) trailer yapıp, yanısıra çeşitli pazarlama teknikleriyle (‘Tek başınıza izlemeyin.’, ‘Meğer film lanetliymiş.’ gibi haberler…)ve bir de alternatif finalle biraz para harcamalarının, kazandıkları paranın yanında lafı bile olmaz sanırım.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Paranormal Activity’i henüz izlemedim. The Collector ise, sevgili Kadir’in de değindiği gibi, William Wyler’ın kariyerinde apayrı bir yerde duruyor sanki.

    Max Reinhardt vb. tiyatrocuların da kaynaklık edenler arasında bulunduğu Dışavurumcu akıma dahil iki fantastik film ile (Orlac’ın Elleri ve Praglı Öğrenci) devam etmeyi düşünüyorum. Öncesinde…

    Paul Leni’nin Almanya dönemi çalışmalarından ‘Das Wachsfigurenkabinett’ {Mumyalar Müzesi – 1924} filminin, Fritz Lang’ın Der müde Tod’una çok benzediğini söylemek gerek. Bir balmumu müzesini ziyaret eden yazar, buradaki adamın kendisine gösterdiği üç tarihi şahsiyet üzerine hikayeler yazmaya koyulur. Bu da izlenecek üç bölüm demektir: Harun Reşid, Korkunç İvan ve Karındeşen Jack… (Emil Jannings, Conrad Veidt, Werner Krauss gibi ünlü Alman oyuncularca canlandırılmışlardı.)
    Karındeşen Jack bölümü çok kısa tutulmuştu. Yasak savar gibi yerleştirilmiş sanki. Abbasi sarayında geçen -halife ve bir kız arasında yaşanan münasebete, bazı saray entrikalarına tanık olduğumuz- ilk bölüm, en başta set tasarımlarındaki ustalığıyla dikkat çekiyordu. (Evvela Bağdat Hırsızı gelir akıllara.) Paranoyak Rus Çarı’nın etrafında dönen ikinci bölümse, bir zehirleme girişimini anlatıyordu.
    Aşk, yine başat öğeydi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Orlacs Hände’ {Orlac’ın Elleri – 1924} / Robert Wiene

    Alman Dışavurumculuğu’nun manifestosu ‘Das Cabinet des Dr. Caligari.’de “şeytani efendisi” Doktor Caligari’nin hipnozlarının tesiri altına giren ve suç üstüne suç işlemeye başlayan Cesare, ölüm ila delilik arasında gidip gelir. Ürkütücü dekor ve eşyalara, metafizik boyutlar eklenmiştir.
    İki filmin de yönetmeni aynı kişi ve konuları hemen hemen birbirine benzer. Üçüncü bir ortak noktalarıysa, Conrad Veidt… 1919′da Cesare, 26′da Balduin gibi unutulmaz karakterlere bürünen aktörü, bu kez filme ismini veren piyanist Orlac rolünde izlemiştik.

    Film süresince sabrını muhafaza eden müşfik sevgilisinin, bir sonraki sahnede resital verirken gördüğümüz piyanistimizden aldığı aşk dolu mektubu okurken yüzüne yansıyan neşe ile açılır film. Orlac, sevgilisini görmek için çıktığı tren yolculuğunda korkunç bir kazaya maruz kalır ve iki elini de kaybeder. Cerrahi bir müdahale ile “ellerine kavuşur” piyanist. Bu saatten sonra izleyiciyi, Dışavurumculuğun tüm “habis” unsurlarının (ürkütücülüğün/trajedinin simgesi boş sokaklar, karanlık odalar, şeytani dürtüler, cinayet, dehşet…) geçit resmi yaptıkları kabus dolu dakikalar bekler. Ve tabii ki halüsinasyonlar gören Orlac’ı da… Vasseur isminde idamlık bir katilin “elleri”ni taşımaktadır ve saplantı haline getirdiği söz konusu eller, ona “öldürmeyi” telkin etmektedirler. (…)

    Yan karakterler ve sürpriz bir finalle zenginleşen Orlacs Hände, sokakların en az Pabst’ın Garbo ile çalıştığı “Die freudlose Gasse” kadar amaca hizmet ettiği; ışık/gölge kontrastının (gece çekilen kurtarma sahneleri…) ve kamera hilelerinin (Murnau’nun Nosferatu’su üzerimize üzerimize gelmiyor muydu?) gayet cömert kullanıldığı; birçok açıdan İskandinav oda tiyatrosundan esinlenme -Kammerspielfilm- ‘Der letzte Mann’ı çağrıştıran, muhteşem bir deneyim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Zavallı şeytan! Bana ne verebilirsin ki?” (Faust – Goethe)

    ‘Der Student von Prag’ {Praglı Öğrenci – 1926} / Henrik Galeen

    Ruhunu iradi şekilde şeytana satıyor olma durumu, aydın konformizmi üzerinden (Il Conformista, Mephisto vb.) ele alınacaktı sonraki senelerde. Bir farkla ki; kişinin kendini teslim ettiği Mephisto’su, “düzen” ve sistem olarak belirmekteydi. Ama ya Der Student von Prag…

    Dışavurumcu Sinema’nın bu anıt filmi, Stellan Rye & Paul Wegener ikilisinin yönettikleri -aynı adlı- 1913 tarihli ilk çevrimin yeniden uyarlamasıdır. Rejisörlük koltuğunda, kariyerine ‘Der Golem’ gibi bir filmle başlayan Henrik Galeen bulunmaktadır.

    Goethe’nin senelerini verdiği “Faust”unun modern bir hali gibi duran yapımda, ‘aldatılmış saflığın’ temsilcisi doktora karşılık gelen Balduin; ‘bilimin aşağılanmasının’ temsilcisi Mephisto’nun eşitliğiyse Scapinelli oluyor. (Murnau’nun filmi, ayrı bir yazının konusu.)

    Tıpkı Faust gibi manevi değerler ila dünya nimetlerinin çekiciliği arasındaki uzlaşmazlığı izlek edinir yapım. Prag’da üniversite okuyan ve en büyük meşgalesi eskrim olan yoksul genç Balduin (Conrad Veidt), ilk kez bahçede tek başına otururken kendine görünen gizemli yabancı -ya da şeytan- Scapinelli’nin (Werner Krauss) vaatlerine direnmeye çalışır ama nafile… Onu en zayıf anlarında, en zayıf noktasından yakalamaktadır çünkü. 600.00 florinlik bir “anlaşma”ya imza atan öğrencimizin aynadan akseden “ikinci” bedeni, “içerisindeki” şeytanın ihtiraslarına/kötü emellerine amadedir artık.
    Son pişmanlıksa fayda getirmeyecektir! (Finaldeki yüzleşme sahneleri muhteşem çekilmiş.)

    Filmde, Kont Schwarzenberg, kızı ve tek varisi Margit, Margit’in nişanlısı Baron Waldis, yüksek aristokrasinin temsilcileri. Topluca atlı safariye çıkıyorlar. Bunları, eserin büyük kısmına sinen “üçlü “aşk”ı vurgulamak için geçiyorum. Balduin, Margit’i; çiçekçi/fakir kız Liduschka ise Balduin’i sevmektedir.

    Arkadaşından Balduin’e: “Şeytan, seni parmağında oynatıyor!”

    Mezar taşından: “Balduin, burada yatıyor. Şeytan ile savaştı ve kaybetti!”

  • okaliptus80 diyor ki:

    Güzel bir “ada”, 7. sanat için sinematografi açısından eşsiz bir nimettir. Sinema, bu nimeti suyunu çıkarıncaya dek kullanmıştır da: Adalar, kimi zaman ayrı dünyaların insanı durumundaki kadın ve erkeğin zoraki yakınlaşmalarına (‘Heaven Knows, Mr. Allison’…); bazen gülümseten olaylar yumağına (Mackendrick’in ‘Whisky Galore!’si…); bazı vakit savaşlara (Sternberg’in Japonya dönemi çalışması ‘Anatahan’…); çocuklar arasındaki ölümcül erk mücadelesine (Brook’un ‘Lord of the Flies’i…); siyasi olaylardan uzak durmak isteyen kahramanların can simitliğine (Kıral’ın Av Zamanı…); galiba en fazla da gözleri okşayan tabiat görüntülerine (Kaneto Shindô’nun ‘The Naked Island’ı…) sahne olmuştur.

    Bizi ilgilendirense korku sineması elbette. Öyle ya… Ada, “potansiyel kurbanlarına kaçış imkanı tanımayan” coğrafi konumu itibariyle, dehşet duygusu için çok elverişli bir ortam oluşturuyor şüphesiz. ‘The Wicker Man’ (1973), ‘Isle of the Dead’ (1945) ve ‘King Kong’ (1933), söz konusu mekanın ürkütücü kullanımına gösterilecek ilk örnekler olur herhalde. O kadar çok ki zira. Ve o unutulmaz film:

    ‘The Most Dangerous Game’ {En Tehlikeli Oyun – 1932} / Irving Pichel & Ernest B. Schoedsack

    Bir sene sonra King Kong’u kotaracak iki yönetmen, Amerikan korku/aksiyon sinemasının ilk büyük örneklerinden kabul edilen nefis bir filme imza atmışlardı. Nam-ı diğer Kont Zaroff’un Köpekleri…

    Her şey, şiddetli bir fırtına ile alabora olan bir gemiden sağ kurtulmayı başarmış tek kişi olan Bob Rainsford’un (Joel McCrea), adadaki ‘gösterişli’ binanın garip tokmağını çalışıyla başlar. Tekin olmadığı ‘her halinden’ belli evin aristokrat karakterleriyle tanışırız. İyi bir avcı olan Kont Zaroff (Leslie Banks), güzel kız Eve (Fay Wray), onun sarhoş ağabeyi Martin… Kazak asıllı Kont’un sadık/kötücül hizmetkarlarını ve vahşi köpeklerini de unutmayalım.

    Bob Rainsford’un bilmediğiyse, adanın zengin sahibinin sadece hayvan avlamadığı. Hasbelkader buraya düşen insanlar, Kont’un potansiyel birer kurbanıdırlar. Filmin ikinci yarısı, adanın cangılında yaşanan bir “insan avı”na gebedir.

    Bir yanda kana susamış avcı, öte yanda iki av… Adım adım yükselen müthiş bir gerilim sunuyorlar izleyicisine.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Ward’ {Koğuş – 2010} / John Carpenter

    Neredeyse on yıldır film çekmekten kendisini uzak tutan Carpenter sonunda sessizliğini “The Ward” ile bozarak hayranlarını bu büyük umutsuz bekleyişten alıkoydu. Zira Carpenter ustanın son filmi “Ghost of Mars” yönetmenin en dibe vurduğu anlardan biriydi ve bu filmden sonra kendi ağzıyla da belirttiği üzere usta film çekmeye küsmüştü.

    60′lık ustanın da ağzından duyduğumuz gibi kendisini fazla yormayacak bir filme imza atmak istemiş “The Ward” ile. Filmin basit senaryosu aslında filmin bu kadar sıradan olmasının sebebi. Yine bu yıl izlediğimiz, yine olabildiğine vasat, akıl hastanesinde geçen “Sucker Punch” gibi akıl hastanesindeki bayan karakterler üzerine kurulu, benzerlerini birçok kez gördüğümüz olabildiğine tatsız bir öyküsü var filmin.

    Birçok unutamadığımız film müziğine imzasını atan Carpenter’ın bu son filminin belki de en başarılı tarafı müzikleri. Tabii yönetmene has birkaç gerilim sahnesi ve genel atmosfer de filmin iyi olarak sayılabilecek kısımlarından.

    Eski usül korku denemesini bir klişeler yumağına çeviren John Carpenter’ın bu son filmi sadece yönetmenin ismi için izlenebilecek bir yapımdan öteye gitmiyor, ne yazık ki…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Raimi’nin ardından (Drag Me to Hell’i burada görüp izlemiş ve beğenmiştim) türün bir diğer ustası Carpenter de geri dönüş yapmış demek.

    Sevgili Kadir şahsen yorumlarına epey itibar ettiğim, objektif bir üyedir. Dolayısıyla Carpenter adına üzüldüm diyebilirim. Onun filmi çekerken belki böyle bir kaygısı, bir çıtası olmasa da…

    Teşekkürler.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Senelerdir rafta duran ‘The Shining’i (1980) dün gece bir kez daha ve mecburiyetten izledim. Mecburiyetin sebebiyse, izlemek için DVD’sini verdiğim arkadaşımın filme dair yönelttiği sorulara cevap bulma isteğimdi. Ancak tüm dikkatimi vermeme rağmen yine tatmin edici bir açıklama bulamadım. Sadece varsayımlar yürütebiliyorum. Belki de anlamak boşa bir çaba. Kubrick’in kendisi filmi farklı okumalara açık bırakmak istemiştir. Öte yandan filme kaynaklık eden King romanını okumadığım için de pazılı birleştiremiyor olabilirim. Gerçi kitabın Kubrick’in ellerinde deforme edildiğini King’in kendisi söylüyor, o da ayrı mesele.

    - Jack Torrance’nin ve gizli güçlerle teçhiz oğlunun film süresince karşılaştığı karakterler hayalet mi yoksa halüsinasyon mu? (Tahminimce eskiden o otelde kalmış konukların ruhları.)

    - Jack Torrance ile balodaki tuvalette etkileyici bir sohbete imza atan o asil tavırlı hizmetçiyi hatırlayacaksınız: Delbert Grady… Delbert, Jack eşi tarafından odaya kilitlendiğinde ona dışarı çıkması için yardım eden kişiydi. (Bu dış müdahale de bir üstte sorduğum sorunun yanıtını güçleştiriyor.)

    - Son sahnelerde artık Wendy’in de o karakterleri görebilmesinin nedeni ne?

    - Ve kapanış kısmına eşlik eden 1900′lerin başında çekilmiş balo fotoğrafı… Jack, balonun misafirleri arasında ve takım elbise içerisinde kameraya gülümsüyor. (Buradan çıkardığım ilk anlam, Jack’in çok eskiden beri o otelde yaşamış olduğu. Ancak sonrasına dair mantıklı açıklama bulmak güç.)

    Sorular, sorular… Dediğim gibi belki de bu filmi bihakkın anlama gayreti göstermek yerine kendi çıkarımlarımız eşliğinde izlememiz istenmiş. Korku sineması izleyicisi bir yaştan sonra psikolojik gerilimi ve bilinçaltıyla oynanılmasını, kan revana tercih eder. The Shining ikisinin de güzel bir harmanıydı.

    “Here’s Johnny!”

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    Ayrıca zombi filmleri için:

    http://www.sinemabuyusu.com/index.php/zombie-dosyasi.html

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    “Cat People” (1942) / Jacques Tourneur


    Jacques Tourneur’ un klas yönetmenliği ile son derece sade ve güçlü bir korku filmi örneği. I Walked with a Zombie’ de de olduğu gibi, çeşitli gölge oyunları ve kadınlar üzerinden kurulan psikolojik alt metinler son derece güçlü. Val Lewton’ ın 40′ lı yıllarda Tourneur ile beraber yarattıkları düşük bütçeli korku filmlerinden biri olan bu filmde de görüyoruz ki; korku filmi kodları o yıllarda yazılmış. Mesela müziğin ve tekinsiz atmosferin doruk yaptığı sahnelerde, bir şey olacakmış gibi olup, tam aksine hiçbir şey olmaması ve psikolojiye dayalı korku öğelerinin başarıyla kullanılması gibi günümüzde artık klişeleşmiş öğeler, bu kodların olmazsa olmazları. Aradan 20 yıl geçip 60′lara gelindiğinde ise; Hitchcock, Wise, Powell gibi yönetmenler, türün modern çağını başlatmışlar.

    Nerde o eski korku filmleri!

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    “Dèmoni” (1985) / Lamberto Bava

    Yönetmenliğini Lamberto Bava , senaristliğini ise Dario Argento ‘nun yaptığı 1985 yapımı harika bir korku filmidir Demoni. Film, karakterlerin zombileşmesi ve bir sinema salonunda olay cıkarması sonucu, oraya tıkılıp kalan çaresiz gençlerin hikayesini anlatır. Sinema demişken; sinemada oynayan filmde de bu şekilde zombiler mevcuttur.

    Lamberto bava en başta Sam Raimi olmak üzere, dario argento’ nun sinemasından da çok şeyler almış. zaten film biçim olarak, dario argento tarzı bir taklit gibi duruyor -ki bu kötü birşey değil-. Haliyle yapımcı ve senarist Argento olunca bu kaçınılmaz zaten. Fakat film son derece orjinal bir sonla bitiyor ve farklı bir janra selam çakıyor.

    — spoiler —

    Ünlü filmi Dellamorte Dellamore ile tanınan Michele Soavi filmde; sinemada oynayan filmdeki bir karakter ve aynı zamanda filmin başındaki ve sonundaki yarı yüzü deamon maskesi ile kaplı bir adamı canlandırıyor. Bu da film içinde güzel bir ayrıntı olmuş gerçekten.

    — spoiler —

    P.S: Filmin 25. yılına özel olarak çıkartılan blu-ray sürümünü de tavsiye ederim.

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    “Frenzy” (1972) / Alfred Hitchcock

    Hitchcock’ tan üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek bir başyapıt daha. Aslında son başyapıtı. İngiltere’ ye dönüş filmi. Evliğin toplumsal bir kurum olarak ele alındığı ve sınıf sorununun da işlendiği, muazzam bir film.

    — spoiler —

    Oxfordların kendi içlerindeki (ev içindeki) yaşamları, başarılı bir evliliği temsil eder. Başarılı bir evlilikte; kendine hakim olma, karşındakine saygı duyma ve sabırlı olma gibi baskılayıcı erdemler kilit noktalardır (Blaney’ nin evliliği de zaten, bu erdemleri kontrol edemediği için bozulmuştur.). Oxfordların bu anlayışının tam karşısında ise, cinsel bir psikopatın kontrol edilemez dürtüsü yer almaktadır. Filmin finalinde, madalyonun iki yüzü karşı karşıya gelir: Film boyunca hiçbir zaman kravatsız görünmeyen Oxford, Rusk’ ın kravat takmadığını belirten gözlemiyle filmi noktalar. Sahne gerçekten çarpıcıdır.

    — spoiler —

  • okaliptus80 diyor ki:

    Dosya gerçekten güzel olmuş xcays. Emeğine sağlık!

    “Cat People”, benim de çok sevdiğim bir filmdir. Havuz sahnesiyle ve loş sokaklardaki elektrik lambalarıyla aklımda yer etmiştir. Ve tabii ki Simone Simon’la.
    Korku/gerilim janrında, “Night of the Demon” ve “I Walked with a Zombie” ile birlikte Tourneur sacayağını oluşturur.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Valerie a tyden divu’ {Valerie and Her Week of Wonders – 1970} / Jaromil Jires

    Milan Kundera uyarlaması ‘Zert’ {Şaka} ile politik realizmin sularında gezen Jires, bu defa bir “peri masalı” ile karşımıza çıkmıştı.

    Hem Çek Yeni Dalga hareketinde hem de fantastik sinemada nadide bir yer tutar bence. Çok sevdiğim bir filmdir. Tarifi de zordur. İmgesel aktarılan alt metinleri (Hıristiyanlık, komünizm, bağnazlık, cinsellik, toplumsal baskılar vs.) bir yana… Valerie and Her Week of Wonders, “kısmen” korku sinemasına da göz kırpar. (“Vampir” alt türüne…) Mahzende geçen bölümler Nosferatu’ya saygı duruşudur. Yine iç mekanlarda geçen kısımlarda yer yer Roger Corman imzalı gotik korkuların (The Masque of the Red Death vb.) tadını almak mümkün. Pastoral şölen tesiri yaratan tabiat görüntüleri ve atmosferi destekleyici müziklerse filmin önemli artıları.

    Cadı avı dönemlerinin küçük bir kasabasında genç kızlığa geçiş yapan Valerie’nin sürreal yolculuğu akılda yer edicidir. Ergenlik ve keşif dönemindeki Valerie “saflığın” temsilcisiyken; onu yoldan çıkarmaya çalışan “büyüklerin dünyası” ise (büyükanne, hortlak baba, rahip…) kötülüğün vücut bulmuş halleridir.

    Tam bir külttür.

  • okaliptus80 diyor ki:

    - ‘The Blob’ (1958) / Irvin S. Yeaworth Jr.

    - ‘The Blob’ (1988) / Chuck Russell

    Konu kısaca şu şekilde: İnsanların birbirini tanıdığı, gençlerin geceleri birlikte takılıp avarelik ettiği küçük bir kasaba var. Bu kasabaya bir gün gökten bir küre düşüyor. Kürenin içindeki jöle kıvamında iblisimsi bir kütle, olay yerine gelen meraklı bir ihtiyarın eline yapışıyor; ardından tüm vücudunu ele geçiriyor. Bu kütle/yaratık, insanları yutmaya ve bu şekilde giderek büyümeye başlıyor. Kasaba için toptan bir tehdit haline geliyor.

    Her iki film de kabaca bu şekilde özetlenebilir. Ancak aralarında iki fark var:

    İlk temel fark “vahşetin kullanımı” boyutunda göze çarpıyor. 58 yapımı film, “göstermeden” korkutuyor; yani vahşeti direkt göz önüne sermekte biraz eli sıkı davranıyor. Zaten film, klasik dönemin anlatım kalıplarına yakın duruyor… 88 yapımı yeniden çevrim ise bu anlamda -80′ler rüzgarını da arkasına alarak- alabildiğine cömert. “Korku”nun hakkını daha bir veriyor yani. Kan, vahşet ve iğrençlik dizboyu. Alışkın olmayanlar için mide kaldırıcı epey sahnesi var.

    Bir diğer fark ise “sosyo-politik arka plan”. Bu arka plan, 88 yapımı olanında ve yaratığın “köken”ine inildiğinde beliriyor. Yaratığın, Sovyetler’e karşı yürütülen silahlanma mücadelesinin bir ürünü olduğu anlaşılıyor… 58 yapımı ilk filmdeyse böyle bir durum yok. Yaratığın ne olduğunu ve nereden geldiğini hiç öğrenemiyoruz.

    Son olarak… 58 yapımı olanı, olanca karizmasıyla bir Steve McQueen izleme imkanı sunuyordu.

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    Dracula Untold’ un da vizyona girdiği şu günlerde, en iyi vampir filmleri listesi yapmak da artık şart olmuştu. Bu sebeple izlediğim “En İyi 10 Vampir Filmi” diyorum. Umarım beğenirsiniz…

    1) ‘Nosferatu, eine Symphonie des Grauens’ {Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi – 1922} / F. W. Murnau
    - Aşılamaz bir vampir filmi. Ayrıca sessiz sinemanın bize verdiği en güzel eserlerden biri.

    2) ‘Vampyr’ {1932} / Carl Theodor Dreyer
    - Deneysel bir başyapıt!

    3) ‘Nosferatu: Phantom der Nacht’ {Vampir Nosferatu – 1979} / Werner Herzog
    - Murnau’ nun Nosferatu’ sunun yeniden çevrimi. Anlatılmaz, yaşanır cinsten bir deneyim.

    4) ‘Låt den rätte komma in’ {Gir Kanıma – 2008} / Tomas Alfredson
    - Vampir türüne bir çok yenilik getiren son 30 yılın en iyi vampir filmi.

    5) ‘Dance of the Vampires’ {Korkusuz Vampir Avcıları – 1967} / Roman Polanski
    - En komik Drakula parodisi. Aynı zamanda önemli bir sanat eseri.

    6) ‘Dracula’ {Drakulanın Dehşeti – 1958} / Terence Fisher
    - Korku filmleri açısından bir çok ilki barındıran, tüm zamanların en büyük korku filmlerinden biri.

    7) ‘Only Lovers Left Alive’ {Sadece Aşıklar Hayatta Kalır – 2013} / Jim Jarmusch
    - Felsefik bir vampir hikayesi.

    8) ‘Dracula’ {Drakula – 1931} / Tod Browning
    - Bela Lugosi ile ölümsüzleşen, en bilindik Drakula uyarlaması.

    9) ‘Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles’ {Vampirle Görüşme – 1994} / Neil Jordan
    - Ayrıntıları müthiş olan bir Neil Jordan güzellemesi.

    10) ‘Dracula’ {Bram Stoker’dan Dracula – 1992} / Francis Ford Coppola
    - Drakula uyarlamaları arasında aşka en çok önem vereni.

    *İki adet de bonus film:

    ‘La maschera del demonio’ {Black Sunday – 1960} / Mario Bava
    -İtalya’ dan çıkmış en iyi gotik korku filmi.

    ‘The Hunger’ {Açlık – 1983} / Tony Scott
    - Catherine Deneuve, David Bowie ve Susan Sarandon desem.

    *İzlenmeyen, olası iyi film:
    ‘Les vampires’ {Vampirler – 1915} / Louis Feuillade
    -Filmin süresi tam olarak 399 dakika! Henüz izleme şerefine nail olamadım.

    P.S: Listede yer alan filmlerden beş tanesi İrlandalı yazar Bram Stoker’ ın 1897 tarihli Drakula adlı romanından uyarlama. Bunlar; 1,3,6,8 ve 10. sıradaki filmler.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Burda bahsedilen The Hitcher (1986) Otostopçu Katil konulu filmlerin atası hiç kuşkusuz..

    Şiddetin Nedenleri şöyle sıralanabilir:

    1-)İlk günah: Teolojik bakış açısı

    2-)Adaletsizlik ve ekonomik sömürü: Marksist bakış açısı..

    3-)Duygusal Hüsran ve Baskılar: Psikolojik bakış açısı

    4-)Y Kromozomu teorisine dayalı genetik faktörler: Biyolojik Bakış açısı

    STANLEY KUBRİCK

    (Otostopçu burda sayılan nedenlerden dolayı katil değildir, veya şiddete meğilli değildir..)

    **
    Bu filmdeki otostopçu, hayatı bir oyun ve oyuncaktan ibaret görmektedir..(Kuran ve Schopenhauer de aynı şekilde görür hayatı..)
    Gene spoiler olacak ama söylemek durumundayım benim filmde dikkatimi çeken en önemli nokta, Otostopçunun kendi hayatı uğruna başka bir insanın hayatıyla OYNAMASI’(daha iyi ifade edersek BAŞKA BİR İNSANIN HAYATINI iyileştirmesidir..)

    (Dumont’un Horssatan veya Teorema filminde İNSANLARIN HAYATINI İYİLEŞTİREN VEYA İNSANLARIN HAYATINA DİREKT etki eden kahramanlar gibi..)

    ..Çünkü Otostopçunun dikattini çeken ve ısrarla takip ettiği adam, çekingen, ürkek, özgüvensiz ve kafası karışık, hatta tam olarak daha kim olduğunu bile bilmeyen biridir..
    Otostopçu, adamı iyileştirmek için onla oynar ve son olarak finalde onun tekrar cesaretini kazanması, kimliğini bulması ve ‘gerçekleşmesi’ içi ona bir fırsat verir..
    Şöyle der adeta:”
    “hadi, ne duruyorsun, beni vur..”(cesaretli ol biraz..)

    Adam film boyunca türlü talihsizliklerden dolayı ve kendi beceriksizliği yüzünden bunu beceremez, “otostopçu hayatı tatlı tesadüflerden ve eğlenceli oyunlardan ibaret görür” ve sırf bu misyon uğruna kendi hayatını bile hiçe sayar..
    Bu gerçekten inanılmaz bir şey bence,
    HAYATI KAZANMAK VE KAYBETMEMEK İÇİN DEĞİL, OYUN OYNAMAK İÇİN YAŞAMAK.Tıpkı Demirbukuzun Musa’sı gibi..
    ‘HERŞEYİ (BÜTÜN KURALLARI VE AHLAKI) GEÇERSİZ KILIYOR..’

    http://cineplex.media.baselineresearch.com/images/344607/344607_full.jpg

  • okaliptus80 diyor ki:

    Jigoku {Cehennem – 1960} / Nobuo Nakagawa

    Geçtiğimiz aylarda izledim. Uzakdoğu korku sineması, insanın direkt iç dünyasını hedef alıyor. O yüzden de -canavarlı filmlerin aksine- izlendiğinin akabinde de insana eşlik edebiliyor. Yani düşündürürken korkutuyor.
    Kaldı ki bu film her iki işi de yapmış. Kesmeli, vahşetli, kanlı sahnelere hatırı sayılır yer veriyor (cehennemde geçen son yarım saat). Ve vicdan, adalet gibi tanımlar üzerinden de psikolojinle oynuyor.

    Filmde, arabayla bir adama çarpan ve kaza mahallini terk edip adamın ölmesine sebebiyet veren iki genç var. Bir tanesi kazadan sonra suçluluk hissediyor. Uğursuz olaylar da peşi sıra patlak vermeye başlıyor.

    Filmde, baştan sona boğucu ve tekinsiz bir atmosfer var. Kimi zaman gerçek mi, yoksa baş kahramanın sanrısı mı olduğunu kestiremediğimiz anlar da oluyor. Cehennemde geçen son yarım saat ise sinir bozucu derecede iyi. Suç ve ceza, vicdan, kötülük vs. düğümlerin cevabını bulduğu bölüm de bu kısım.

    Uzakdoğu korkularını sevenler mutlaka bir kez görmeli sanki.

    İzlemeyenler, şuradan -silinmeden- filmi izleyebilirler. Türkçe altyazılı tek kaynak bu:

    http://www.yeppudaa.com/showthread.php?t=74434

  • okaliptus80 diyor ki:

    80′ler yapımı iki “halis” korku filmi:

    - Deliria (Sahne Korkusu – 1987) / Michele Soavi

    - Intruder (1989) / Scott Spiegel

    Özellikle Deliria, tam bir külttür.

    Ortak özellikleri;

    * Hayal kırıklığı yaratmamaları. Ya da şöyle söylemeli: Korku filmlerinden beklentisi “kesme/biçme, kan revan” olanlar, bu sofradan fazlasıyla doymuş şekilde kalkacak. Tıpkı Yusuf’un yorumladığı Demoni gibi.

    * İlk yarım saatten sonra zembereğinden boşalan şiddet.

    * Seyretmesi zor ve peşi sıra dizilen ölüm sahneleri… Karakterler, can pazarında tek tek avlanırlar: Matkap, elektrikli testere, balta, marangoz aletleri.

    * ‘Final girl’ barındırmaları.

    * Tek mekanda geçmeleri. Deliria, bir tiyatro binasında; Intruder ise büyükçe süpermarkette geçer. Kapılar kilitlidir, kaçış yoktur. Öndeyse, uzun bir gece vardır.

    * Sürpriz katiller.

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    Intruder hakikaten de yönetmenliğiyle dikkat çeken, başarılı bir 80′ ler korkusuydu sevgili okaliptus. Sam Raimi ve Bruce Campbell da bonusu filmin. Slasher’ ın 80′ lerdeki en iyi örneklerinden biriydi bence.

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    “The Babadook” (2014) / Jennifer Kent

    Son 10 yılın en dikkate değer bir kaç korku filminden biri. Korku severler kaçırmasın bu filmi, kaynamasın arada.

    Yazı “spoiler” içerir!

    Jennifer Kent ismini bir yerlere not etmek lazım. Bu harika kadın yönetmen, korku sinemasına dikkate değer bir film sunuyor. The Babadook bir dram filminde olması gereken tüm öğeleri alarak korku türüne monte ediyor. Sıradan bir film olabilecekken, Kent’ in yönetmenliği ile film bir üst seviyeye çıkıyor. Harika kadrajlarla, oldukça minimal bir yapıda seyreden film, akılda kalıcı bir etki yaratıyor.

    Herkes kendi öcüsüyle yüzleşmeli. Filmdeki anne karakterinin ve sorunlu çocuk karakterin ruh halleri gerilimi tırmandırıyor. Aslında hiçbir şeyin normal olmadığı evde Babadook adlı yaratığın ortaya çıkışı da sürpriz değil. Çünkü Babadook bir yaratıktan çok, birden fazla şeyi temsil eden bir oluşum. Anne karakteri zaten kocasının ölümünü üzerinden atamamış, muhtemelen şizofreni seviyesinde ve çocuğunun da üzerinde yarattığı baskıyı kaldıramayan bir insan. Çocuk ise babasızlığın da etkisiyle, annesine çok yüklenen, sosyal açıdan sorunlu ve kendi öcülerini yaratıp onları öldürme planları yapan küçük bir velet. Bu durum annesine de sıçradığında, bir hikaye kitabındaki Babadook karakteri gerçeğe bürünüyor. Babadook anne için ölmüş kocasını temsil ederken, çocuk için annesini ondan koruması gereken bir yaratık oluveriyor. Babasızlık, temel sıkıntı çocuk için gene orda. Filmin ilerleyen anlarında da hayal ve gerçek birbirine karışıyor. Sonda ise yüzleşmenin ardından gelen rahatlama var. Çocuk ile anne olayı bir çözüme kavuşturuyor. Öcülerini kabul edip, bodruma kapatıyorlar. Anne yavrusunu koruma içgüdüsüyle hareket ederken, çocuk da annesiyle olan bağını güçlendiriyor.

    Sembolik okuma bu filme ve finaline çok yakışıyor. Ayrıca filmde korku türünden bir çok yapıma da göndermeler mevcut. Bir de oyuncular Essie Davis ve Daniel Henshall’ ı tebrik etmek lazım. Gerçekten muazzam oynamışlar. Essie (Anne), bendenize fena halde Rosemary’s Baby’ deki Mia Farrow’ u hatırlattı. Daniel (Çocuk) ise The Shining’ deki Danny Lloyd’ u.”

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    “It Follows” (2014) / David Robert Mitchell

    Korku filmi türü yıllardır içerisinde bulunduğu kısır döngüyü son yıllarda biraz biraz kırmaya başladı. Son beş yıla baktığımızda; Berberian Sound Studio, The Cabin In The Woods, The Conjuring, The Babadook, A Girl Walks Home Alone at Night, Only Lovers Left Alive gibi başarılı korku filmlerini görüyoruz. Bu filmlerden bazıları nostalji duygusunu da arkasına alarak ilerlerken, bazıları ise felsefik ve bağımsız bir tonda ilerliyor. Özellikle 2014 yılında The Babadook ve It Follows gibi iki müthiş filmin ortaya çıkışı ise korku filmlerinin eski güzel günlerini hatırlatır nitelikte…

    David Robert Mitchell, It Follows’ u çekerken zihnindeki korku filmi haritasından belli bir karışım oluşturmuş. O kadar çok filme gönderme yapmış ki, ben izlerken mest oldum. Tabii bunu yaparken kendi filmi de orjinalliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. It Follows cinsel yolla bulaşan bir lanet gibi orjinal bir fikirden yola çıkarak, 2000′ lerde geçmesine rağmen, sanki 70-80′ lerde geçiyormuşçasına bir atmosfer yaratmayı başarıyor. sonuç olarak da; hem biçimsel hem de hikaye olarak, korku sineması izleyicisi için nostaljik bir dünya ortaya çıkıyor.

    Mitchell’ in aklına gelen etkileşimlerinden ya da daha doğrusu göndermelerinden bahsetmeden önce filmin temel derdine bir göz atalım.

    — spoiler —

    Tüm filmi bence bir metafor olarak okumak mümkün. çocukluktan ergenliğe ve gençliğe geçiş. filmde jay ve arkadaşlarının etrafında kurulan bir dünya söz konusu. Bu dünyada tıpkı 80′ lerin korku filmlerinde olduğu gibi yetişkinlere yer yok. Hatta Jay’ in de filmde belirttiği üzere, “anneye söylemek” yok. Bir de cinsel yolla bulaşan ve lanetlenen kişiyi öldüren bir canavarımız var. Aslında bu genç insanların gençliğe adım attıkları zamanlarda dünya görüşlerinin değişmesi, çocukluğun o masum tonunu kaybetmeleri ve hayat denen gerçekle yavaş yavaş yüzleşmelerini simgeliyor bir nevi bu canavar. Gerisi de bir korku filminde olması gerektiği gibi zaten. Cinsellik olayı ise gerçekten harika bir fikir çünkü hemen hemen tüm slasher türü korku filmlerinin yasak kodlarından birisi cinsellik. Bir suç unsuru. Bir tabu. Cezalandırılması gereken bir davranış.

    Gençliğe geçişte yaşanan problemler, lanetin yüzü olarak karşımıza çıkıyor filmde. Ne zaman çocukluktan ve çocukluktaki hayallerden bahsediliyor, filmde bir olumsuz olay oluyor. Artık büyüdük ve kirlendi dünya. Filmdeki ölümlerde karakterlerin son gördükleri insanlar kim? Tabii ki ebeveynleri. Yani en çok sorun yaşadıkları insanlar. Bu kızlar için baba, erkekler için anne figürü oluyor. Misal, Greg’ in karşısına en son annesi şekline bürünmüş yaratık çıkarken, Jay’ in karşısına ise baba şekline bürünmüş olan versiyon çıkıyor. Çünkü en çok kızdığımız insanlar onlar. Hatalarımız için bizi uyaran ve doğru yola çekecek olan insanlar da onlar. Cezalandırıcı konumda olanlarda. Bu zekice hamle ve alt metinler için de yönetmeni ayrıca kutlamak lazım.

    Filmin sonunda Jay ve Paul herşey bittiğinde el ele yürürken yapılan son çekimde ise yapılan tercihler üstüne bir yorum yapılıyor aslında. Jay için bu olumlu bir tercih. Çünkü tüm bu gelgit dönemlerinde yanlış insanlarla beraber olmuş. Onu seven Paul ile beraber olmayı düşünmemiş. En sonunda Paul’ ü tercih ederek doğru olanı yapıyor. Paul ise hep,Jay’ i sevmiş ve asla onu bırakmamış. O yüzden lanet Paul’ e uğramıyor ve kesiliyor. Yalnız son çekimde arkada gelen bir karakter var. Bu karakter lanet de olabilir, olmayabilir de. Yönetmen bu durumu bir gerilim öğesi olarak kullanıyor ve belki de bir daha doğru olandan ayrılmayın çünkü lanet hep buralarda olacak diyor. Yani hayatta yaptıkları her tercihin kötü ve iyi sonuçları olacak.

    — spoiler —

    Filmde yapılan biçimsel ve içeriksel göndermelere geçelim şimdi de. Benim yakaladıklarım ve yönetmenin de bazı röportajlarında belirttiği etkileşimler şöyle:

    — spoiler —

    * Tüm filmin havasına Carpenter klasiği Halloween sinmiş durumda. Filmin bir yerinde geçen soundtrack direk Halloween’ i andırıyor ve komşu evler arasından geçip gelen ve kurbanları takip eden öznel kamera da buna dahil oluyor.

    * Cronenberg’ in sex içerikli korkusu Shivers’ ı ve 78 yapımı Kaufman’ ın Invasion of the Body Snatchers’ ı filmde direk hissediliyor. Greg’ in ölüm sahnesi mükemmel.

    * Hikayede bariz bir A Nightmare on Elm Street etkisi gözükmekte. Bir grup teenager dayanışması ve durdurulamaz bir kötülük. yetişkinlere yer yok.

    * Banliyö tasarımlarında Paris, Texas’ tan ciddi şekilde etkilenmiş yönetmen.

    * Kapıya doğru gelip kapıyı eliyle parçalayan yaratık, The Thing from Another World’ den.

    * Kızın evinde işeyen kadın şeklinde gördüğü yaratık bölümündeki çekimler ve filmin büyük çoğunluğundaki görsel ve işitsel dünya Kubrick klasiği The Shining’ i akıllara getiriyor.

    *Yaratığın içlerinden herhangi biri olabilmesi ve güven sorunu Carpenter’ ın The Thing’ ine açık bir gönderme. Filmin bir yerinde arkadan gelen bir kız öğrenci sahnesi de bu durumu destekliyor. Seyirci olarak biz tedirgin oluyoruz tabii.

    * Filmin açılış sahnesindeki çekim ve karakterin durumu de Palma klasiği Carrie ve Lynch şaheseri Blue Velvet ile uyuşmakta. Bir sorunu olduğu belli olan bir genç kız ve mükemmel bir atmosfer.

    * Havuz sahnesi 42 yapımı Cat People’ a açık bir gönderme. İki filmde de bir kadının sex korkusu ve ölümcül bir lanet mevcut. Havuz sahnesi Cat People’ daki sahneyle bariz benzerlikler taşıyor.

    * Friday the 13th etkisi ise aslında çok şükela. Bilindiği üzere o seride teenagerlar sex yapar ve ölürler ya da ölmezler ama kötülük asla durmaz. Aslında bu filmde de bu böyle. Özellikle havuz sahnesinde kurulan düzenek tamamen kötülüğü öldürmek üzerine. Tıpkı Friday the 13th’ de Jason’ ı öldürmek için yapılan türlü türlü işler gibi. Teenagerlar plan yapıyorlar ve kötülü onlara geliyor. Friday the 13th’ de de olduğu gibi asla bir kabusu durduramıyorsun ama. Bu pek de mümkün değil.

    * Polanski’ nin Repulsion ve Rosemary’s Baby’ sine de açık göndermeler mevcut. Jay’ in saç stili Repulsion’ daki Catherine Deneuve’ den alınmış. Paranoya hali de keza öyle. Bir genç kadının ruhsal olarak yıkımından sonraki herkes onun peşindeymiş gibi hissetme olayı ise tabii ki Rosemary’s Baby’ den. Yönetmen bizi de bu işin içine sokuyor böylelikle. Filmden çıkıp kalabalıkta gezelim sokakta. İnsanlar bize farklı görünecektir.

    * Yavaş hareket eden yaratık olayı 54 yapımı Creature from the Black Lagoon’ da olduğu gibi.

    * Sinemada oynayan, Stanley Donen’ ın 63 yapımı klasiği Charade. Cary Grant ve Audrey Hepburn oynar filmde. İzlemeyenlere tavsiye ederim, çok güzel filmdir.

    — spoiler —

    PS: Son yıllarda yapılmış ve üzerine düşündüren, aynı zamanda da bazen komik bazen de oldukça gerilimli olabilen pek korku filmi yok. O yüzden, kaçırmayın derim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    It Follows’tan tam doyum alabilmek için türe hakim olmak gerekiyor anlaşılan. Göndermeleri izledikten sonra okuyayım bari, eline sağlık.

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    Aynen öyle okaliptus. İzledikten sonra yazını da bekliyorum.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Çok klasik olacak ama filmin kendisine dair yazacak bir şey bırakmamışsın.
    Hoş, bu kadar göndermeyi hayatta yakalayamazdım. Gerçekten filme nüfuz etmişsin.

    Açılış sahnesi, 80′lerin o tipik “banliyö” korkularından biriyle karşı karşıya olacağımızın habercisiydi.

    O yılların korku sinemasına sinmiş ve “seks, cezalandırılmalıdır” diyen muhafazakar bakış açısına güzel bir gönderme de -Noel’de geçen bir teen slasher olan- ‘Silent Night Deadly Night’ (1984) ile yapılabilir belki. Baltalı genç kurbanlarını öyle seçiyordu. “Günahkar” olup olmamasına göre.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Yusuf’un yazısında havuz sahnesi denmişken…
    Yeni izlediğim bir filmi önermek isterim:

    ‘Taste of Fear’ (1961) / Seth Holt

    Filme dair bir şeyler yazarsam, izlemeyenler için tüm zevki kaçmış olacak. Çünkü başka türlü anlatması güç.
    Eski usul psikolojik gerilimleri ve büyük/tekinsiz ev hikayelerini sevenler kaçırmamalı.
    Bittiğinde memnun kalacaksınız.

    Bir benzeri ise;

    ‘Nightmare’ (1964) / Freddie Francis

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    Taste of Fear’ ı ben de geçen hafta izledim sevgili okaliptus. Gerçekten dediğin gibi tam eski usül çok iyi bir gerilimdi…

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    ‘The Witch’ (2015) / Robert Eggers

    2015 Filmekimi bünyesinde izlediğim ve kesinlikle sinema tarihinin en ürkütücü korku filmlerinden biri olmaya aday yapım. Film, 1630 yılında New England’ da geçiyor. Beş çocuklu, protestan bir aile dini sebeplerden ötürü yaşadıkları kasabadan ayrılıp ormana yerleşirler ve yeni doğmuş küçük çocuklarının esrarengiz bir biçimde kaybolmasıyla olaylar gelişir. Bundan sonra yazacaklarım spoiler içerir.

    Robert Eggers kesinlikle müthiş bir atmosfer yaratıyor. Filmin sonunda da belirtildiği gibi filmin çıkış noktası 17. yy’ da anlatılan masallar, cadılık efsaneleri ve yaşanmış bazı olaylar. Yönetmen bu hikayelerden Dreyer tarzı bir sanat-korku filmi çıkarmış. Dini referans Hristiyanlıkla çok bağlantılı olmakla beraber; insanlık ve insan doğası üzerinden evrenselleştiriliyor. Eggers korkuyu iliklerimize kadar hissettiriyor. En son bu kadar “pis” bir film hissiyatını Friedkin’in The Exorcist’ inde yaşamıştım. Film inanılmaz derecede huzursuz ediyor insanı.

    Topluluklarından kopup ormana yerleşen ailenin bu kadar dini bütün bir yapıya sahip olmasına rağmen birbirlerine karşı dürüst olmayıp insan doğası gereği yalan söylemeleri ve sonucunda ortaya çıkan kaos ve facia, insanlık tarihini özetler nitelikte. Film ciddi bir din eleştirisini bu noktada yapıyor. Biz insanlar ne kadar çabalarsak çabalayalım kusurlarımızla doğarız. Tıpkı Bunuel filmlerinde olduğu gibi, günah insan içindir. Biz normal insanlar peygamberler gibi yaşayamayız. Baba karakteri de ölmeye hazır olduğu esnada, günahkarlık benim babamdır diyor. Bu cümle boşuna değil. Filmin başından sonuna dek kutsal kitaplardaki hikayelere referanslar veriliyor. Çocuğun ağzından elma çıkması, kardeşe olan cinsel ilgi, kurt göndermesi, oğul kurbanı, kan, iblis, Hz. İsa, vs…

    Filmin, “şeytan”(kötülük) açısından bir değerlendirmesini de yapacak olursak; genel yapı olarak şeytanın insanları yoldan çıkartıp amacına ulaştığını görüyoruz. Hem de bunu sözde dine ve tanrıya çok düşkün bir aile üzerinden gerçekleştiriyor. Burada kusurlu insanın altı gene çiziliyor. Çünkü adamın karısı asla kasabadan gitmek istemedi ve karakterler birbirlerine karşı hiç dürüst olmadılar. Sonucunda ise kötülük zayıflıklardan faydalanıp amacına ulaştı. Filmin kendi düz anlatısı içerisinde bir cadı daha kazanıldı.

    Daha şu an aklıma gelmeyen bir sürü sembolik anlatı ve metafor içeriyor film. Baba karakterinin İsa’ ya benzemesi, filmin sonunda kızın çarmıha gerilmiş şekilde yükselmesi ve filmin başında cadılık yargılamalarına gönderme içermesi açısından baba karakteri mahkemede konuşurken kameranın sadece kızı çekmesi gibi…

    Sonuç olarak, mükemmel bir görüntü yönetmenliği ve oldukça ürkütücü bir atmosferde seyircisine hiç aydınlığı ve huzuru yaşatmayan inanılmaz bir yönetmenlik örneği olan bir film karşımızdaki. Bulduğunuz yerde kaçırmayın derim!

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘The Witch’ {Cadı, 2015} / Robert Eggers

    Sundance Film Festivali’nden ödülle dönen “The Witch”; Robert Eggers’in ilk filmi. Öncelikle filmin her yıl ardı ardına çıkan seri üretim korku filmlerinden biri olmadığını baştan söyleyelim.

    Hatta başta korku türü kurallarını tam manasıyla uyan ve uygulayan bir film değil “The Witch”. Aksi yönde bir film bekleyenler büyük bir yanılgıya düşeceklerdir. Karşımızda geneli sakin ama bir o kadar tekinsiz bir atmosferde geçen karakterlerin psikolojisine ve ilişkilerinin ön planda olduğu bir film var. Doğa üstü öğelerin yanında insani duygular da filmde çok önemli bir yer tutuyor.

    Film, 1600’lü yıllarda yaşayan bir aileye odaklanıyor. Aile, yaşadıkları kasabada dini sebeplerden ötürü sorun yaşıyor ve mahkeme sonucunda buradan ayrılıyorlar. Hiçbir topluluğun yakınlarda olmadığı bir ormana yerleşiyorlar ve burada hayatta kalmaya uğraş veriyorlar. Bu ortama alışma evresinde ailenin en masum parçası olan bebeğin kaybolmasıyla aile içerisinde huzursuzluk ve sorunlar baş gösteriyor.

    Bu dindar ailenin parçalanmasının en büyük sebebi ise tamamen insani sebepler oluyor. Kendini kurtarma, yaşama isteği gibi sebeplerden ötürü söylenen yalanlar aileyi tamamen çıkışı olmayan sona sürüklüyor. İşin içerisinde bir de doğa üstü olaylar var tabii…

    Cadılık, şeytan, satanizm ve bir sürü dini referans çeşitli imge ya da olaylarla real ve sürreal olarak karşımıza film boyunca çıkıyor. Hepsine ayrı ayrı birleştirip, bir sonuç çıkarmak pek de mümkün olmuyor. Ancak tüm detaylar filme ayrı bir katkı yaparak, rahatlıkla varacağımız sonuç; şeytanın insanın ta kendisi olduğu oluyor.

    “The Witch” her yıl rastlayabileceğimiz bir film değil. Alt metni oldukça derin ve filmin oluşturduğu atmosfer oldukça tedirgin edici. Eggers’in debutunu yapı ve içerik olarak Kubrick’in “The Shinining”, Ken Russell’in “The Devils” ve Lars Von Trier’in “Antichrist” gibi filmlerin yanında sıralayacağız gibi gözüküyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘¿Quién puede matar a un niño?’ {Kim Bir Çocuğu Öldürebilir ki – 1976} / Narciso Ibanez Serrador

    İspanyol Sineması’ndan nefis bir korku örneği.

    Belgesel gibi başlıyor. Bir 10 dakika, siyah beyaz görüntüler eşliğinde, dünyadaki savaşların/zulümlerin en çok çocukları vurduğuna dair istatistikler alıyoruz.
    Derken öyle bir vites kırıyor ki… Bir korku/gizem/gerilim şahanesi ortaya çıkıyor.

    Anglosakson bir karı koca var. Bunlar, bir adaya tatil için ayak basıyorlar. Ancak ada bomboş (kafadan + 1 ile başladık :), dükkanlar/oteller kaderine terk edilmiş ve sağda solda da cesetler var. Ancak adada yalnız olmadıklarını anlamaları uzun sürmeyecektir (…)

    Evil child (şeytan çocuk), korku sinemasının işlemeyi en sevdiği konulardan biri:
    Children of the Corn (Mısır Çocukları)
    The Bad Seed (Kötü Tohum)
    Village of the Damned
    vs vs…

    Village of the Damned’in 60′lar yapımı siyah-beyaz çevrimindeki o sarışın çocukları unutmak mümkün mü. Şeytani ve öldürücü bakışlarını.
    Gelgelelim, Quién puede matar a un niño’daki çocukların yanında melek gibi kalıyorlar.

    Alt metninde çocuk cinayetleri ve masumiyet gibi konulara temas eden, yer yer Don’t Look Now tadı veren, özellikle 2. yarısı diken üstünde izlenen, nefis bir korku filmi. Bir 70′ler incisi.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Baskın’ {2015} / Can Evrenol

    Bugüne dek çektiği kısa filmlerle bile hatırı sayılır bir popülerlik kazanan Can Evrenol’un Toronto Film Festivali’nden ödüllen dönen filmi “Baskın”; Türkiye prömiyerini Filmekimi kapsamında yaptı. Atlas sinemasında gerçekleşen gösterimin sonunda ise yönetmen ve ekibiyle kısa bir söyleşi gerçekleştirildi. Bu bakımdan kendisini ve filmi hakkında izleyenler daha kapsamlı bilgi edinme şansı buldu, güzel de oldu.

    Evrenol’un debutu yine aynı ismi taşıyan kısa filmin bir bakıma uzun metraj şeklinde genişletilmiş bir yeniden çevrimi. Film, gece vardiyasında olan bir gurup polis memurunun ihbar üzerine Osmanlı döneminden kalma esrarengiz bir karakola yollarının düşmesine ve burada başlarına gelecek olan kabus gibi bir geceye odaklanıyor.

    Filmin tüyler ürperten ve oldukça rahatısız edici olan karakol bölümüne kadar karakterler tanıma fırsatımız oluyor. Özellikle Arda karakteri filmin odak noktası oluyor. “Elimden geldiğince çocuksu bir film çekmek istedim” diyen yönetmen özellikle geçmişinde de birçok doğa üstü olaya şahit olan Arda’nın çocukluğuna değinerek, öyküye dahil ediyor. Ayrıca bu bölüme değin birçok korku filmini referans alarak gayet sağlam bir atmosfer oluşturuluyor.

    Özet olarak “Baskın”; ülkemizden çıkan eli yüzü düzgün nadir korku filmlerinden biri olmuş. İzleyiciye korkutucam diye saçmalayıp fantastik yapısını ve yine ülkemizden çıkma korku filmlerinde bulamayacağımız atmosferi kurmayı başarmış. Bunun yanında yer yer korkucutucu ve rahatsız edici de olmayı başarmış. Benim için filmin tek olumsuz yanı gerçekle rüyanın karıştığı bölümler. Kafa karıştırmaktan başka filme fazla bir şey katabildiğini düşünmüyorum.

    ABD’de de ticari gösterime girecek olan “Baskın”, ülkemizde de ticari gösterimini Aralık ayı içerisinde gerçekleştirecek. Türün sevdalıları ülkemizden çıkma eli yüzü düzgün nadir korku filmlerinden biri olan filmi kaçırmasın derim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘De dødes tjern’ (1958) / Kare Bergstrøm

    “Kabin”li korku filmlerinden. Norveç yapımı. Ormana tatil yapmaya gelen gruba, göldeki kötü ruh musallat olur.

    Gölde geçen kimi kısımlar gerse de. Öyle şok anlarına fazlaca yaslanan bir film değil bu. İskandinav yapımı olduğundan, haliyle daha çok insan ruhuna odaklanılmış. Film süresince parapsikoloji, efsane ve bilim ilişkisi, insan psikolojisi gibi konulara dair sohbetler dönüyor. Karakterler de buna uygun seçilmiş zaten.

    Psikolojik gerilim sevenlere önerilir.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Hush’ {2016} / Mike Flanagan

    Bu yıl ikincisini izleyeceğimiz “Oculus” filmiyle özellikle dikkatleri üzerine çeken Mike Flanagan’ın oldukça üretken olduğu bu yılda,izlediğimiz “Hush” filmi hem kendi filmografisine hem de günümüz korku filmlerine göre gösterişsiz saf bir gerilim vadediyor.

    Küçük yaşta geçirdiği bir rahatsızlık sonrası duyma ve konuşma engelli yaşamına devam eden Maddie, tüm yakınlarından uzakta ormanlık bölgedeki evinde yazarlık mesleğini ve hayatını sürdürmektedir. Maddie’nin kendi tercihi olarak bir bakıma yaşadığı tecrit hayatında dış dünyayla kurduğu iletişim en yakındaki komşusuyla bile teknolojik cihazlarla gerçekleşmektedir. Tamamıyla yalnız olan Maddie’ye bir katilin dadanmasıyla kedi-fare oyunu başlıyor.

    Maddie’yi canlandıran Kate Siegel ile senaryoyu kaleme alan Flanagan; tamamen saf gerilime odaklanıp, fazla yan öyküye ya da fazla karaktere yer vermiyor. Filmde tümüyle tek mekânda acımasız katile karşı engelli kurbanı Maddie’nin verdiği yaşam mücadelesini izliyoruz. Bu mücadeleyi izlerken film yazarlık mesleğine ve teknolojinin hayatımızdaki konumuna da atıfta bulunuyor. Neticede teknoloji ne kadar gelişip gündelik hayatımıza nüfuz etmiş olsa bile bazı noktadan sonra bizi yalnız bırakabiliyor. Teknolojiye fazla güvenil(e)meyeceğini filmde etkili bir biçimde gözüküyor.

    Türün çokça kullandığı -sonradan ortaya çıkan kurtarıcı gibi- birçok klişeye başvurması ya da -katille ilgili yeterli bilgiye yer verilmemesi gibi- bazı eksik kalmış hissiyatı veren noktaları filmin eksi hanesine yazmak gerekiyor. Ancak fazla kafa yordurtmadan sadece insani duygularla yaşattığı gerilimle tür adına izleyeni tatmin ediyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Train to Busan’ {Zombi Ekspresi – 2015} / Yeon Sang-Ho

    Zombi filmleri de birçok alt tür gibi yıllar geçtikçe değişime uğramaya devam ediyor. Aksiyonun artık iyiden iyiye kabul gördüğü günümüz popüler sinemasında zombi filmleri de nasibi almışa benziyor. Bunu ‘Train to Busan’da bir kez daha görmek mümkün.

    Ağır hareket eden ancak sayıları fazla olduklarında etkileri çoğalan zombiler yerine artık oldukça hızlı ve avına kaçma fırsatı tanımayan yeni zombiler filmimizde yer alıyor. Zombi virüsünün çıkış noktası da yakın geçmişte tanık olduğumuz birçok salgın hastalık olaylarına öykünerek filme dahil edilmiş.

    Trende insanlarla sıkışan zombiler fikri her sahnede başarıyla aktarılmış. Dışarısının hatta trendeki diğer vagonun bile güvenli olmayışı izleyen üzerinde tedirgin edici bir hissiyat zaten oluşturuyor. Buna ek olarak gerilim dolu kaçma-kovalamaca sahnelerinin başarısı da filmi büyük bir heyecanla soluksuz izlemeye itiyor.

    Filmdeki baba-kız ilişkisi ya da bencil kötü niyetli kodaman gibi karakterler üzerinden verilen mesajların fazlaca göze sokarak yapılması ve Güney Kore yapımı filmlerin birçoğunda görülen abartılı duygusallık filmin olumsuz noktaları oluyor. Yoksa zombiler görevlerini gayet iyi yerine getiriyorlar.

    Güney Kore sinemasının görsel yapısını bulabileceğimiz film; günümüz dünyasından birçok çıkarımla yaptığı eleştirilerle birlikte bir zombi filminden bekleneni yeterince yerine getirmeyi başarıyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Wes Craven’den sonra Romero da gitti. Toprağı bol olsun.

    Gidenlerle birlikte hatıralarımız da bir parça ölüyor hep. 80′lerin video kaset çılgınlığına yetişmiş korku severler ne demek istediğimi bilecek. Yeniyetme sinema severleri o vitrinlerde en çok korku afişleri karşılardı. Niyeyse artık.
    Ne diyelim. Tanrı Carpenter’i, Raimi’yi korusun.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Şimdi haberim oldu, Tobe Hooper’i de kaybetmişiz. Yaprak dökümü sürüyor.

    New Hollywood’un büyüklerinden Bogdanovich’in ‘Targets‘ini hatırladım. Onun neredeyse her iyi filminin, yarı buruk bir altın çağlar güzellemesi yaptığı malum. Bu kez korku janrını vitrine almıştır. 30′ların Frankenstein yaratığı başroldedir. Replikle konuya bağlarsak (filmi şu an defterden aramak istemediğim için mealen yazacağım, umarım hafızam izlememişleri yanıltmaz). Şunun gibi bir şey söylüyordu Boris Karloff: “Şimdi kimse makyajlı canavarlardan, yaratıklardan korkmuyor.”. Yanılmıyorsam bir gazetede (tv de olabilir) gördüğü katliam haberi tetiklemiştir repliği. Amerika’yı kangren gibi sarmalayan hastalıklı şiddetin görünümleri o boyuta ulaşmıştır ki, bir dönemin Universal korkularındaki iblisler yanlarında pek masum kalmıştır. Bogdanovich, öyküsünü biri kurmaca diğeri reel iki paralel kurgu üzerine inşa ederek meramını açıkça ortaya koyar.

    Biz büyüdük kirlendi dünya romantizmine girmeksizin. Şu da bir gerçek ki. Hooper’in testereli manyakları ve soluk benizli hortlakları zamane dünyamızda o kadar zavallı kalıyor ki.
    Toprağı bol olsun.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler