- Klâsik Dönem Amerikan Sineması -

Klâsik Amerikan Sineması’nın başlangıcı olarak Griffith’in ‘Birth of Nation’ {Bir Ulusun Doğuşu} filmi baz alınır. Kuzey/güney eyaletleri arasındaki savaştan dem vururken bariz bir ırkçılık yaptığı açık olan 1915 yapımı bu filmin bir diğer önemli yanı, teknik ve kurgu cihetinden sonraki birçok sinemacıyı etkileyecek olmasıdır: Kameranın hareketli kullanımı, stüdyo ve dekorun yer edişi, genel ve yakın planlar… Filmleriyle bir dönemin doğuşunu müjdeliyordu Griffith.

Genel kabul, Psycho‘nun modern ve klâsik dönem arasında bir sınır olduğu yönünde olsa da, kronolojiyi 60′ların ikinci yarısına dek uzatabileceğimiz düşüncesindeyim. (referansım da ‘Bonnie and Clyde‘ olacaktır.) Malumunuz üzere küreselleşme canavarından güç alan ülkeler, günümüzde artık ulus/devlet ve sınır olgusunu tanımamakta. Bizler sanal bir sınırı ihlal etmişiz çok mu!

Casablancalar, Altına Hücumlar, Rüzgâr Gibi Geçmeler… Caz Şarkıcıları, Çöl Arslanları, Elmas Hırsızları… Afrika Kraliçeleri, Yurttaş Kane’ler, Şeytan Ruhlu Kadınlar… Tür ve yelpaze geniş gördüğünüz gibi. Birçoğumuzun çocukluğu tek kanallı ekranda bu filmleri izlemekle geçmiş; klâsik sinema sevdası daha o yıllardan filiz vermeye başlamıştır. Belki zaman içerisinde postmodern dünyanın cafcaflı, “muazzam fakat içi kof bir çınar”ını andıran örnekleriyle gözümüz kamaştı. Sendeledik şöyle bir… Fakat temeli ve harcı sağlam bir bina nasıl en amansız afetlere karşı koyabiliyorsa; klasik beğeniyle yetişmiş bir sinemaseverin tavrı da aynı duruşa karşılık gelecektir. Bir saflık ve şimdilerde olmayan bir doğallık, bir amatör sevda var o filmlerde… Her neyse fazla uzattım yine. Şimdilik bir yönetmenle sembolik giriş yapmış olalım külliyatımıza;

Frank Capra, kutu kutu prozacların insanda uyandıramayacağı mutluluk hormonlarını salt yaptığı filmlerle uyandırmayı başarabilmiş bir yönetmen. Klâsik dönem sinemasında Douglas Sirk’in temsil ettiği ağır melodramların zıttı bir çizgiye denk düşer bu haliyle. Yılbaşı gecelerinin vazgeçilmez müdavimi ‘It’s a Wonderful Life’ {Şahane Hayat} ve karşıt kutupların aşk hikayesini işleyen (sonradan klişeleştirilip suyu çıkartılacak olsa da) It Happened One Night’ {Bir Gecede Oldu} en aşina olduğumuz eserleri. Rüya gibi -ve yanılsaması bol- yaşamlar sunulur seyirciye. “Küçük insan” önemlidir. Dayanışma (sınıfsal değil korporatist) önemlidir.
Cary Grant’ın oynadığı ‘Arsenic and Old Lace’ {Arsenik Kurbanları}, kara film ve gerilim öğeleri ile süslü bir Capra filmi. Ancak oldukça sıcak yine de. ‘Picnic at Hanging Rock‘ havası var biraz. İzlediyseniz Peter Weir’in Viktoryen bastırılmışlıklara baktığı bu filmi kaybolan kadınları konu edinen gizemi yüksek bir çalışmaydı. Buradaysa evin altına hapsedilen insanları gördükçe kâh gerilecek; kah bürlesk ile neşeleneceksiniz.

Klasik Amerikan sinemasının yapıtaşlarından biri sayılan ‘Mr. Smith Goes to Washington‘, James Stewart’ın bir senatörü canlandırdığı isabetli bir politik hiciv. Anlattıklarıyla hiçbir zaman eskimeyecek bir başyapıt.
‘You Can’t Take it With You’ filmini ayrıntılı olarak yorumlayacağım başlıkta. Keza ‘Mr. Deeds Goes To Town’ {Bay Deeds Şehre Gidiyor}…
‘A Pocketful of Miracles’ {Elmacı Kadın} ve iyimser ütopyası ‘Lost Horizon’ diğer kayda değer çalışmaları.

Doğan Hızlan’ın vaktiyle köşesinde vurguladığı üzere; ‘Klâsik filmler asla ölmez!’

_________

Değerli arkadaşlarımdan güzel katılımlarını beklediğim ve uzun soluklu bir paylaşıma vesile olmasını arzuladığım bir başlık bu.

Yazılacak o kadar şey var ki… Yolumuz çok uzun!

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“- Klâsik Dönem Amerikan Sineması -” bu yazı hakkında 92 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:


    Joseph L. Mankiewicz, II. savaş sonrasının Klâsik Amerikan sinemasında öne çıkan/sivrilen isimlerden bir tanesi. Ard arda çevirdiği filmlerle dönemin en iyi ve üretken yönetmenlerinden biri olduğunu kanıtlamıştır. Kadını merkezine alan üç yapım; ‘Dragonwyck’ {Dragon Şatosu}, ‘Hayalet ve Bayan Muir’ {The Ghost and Mrs. Muir} ve ‘Üç Kadına Bir Mektup’, filmografisinin ilk dönemlerinden pek bilinmeyen çalışmaları. Yönetmene asıl ününü kazandıran ve de bol akademi ödüllü film 1950 yılında gelecek; sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracaktı: İlerleyen günlerde izleyip yorumlayacağım bu film ‘All About Eve’ oluyor, ya da bilinen ismiyle ‘Perde Açılıyor’. Mankiewicz, tıpkı bitişikte kısaca geçeceğim filmde yaptığı üzre parıltılı dünyaların perde arkasını olanca haşinliğiyle gözler önüne seriyordu.
    Yüksek bütçeli tarihi çalışmalar olan ‘Jül Sezar’ ve ‘Cleopatra’yı bir müzikal olan ‘Guys and Dolls’ takip edecek; Elizabeth Taylor ve Katharine Hepburnlu Tenesse Williams uyarlaması ‘Suddenly Last Summer’ {Geçen Yaz Birdenbire}, bir diğer önemli uyarlaması ‘The Quiet American’ {Sessiz Amerikalı} ile katık edilecektir. Bu defaki bir Graham Greene uyarlamasıydı ve Philip Noyce tarafından çevrilen yakın zamanlı re-makesini hatırlayacaksınız muhakkak. The Quiet American, Vietnam üzerine bir trajedi/yergi; maddi dünyanın çelişkilerine ve zorbalığına yakılmış bir ağıttı. Mankiewicz, The Barefoot Contessa’daki balo sahnesinde, üst sınıftan bir gazetecinin ağzından mevzuyu Güney Amerika’daki yoksul maden ocaklarına ve kötü çalışma şartlarına getirmişti hatırlarsanız. Bir 4 yıl sonra oktavı daha da yükselttiği görülüyor.
    Konumuzun haricinde kalan ve yönetmen sıfatıyla imzasını attığı son çalışma 1972 tarihli -bana göre başyapıtı- ‘Sleuth’ {Dedektif}. Hamletimiz Laurence Olivier ve Michael Caine’nin aristokrat bir malikanede karşılıklı zeka oyunu sergiledikleri Sleuth, baştan sona bir “beyin fırtınası”. Yönetmenin ilk dönem çalışmalarına hiç de benzemeyen bir anlatımı var sanki.

    ‘The Barefoot Contessa’ {Çıplak Ayaklı Kontes} – 1954

    Ava Gardner ve Humphrey Bogartlı, yıllara meydan okuyan bir klâsik ‘The Barefoot Contessa’. Salaş İspanyol meyhanelerinde flamenko yaparak hayatını idame ettiren Gardner, bir yönetmenin (Bogart) dikkatini çeker ve ışıltılı dünyaya adım atmış olur. Bu andan itibaren “parayı veren düdüğü çalar” mantalitesiyle hareket eden yapımcı ila yönetmen münazarasına; o renkli dünyaların tanık olmadığımız iç yüzüne, perde arkasına ışık tutar Mankiewicz. (Annesi öldürülen Ava Gardner’ın vereceği tepkiler dahi bu kodamanlar tarafından çizilmeye çalışılır.) Film, stüdyo sistemine açık bir saldırı gibidir bu haliyle.
    Bir mezarın başında toplanan üç adam; bir tanesi canayakın yönetmenimiz (Bogart’ın, filmde Gardner ile aşk yaşamaması ve bu iki başrol oyuncusu arasındaki ilişkinin dostane bir muhabetten öteye “geçememiş” olması, seyircideki yerleşik teamül ve beklentileri alt üst etmiştir kanımca.); öteki basın işlerini yürüten aracı; ve de üzgün “kont”umuz.
    Ava, filmdeki anlatıcı tarafından “Jet-set sosyetenin dünyada bir kez toplandığı ve Allah vergisi bir doğal güzelliği olan” yer şeklinde tarif edilen Fransız Rivierası’nda tanışmıştır bu kontla. İkisi de sanki yıllarca birbirlerini tanıyorlarmış ve bekliyorlarmış gibi büyük vakarla mekanı terketmişler, bir beraberliğe yelken açmışlardı. Fakat yüksek topuklu ayakkabı giymeyi ve şatafatı sevmeyen, çıplak ayaklı bir kontestir o (…)

    Klâsik Amerikan Sineması’ndan hüzünlü bir peri masalı izlemek isteyenlere…

  • okaliptus80 diyor ki:

    John Huston;

    Bir James Joyce öyküsünden uyarlayıp başrolü kızına verdiği ve İrlanda’da geçen 1987 yapımı son filmi ‘The Dead’ {Ölüler} birkaç ay önce görücüye çıkmıştı. Kariyerine kapkara bir Dashiel Hammett uyarlaması ‘Maltese Falcon’ gibi bir filmle başlayıp, neredeyse yarım asra yakın bir süre -birçoğu sinema tarihinde ciddi yer edinecek- aralıksız film çekmek kaç yönetmene nasip olmuştur değil mi… 1941-1987; dile kolay! Rivayet odur ki bu filmi çekmesi için yönetmeni teşvik eden isim, bir başka bir film-noir ustası Howard Hawks imiş. Malta Şahini, karizmatik rollerin adamı Humprey Bogart ile olan birlikteliğinin de ilk adımıydı. Bu birliktelik, bir Amerikan rüyası eleştirisi sayabileceğimiz ‘Sierra Madre Hazineleri’, sonraki mesajda kısaca geçeceğim ‘African Queen’, savaştan dönen bir asker ve tek mekanda maruz kalınan cendereyi ustalıkla işleyen kara gerilim çalışması ‘Key Largo’ {Ölüm Gemisi} ile devam eder.

    ‘The Night of the Iguana’ {İguana Geceleri} ve ‘The Asphalt Jungle’ {Elmas Hırsızları} filmografisindeki diğer önemli yapıtlar. Bir soygun hikayesini ustalıkla işleyen ve aynı zamanda kara sinema klasiği olan The Asphalt Jungle, (Melville bir yana), Tarantino ilâ M. Mann olmak üzere benzer türde çalışmalar gerçekleştirmiş birçok çağdaş yönetmene de esin kaynağı olmuştur kanımca. {Kubrick’in ileride kısaca geçebileceğim ‘The Killing’i ve Jules Dassin’in Fransa dönemli ‘Rififi’si ise aynı dönemlerden bir öykünme. Elmas Hırsızları’nın türünde bir mihenk taşı olduğu kesin!}
    Bir peder eskisi ile çevresindeki hanımları konu edinen İguana Geceleri, 1960′ların ortasında gelmişti ve yönetmenin kara tarzına alışkın olan seyirci için şüphesiz ayrı bir kefede değerlendirilmesi gerekiyordu. Ve de Arthur Miller ile teşrik-i mesai ettiği unutulmaz ‘The Misfits’i yani bizdeki meşhur adıyla Uygunsuzlar… Arthur Miller’in, o yıllarda Marilyn Monroe ile sorunlu -ve sete de yansımış- bir evliliği vardı bilineceği üzere. Şöhretini biraz da McCarthy dönemindeki mağduriyetine borçlu bir yazardı Miller. Ünlü Cadı Kazanı başta olmak üzere eserlerinde Amerika’nın müptezel ahlak anlayışını ve yoz kurumlarını yerden yere vuruyordu. Tabii ki The Misfits de bu durumdan payını alacaktır kısmen. Rodeo yarışçılarının hayatından kesitler aktaran filmin kadrosunda kimler yoktu ki: Şöhretinin zirvesinde bir Marilyn Monroe, ismiyle özdeşleşen klark bakışların sahibi Clark Gable, Montgomery Clift ve ‘Çirkin’imiz Eli Wallach… Uğursuz bir filmdir ayrıca; şöyle ki: Hem Clark Gable hem de M. Monroe’nin oynadıkları son film olmuştur. İkisi de çekimlerden çok kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiştir. Marilyn yüksek dozda uyuşturucudan, Gable kalp krizinden… Film, daha ziyade bu magazinel yönleriyle hatırlanıyor.

    John Huston sineması, bize “felaketin kaçınılmazlığı”nı fısıldar! Anti-kahramanları farkındadır bir facia yaşanacağının ama üstüne üstüne gitmekten de kendilerini alıkoyamazlar.
    (…)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The African Queen’ {Afrika Kraliçesi} – 1951

    Kanımca filmde başrolleri paylaşan Humprey Bogart ve yaşlandıkça güzelleştiği görülen Katharine Hepburn, sinema tarihinin birbirine en yakışan çiftlerinden birini oluşturmuşlardır. Zaten bu ikisi haricindeki hiçbir oyuncu, dekor olmaktan öteye gidemiyor filmde.

    Afrika Kraliçesi, 1. Dünya harbi yıllarında geçer. Katharine Hepburn (sıhhati bozuk kocasıyla beraber), savaşın yakıcılığından korunmak için Afrika köyüne yerleşmiş İngiliz aristokrasisine mensup misyoner hanımefendiyi canlandırıyor. Ancak gel gör ki felaket (onlar için Almanlar manasına geliyor tabi) burada da peşlerini bırakmamış; cephe Afrika’daki sömürgelere dek genişlik kazanmıştır.

    Bir tekne adı olan Afrika Kraliçesi’nin kaptanı rolündeki Amerikalı rolünde izlediğimiz Humprey Bogart ise Hepburn’un aristokrat ve kibar tavırlarına tam karş.t denebilecek bir portre çiziyor filmde. Hani olur ya eski Yeşilçam filmlerinde… Önce birbirleriyle kedi fare misali çekişen zıt kutuplar, bir süre sonra aşka yelken açarlar. African Queen de böyle bir film, klişe. Olacakları önceden tahmin edebiliyoruz ilerleyen safhada.
    Hepburn, filmde vatanına tutkuyla bağlı bir görünüm sergiliyor. Bogart ile çıktıkları uzun ve tehlikelere gebe tekne yolculuğu, köylerini basan Almanlardan intikam alma hırsıyla sergilediği gövde gösterisine dönüşüyor adeta. Bir canavar gibi gösterilen Alman destroyerinin de müdahil olacağı final sahnesi ise olmaz bu kadarı dedirtiyor. İzleyenler tebessümle hatırlayacaktır. (Evet, filmimiz Anglosakson cephenin bakış açısı üzerine kurulmuş tamamıyla.)

    Sierra Madre Hazineleri’nin stüdyoda çekilmiş olması ne kadar isabetliyse. şüphesiz bu filmin de stüdyo dışında, doğal ortamlarda çekilmiş olması bir o kadar yerinde olmuş. Stüdyo sistemi aynı tesiri yaratamayacaktı kesinlikle. Güney sahillerimizin bir kısmını da plato olarak kullanan filmimizdeki nehir çekimleri ve görüntü yönetimi alkışı hak ediyor. Afrika Kraliçesi’ni mümkünse bir defa izleyiniz diyerek bahsi kapatıyorum. Klâsiklerin tadı gerçekten bir başka oluyor!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘High Noon’ {Kahraman Şerif} / Fred Zinnemann – 1952

    Öncelikle Fred Zinnemann hakkında birkaç kelam etmek gerekecek. Kendisi bilindiği gibi Avusturya asıllı bir yönetmen olup, mesleğe kameraman yardımcılığı kimliğiyle yani işin bizzat mutfağında başlamış isimlerdendir. (Bu, -aşağıda yazılı filmde de görüleceği üzere- eserlerindeki biçimsel titizliğe yansımıştır.) Robert Siodmak’ın asistanlığını yaptıktan bilahare Amerika’ya göç etmiş, 80′lerin ortasına dek önemli eserlere imza atmayı sürdürmüştür. Burada dikkat edilmesi gerken husus, Zinnemann’ın Amerika’ya yerleştiği dönemin büyük buhranın en sancılı zamanlarına tekabül ediyor oluşudur. Bir on-on beş yıl sonra gelen ikinci savaşı ve nihayet McCarthyci sürek avını da hesaba katarsak, Zinnemann’ı daha iyi tahlil edebiliriz diye düşünüyorum: M. Streep ve J. Fondalı 1977 yapımı ‘Julia’ filmini hatırlayın! Ve de ilk dönem filmlerinde ahlâki aşınma içerisinde bulunan kahramanları…
    Marlon Brando’nun ilk filmi olma özelliği de taşıyan ‘The Man’; Gregory Peck & Anthony Quinn ikilisini bir araya getiren savaş klasiği ‘Behold a Pale Horse’ {Kısrağı Dizginlemek}; bu topikte yorumu yapılacak iki film ‘From Here to Eternity’ {İnsanlar Yaşadıkça} ve ‘A Man for All Seasons {Her Devrin Adamı} filmografisinden önemli çalışmalar. Ve elbette Kahraman Şerif…

    High Noon, “tek tabanca” bir adamın; bir yalnız kahramanın hikâyesidir. Filmdeki oyunculuğuyla akademi ödülünü kucaklayan Gary Cooper’in canlandırdığı Will Kane; yıllardır kasabayı huzur ve sükunet ile idare edebilmeyi başarmış, nihayet görevindeki son gün gelip çatmış bir şeriftir. Bir Protestan hanım ile (Monaco’nun müstakbel prensesi güzeller güzeli Grace Kelly hayat veriyor) evlenmiştir ve göğsündeki yıldızı yeni şerif adayına devredip uzaklara gitmeyi düşünmektedir. Ancak kötü şans işte! Yıllar önce yakalayıp adalete teslim ettiği Frank Miller adlı azılı suçlu, kasabaya gelen trenin içerisindedir. Cooper, çevrenin tüm telkinlerine rağmen kaçıp gitmeyi onuruna yediremez ve böylece diken üstünde yaşayacağımız dakikalar başlamış olur. (Gereksiz bir bilgi olacak ama işte bu yalnız ve kahraman adam mitosu, Amerikan başkanlarına da popülizm kaynağı olacak; High Noon Beyaz Saray’ca en gözde film olarak işaret edilecektir :)

    “Diken üstünde yaşayacağımız dakikalar başlamış olur!” demiştim. Arkadaşlarım, High Noon gerçek zamanlı bir filmdir. Hikaye ve olaylar tek bir günde; zaman geçişleri olmaksızın cereyan etmektedir. Minimalist/doğal bir anlatımı vardır ve gereksiz yan unsurlar fazla yer kaplamaz. Görece kısa sayılabilecek 86 dakikalık süreden de bunu çıkartabiliriz. Zinnemann, filmde boş raylar, tenha/tekinsiz sokaklar ve saat kadranları gibi öğelere sıkça yer verir. Bunlar, kasabadaki endişeli bekleyişe gönderme yapan imgelerdir elbette. Filmin ancak -oldukça heyecanlı- son 10 dakikasında arz-ı endam edecek olan Frank Miller, çok tehlikeli ve gözünü intikam hırsı bürümüş bir katil olarak resmedilir mütemadiyen. Bir hayalettir adeta! Aralarında körpe bir Lee Van Cleef’i de gördüğümüz ve sıkça karelere yansıyan istasyonda bekleyen üç adamı, ağızlarında sigara konuşmadan öylece rayların yolunu gözlerler. Buna mukabil Will Kane ise ecel terleri dökmektedir. Bir zamanlar yanında olan en yakın dostları dahil herkes -hatta eşi dahi- kendisine yüz çevirmiştir. Yavaş ilerleyen, adım adım ayak seslerini duyduğumuz bir gerilim zerkedilir seyirciye… Buradan da anlaşılacağı gibi bol çatışmalı ve mermilerin havada uçuştuğu westernlerden değil High Noon. Yönetmen sizleri çaresiz bir Gary Cooper ile özdeşleştirmek için elinden geleni yapıyor.

    İki kadın arasında kalan erkek leitmoitifinin de araya serpiştirildiği High Noon, dönemin genel ve ahlâki anlayışına, sosyal yapısına yönelik göndermeler de taşır. Bunlardan bir tanesi kuzey/güney arasındaki ekonomil adaletsizlik. Will Kane’in yardım almak için kiliseye girdiği sahne mesela. Burada güney eyaletleri, kuzeyin ianesine ve desteğine muhtaç şekilde resmediliyordu. Yine gerek 10 Emir’den “öldürmeyeceksin!” pasajını aktaran rahip; gerekse Cooper’ın evlendiği hanım özelinden yürütülen Katolik/Protestan tartışmaları; ve de idam cezasını savunan kasaba halkı, püriten McCarthy döneminden emareler taşır hep.

    “Oh sevgilim beni terketme!” sözleriyle anımsanacak ve filmdeki sahnelerle uyumlu şekilde çok kez işittiğimiz güzel müziğin Oscar ödüllü olduğunu da sözlerimize ekleyelim.

    Bu kilometre taşına mutlaka tanıklık ediniz!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Tabi High Noon dendiği vakit meraklıları hemen ‘Bad Day at Black Rock’ filmini hatırlayacaklar. Gary Cooper’ın yerinde Spencer Tracy’i gördüğümüz bu etkileyici klâsik, aşağı yukarı aynı düzlemde vücut buluyor gibiydi.
    John Sturges’in filmini başlıkta mutlaka geçeceğim. Klâsik severlere tavsiyem olduğunu da ekleyerek…

  • Rashomon diyor ki:

    Kısa bir giriş:

    D.W. Griffith gerek sinemayı sanata dönüştürme yolunda attığı adımlarla, gerekse de kurgu tekniğini kullanması yönüyle öncü bir yönetmendir. Bu yönüyle bir mihenk taşı sayılabilir.

    Filmde sinmiş yer yer çok bariz şekilde açığa çıkan bir ırkçılık görmekteyiz. Bunun gösteriliş şekli pek hoş değil; yer yer çok sert. Bu yüzden izleyiciyi zorlayan bir yapısı var filmin… Her şeye rağmen dönemin şartları da dikkate alındığında, son derece iyi bir film.

    Bir sinemanın da doğuşunu (Klasik Amerikan Sineması) haber vermesi yönüyle önemli bir film.

  • Rashomon diyor ki:

    John Ford

    ”John Ford benim öğretmenimdi. Kendi tarzım ‘Stagecoach’ dan etkilendiği kadar hiçbir filmden etkilenmedi. Bu film benim sinema ders kitabım gibiydi. En az kırk kez izledim.” (Orson Welles)

    John Ford filmlerinde genellikle pürüzsüz anlatı yapısını kullanmıştır. Bu anlatı yapısı üzerinde zaman zaman oynar. Bu anlatı yapısı daha sonraki yönetmenleri önemli ölçüde etkilemiştir (Kubrick, Coppola, Penn, Scorsese’nin yanı sıra ‘Yeni Dalga’ yönetmenlerini ve şu an aklıma gelmeyen, dünyanın çeşitli ülkelerindeki yönetmenleri önemli ölçüde etkilemiştir). Yine filmlerinde, filmin gidişatına göre bazı müdahaleler yapar. Örneğin bu yönüyle Kubrick’ i önemli ölçüde etkilemiştir ki onun sinemasında da bu müdahaleleri sıkça görürüz.

    Ayrıca görüntü ve ışık kullanımı açısından da onun filmleri çoğu yönetmene çok büyük esin kaynağı olmuştur. Tabii ki o da öncüllerinden esinlenmiştir. Fakat esinlendiği bu teknikleri çok daha fazla geliştirmiştir. Zaten sinema dünyasında bunun birçok örneğini görürüz. Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı gibi Welles bazı ışık ve kurgu oyunlarını ve görüntü kullanımını, biraz da anlatı yapısı bakımından John Ford’ dan yoğun şekilde etkilenmiştir. Fakat onu öykünmeyerek, ondan aldığı şeyleri daha da geliştirmiştir; ki ‘Citizen Kane’ ile bunun meyvesini vermiştir.

    John Ford renkli film dönemi öncesinde filmlerinde derin odaklı çekimleri yoğun olarak kullanmıştır. Bunun yanında çeşitli çekim açıları ve teknikleri üzerinde denemeler yapar ve bunları filmlerinde kullanır. Filmlerinde (renkli dönem öncesi) ışık kullanımı ve gölgelendirme son derece önemli bir yere sahiptir. Renkli film dönemine geçildiğinde derin odaklı görüntü kullanımını çok nadir kullanmıştır filmlerinde.
    Filmlerinde yukarıda az da olsa bahsettiğimiz gibi arayışlar ve denemelere girişmiştir. Mesela; ‘The Man Who Shot Liberty Valance’ filminde ‘Western’ geleneğinden önemli ölçüde koparak, bu tür filmlerde çokça tercih edilen dış mekanların yerine iç mekanlara yönelmiştir. Fakat tam manasıyla bir kopuş değildir bu.

    Çoğu filminde filmin ana karakterinin bir çevresi vardır ve bu çevre ile o kişi anlam bulur. Örneğin ‘Stagecoach’ (Posta Arabası) filminde bunu görürüz. Bazı filmlerinde ise ana karakteri topluluktan ayırır ve onu deyim yerindeyse tecrit eder ve kendi yalnızlığına iter. Örneğin; ‘The Searchers’ (Çöl Aslanı) filminde bunu görürüz. Çok sonraları ise bu tecrit halini Scorsese filmlerinde kullanmıştır; ‘Raging Bull’ ve ‘Taxi Driver’ filmlerinde ana karakterler kendi yalnızlığına itilmişitir.
    Buna karşın bazı filmlerinde ise, karakterlerin kendi sorunları yanında çevresinin sorunlarıyla da ilgilenir. Örneğin ‘How Green Was My Valley’ filminde ve ‘The Grapes of Wrath’ filminde bunu görebiliriz.

    Yine onun sinemasında karakterler mevcut statükodan (Amerika’ nın politik sisteminden) yanadır.
    John Ford’ un muhafazakar bakış açısı çoğu filmine siner. Anlatı yapısında ve karakterlerin düzene karşı bakışında, Amerikan tarihinin devamlılığına yönelik göndermeler yapar ya da karakterler aracılığıyla bunları direkt izleyiciye hissettiririr. Bu da onu aşırı milliyetçi bir çizgiye kaydırmıştır zaman zaman.

    Onun dünya görüşü veya filmlerinin hizmet ettiği amaçtan öte sinemasındaki devinim önemlidir benim açımdan. Görüntü kullanımından, anlatıma sinemasını farklı tekniklerle sürekli geliştiren ve bu yönüyle çok geniş kitleleri etkileyen bir büyük sinemacıdır her şeyin ötesinde. Tüm bunlarla birlikte yıllara meydan okuyan kalıcı eserleri, Welles’ in dediği gibi ders kitabı gibidir. Bir yönetmenin onun sinemasından alacağı çok şey var ya da ben öyle düşünüyorum. O denli büyük bir yönetmen ki uzun yıllar sonra onun filmlerine hala göndermeler yapılıyor, bazı filmlere başlamadan önce mutlaka onun filmlerinden birisi izleniyor. Spielberg bir filme başlamadan önce dört film izlermiş bu dört filmden birisi John Ford’ un ‘The Searchers’ filmiymiş. Filmlerinde de göndermeler yoluyla ona hakettiği saygıyı gösterir. Örneğin; ‘E.T. the Extra-Terrestrial’ filminin bir sahnesinde E.T. televizyonda bir film izler, bu film Ford’ un ‘The Quiet Man’ filmidir.

    Son olarak onun en fazla oscar alması konusuna gelirsek, mirasına bu kadar fazla sahip çıkan Ford almayacakta kim alacak oscarı.

    ‘Stagecoach’ (Posta Arabası)

    Yalnız Western türünün değil sinema tarihinin de en iyi filmlerinden birisi.
    Konusu oldukça ilginç; küçük bir posta arabası ile bir kasabadan diğerine gitmek üzere yola çıkan bir grup insan. Farklı kesimlerden gelen insanlar; bir kanun kaçağı, bir bar kadını, bir alkolik doktor, bir kumarbaz, bir viski satıcısı, hamile bir kız ve bir şerif. Farklı katmanlardan gelmelerine rağmen, ortak bir tehlikeye maruz kaldıklarında (kızılderili saldırısı) mecburen aynı kaderi paylaşıyorlar.
    Film, kullanılan teknikler (kamera açıları, ışık ve gölge kullanımı) ve anlatım yönüyle sinema tarihinin en iyilerinden birisidir.
    Bunun yanında John Wayne’ i sınıf atlatıp bir yıldıza dönüştürmüştür (ki bu filmden önce B – sınıfı diye sınıflandırılan filmlerde oynamaktadır).
    Ayrıca bu filmde posta arabalarının kullandığı gerçek güzergahlar kullanılmıştır ve filmdeki posta arabaları aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.

  • okaliptus80 diyor ki:

    John Ford usta bundan daha iyi anlatılamazdı herhalde, ellerine sağlık. Onun sinemasının, yerleşik Amerikan muhafazakar yapısı ve değerleri ile oluşturduğu simetri hep bahsedilen bir konu olmuş; çeşitli anektodlara bile geçmiştir. (Stalin’in, ayrılmaz oyuncusu John Wayne’i öldürme tasavvuru gibi…)
    Başka bir usta ile (ve dev bir klasiği) devam edelim;

    William Wyler

    Aslen İsviçreli olan William Wyler, Kıta Avrupası’ndan Amerika’ya göç etmiş ve ömrünün sonuna dek sinema ile iç içe olmuştur. Kariyerindeki en iyi film ödülüne mazhar olmuş 3 yapım (‘Ben-Hur’, ‘Mrs. Miniver’ ve aşağıda yazacağım film), onun ne kadar yetkin bir yönetmen olduğunun açık delilidir. 1953 yılında gelen ve Audrey Hepburn’un yıldızını parlatacak ‘Roman Holiday’ {Roma Tatili}, inanılmaz keyifli bir romantizm vaat etmenin ötesinde; aynı zamanda konformizme yönelik göndermeler taşır. Sonradan birçok filme esin olacak ve defalarca taklit edilecek John Fowles uyarlaması ‘The Collector’ {Koleksiyoncu} ila Humphrey Bogartlı ‘Desperate Hours’ {Ümitsiz Saatler}, iki sağlam gerilim filmidir. Takıntılı bir kelebek koleksiyoncusunun bir kadını kaçırıp alıkoymasını işler The Collector… Desperate Hours, avcı ve rehin alınmış kurban yörüngeli, tek mekanda geçen usta işi bir psikolojik gerilimdir. (1990′ların başında yeniden çevrimi yapılmıştı) ‘Funny Girl’, 60′lardan sonra mantar gibi türeyen Barbra Streisandlı romantik müzikallerden sadece biriydi. ‘Jezebel’ ve ‘Wuthering Heights’ ise henüz izleyemediğim iki filmi oluyor.
    Yine ‘Dodsworth’, sözü edilmesi gereken yapımlarından.

    Alan derinliği kullanımı noktasında, Welles ile birlikte Bazin’in hakkını teslim ettiği isimlerdendir o.
    (…)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Best Years of Our Lives’ {Hayatımızın En Güzel Yılları} / William Wyler – 1946

    Öncelikle şunu söylemek gerekecek. II. Savaş esnasında ve hemen sonrasında oluşmuş genel bir karamsarlık halinden Amerikan sineması da nasibini alacaktır doğal olarak. ‘Casablanca’, biraz farklı olsa da ‘Mrs. Miniver’, bahsedilen ‘Gemide İsyan’; üstad Chaplin’in bilhassa ‘Great Dictator’ ile ‘Monsieur Verdoux’ filmleri; ve elbette ki Hayatımızın En Güzel yılları…
    Önce filmdeki karakterleri kısaca tanıyalım;

    - Al Stephenson: Savaş öncesi sıradan bir kişi olan Al, cephede çavuş olarak görev yapmış; kocaman bir müfrezeyi idare etmiştir. Evli ve iki çocuk babası olan Al, cepheden “ev”e döndükten bilahare sivil yaşama -ötekilere nispetle- en fazla uyum sağlayabilmiş kişidir. Bir bankada -askeri liderlik dönemindeki tecrübelerine ve müdürle olan tanışıklığına istinaden- gazilere kredi ayarlama temelli üst düzey yönetici olarak göreve başlar. Rahat, uçarı ve biraz da kibirli bir karakterdir. Müziği, dansı ve içkiyi çok sever.

    - Fred Derry: Görevini yüzbaşı rütbesiyle yapmış olan Fred, filmin daha havaalanında geçen ilk sahnesinde de görüleceği üzere son derece mütevazidir; ast-üst olayına önem atfetmez. Cepheden döndükten sonra yoğun bir uyum problemi yaşamaya başlar. Savaşla ilgili kabuslar görür, “Gdovski” adını sayıklar. Fred’in bir de gece kulübünde çalışan ve gözü yükseklerde karısı vardır. (Ancak eski dost diye hitap ettiği Al’ın mazbut kızı ile yakınlaşacaktır. Senaryoda önemli bir yer tutuyor bu!) Fred, üç yıldızlı pırpırını portmantoda bıraktığının akabinde “sivil” yaşama toslar arkadaşlar. Burada hiç de öyle rütbeye itibar edilmemektedir! Üç kuruş paraya bir parfümeride çalışmaya başlayan “düşkün” kahramanımız, kâh B-17 bombardıman uçağına komuta ettiği günleri gururla anar…

    - Homer Parrish: Filmdeki en dramatize edilmiş karakter olan Homer (zira filmin geneli böyle değildir, ölçülü ve doğal bir anlatım tercih etmiş Wyler) savaşta iki elini birden kaybetmiş ve protez kancalar ile hayatını idame ettirmektedir. Dolayısıyla söz konusu travmayı ve örselemeyi en yoğun yaşayan kişisidir filmin. Öyle bir travmadır ki bu, evleneceği kıza ve öz ailesine yabancı gibi davranmaktadır. Cephede er kontenjanından savaşmış Homer, Al ve Fred ile de çok yakındır. Sık sık “Butch’un Yeri”nde bir araya gelirler. (Bir piyanist olan Butch, Homer’in aileden yakınıdır. Babacan bir portre çizer.)

    Kanımca film iki taraflı algılamaya da açık. Kimisi Amerikan değerlerinin savunulması/yüceltilmesi olarak okuyabilir; kimisi de anti/militarist ve savaş karşıtı veçhiyle… Ben ikincisinden yana koyacağım tavrımı. Evet arkadaşlar, karakterleri okuduysanız şayet bu filmin savaş sonrası yabancılaşma ve uyum sorunu çeken, travma yaşayan bireyler odaklı bir çalışma olduğunu anlamışsınızdır. Mihver Devletlerine karşı müttefiklerin yanında 4 yıl boyunca çarpışmış üçlümüz; eve döndükten sonra sivil hayata intibakta alabildiğine güçlük çekecektir.
    Al’ın Japonya’dan oğluna hediye olarak getirdiği samuray kılıcına karşılık işittiği sözler, filmdeki savaş karşıtı söylemlerden sadece biridir. Hediyeyi reddeden genç, sözü Hiroshima’daki radyoaktif saldırının günahsızlara verdiği zarara ve savaşların anlamsızlığına getirecektir.
    Yine filmde ara ara “New Deal” uygulamaları kapsamında yeni yükselen bir burjuvaziye; kısmi olarak uygulanan içki yasağına dair emareler görmek mümkün.

    “Ev, aile ve çocuklar… Tanrının ülkesine geri döndük!”

  • okaliptus80 diyor ki:

    Marx kardeşler, sessiz sinema döneminde ortaya çıkmış olup, sesli sinemanın ilk zamanlarında da yaygınlığını devam ettiren ve kardeşlerimizden maada Laurel/Hardy, Chaplin, Keaton … gibi isimlerin de önemli katkılarla familyaya dahil olduğu “slapstick” komedi türünün en yetkin isimlerindendir. Slapstick, konuşmalardan ziyade tamamen “bedensel” hareketler ve sakarlıklar üzerine inşa edilmiş bir komedi türüdür. Dikkat edin bu oyuncuların çoğu filmine: Espri anlayışı hep fiziksel asimetriden, sakarlıklardan, groteskden beslenir. (Sonraki yıllarda Pembe Panterler ve kimi “Wudi” filmleriyle temsil edilecektir.)

    Bitişikte, slapstick komediye dahil iki güçlü film üzerine yaptığım yorumu göreceksiniz;

  • okaliptus80 diyor ki:

    Ülkede savaş çıkmış, düşman kapıya dayanmıştır. Rufus T. Firefly ve birkaç yaveri, barikatın arkasında olanca güçleriyle direnmektedir. Kralın gözü Harbiye Nazırı’ndan (Chico) gelecek haberdedir. Derken nazır ağzı kulaklarına varmış bir halde belirmez mi;
    - Evladım Harbiye Nazırı nerelerdesin? Günlerdir dâd-ı feryat. Herkes seni arıyor!
    - Vallahi ben işin kolayını buldum Kralım. Gidip düşmanla birlik oldum!

    ‘Duck Soup’ {Üç Ahbap Çavuşlar Harbe Gidiyor} / Leo McCarey – 1933


    Üç Ahbap Çavuşlar da kim derseniz; efsane ‘Max Brothers’ın (Groucho Marx, Harpo Marx, Chico Marx) bizde bir dönem kullanılmış karşılığı. Bir zamanların “bürlesk” yani kaba güldürü dalındaki en önemli temsilcilerindendi Marx Kardeşler. Bürlesk, sesli sinemanın ilk yıllarında altın çağını yaşamış; gaglar, abartılı durum komedileri ve sakarlıklar, seyirciyi kendinden geçirmiştir.

    Duck Soup, ördek çorbası manasına gelir ki, filmi izlemiş olanlar jenerikteki tencere içre 4 ördeği anımsayacaklardır:) Kardeşlerimizi temsil ediyor bu ördekler. Anlayacağınız daha jenerik yazısından itibaren nasıl “hınzır” bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Bu hınzırlık -inanın bana abartmıyorum- 68 dakikalık süre boyunca aralıksız devam ediyor. İnanılmaz keyifli bir komedi Duck Soup; sakarlıkların, esprilerin, kahkahaların haddi hesabı yok.

    Olaylar 1930′lu yıllarda, ‘Freedonia’ isimli hayali bir kasabada geçer. Kasabanın kralı hayatını kaybetmiş ve yeni bir kral gerekmektedir. Zengin dulumuzun teşvik ve kulisleriyle, patavatsız ve cebi delik ‘Rufus T. Firefly’ (Grucho Marx canlandırıyor) dizginleri ele alır ve şamata başlar. Askeri merasimle karşılanan yeni kralımızın önünde iki büyük sorun vardır: Artan vergilerin ve düşen gelir oranlarının yarattığı infial; komşu ülkeyle çıkma ihtimali yüksek görünen bir savaş… Maliye ve Harbiye bakanlıklarıyla istişareler(!) yapılır derhal. Fakat bu bir Max Brothers filmi olduğu için, ciddi şeyler beklemiyoruz elbette. Bürlesk, bütün sahnelere nüfuz edecektir film boyunca. ‘Rufus T. Firefly’, beceriksiz ve cebi delik gözükse de son derece pinti ve kurnazdır da. İşçilerin haftalık çalışma süresinin kısaltılması talep edildiğinde, “öğle izinlerini düşürün” diyecek kadar:)

    Bir de ‘Chicolini’ (Chico Marx) ve ‘Pinky’ (Harpo Marx) var. Filmde, Rufus’un ayağını kaydırmak ve zengin dulu kafeslemek gayesindeki haşin ve kötü karakteri oynayan bir elçi görüyoruz: Sylvania sefiri ‘Trentino’… Düşman ülkeyi temsil eden Trentino tarafından kralı gözetlemekle vazifelendirilen iki hafiyeyi(!) canlandıran Chicolini ve Pinky, filme inanılmaz bir neşe katıyorlar. (özellikle bir Pinky var ki akıllara zarar:) Tadını kaçırmamak için ayrıntıya girmiyorum ama limonatacı kel adamla olan didişmeler, ayna sahnesi, at ile yatağa girme… dersem, filmi izlemiş okuyucularda küçük bir tebessüm oluşturacağımı görür gibiyim.

    Film, sıradan bir komedi olmanın çok ötesindedir. Baştaki balo sahnesinde “insanları cesur ve özgürdür” şarkısıyla lanse edilen Freedonia kasabasının yüksek dereceli erkânı/idarecileri vasıtasıyla, gerek keskin bir yönetici sınıf gerekse etkili bir savaş eleştirisi yapımaktadır. Duck Soup’un, Atlantik’in ötesindeki Mussolini tarafından tepkiyle karşılanmış ve yasaklanmış olması bile, amacına ulaştığının bir göstergesidir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The General’ (1927) / Buster Keaton & Clyde Bruckman


    …Bazı komedi oyuncuları, seyirciye katılıp onlar ile yüz göz olurlar. Bir komedi oyuncusu, perdede gülmeye başladığı anda seyirciye gördüklerini ciddiye almaması gerektiğini, bütün bunların bir ‘şaka’dan ibaret olduğunu söylemiş olur. Gerçekten de böyle davrandıklarında artık kimse onları ciddiye almaz ve en gülünç durumlarda bile seyirciyi güldürem.me olasılığı doğar. Bir komedi filmi, oyuncu için eninde sonunda ‘aptal numarası’ yapmak anlamına gelir ve oyuncu bunu ne kadar ‘ciddi’ yaparsa o kadar komik olur.” (Sinemanın ‘hiç gülmeyen soğuk adamı’ böyle söylüyor aynen.)

    Gaglara dayalı, tipik Keaton geometrisinden ve simetrisinden beslenen, şiirsel, şiirsel olduğu kadar da abartılı ve “kaba” bir güldürüdür ‘The General’. Kullanılan teknik ve çıkarılan işçilik, şüphesiz zamanının çok çok ötesinde bir maharet/titizlik barındırdığı gibi, bugün dahi izleyenleri şaşkınlığına çeviriyor. (Bilhassa köprüde vuku bulan son sahneler…) Filmi büyük yapan da bu sanırım!
    Sessiz Sinema döneminde adı Chaplin ile kıyaslanmaktan bir türlü kurtulamamıştır Keaton. Chaplin sineması içeriğe vurgu yaparken, Keaton ise daha ziyade teknikte olgunlaşmış gibidir. Ama şu bir gerçek ki ikisi de çok büyük sinemacıydı.

    Buster Keaton’un hem yönetip hem de başrolünü oynadığı bu sessiz sinema klâsiği, Amerikan İç Savaşı’nın en buhranlı dönemlerinde geçer. İç Savaşın olanca anlamsızlığı ve acımasızlığıyla sürdüğü, ortalığı kasıp kavurduğu günlerde, ‘General’ adını verdiği (ve gözü gibi baktığı) lokomotifinden başka bir gailesi yoktur ‘Johnny Gray’in. İnatçı ve bir o kadar vurdumduymaz, çevresinde kopan kızılca kıyamete ilgisiz bir adam. Haa, lokomotifinden başka bir de sevdiği kız var tabi: ‘Annabelle Lee’… Kızla onun evinde buluştuğu bir gün, müstakbel kayınpeder ve kayınbirader kapıda belirir. İkisini de büyük bir telaş almıştır. Zira savaş bulundukları kasabaya da sirayet etmiş; orduya yazılımlar başlamıştır.
    Film, bu andan itibaren abartılı ve seyri keyifli bir kahramanlık destanına dönüşür. Mühendis olarak kalması daha uygun görülen ve cepheye kabul edilmeyen Gray, bu yüzden sevgilisinin de alaylarına maruz kalır. O ilgisiz adam gitmiş; savaşı bir onur meselesi haline getiren yeni bir adam doğmuştur. Beklediği fırsat da eline geçer. Bir vagon dolusu mühimmat, kuzeyliler tarafından kaçırılır. (Kaçırılan vagonun içerisinde sevdiği kız da vardır.)
    Artık hem kendi onurunu hem Güney eyaletlerinin geleceğini hem de Annabelle’sini kurtarma zamanıdır. İkinci paragrafta bahsettiğim bileşenlerin muhteş.m yedirildiği trenyolu kovalamacaları da başlamış olur. Kâh kovalayacak, kâh kaçacaktır Johnny. (…)

    Bir başyapıt!

  • okaliptus80 diyor ki:

    The Great Ziegfeld’ {Büyük Ziegfeld} / Robert Z. Leonard – 1936


    Broodway’in janjanlı yüzünün perde arkasında yaşananlar; dönen entrikalar, hırs, aşk, ilişkiler, para, kariyer, ego savaşları, kadınlar, şovlar, revüler… Ve bir yapımcı: “Florenz Ziegfeld” (Filmdeki ana karakterdir. William Powell tarafından canlandırılır.)
    The Great Ziegfeld, klasik Hollywood sinemasından üç saatlik görkemli bir müzikal.

    İki rakip kumpanya görüyoruz açılış sahnesinde: Bir yerde 300 kiloluk(!) bir halterle güç gösterisi yapan iri yarı Büyük Sandow; öte yandaysa Mısırlı bir dansöz… Filmde baştan sona tatlı bir rekabet halinde bulunan iki büyük yapımcının şovlarından bahsediyorum elbette: Florenz Ziegfeld ve Jack Billings. Aralarındaki rekabet yer yer bozulsa da, centilmenlikten ve saygıdan ödün vermeyeceklerdir. Ziegfeld’in sıhhatinin bozulduğu ve elinin darlaştığı dönemlerde, en yakınındakilerden biri olacaktır Billings. (Şimdikilerin birbirinin kuyusunu kazma peşinde oldukları da düşünülürse…)

    Florenz (ya da ‘Flo’), meteliğe kurşun atan bir yapımcıdır. Alabildiğine hovardadır. Parasını demet demet orkidelere harcar. En büyük zaafı kadınlar olan bu orta yaşlarına gelmiş adam; fil, halter, kas yığını adamlar… gibi sirk gösterilerinden medet umulamayacağını geç de olsa anladıktan sonra, en büyük hayali olan Broadway operetlerine yönelir. Fakat bunun için bir şantöz gerekmektedir. Beklediği fırsat bir Londra gecesinde karşısına çıkar: ‘Anna Held’… Jet sosyeteye girme emelindeki bu gözü yükseklerde kibarlık budalasını, en büyük rakibi Billings’ten önce kendi safına çekmelidir Ziegfeld. Dedim ya, kadınlarla nasıl iletişim kurulacağı konusunda tecrübeli bir adam bu. Müstakbel karısı olacak Anna’yı peşinden New York’a gelmeye ve sahneye çıkartmaya muvaffak olur. Ondan sonra gelsin gösteriler…

    Billie Burke ve Audrey Dane, Flo’nun gönenç günlerinden iki karakter. Audrey, Anna’nın primadonna olduğu müzikal ve operetlerde -beyaz kostümler içindeki- yardımcı kızlardan biri. Billie Burke ise ününün doruğunda bir yıldız. Bunların olay örgüsü içerisinde tuttukları yer, filmi izlememiş olanlara kötü bir sürpriz olacağı için bahis konusu edilmeyecektir.
    Son olarak filmimizde önemli yer tutan bu müzikli gösteriler, Kuğu Gölü Balesi’ni izliyormuşuz intibası uyandıracak raddede iyi yapılmış.

    The Great Ziegfeld, “en iyi film” dahil olmak üzere 3 dalda Oscar ödülü kazanmış bir klâsik!

    Florenz Ziegfeld keşke hep sahne yapımcısı olarak kalsaydı… Borç harç içinde yüzmeye, vadesi gelmiş senetleri ertelemeye devam etseydi de; yabancısı olduğu o “ticaret” hayatına ve menkul değerler piyasasına (borsa) atılmasaydı!

  • kadir503 diyor ki:

    Casablanca – Michael Curtiz (1942)

    “Onu çal Sam, onu.”

    Tarihin gelmiş geçmiş en iyi aşk filmlerinden biri “Casablanca”. Ayrıca üzerinden yıllar geçse de unutulmayacak bir yapıt. Bu unutulmaz eserin unutulmayacak da bir yapım öyküsü var. Birçoğumuzun bileceği üzere film, bir oyun olacakken sinema filmi yapılmaya karar verilmiş ve filmin yapımcılığını üstlenen şirket o yıllara göre çok büyük bir ücret ödeyerek bu oyun senaryosunu satın almış. Büyük bir ücret karşılığında alınan senaryo tam tersine oldukça düşük bir bütçeyle çekilmiş ve senaryosu defalarca yazılarak, değiştirilmiş. Karakterlere başta düşünülen isimler ve bazı karakterler de değiştirilmiş. Çekimleri devam ederken senaryosu da yazılmaya devam eden filmde hangi erkekle kalacağını bilmeyen Bergman, yönetmen Curtiz’e filmin sonunda hangisiyle kalacağını, ona göre karakterini canlandıracağını sorar ve yönetmenden “Her ikisiyle de kalacakmış gibi oyna” diye bir cevap alır. Filme düşünülmüş üç son ve farklı bir ismi de varmış. İşte böyle değişik bir yapım öyküsü var unutulmaz filmin.

    “Play it once Sam!”

    “Dünyada onca kentte onca batakhane varken, o kadın benimkine geldi.”

    II. Dünya Savaşı sırasında çekilen filmin hikayesi de çekildiği dönemin içerisinde geçiyor. “Casablanca” genellikle aşk filmi olarak bilinir fakat; salt bir aşk filmi değildir. Aşkın yanında aynı zamanda savaş psikolojisini, politika ve casusluk gibi birçok konu içerisinde yer edinmiştir. Çaresiz bir şekilde Casablanca’ya gelen Ilsa ve Laszlo çiftinin bu şehirden kaçmalarının tek yolu bir Rick’tir. Daha önce Rick ile aşk yaşamış ve onu yüz üstü bırakmıştır Ilsa. Bu yüz üstülüğün sonrasında Casablanca’ya yerleşip şehrin en ünlü barını işleten Rick; Ilsa’nın neden kendisini nedensiz yere, bir açıklama yapmadan yüz üstü bıraktığını unutmak isterken onun için bu sürpriz hiç de iyi olmayacaktır ve olmadı da. Böyle politik suların üzerinde gezinen ve dönemin Casablanca’sına ışık tutan bir hikayesi var filmin. Bir an bile duraklamayan senaryosu ve oyuncuların başarısı filmi üst düzey bir film yapmış. İzleyenlerin dikkat edeceği üzere senaryonun ustalığı özellikle finalde kendisini göz önüne çıkarıyor ve tarihin en iyi senaryolarında biri olduğunu kanıtlıyor. Her yönüyle mükemmel olan böyle bir filmin yönetmenliğini Michael Curtiz’i de unutmamak gerekir. Baştan sona harika bir yönetim sergilemiş. Unutulmaz diyaloglarla oyunculukların uyumu gibi Curtiz ile Bergman’ın kimyası da son derece uyumlu. Ayrıca Sam karakteri de filme ayrı bir tat katmış. Film yapım aşamasındayken birçok oyuncu gibi düşünülmeyen Humphrey Bogart; içine kapalı, insancıl ve asker eskisi bir karakter olan Rick’e harika bir oyunculukla hayat vermiş. Bogart’ın hayat verdiği Rick karakteri ile tarihin en karizmatik karakterlerinden biri olarak anılıyor. Ingrid Bergman da çok başarılı bir oyunculukla Amerika’daki en büyük çıkışını filmle yapmıştı. Tüm oyuncular için bir dönüm noktası olan film, kuşkusuz dönemin başarılı yönetmeni Michael Curtiz’in kariyeri için de büyük önem taşımaktadır. İzleyenlere farklı duyguları bir anda yaşatan ender filmlerden “Casablanca”. Filmin “klasik” sıfatını almasının da bir nedeni bu olsa gerek. Filmde çalınan “As Time Goes By” şarkısı da film kadar ünlü oldu ve o dönemde jazz müziğinin canlanmasına fayda sağladı.

    “Hepimiz deniyoruz. Siz başarıyorsunuz.”

    “Biz Paris’i yaşadık…”

    “Ben kahraman değilim ama; en azından üç kişinin sorununa çözüm buldum.”

    Sinema tarihinin en çok ses getiren, izleyenlere farklı duygu ve türlerde gezinti sunan 3 Oscar ödüllü bir klasik “Casablanca.” Her sinemaseverin en az bir kere izlemesi ve arşivine katması gereken bir eser.

    - Beş defa, beş farklı yerde öldürüldüğünüzü okuduk.
    - Gördüğünüz gibi hepsi de doğru.

    - Rick, bu kafede pek çok çıkış vizesi satıldığını biliyoruz. Ama sen hiç satmadın. Bu nedenle açık kalmana izin veriyoruz.
    - Ya? Ben de rulette kazanmana izin verdiğim için zannediyordum.
    - O da başka bir neden.

    “Her ayrıntıyı hatırlıyorum. Almanlar mavi giyiyordu, sense mavi.

    “Binbaşı, New York’un işgal etmenizi tavsiye etmeyeceğim yerleri vardır.”

    - Dün gece neredeydin?
    - Çok zaman geçmiş hatırlamıyorum.
    - Bu gece ne yapacaksın?
    - O kadar uzun vadeli plan yapmıyorum.

    - Seni Casablanca’ya getiren şey nedir?
    - Sağlığım. Casablanca’ya şifalı suları için geldim.
    - Su mu? Ne suyu? Çölün ortasındayız.
    - Yanlış bilgilendirilmişim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Adam’s Rib’ {Adem’in Kaburga Kemiği} / George Cukor – 1949

    George Cukor, alaycı bir mizah ve incelikli işlenmiş durum komedileriyle, vodvilleriyle tanınır daha ziyade. Bilhassa ünlü kadın oyuncularla çalışmayı sever filmlerinde. Aşağıda yazacağım filmde de göreceğiniz üzere kadınlar çok dominant ve baskındır onun çalışmalarında. Hatta yine rivayet odur ki onun kadınları bu denli ön plana çıkarma sevdası, ünlü ‘Gone With the Wind’in çekimleri esnasında Gable ile ufak bir sürtüşme yaşamasına sebebiyet vermiştir. İşte bu söz konusu niza dolayısıyla kendisine yol verildiği de yine söylentiler arasındadır. Kimbilir, bunlar olmasaydı belki de bu dev klâsiğin Directed By kısmında Fleming yerine Cukor ismini görüyor olacaktık bugün.
    A. Dumas’ın ölümsüz eserinden uyarlanan ve ileride geçeceğim Greta Garbolu ‘Camille’ {Kamelyalı Kadın}; 1940 yılında gelen ve sonraki yıllarda High Society adlı bir de müzikal varyasyonu yapılan Cary Grant/Katharine Hepburnlu ‘The Philadelphia Story’; iki namdar müzikal ‘A Star is Born’ {Bir Yıldız Doğuyor} ve Oscar ödüllü ‘My Fair Lady’, filmografisinden en bilinen yapımlar.

    ‘Adam’s Rib’; evlilik, aile, sadakat ve kadın/erkek ilişkilerini merkeze alan sıcak bir romantik komedi. Bir pazar sabahı maaile izlenecek filmler olur ya hani, onlardan…
    Perdedeki müthiş uyumlarından maada gerçek hayatlarında da son derece hoş/düzeyli bir birlikteliğe imza atmış Spencer Tracy ve Katharine Hepburn başrollerde. (Katharine Hepburn, bana göre sinemanın gördüğü en güzel üç hanımdan biridir. Nur içinde yatsın!) Yardımcı rolde ise sadece dört oyuncu mevcut tüm film boyunca.
    Adam Bonner (Tracy) ve Amanda Bonner (Hepburn), mesleği avukat olan eğitimli/orta sınıf bir çifti canlandırıyorlar. Derken bir aldatma ve cinayete teşebbüs olayının, farklı saflardaki dava vekilleri olarak buluyorlar kendilerini: Doris Attinger, eşi Warren Attinger ve üçüncü kadın Beryl, söz konusu davanın tarafları. Amanda, kadınlık iç güdüleriyle aldatılmış/mağdur eşi oynayan bayan Doris Attinger’in; Adam ise metresiyle (Beryl) baş başayken baskına uğramış despot koca Warren Attinger’in müdafileri oluyor. Film, bu dakikadan sonra yarı mahkeme yarı salon komedisi şeklinde devam edecek. Bizlerse sadece davanın seyrine ve neticesine değil; karı koca olan bu iki meslektaşın karşılıklı ego savaşı ve gövde gösterisine de tanıklık edeceğiz. Ancak hafif vodvil tarzı bir gösteri.
    Filmin feminist bir bakış açısı barındırdığını da sözlerime ekleyeyim. Tabi dönemin Amerikası’nda (biraz öncesi yılları hatırlayın) kadınların seçme ve seçilme hakkı için yaptıkları ateşli mücadeleyi bileceksiniz. Bu damarı da arkasına almış görünen Adam’s Rib, “yılan hikayesi”ne dönmüş davanın iki tarafı olan bay ve bayan Attinger vasıtasıyla, kadın/erkek eşitliğine getirecektir sözü. Sonra ne mi olacak? (…)

    Yardımcı rolde 4 oyuncunun yer aldığından bahsetmiştim. Peki bu 4. kişi kim diye soracak olursanız: ‘Kip’. Tek kişilik piyano resitalleri veren, oldukça rahat ve laubali tavırlarla Amanda’ya sarktığını gördüğümüz aile dostları Kip…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Bus Stop’ {Otobüs Durağı} / Joshua Logan – 1956

    Monroe, gerçekten iddia edildiği gibi şöhretin bedelini kaldıramamış ve yüksek dozda ilaçla harakiri mi yapmıştır; yahut geçtiğimiz senelerde dillendirildiği üzere büyük bir skandalın önüne geçmek isteyen gizli servis görevlileri tarafından mı öldürülmüştür? (Başkan Kennedy ile ilişkisi olduğu söylenmekte.) Sanırım bunun cevabını hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz.

    Değerli arkadaşlarım. Filmin çekildiği tarih, Monroe / Miller evliliğinin de gerçekleştiği tarihtir. Sevgili Norma Jean’in esrarlı ölümünün ardındaki sır perdesine vakıf olamasak da, onun filmlerde gösterildiği ve “pazarlandığı” şekilde “aptal bir sarışın” ve süs bebeği olmadığını biliyoruz. Entellektüel faaliyetler, hayatında her daim ve içli dışlı yer teşkil etmiştir. Cadı Kazanı’nın yazarı ile evlenmesi de bunun bir göstergesi değil mi başlı başına!

    ‘Bus Stop’ta Marilyn, bir sonraki yorumladığım filmden farklı olarak, saf değil olgun bir kız rolünde el sallar perdeye. Dram filmlerinde de başarıyla oynayabileceğini gösterir adeta. Montanalı bir taşralı ve sığır yetiştiricisi ‘Bo’ (Don Murray canlandırıyor), rodeo yarışlarına katılmak üzere geldiği şehirde, hayatının kadınıyla, ‘Cherie’ (M. Monroe) ile karşılaşır. Erkeklerin hayallerini süsleyen şantöz kızla, eline kadın eli değmemiş rodeocu oğlanın birlikteliğine(!) tanıklık ederiz bu dakikadan itibaren. Fakat tek taraflı bir birliktelik; zira kızımız pek oralı değil! Fakat oğlan da hayırı kabul edecek biri görünmüyor :) Yıllardır insan içine girmemiş ve medeniyetten uzak yaşamış olan Bo, tüm kabalığı ve görgüsüzlüğüyle endam ediyor tüm film boyunca. (Don Murray, bu oyunuyla Oscar’a aday gösterilmiş.)

    Yoğun kar yağışının ulaşıma sekte vurduğu bir yolculukta sığınılan ‘Otobüs Durağı’ olacaktır filmin ve ikilimizin kaderini çizen…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘How to Marry a Millionaire’ {Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir} / Jean Negulesco – 1953

    Klasik Amerikan sinemasından sevimli bir kül kedisi masalı… Öte yandan keyifli bir 95 dakikanın ötesinde çok şey vaat ettiğini söylemek güç!
    Beş dakikalık bir senfoni dinletisiyle açılış yapan; akabinde devasa gökdelenleri ve ferah rekreasyon alanlarıyla bildik New York görüntüleri sunan ‘How to Marry a Millionaire’, klişelerle ilerleyen düz senaryosuna rağmen neşeli bir film. Pola (Marilyn Monroe), Loco (Betty Grable), Schatze (Lauren Bacall), üç genç ve bekar Amerikalı hanımefendi. Şehrin kaymak tabakasının mukim olduğu işlek merkezinde lüks bir daire kiralayan Pola ve Schatze’nin yanlarına Loca da katılacaktır. Filmde bu üçlünün “zengin koca” bulma tasavvuru ve bu uğurda atıldıkları serüvenleri izliyoruz sonrasında. Üçünün de ortak hayali ve tek tutkusu budur. Öyle ki varsılların yoğun olduğu muhitlere girebilmek, partilere katılabilmek için gerekli sermayeyi dairedeki mobilyaları satarak temin edecek kadar…
    Pola, şuh ve albenili bir Marilyn Monroe bekleyenleri bir parça hayal kırıklığına uğratıyor. Sevgili Norma Jeane’miz dişiliğini çok az kullanıyor bu filmde. Siyah ve kalın çerçeveli bir gözlük takan, miyop ve çokça da ebleh denebilecek bir karaktere hayat veriyor. Kaderini bir uçak yolculuğu tayin edecektir.
    Loco, en geri planda gösterilen kızımız. Onun kaderini tayin edense, paralı “av”ıyla beraber çıktığı Alaska’daki bungalovlu tatil olacak.
    Ve Schatze… Teksaslı bir petrol milyonerini ağına düşüren Schatze’yi güzel Lauren Bacall canlandırıyor ve de filmdeki en dominant/merkezi karakter. Aklı ve tecrübesiyle öteki kızları da yönlendiren Schatze, eski bir mankendir. Onun kaderi ise aşağıda geçtiğim spoilerde ifşa ediliyor.

    —Spoiler— (İzlemeyen okumasın lütfen!) : Kızlar açısından oldukça meşakkatli geçen koca bulma macerasında araya dahil olan Tom Brookman karakteri, yerli sinemamıza da çokça esin kaynağı oluşturmuştur. Fakir bir genç zannedildiği için Lauren Bacall tarafından hakir görülen Brookman; ‘Yalancı’ adlı filmimizdeki T. Şoray/Aytaç Arman atışmalarını anımsattı bana. Sonradan zengin olduğu ortaya çıkacak olsa da, gözü yükseklerde olan kadın kahramanımız bu “meteliksiz” ama gururlu gençte bulmuştur mutluluğu. Dedim ya başta, bu bir peri masalı!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘That Touch Of Mink’ {Aşkın Dokunuşu} / Delbert Mann – 1962

    Dönemin sabun köpüğü romantik komedilerinden bir tanesi Aşkın Dokunuşu. Tabi biz sevgili Calamity Jane’imiz Doris Day’ı Rock Hudson ile görmeye alıştığımız için (mesela en bilineni Norman Jewison imzalı ‘Send Me No Flowers’ / Bana Çiçek Gönderme.) Cary Grant’ı başlarda yadırgamıştık. Ancak birbirine zıt karakterlere hayat veren iyi bir ikili ve paslaşma oluşturmuşlardır tüm film boyunca. Grant, hali vakti yerinde bir iş adamını; Day ise bistro benzeri bir yerde çalışan mazbut bir kızı canlandırıyor. Klişelerle dolu bir tanışma sahnesini, aynı klişelerle örülü tatlı bir serencam izler. Aşk, sınıf farkı gözetmemiş; farklı sosyal muhitten bu iki insanı tesadüfler zinciriyle birbirine yakınlaştırmıştır. Otel kaçamağı sahneleri -daha doğrusu kaçamayış- epey keyifliydi.
    Onlar ermiş muradına!

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Rebel Without a Cause’ {Asi Gençlik} / Nicholas Ray – 1955

    Artık gençlik eski yaşam koşullarından ve bunun getirdiği birtakım alışkanlıklardan sıkıldı. Dünyaya bakış, etrafına bakış anlamında son derece farklı düşüncelere sahip gençlik. Nerede bu gençlik? İşte geliyor!

    Kanaatimce film; artık yeter, isyan ediyorum diyen bir gençliği öncelemesi adına önemli bir filmdir. Film aynı zamanda, kimilerince tüm zamanların en iyi gençlik filmi olarak değerlendirilmiştir.

    Film sorunlu gençlerden örnekler sunar bize, ama film -asıl- sorunlu karakter Jim Stark (James Dean) ekseninde devam eder. Jim Stark Ailesi ve okulu ile son derece sorunlu bir gençtir. Konulmuş olan kurallara uymakta zorlanan, bunları gereksiz bulan bir gençtir aynı zamanda…

    Jim Stark’ın okulda çok kısıtlı bir çevresi (Judy ve Plato) vardır. Bunun dışında arkadaşı yoktur… Asi gencimiz cesaretini kanıtlamak için arabalarla uçurumun kenarlarında yarışmalar yapar. Sonrasında ise olanlar olur…

    Bu film dönemin önemli simgelerinden olan James Dean’ı efsane mertebesine ulaştırdı. Ayrıca James Dean’ı gelen isyancı kuşağın bayrağı haline getirdi… Giyimi ile saç sitili ile davranışları ile taklit edilen bir gençlik idolu haline geldi aynı zamanda…

    Filmde James Dean’a eşlik eden Natalie Wood’da son derece iyi performansıyla filme ayrı bir renk katmıştır. Farklı türlerde başarılı filmlere imza atmış olan Nicholas Ray, bu filmde de oldukça başarılı bir yönetmenlik çıkarmıştır kanaatimce. Ayrıca filmin anlatımı son derece iyiydi, yine filmde senaryonun işleyişi anlamında pek sorun yok gibiydi ya da bana öyle geldi. Rahatlıkla Klasik Amerikan Sineması örnekleri arasında sayılabilecek bir film. Yer yer pürüzsüz bir anlatı yapısına sahip olsa da film, Nicholas Ray yer yer bunu kırar.

    Ayrıca usta oyuncu (gerçi aynı zamanda yönetmen) Dennis Hopper’ın oynadığı ilk filmdir (dizileri saymazsak). Gencecik haliyle oldukça farklı görünüyor filmde.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Frank Capra’ hakkında;

    Ülkemizde pek bilinmeyen Frank Capra, Amerika’nın “yeniçağ zamanı” denilen Roosevelt iktidarının, küçük burjuva toplumunun karakteristik özelliklerini belirten filmlerin yönetmenidir. 20′li yıllarda ünlü komik Harry Langdon’la çektiği 24 sessiz filmde, “slapstick” okulunun bütün özelliklerini kullanmıştır. Ne var ki bütün bu çektiği küçük bütçeli filmlerde, adı oyuncuların gölgesinde kalmış, ancak 1934′de “It Happened One Night – Bir Gecede Oldu” adlı filmiyle, (filminin adı gibi, bir gecede) Amerikan komedi filmlerinin ustası olarak anılmaya başlamıştır. Bu gün bile Frank Capra denilince hemen akla gelen “Mr. Deeds Goes Town – Mr.Deeds Şehre Gidiyor” (1936) adlı ikinci bağımsız filmi, onun bu ününü perçinlemiştir. 1938′de ardından çektiği “You Can’t Take It With You”, filminin ardından aynı yıl üç Oscar’la ödüllendirilen Capra, ülkenin en çok kazanan yönetmenidir artık.

    1939 yapımı “Mr.Smith Goes to Washington – Mr.Smith Washington’a Gidiyor” ve 1941 tarihli “Meet John Doe”, Capra döneminin, ününün doruğundayken kapanmasını getirir. Aslında “Bir Gecede Oldu” ve “Mr.Deeds Goes Town” filmleri için yapımcı firma ve eleştirmenler, hiç de iyi şeyler düşünmüyorlar ve gişe açısından hayal kırıklığı bekliyorlardı. Oysa tam tersi oldu ve bu filmler büyük gişe başarıları elde ettiler. Bunun nedeni toplumun artık geleceğe belli bir umutla bakması, umutların hayalden gerçeğe dönüşmesini görmeleriydi. Roosevelt’in uyguladığı programlar oturmuş, göreceli bir refahın işaretleri ufukta belirmeye başlamıştı.

    “Mr.Deeds Şehre Gidiyor”, tipik bir küçük burjuva filmidir. Küçük bir kasabanın orkestrasında tuba çalan ve aynı zamanda kartpostallara mani yazan Mr.Deeds, birden bire hayal bile edemeyeceği bir mirasa konar. 20 Milyon dolar tutarındaki bu mirası almak için New York’a gelmesini ister avukatlar. Tabii ki burada olanlar olur. Milyonlar Mr.Deeds’in değil, Mr.Deeds milyonların esiri olur. Büyük kentin çarkında insanlığını yitiren Deeds, çareyi kasabasına kaçmakta ve aldığı paraları, kasabalı arkadaşlarına dağıtarak onlara toprak satın aldırtmakta bulur. Bütün diğer filmlerinde de Capra, kasaba insanının kapitalist çarka kapılmış ve canavarlaşmış büyük şehir insanına karşı savaşını, bir başka deyişle küçük bireyin toplumla olan çatışmasını, insanca yaşama koşullarına kavuşma özlemini, sert olmayan, ideoloji içermeyen, günlük yaşama mücadelesi biçiminde, gayet yumuşak, seyirciye ters gelmeyen insani duygulara hitap ederek, sevimli bir biçimde anlatır.

    Amerika’nın 2.Dünya savaşına girmesiyle Capra, “Why we Fight” adıyla çekilen belgesellere danışmanlık yapmaya başlar. Savaş sırasında çektiği “Arsenic and Old Lace”, bir hayalet komedisidir. Savaş sonrası çektiği 1946 tarihli “It’s a Wonderful Life – Muhteşem Hayat” ve 1948 tarihli “State of the Union”, ona beklediği başarıyı getiremez.

    Capra’nın sosyal eleştirilerinde en çok ön plana çıkan tüketim çılgını kentliler, soyut bir ahlaki çöküş içinde gösterilmezler. Sistemden kaynaklanan tüketim çılgınlığı ve lüks yaşam tutkusu, burjuvaları küçük insana cephe almaya yöneltmektedir. Bankacılar, Avukatlar, Gazeteciler, Senatörler, Psikologlar, sistemin kurbanlarıdır.

    (Kimilerince sinemanın hayal tüccarı nitelemesi yapılır Frank Capra’ya. Okuduklarınız, Duygu Atay mahreçliydi.)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘A Song is Born’ {Bir Şarkı Doğuyor}

    Pazar günü yoğun hava muhalefeti nedeniyle evdeydim ve Business Channel’da bu filmi gördüm. 1948 yapımı filmi ilk kez izliyorum ve derken başrol oyuncuları ile karşılaşmayayım mı: Profesör rolünde Danny Kaye; peşindeki dedektiflerden saklanmak zorunda kalan şuh/fettan bayan rolünde Virginia Mayo… Mükemmel sesiyle Louis Armstrong da cabası! (Daha ne olsun.) Derhal bilgisayara yollanıp imdb’den yönetmeni kontrol ettim ve karşıma çıkan isim ile azıcık sarsıldım: Howard Hawks. Sert profesyonellerin, acımasız noirlerin, westernlerin yönetmeni Howard Hawks. Ama tabii aynı zamanda kadın-erkek atışmalı ve müthiş lafazan screwball’ların.

    Bir grup müzisyen, sarı lepiska saçlarıyla bir kadın ve müzik… Kesişen hayatların öyküsü ancak baş rolde ne Kaye ne de Mayo… Başrolde “müzik” var. Dış dünyadan yalıtılmış şekilde yaşayan kelli felli müzik profesörlerinin barakası, gün gelir bir tesadüf neticesi güneş ışığından nasibini alır. Meğer dışarıdaki dünya ne kadar değişmiştir görmeyeli. Müzik değişmiştir; nota, ritm değişmiştir. Adamlarımızın ismini bile telaffuzda zorlandıkları enva-i çeşit tür peydah olmuştur. Mecburen kabuklarından çıkmak zorundadırlar ve havayı koklama görevi de Danny Kaye’nin canlandırdığı müzik profesörüne düşer. Kaye, bir yandan harıl harıl araştırmalarını sürdürürken; öte yandan da mevzu bahis kızımız ile tatlı sert bir kıvılcımlanma yaşamaktan kendini alıkoyamaz.

    Caz & swing severlere gitsin film.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Detective Story” {Dedektif Hikâyesi} / William Wyler – 1951

    Klasik sinemanın büyük yönetmeni Wylerın bu esaslı polisiye/kara filmine, “The Best Years of Our Lives”te yaptığımız gibi önce karakterleri tanıma yoluyla giriş yapalım:

    - James ‘Jim’ McLeod (Kirk Douglas) : Haşin, sert, aman vermez bir dedektif McLeod… Suçluların korkulu rüyası… “21st Precinct Squad Room”un prensiplerinden asla ödün vermez mensubu McLeod, çocukluğunda annesini her gün ezen psikopat ruhlu babasından kaynaklanan bir travma yaşamıştır. Bu sert kişiliğinin sebebi belki de bu olayda aranmalıdır. En vakayı adiyeden hırsızlık suçuna dahi toleransı yoktur. İkinci şansa inanmaz. Ona göre bir kez suç işleyen biri artık bu yolun yolcusu olmuştur. Ve cemiyet içerisinde yaşamaya hakkı yoktur! Böyle de koyu ahlakçı ve tutucudur.
    James ‘Jim’ McLeod, en erdem gösterişi meraklısı meslektaşının dahi özdeşim kurmakta zorlanacağı cinsten bir adam!

    - Mary McLeod (Elenaor Parker) : Jim McLeodun zarif eşi… Eşinin iş dışındaki zamanlarında en yakın sırdaşı ve meşgalesi… Gelgelelim çocuk sahibi olamamak gibi bir dertten muzdariptirler karı koca olarak.
    Mary, bir davanın seyrine bağlı gelişen süreç içerisinde, olayların üzerinde düğümleneceği kişi olarak bulacaktır kendisini.

    - Teğmen Monaghan (Horace McMahon) : 21st Precinct Squad Roomun teğmen rütbeli amiri… Çalışanlarına karşı kibar ve ölçülü. Suçlu dahi olsa denge yanlısı ve yumuşak bir politika izleme taraftarı olan Monaghan, sertlik yanlısı tutumlarıyla başını ağrıtan McLeod ile sıkça karşı karşıya gelecektir bu yüzden. Bilhassa da Karl Schneider davasında…

    - Karl Schneider (George Macready) : Bir doktor… Ensesi kalın bir adam… Esaslı da bir avukat tarafından savunulmakta. McLeod, film boyunca büyük bir kin ile mahkum ettirmeye uğraşıyor Schneideri. Onu teşhis edecek tanıklar getiriyor; türlü psikolojik baskı uyguluyor. Arada hırsını alamayıp hırpalıyor da!
    Peki bir doktordan ne istiyor diye sorabilirsiniz. Karl, bir doğum doktoru arkadaşlar. Ölümle sonuçlanan birçok kürtaj hadisesinin de sorumlusu. Eee, dedektifimizin McCarthy bağnazlığından nasibini aldığını söylemiştik. Bir de yukarıda eşiyle yaşadıklarından söz ettiğim sorunu ekleyin üzerine…

    - Arthur Kindred (Craig Hill) : McLeodun diğer bir kurbanı… Sessiz, sıkılgan bir genç. Patronundan 400 $ çalarken yakalanmıştır. En büyük şanssızlığı ise dedektifimizin sorumluluğuna verilmesi. Karakolda kabir azabı yaşayacaktır Arthur.

    - Susan Carmichael (Cathy O’Donnell) : Arthurun umutsuzca sevdiği zengin bir kızın öz kardeşi. Ziyaretçi kontenjanından merkeze çağrılmıştır Susan.

    - Lou Brody (William Bendix) : 21st Precinct Squad Roomun en babacan tavırlı çalışanı. Jimin de yakın arkadaşı. Mamafih Arthur olayında zıt düşüyorlar; Lou, Arthurun affedilmesi taraftarı. “Bu genç bana oğlumu hatırlatıyor!” diyor ve onun adına ikinci bir şans istiyor. Fakat karşısındaki de kaya gibi sert ve astığım astık bir adam; dedektif McLeod!

    - Charley Gennini & Lewis Abbott : Bunlar, iki kafadar soyguncu. Sabıkalı ve tehlikeliler. Zengin evlerine girip ne varsa kaldırmışlar. Haklarında şikayetin bini bir para!

    21st Precinct Squad Room dediğim, bir dedektiflik bürosu. Cumartesi/Pazar demeden gün boyu suçlu avındadır buradaki dedektifler. Filmimiz, işte bu merkezdeki 1 günün hikayesidir: Suçlular, polisler, suçlu yakınları, müştekiler, iyinin ve kötünün çatışması, affetmenin erdemi, ihanet, iç muhakemeler..

    Wyler, alan derinliğini yine başarılıca kullanmıştır.

    Final sahnesi oldukça dramatik ve karanlıktır! (Gün ağardığında el ele caddenin kalabalığına karışan taze âşıklarımız Arthur ve Susan ise bu karanlıkta doğan fecr-i âti gibidirler.)

  • okaliptus80 diyor ki:

    - Bir cinayeti haber vermek istiyorum.
    - Buyrun. Ne zaman ve nerede işlendi bu cinayet?
    - Dün gece. San Francisco’da.
    - Öldürülen kimdi peki?
    (Frank’ın verdiği cevaba dikkat kesilir misiniz.)
    - Bendim!


    ‘D.O.A.’ (1950) / Rudolph Maté

    Frank Bigelow’un (Edmond OBrien müthiş oynuyor rolü, müthiş!) başına ne geldiyse San Francisco tatilinde kaldığı o otelde gelmiştir. Kaldığı odanın hemen bitişiğinde içkili bir parti düzenlenmektedir. Partiden kopup yanına gelen kelli felli bir adam, telefonunun müsait olmadığını, eğer kahramanımız izin verirse onun oda telefonunu kullanmak istediğini söyler. Bu ayak üstü kısa hoşbeş, Frank’ın da davet üzerine partiye icabet etmesi ile tohumları atılan meşum/karanlık olaylar silsilesinin de başlangıcı olmuştur. Neden mi;
    Frank “zehirlenmiştir”! Hem de kötü zehirlenmiştir. Ve muhtemelen o partideki tanımadığı insanlarca eline tutuşturulan içki kadehi buna sebep olmuştur. Doktorunun dediğine göre zehir kana karışmış, hayati organlara sirayet etmiştir. Öyle bir zehirdir ki bu, adamımızın kurtulmak gibi bir şansı yoktur! En fazla biçilen ömür bir, bilemedin iki haftadır. (Şimdi anladınız mı cinayet masası amirine verdiği o tuhaf cevabı.) Çürümüş Amerika gibidir onun iç organları da.

    Peki Frank’ı kim ve neden zehirlemek istesin? Bunu biz bilemeyiz; kendisinin sorunu… Nitekim önünde 1 haftalık süreç vardır ve vakit kaybetmeksizin bir dedektif titizliği ve edasıyla araştırmaya koyulur. Araştırmaları onu Stanley Philips noktasında yoğunlaştıracaktır. Öldürüldüğünü öğrendiği Philips, bir hafta öncesine kadar biteviye adamımıza ulaşmak istemektedir. Philipsin femme fatale eşi, kardeşi, iş ortağı, karanlık adamlar… bir sürü tekinsiz karakter, araştırmaları esnasında karşılaştığı ve çemberin daha da daralmasına sebebiyet verecek şose taşlarıdır. Frank, düğümü çözmeye çok yakındır. (Bundan sonrasını izleyecek olanlara bırakalım.)

    Bir kara film klasiği… Mütevazi bir başyapıt!

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Pat and Mike” (1952) / George Cukor

    Klasik sinemanın uyumlu ikilisi Katharine Hepburn ve Spencer Tracy’in bir kez daha karşı karşıya geldikleri eğlenceli bir “spor” filmi. George Cukor, bileceksiniz ki filmlerinde kadını odağa almasıyla ünlü bir yönetmendir. Evet, merkezde bir kadını görüyoruz yine: Patricia “Pat” Pemberton.

    Pat (Katharine Hepburn), golf ve tenis başta olmak üzere spora oldukça istidatlı olduğu görülen bir hanım. Özel bir okulda spor hocalığı da cabası… Fakat gelin görün ki bu sporcu kızımız ne vakit nişanlısı tarafından izleniyor olsa, o anki müsabakada başarılı olamıyor. Kaskatı kesiliyor, eli ayağına dolanıyor. Filmin ilk sahnesinde nişanlısı Davie Hucko ile birlikte zengin/elit bir topluluğun golf oyunlarına katılır. Gelgelelim Hucko’nun gözü üzerindeyken başarılı olması ne mümkün! Aynı akıbet, katıldığı ödüllü golf ve tenis turnuvalarında da yakasını bırakmaz. Golf turnuvasında çeyrek finale dek kusursuz oynayan Pat, seyircilerin arasında karşılaşmayı izleyen “uğursuz” nişanlısıyla göz göze geldiğinin akabinde beceriksizleşir; o küçük topa hükmedemez hale gelir. Keza tenis müsabakası… İnanılmaz servisler ve vuruşlar yapan, karşısındaki rakibesine adeta nal toplatan kızımız yine Hucko engeline takılacak, servis dahi yapamaz duruma gelecektir. (…)
    Çünkü Pat delicesine aşıktır. Nişanlısı tarafından izlendiğini bildiğinde süklüm püklüm oluşu da bu yüzdendir. Bunu ilk fark eden kişi de yılların kurdu Mike Conovan…

    Mike (Spencer Tracy), bir sporcu menajeri. Uhdesi altındaki sporcunun yemesinden içmesine… her şeyiyle bizzat ilgilenen ve “sporcusuna” hükmetmeyi seven bir menajer. Pat ile ilk kez golf turnuvasında karşılaşmış ve yeteneğine hayran kalmıştır. Gelişen olaylar Mike’nin Pat’ın menajeri olmasıyla sonuçlanacak; ikili arasında iş ilişkisinden çok öte dostane bir bağ oluşacaktır. Tabi dostane dediysem yine disiplini elden bırakmıyor Mike. Başta içki ve sigara olmak üzere bütün zararlı gıdalar/alışkanlıklar yasaktır Pat için. Önünde kazanmak zorunda olduğu zorlu tenis turnuvası vardır. (Mike, Pat’ı tenis alanında yetiştirir. Gerçi kızımızın ihtiyacı da var mı tartışılır. Müthiş bir yeteneği var zira.)

    Mike ve sorumluluğu altındaki bir boksör olan Collier arasındaki 3 soru kuralıyla kapatalım. Bakınız nasıl bir egemenlik kurmuş sporcusu üzerinde:

    - Seni kim yetiştirdi? (Mike)
    - Siz efendim. (Collier)

    - Sen kimin malısın? (Mike)
    - Sizin efendim. (Collier)

    - Ben olmasam ne olursun? (Mike)
    - Sokaklara, geldiğim yere dönerim efendim. (Collier)

    - Ve… (Mike)
    - Ve bir daha oradan asla çıkamam. (Collier)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘It Happened to Jane’ (1959) / Richard Quine

    Doris Day ve Jack Lemmon’u bir araya getiren; basit bir adli olayın eyalet sathında yankı bulacak bir hukuk mücadelesine, zengin/fakir çatışmasına evrilişini konu edinen, seyri keyifli mi keyifli bir yapım.

    Jane Osgood (Doris Day), insanların çoğunlukla birbirini tanıdığı, dışarıyla tek iletişimi bir demiryolu ağı olan ve denize nazır konumdaki küçük bir sayfiye kasabasında yaşayan dul/çocuklu bir hanım. En büyük geçim kaynağı ve meşgalesi deniz mahsulleri; özellikle de ıstakozlar. Bunları demiryolu kanalıyla uzaklardan getirtip çeşitli kanallara pazarlıyor.
    George Denham (Jack Lemmon), Jane’e karşı gizliden gizliye ilgi besleyen bir avukat. En büyük hayali kasabanın olağan toplantılarını yönetmek. Bunun için başkan olması gerekiyor tabi. Adaylığını koyuyor her defasında fakat başarılı olamıyor.
    İkilinin kaderleri bir dava sonucu kesişecektir.

    Jane, sipariş verdiği ıstakozlarını vaktinden üç gün sonra teslim alır. Fakat ıstakozlar ölmüştür. Alıcılar nezdindeki ticari kariyerini ve güvenirliğini büyük ölçüde zedeleyen bu gecikmeden demiryolları şirketini sorumlu tutar. Ve Harry Foster Malone adlı, oldukça pinti ve alt sınıf düşmanı olduğunu gördüğümüz, her zaman dalkavuk bir kurmaylar ordusuyla gezen bir adamın başında bulunduğu bu büyük demiryolu şirketini dava eder. Ancak olay iki tarafın da restleşmesiyle büyüdükçe büyür. Jane, demir leblebi! Şirketin kasabalarından geçen “Yaşlı 97″ adlı bir trenine el koyar. Tabi Malone de altta kalmaz. Hadise gazetecilerin de ilgisini çeker, dallanır budaklanır. Bu olay Osgood’a şöhret ve bir miktar nakit kazandıracak; fakat öte yandan kasaba halkının git gide mağdur olmasına sebebiyet verecektir.

    Yer yer Amerikanın âli değerlerinden ve birlik/beraberlik ruhundan hareketle milliyetçi bir çığırtkanlık yapılmışsa da, neşe yumağı bir klasik olduğunu söyleyebilirim.

    Not: “David and Goliath” benzetmesi güzeldi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Pocketful of Miracles’ {Elmacı Kadın} / Frank Capra – 1961

    Capra, 1933 tarihli ‘Lady for a Day’ın renkli olarak yeniden çevrilmiş hali olan bu son filminde yine bol bol eğlence ve şamata vaat ediyor izleyiciye.

    Dave ‘Dude’ Conway (Glenn Ford), New York’un büyük bölümünü elinde tutan bir gangster ekibinin başındaki adam. Ama bildik gangsterlerden değil kesinlikle! Merhametli, tüm o sert görünüşüne rağmen altın gibi de kalp taşıyor. Üstelik bir uğuru var. Her tehlikeli buluşma öncesinde muntazaman yanına aldığı bu uğur kırmızı bir “elma”.
    Annie (Bette Davis), Dude’nin idarecisi olduğu gece kulübünün önünü mesken bellemiş yaşlı/hırpani bir kadın. Filmimizin Elmacı Kadın’ı… Dude, elmalarını onun sepetinden alıyor hep. Annie’nin elmalarının kendisine şans getirdiğini yaşayarak görmüştür zira. Kulübün içerisinde aldığı bir elma, daha dakikası bile dolmadan kapıdan giren ‘Queenie’ Martin (Hope Davis) ile tanışmasına sebebiyet vermiştir. Bu genç kızı önce sahnesinin yıldızı yapıyor sonra nişanlısı.

    Şehirde gangsterler savaşı kızışmıştır. “Kral” lakaplı büyük patronla girilen kavga, Queenie de dahil olmak üzere Dude’nin yakın çevresini etkilemeye başlamıştır. Adamları ve nişanlısı bir hoşnutsuzluk ve homurdanma hali içerisindedirler. (Tabi Capra bu, endişe etmeyin. Keyifli laf atışmalarından öteye gitmiyor!) Beri yandansa Elmacı Kadınımız gerçekten zor durumdadır. İspanya’da yaşayan kızı Louise (Ann-Margret), soylu bir kontun oğlu ile nişanlanmış ve mektubunda hep birlikte annesini görmeye geleceklerini söylemektedir. Fakat sorun şu ki kız annesini asil ve zengin biri sanmaktadır…
    Dude, Annie’ye yardım etmek ve elmaların karşılığını ödemek zorundadır şimdi! Onun ve nişanlısının seferberliğinde büyük bir “oyun” başlar. Elmacı Kadın’ımız önce pahalı bir otele yerleştirilir. Baştan aşağı güzelleştirilir. Bir koca bile bulunur kendisine. İspanya’dan gelecek üçlü karşılanmaya ve ağırlanmaya hazırdır. (özellikle evin uşağı rolünde Peter Falk, her şeyi “idare eden” kişi görünümünde.)

    1950′lerin New York’unda geçen film için gerçek olamayacak kadar masalsı; masal olamayacak kadar da gerçek diyebiliriz. Komedi, macera, aşk ve dramın başarıyla harmanlandığı bir yapım Elmacı Kadın. Çoğu vakit güldürüyor (Dude ve maiyetindekiler arasındaki diyaloglar; Annie için seferber oldukları sahneler…); bazen can acıtıyor (Elmacı Kadın’ın oteldeki mektubu alınca içine düştüğü durum gibi…); bir noktadan sonra ise adeta peri masalına dönüşüyor.

    Frank Capra’dan kariyerine yaraşır bir veda…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Elephant Walk’ {Fil Geçidi} / William Dieterle – 1954

    Doymak bilmez İngiliz emperyalizminin vaktiyle Uzakdoğu’daki sömürgelerinden biri olan, sonrasında ayrılıkçı Tamil Kaplanları ila merkezi hükümet arasında sert çatışmalara ev sahipliği yapan, ekonomisinin bel kemiği plantasyon amaçlı çay ve pirinç üretiminden müteşekkil bir ada devleti Sri Lanka. Yahut Elephant Walk’ın geçtiği dönem itibariyle Seylan… (Filmimizle yakından ilişkili bir girizgâh.)

    Son savaşın hemen ertesindeyiz. İngiltere’deyiz. Bir kitapçıda çalışan Ruth (Elizabeth Taylor) ve yüksek tabaka mensubu nişanlısı John Wiley, beraberce Seylan’ı ziyaret edecek; yerliler arasında ‘Fil Geçidi’ namıyla bilinen otele yerleşeceklerdir. Yemyeşil ve uçsuz bucaksız arazi adeta bir cenneti andırmaktadır. Beri yandada çoğunluğu Wiley’in emrinde olan tarım işçilerinin en büyük meşgalesi konumundaki çay ve pirinç hasadı… Bahsini ettiğim otelin iyeliği de Wiley’den başkasına ait değil. Buraya kadar herşey iyi hoş fakat iki büyük sorun var: Bir tanesi Wiley’in ölmüş babası; diğeriyse herşeyin odaklandığı “otel”imiz… Anlaşıldığı kadarıyla sağlığında herkesçe büyük saygı beslenen “baba” Wiley, otelin avlusundaki mezarından dahi oğlunu ve tüm kasabayı yönetmeye devam etmektedir. Bu efsane ve otoriter vali, Ruthça büyük bir merak ve sızlanma konusu olacak. Otel ise fillerin su kaynağına giden yolun tam üzerinde duran bir “engel” adeta.
    Kaynağa doğru harekete geçen bu ehlileştirilmemiş/yabani dev hayvanlar, her defasında bu barikata çarpmakta; görevlilerin itelemesiyle otelin duvarından gerisin geri dönmektedirler. Ta ki bıçak kemiğe dayanıncaya kadar! (…)

    Egzotik Seylan fonunda bir aşk üçgeni ve fillerin “intikamı”… Maziden izlenesi, hoş bir film Elephant Walk.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘How Green Was My Valley’ {Vadim O Kadar Yeşildi ki – 1941} / John Ford

    O dönemlerde hayat ya siyah ya beyaz…

    Siyah ve beyazı etkileyici kullanmakta ehil, aynı zamanda ışık kullanımı konusunda da son derece ehil bir adam; John Ford.

    Film klasik Amerikan sinemasının anlatım kalıplarını kullanmakta, yer yer bunu yıkmakta; ama tamamen farklı bir anlatım ortaya koymamaktadır… Filmin anlatımı görüntülerle güçlendirilmiş, buna bir takım sinemasal teknikler eklemlenmiş; bu karışım sonucunda iyi bir ürün ortaya çıkmış.

    Kısaca film bir madenci ailesinin -yaşam şartlarının zor olmasına rağmen- hayata tutunmalarını anlatır. Sadece bu kadar değil aslında. Bu aile içindeki ailesini birarada tutmaya çalışan anneyi, henüz çocuk yaşta çalışmaya başlayan küçük bir adamı, duyguları ile ruh dünyası arasında sıkışıp kalmış bir rahibi, ona aşık olan genç bir kadını; endüstri devrimi sonrasında çok zor koşullarda çalışan maden işçilerini anlatır. Öykü anlatmadaki ustalığını filmlerinde gösteren John Ford, bu filmde de çok güzel bir öykü anlatıyor.

    Film bir edebiyat uyarlaması, bu yönüyle bakarsak son derece başarılı bir uyarlama. Senaryo son derece iyi.

    Oyuncuların sade oyunculuğu inandırıcılığı arttırmakta, filmi daha etkileyici kılmakta.

    Filme bir dönem filmi diyebiliriz.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘The Jazz Singer’ {Caz Şarkıcısı – 1927} / Alan Crosland

    Sinema tarihi açısından önemli bir film, zira bu filmin ortasında sinema konuşmaya başlamıştır.

    Filmde -sinagog görevlisi bir babanın oğlu olan- Jakie Rabinowitz’ in evden kaçışı anlatılır. Jakie Rabinowitz, babasının isteği olan, din görevlisi olmayı reddettiği için evden kaçar. Babası onu evlatlıktan reddeder ve onunla konuşmama kararı alır.

    Jakie Rabinowitz’ in amacı jazz şarkıcısı olmaktır. Bu uğurda çabalar, sonucunda jazz şarkıcısı olur… Ne var ki babasının çok ağır hasta olduğunu duyar, geri döner… Babası onu affeder. Sonrasında ise babasının istediği gibi sinagog görevlisi olur ve böylelikle babasının görevini devralır. Artık onun için Broadway yoktur. Sadece sinagog vardır.

    Klasik Amerikan sinemasındaki sevdiği işi ve sevdiği kişi ikileminde kalmanın çıkış noktalarından birisidir, bu film.

    Yönetmen filmde yer yer pürüzsüz anlatı geleneğini bozar.

    Klasik Amerikan sinemasında siyah beyaz dönemin önemli filmlerinden biridir; ya da ben öyle düşünüyorum:)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Stan Laurel ve Oliver Hardy… Ya da şöyle söylemeliyim; her daim tatlı sert çekişmeleri, karakterleri itibariyle oluşturdukları zıtlıkları ve elbette o garip mi garip gramerleriyle muhteşem ve de unutulmaz ikilimiz Laurel & Hardy. Evet, gramerleri olsun tonlamaları olsun hakikaten tuhaftır. Devrik cümleler ve cümle sonlarına mutlaka ilave ettikleri “dır”, “dir” ekleri, izleyici nezdindeki sevimliliklerini artırır mı bilinmez fakat bilinen bir şey varsa o da Laurel’in Hardy’e kıyasla daha bir saf daha bir yumuşak kalpli olduğu… Hardy her fırsatta hırpalar Laurel’i.
    İtalyan sinemasının 60′larla parlayan “Yavru ile Katip”i başta olmak üzere ne çok etkilenilen/takip edilen bir ikili olmuşlardır.

    ‘Atoll K’ {Utopia} / Leo Joannon – 1951

    Laurel & Hardy bu kez bir “ada”da. Sayfiye amaçlı gelmiyorlar tabii ki. Onlarınki mecburi ikametgâh bir nevi. Mutfağında garip maceralar yaşadıkları, bir ahçıbaşısı ve bir de kaçak yolcusu olan geminin beklenmedik kazası sebep olmuştur bu zorunlu misafirliğe.
    Filmimizin bir diğer adı da Robinson Crusoeland. Ancak Utopia daha bir yakışmış bana kalırsa. Onların meselesi Cruosecilikten ziyade Thomas More ile benzeşim gösteriyor çünkü. Evet, bir ütopyaya şahit oluyoruz adada. İkilimiz, az evvel bahsettiğim öteki gemi sakinleri ve onlara eşlik eden hoş bir bayan, bir gecede “yönetimi ele geçiriyorlar.”:) Şıpınişi bir anayasa hazırlanıyor önce. Tabi vakit dar, çerçeve anayasa olması lazım gelir değil mi! Öyle de oluyor. Sonrasında kabine oluşturuluyor, görev dağılımı yapılıyor. Başbakanlık Hardy’e düşüyor. Dedim ya, bu bir ütopya. Anayasaya adada her şeyin “parasız” olduğu maddesi ekleniyor.
    Bayrağı, anayasası olan küçük bir ada devleti doğuyor böylece: Atoll K.

  • oscar1895 diyor ki:

    Safety Last! / Fred C. Newmeyer & Sam Taylor – 1923

    Harold Lloyd! Trt’nin bir zamanlar hayatımıza soktuğu muhteşem aktör. Aktörden de öteydi kendisi. Gözlükleriyle, şapkasıyla ve kısacık boyuyla hafızalarımızda yer eden harikulade kişilik, dönemin en ünlü aktörleri arasındadır. Safety Last’sa aktörün en önemli filmlerindendir. Alışkın olduğumuz Harold Lloyd’tan şık akrobatik hareketler izleriz film boyunca. O kadar ki slap-stick komedinin en önemli filmlerinden biri olduğunu söylesek, abartmış olmayız herhalde.

    Taşra kasabasından kalkıp büyük şehre gelen Harold para kazanıp sevgilisiyle evlenme hayalleri kurmaktadır. Ancak kapital dünyada insan emeğinin değeri azalmış, para kazanmak hayli güçleşmiştir. Para kazanmakta zorlanan Harold sevgilisine çok para kazandığını ima eden mektuplar yollar, hediyeler gönderir. Bir gün sevdiceği kalkıp da onu görmeye gidince Harold zor durumda kalacaktır.

    Esasında Harold bütün film boyunca hep zor durumda kalır; fakat her durumda problemi ortadan kaldıracak bir de çözümü vardır. Ev sahibini atlatmak için kendini port mantoya asan, işe yetişmek için ambulansı kullanan, polisten kaçarken türlü türlü yollara başvuran bir karakter. Bu zorlu, hatta tehlikeli sahnelerin nasıl çekildiğini düşünürken karşımıza çıkıveren şu meşhur apartmana tırmanış sahnesi ve elbette saatin yelkovanına asılı kaldığı sahneyi izlerken hala yüreğimiz ağzımıza geliyor. Kendisinden sonra birçok filme esin kaynağı olmuş, şaşırtıcı derecede güçlü ve etkili, zamanına meydan okuyan; gerçek bir klasik izlemek isteyenlere…

    Hoşgeldin, Sevgili Okaliptus!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Hoşbulduk sevgili Oscar!

    Ne kadar güzel bir seçim yapmışsın. Benim de oldukça sevdiğim bir filmdir. “En” adı altında komedi janrlı yapılan listelerin gediklilerindendir de. Bunu hakettiği muhakkak! İzleyeli uzun zaman oldu. Ben en çok -artık klâsikleşmiş- o “saat” sahnesini ve tam bir curcuna halini alan “kaçış” sekansını severim. Sen de bahsetmişsin zaten. Özellikle şu gözleri kapalı vaziyette -ve yanlış hatırlıyorsam lütfen düzelt- yatay bir çubuğu takip ettiği ve o adamın ayaklarının dibinde uyandığı sahne… Ve yüzündeki endişe. Kendini hâlâ tepede zannediyordu değil mi!
    Teşekkür ederim.

  • oscar1895 diyor ki:

    Sanırım şu iş yerine geldiği sahneden bahsediyorsun. Hani önce kendini kamufle eden bir paketi takip eden, bir süre sonra paketin kendisini artık kamufle etmediğini farkedip şu sinir bozucu bürokratik yalakanın ayaklarının dibinde olduğunu farkdiyordu. Elbette Harold bunu da bir şekilde atlatıyordu:))

    Bir de polisten kaçarken, hareket halindeki bir arabanın kenarına asılıyordu ki, nasıl bir kabiliyettir…

    Doğru mu bilmiyorum fakat film çekimleri sırasında Harold Lloyd’un sağ elinin baş parmağı ve işaret parmağı bir patlayıcı maddenin elinde patlamasıyla kopmuş, fakat aktör şu meşhur tırmanma sahnesinde dublör kullanmayı reddetmiştir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Evet, o sahne Oscar.:)
    Üzücü bir şey gerçekten. Anlaşılan talihsizlikler sadece senaryo ile sınırlı kalmamış, gerçekte de bırakmamış yakasını Lloyd’un. Oldukça fedakâr davranmış.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nin bir sahnesinde Aytaç Yörükaslan -kendini hapsettiği- o karanlık odada eskilerden bir Yeşilçam filmi izlemektedir. Yanılmıyorsam Filiz Akın ve Orhan Günşiraylı ‘Yankesici Kız’ filmidir bu. O esnada yamacında oturan Haşmet’e dert yanar. Şu filmlerdeki saflığı, şu filmlerdeki masumiyeti görebiliyor musun Haşmet, der. Özlemin ifadesi olan bu duyguya, bu iç çekiş haline Yörükaslan ile birlikte biz izleyicilerin “bir kısmı” da eşlik etmiş olmalı muhakkak!
    Aşağıda yorumladığım klasik, işte bu hisleri uyandırabilirlik potansiyeli yüksek olanlardan;

    - ‘Let’s Make Love’ {Gel Sevişelim} / George Cukor – 1960

    7 göbek aileden milyoner (büyük büyük dedesi tarlada patates yetiştirerek kurmuş bu imparatorluğu:), çapkın ve burnundan kıl aldırmayan iş adamı Jean-Marc Clement (Yves Montand), kurmaylarından aldığı bir haber ile azıcık sarsılır: Yerel bir tiyatro, sergilemeye hazırlandığı bir müzikalde Maria Callas, Elvis Presley gibi isimlerle birlikte ona da yer verecektir. Oyunda alaya alınacak, bir parodiye malzeme olacaktır burnu havalarda milyonerimiz. İtibarı tehlikededir yani. Durumu yerinde görmek amacıyla oyunun provalarının yapıldığı salonda izleyici olarak yerini alır. Ancak büyük bir mesele doğar: Salondakiler onu Clement’in parodisini yapacak olan aktörlerden biri zanneder. Öyle ya! Koskoca bir imparatorluğun başı Jean-Marc Clement’in bu fakirhanede ne işi olabilir ki! Clement ise hiç bozuntuya vermez, rolü oynamayı kabul eder? Neden mi? Zira az evvel fuayede iki üç sohbet ettiği Amanda Dell (Marilyn Monroe) onu çok etkilemiştir. O da tiyatronun oyuncularından biridir. Lise diploması almak için bir yandan da akşam okuluna devam eden bu güzel kız, Clement ve benzerlerinden de nefret etmektedir üstelik. Amanda ile gitgide yakınlaşacak olan Clement bakalım bu tatlı yalanı ne kadar devam ettirebilecektir?
    İki oyuncu arasındaki uyum fevkalade güzel. Marilyn saf, altın kalpli kız rolünde kendini oynamış sanki.

    George Cukor yönetmenliğinde nefis bir screwball komedi; duygusal bir müzikal Let’s Make Love. Sadece o kadar mı? Hayır tabi! Clement ve maiyetindekilerden biri olan George Welch üzerinden inceden inceye bir “güç” ve kapitalizm dokundurması aynı zamanda. Clement’e göre para her kapıyı açar. Welch’e göre her şey satın alınabilir; patronunu hicvedeceğinden dolayı bu tiyatro derhal susturulmalıdır. Film süresince Clement’in en yakınında yer alan yaveri Coffman (Tony Randall canlandırıyor.) ise kapitalizmin içerisinde ama aynı zamanda tam karşısındaki balans ayarı gibi duruyor adeta.

    Bu mesaj biraz subjektif olacak, daha da bir duygusallık kazanacak farkındayım. (Olsun, yakışır bu filme.) Biliyorum, eskiye bu denli saplanıp kalmak da pek sağlıklı bir ruh hali olmasa gerek. Lakin yazıya o şekilde başladık madem, yine o şekilde bitirelim. Yörükaslan gibi ben de bir of çekiyor ve ekliyorum: Bu dünyaya geç gelmişi(z)m maalesef!

    Kalmadı artık o eski filmler azizim… Kalmadı artık Amanda Dell gibi kadınlar… Kalmadı artık o centilmen beyefendiler… Kalmadı o eski saflık… KALMADI!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Mack Sennett ve Keystone Studios ekibinin sinema dünyasına armağan ettikleri “slapstick” komedi, sonrasında Marx kardeşler, Charles Chaplin, Laurel & Hardy gibi isimlerin ellerinde, seyri doyumsuz filmler ortaya çıkardı. O dönemler henüz ses olmadığından ötürüdür ki, fazlaca abartılı ve komik atraksiyonlardan besleniyordu tür. Ve hiç şüphe yok ki, en büyük temsilcilerinden biri de ‘Taş Surat’ Buster Keaton idi. Huzur içinde yatsın.

    ‘Our Hospitality’ (1923) / John G. Blystone & Buster Keaton

    1800′lerden bir aile dramı gibi başlayan ve daha ilk sahneden bir kan davasının tam göbeğinde kalakaldığımız film, neyse ki kahramanımızın trenyolu (Keaton filmlerinin olmazsa olmazlarından.) seyahati ile beraber keyifli hale dönüşüyordu. )

    Amerika’nın taşrasında, aristokrat şapkalı bir Buster Keaton: Willie McKay… Güzel film.

    Sahi, onun bir de ‘Go West’ (1925) adlı westerni vardı değil mi?

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Three Ages’ (1923) / Edward F. Cline & Buster Keaton

    Aşkın yaşı, insanlıkla birdir. O, tarih boyunca hep vardır. İki erkek arasında kalan kadınlar; kadınlara kur yapan, onlar için düelloya tutuşan erkekler, her çağda olmuştur.

    Taş Çağı (Stone Age), Roma Çağı (Roman Age) ve Asri Çağ (Modern Age) olmak üzere, farklı zaman dilimlerinde dönüşümlü olarak yolculuğa çıkıyoruz bir saat boyunca. Aşkın izini sürdüğümüz, kahramanların üçünün sabit olduğu bir yolculuk bu.

    “Dün, bugün ve her zamanki güzelim…” İlk kahramanımız, kayaların arasında oturmuş haldeki Margaret Leahy… Paylaşılamayan kadın!
    Bir filin üzerinde görücüye çıkan maceracı Wallace Beery, kötü adamımız…
    Ve de “Her çağın güzelliklerine tutkulu adam”… Taşların arasında uzanmış halde görünüyor: Buster Keaton…

    İlkel mağara insanları, Roma İmparatorluğu’nun asker ve soyluları, gökdelenlerle kuşatılmış şehrin burjuva beyefendileri, hep bir kadın için rekabet ediyorlar: Taş Devri’nde bilekler konuşuyor; Roma Çağı’ndaysa arenaya çıkılıyor. Ancak 20. asrın dünyasında dengeler değişmiştir. Paranın hükmüdür artık geçerli olan. Evin büyük hanımı, müstakbel damadını banka cüzdanlarına bakarak seçmektedir. Uşak, usulca kapıyı gösterir Keaton’a.

    Istakoz sahnesi, favorim. :) Amerikan futbolu sahneleriyse Marx kardeşlerin ‘Horse Feathers’ini aratmıyor. Dahası var. Görüp görülebilecek en munis, en uyuz aslan da bu filmde. :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Seven Chances’ {Yedi Şans – 1925} / Buster Keaton

    İlişkileri, çiçeklerin dört mevsimdeki halleriyle sembolize edilen iki âşık görürüz ilk sahnede. James ‘Jimmie’ Shannon (Buster Keaton) ve Mary Jones (Ruth Dwyer) oluyor bu sevgililer.
    James, borsacı bir arkadaşı ile gittiği country clubta, ölen büyükbabadan kalan 7 milyon doları öğrenir. Ancak parayı alabilmesi için bir şart koşulmuştur: O günün akşam 7′sine dek evlenmesi şartı… Önce Mary’e gider; olmayınca başka yollardan şansını denemeye karar verir. Önünde, akşama dek çözmesi gereken ve umutların her geçen dakika tükenir gibi olduğu zor bir sınav vardır. Bir listede adları yazılı 7 kadını teker teker dolaşmaktan; gazeteye verilen ve taliplerin kilisede beklendiği “Bir Gelin Aranıyor.” ilanına dek (sen misin ilanı veren! :), tüm çareleri dener Jimmie. Oldukça sıkıntılı saatler yaşayacaktır.

    Gaglar… Sakarlıklar… Akrobatlık gerektiren tehlikeli hareketler… (Yamaç boyunca yuvarlanan kayalardan kaçtığı sahne var ki hele… Onlar kaya değildi muhtemelen ama heyecanı yeter.) Bir Buster Keaton filminden beklenen her şeyi veriyor Seven Chances.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Cameraman’ {Kameraman – 1928} / Edward Sedgwick & Buster Keaton

    Lüzumsuz yere kıyaslandığı Chaplin ile ilk ve son kez bir araya geldiği Sahne Işıkları ayrı tarafa… Keaton’un oynadığı filmler içerisinde, ‘The General’ – ‘Sherlock Jr.’ – ‘Steamboat Bill, Jr.’ ile birlikte kare asımı oluşturur Kameraman. Çok keyifli!

    Kameramanlar, çağın “modern kahramanlarıdır.” Ekmeğinin peşindedirler nihayet. Yağmur, çamur demeden; savaş, çatışma, yangın demeden görev mahaline giderler. Gayeleri, iki satırlık bir havadis edinebilmek, hiç değilse bir iki kare görüntü kaydedebilmektir. İlk sahnedeki The News Reel habercileri gibi…

    Ofiste hazır kıta bekleyen, arada patronca azarlanan kameramanlar görürüz filmde. Buster de (Buster Keaton) onlardan biri. Şehirde oynanacak beyzbol maçının yerini karıştıracak derecede şaşkın; her defasında kamerasının ayağıyla ofis kapısının camını kıracak kadar sakar; iki katlı bir otobüsün üst katından aşağı sarkacak ölçüde akrobat… Talihsizlikler de yakasını bırakmıyor. Kim ister sevgiliyle gidilen bir havuzun kutu kadar soyunma kabinini, cüsseli bir adamla paylaşmak zorunda kalmayı. Evet, adamımız âşık da. Bu talihli (!) kız ise, aynı ofiste masabaşı çalışan Sally. Unutmadan… Three Ages’deki kara çalılardan biri de bu filmde.

    Favori sahnem; Çin Mahallesi’ndeki çatışma. :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Navigator’ {Dümenci – 1924} / Donald Crisp & Buster Keaton

    İzlediğim en güzel Keatonlardan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kahkahaya dur yok, durak yok. Şimdiki komedilerin çoğunu tek cebinden çıkarır. İnsandan kano yapmak gibi yaratıcı pek çok da sahnesi var. :) Nedir bu adamın filmlerde kadınlardan çektiği! Lakin aşk bu, neylersin!

    Kahramanımız bu kez Rollo isminde bir milyonere hayat veriyor. Yine sakar, yine âşık… Sevdiceği Betsy (Kathryn McGuire), evlilik teklifine olumsuz yanıt verince, balayı için önceden aldığı biletleri, bir gemi seyahati için kullanmaya karar verir. Fakat yanlış gemiye biner. Babası karanlık adamlarca kaçırılan Betsy’in, onun peşinden koşarken ayak bastığı gemi de bu yanlış gemi olunca… Ve de rıhtımdaki kötü adamlarca demir alınınca… İki sevgilinin, baş başa kalacakları ve haftalarca süren pür keyif gemi günleri de başlamış olur. (Ufukta evlilik mi var acaba?)

    Favori sahnem yok bu kez. Zira bir başlarsam filmi anlatmış olacağım. İnanın her sahnesi muhteşem. Sadece yamyam kafilesi diyorum ve bitiriyorum.:)

    Şimdi kaldı iki ‘Jr.’

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Sheik’ {Şeyh – 1921} / George Melford

    İtalyan asıllı aktör Rudolph Valentino’nun yıldızı, sessiz sinema döneminde parlamıştı. Kadınlar cephesinde Mary Pickford, Lillian Gish gibi isimlerce temsil edilen ‘star’ sisteminin esaslı bir dişlisiydi. Romantik rollerin vazgeçilmez oyuncusu, güçlü kompozisyonlarıyla bilhassa kadınların gönlünü fethetmişti. Kısacık hayatı, beş sene sonra gelen devam filmi ‘The Son of the Sheik’ {Şeyhin Oğlu} ile kapandığında, ardında gözü yaşlı milyonlarca insan bırakmıştı. Histeri krizi geçirenler, tabutunu açmaya çalışanlar, intihara kalkışanlar…
    O, beyazperdenin -mezarının hâlâ ziyaret edildiğini bildiğimiz- ilk ‘efsanelerindendi!’

    Valentino, İspanyol asıllı bir anneyle İngiliz asıllı bir babadan olma, Fransa’da eğitim görmüş, varlıklı Arap şeyhi Ahmed Ben Hassan yorumuyla yine kadınları kendine hayran bırakır filmde. Biskra’daki bir ‘Monte Carlo Gecesi’nde gördüğü soylu İngiliz kızı Diana’ya (Agnes Ayres) tutku beslemeye başlar. Kız da bu gizemli adama karşı boş değildir. Diana ile şeyh arasında daha çok köle-efendi temelli bir ilişki görüyorsak da, kızımızın çöl haydutlarınca kaçırılmasıyla ‘beklenen’ sona doğru yaklaştığımızı hissederiz.

    Kadınların dans ettiği Arabistan Geceleri’yle, ‘harem’ hayatıyla ve filmde sıkça bahsi edilen ‘Vahşi Arap ve Beyaz Kadın’ göndermeleriyle oryantalist bir filmdir The Sheik. Şeyhin çadırındaki Fransız romancı Saint Hubert de Sahra’ya bu ‘egzotizmi’ yerinde görerek yeni romanında malzeme olarak geçmek için gelmemiş midir?

    Valentino ile Sahra çöllerinde gezmek; tutkulu bir aşk hikayesine tanıklık etmek isteyenlere bu sessiz klâsik.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Charles Spencer Chaplin (1889 – 1977)

    Gelmiş geçmiş en büyük sinemacılardan… Sevgili rashomon’un dediği gibi ‘sinemayı sinema yapan’lardan… Bürleskin kralı! Nazım Hikmet’in bir şiirinde “Şu kadarcık haset etmedim.” dediği kişi. Yönetmen, oyuncu, yapımcı, senarist, müzisyen… Televizyonlarımızın şimdiki kadar bozulmadıkları dönemde verilen Chaplin filmleri ile geçti çocukluğumuz/ilk gençliğimiz. Melon şapkası, bastonu, bol pantolonu, sarsak yürüyüşü ve harikulade mimikleri ile Şarlo’yu o camda görmek yetiyordu. Galiba onu bu kadar değerli kılan şeylerden biri de, her yaştan insanın izlediği filmlere imza atmış olması. Chaplin filmleri hiçbir zaman eskimez! Eskimek de ne kelime… 80 yıllık Altına Hücum filmindeki işçiliğin, bugün bile benim diyen sinemacı zor kalkar altından.

    Mack Sennett’in yanında pişen Chaplin, bir aralık Fairbanks, Pickford, Griffith gibi meslektaşlarıyla birlikte, stüdyoların baskısına başkaldırmak amaçlı United Artists’in kuruluşuna katılır. Kimi zaman polis olur, kimi zaman asker… Papaz olarak bile görürüz kendisini. Peşi sıra çevirdiği kısa filmlerle ekonomik bağımsızlığını elde eden oyuncu, buna koşut -ona, toplumsal konulara eğilmesine imkan tanıyacak- sanatsal özgürlüğünü de kazanmış olur. ‘The Kid’ (1921) ile birlikte, buhran dönemi Amerikası’nın “öteki yüzünü” yansıtan uzun metrajlı filmler dönemi de başlamıştır.

    Bazen yetim bir kızı evlat edinen cefakar baba olarak görürüz kendisini… Bazen, Fordist üretim yapan bir fabrikadaki dişlilerin arasından geçerken… Bazen ayakkabılarını yerken görürüz. Bazen Hitler’i yerden yere vururken… Bazense dünyaya kafa tutan bir kadın katili olarak.: “Bir tek kişiyi öldürürseniz katilsiniz. Ama milyonlarca insanı öldürürseniz kahraman!” (Monsieur Verdoux)

    Onun filmlerinde sefalet ve hüzün, umut ve direnç ile atbaşı gider. ‘Hümanisttir’ Chaplin filmleri. Hayali, süper kahramanlara da yer yoktur onun sinemasında. Hatta düpedüz anti kahramanlar vardır. Toplumca ezilmişlerdir.

    “Konuşmak, Şarlo’nun sonu olacaktır.”
    1927 senesi ile başlayan sesli sinemaya uzun süre direndiğini de biliyoruz. Öyle ki, ilk sesli filmini görebilmek için Büyük Diktatör‘ü beklemek zorunda kalmıştır sinema severler.

    MacCarthy döneminde soruşturma komisyonları ile başı derde giren sinemacı, filmleri bir yana, Amerikan vatandaşlığına geçmediği için de ‘bazı’ kesimlerin boy hedefiydi. Baskılara dayanamayarak İsviçre’ye göç etmiş, ölene dek orada yaşamıştır.

    Komedi oyuncuları için yalnız adam derler ya hani… Galiba bir bakıma doğru. Yaşlı kurdun 1952′de gelen Sahne Işıkları‘ndaki komedyen Calvero tiplemesi, tam da bu yalnızlığı/anlaşılamamayı temsil eder gibidir, ne dersiniz.

    Onu hiç unutmayacağız. Nur içinde yatsın!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Circus’ {Sirk – 1928} / Charles Chaplin

    Chaplin’in, çalınan arabalar ve çıkan yangınlar gibi, binbir zorlukla cebelleşerek tamamladığı bu nefis filmin konusunu hepimiz biliyoruz. Bir yankesici zannedilerek polislerce kovalanan aylak adamımız Tramp (Charles Chaplin), polislerden kaçarken bir sirkin tam ortasında bulur kendini. Peşindeki ile arasında gelişen doğaçlama enstantaneler, seyirci için muazzam bir neşe kaynağı olur. “Neredesin komik adam!” diye tezahüratta bulunurlar. Emri altındakilere son derece kötü davranan, çalışanlardan biri olan kızını bile aç bırakan despot sirk sahibi, bu potansiyeli kullanmaya karar verir. Tramp’ın bir mesleği olmuştur artık. Ancak sakarlığı ve tatlı serseriliği, başına işler açacaktır.

    Vazgeçilmez karakteri ‘Tramp’, bu filmde de karşımıza çıkıyordu. Chaplin’in bana göre en eğlenceli filmidir Sirk. (O fevkalade buruk finali ayrı tabi.) Her sahnesi, aşmış bir sanat harikasıdır. Aslan ile başbaşa kaldığı kafes sahnesi ve dublör kullanmadan yaptığı cambazlıklar (biz de onunla birlikte yürümemiş miydik o ipin üzerinde?) bir tarafa… Polisten kaçış esnasında yaşanan bir korkuluk sahnesi yok mu! :)

    Bir dilim ekmeği paylaştığı patron kızına âşık olsa da, onu sirke gelen yakışıklı yabancıya teslim edecek kadar iyi biri Tramp. Varsın sevdiği kız mutlu olsun.

    Komik… Hüzünlü…

    Bir de yeri gelmişken. Polis teşkilatı, o yılların filmlerinde ne kadar da ahlaksız ve ahmak resmedilir. Chaplin de Keaton da düzenin bu baskı unsurlarını habire paylamışlardır :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Charles Chaplin’in isim yapmış uzun metrajlarının müstakil başlıklarda açılması taraftarıyım. Ancak bazı kısa ve orta metrajlı filmlerini zamanla bu başlıkta geçmeyi tasarlıyorum. Bunlardan biri olan ‘A Dog’s Life’, hemen üstte yorumladığım filme çok benzer kimi açılardan mesela.
    Ancak öncesinde…

    Madem Chaplin kısaları yazacağız, Keaton’un epey sevdiğim bir çalışmasını da hızlıca aradan çıkarmak gerekecek. (O kadar çok ki! Hangi birini yorumlayacaksın.)

    ‘One Week’ {Bir Hafta – 1920} / Edward F. Cline & Buster Keaton

    Taş Surat’ın, polis teşkilatını peşine takan at arabacısından (‘Cops’u unutmak mümkün mü!) nalbant çıraklığına, oradan orkestra çalışanına… envai çeşit surete büründüğü onlarca kısa filminden aklımda en yer edinenidir.

    Yeni evli bir çiftin, prefabrik ev inşa etmeye çabaladıkları bir haftalık süreçte yaşanan curcunayı, takvim yaprakları ile takip ederiz.
    Yine bol gaglı, bol atraksiyonlu… Düşüyor, zıplıyor, yerlerde sürünüyor film boyunca.

    Evin, çıkan şiddetli bir fırtına ile kendi ekseni etrafında döndüğü sahne unutulmaz. ‘The Boat’ (1921) gelir akıllara. O filminde de vardı bu fırtınadan. Okyanusun ortasındaki tekneyi alabora etmişti.

    Yönetmenin ‘motorlu taşıt takıntısı’ hızından birşey kaybetmeden devam ediyor.

    Altındaki tekerleklerle taşıdıkları ev ise, Kemal Sunal’ın oynadığı ‘Gülen Adam’ filmini etkilemiş görünüyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Girl Shy’ (1924) / Fred C. Newmeyer & Sam Taylor

    Harold Lloyd’un -sevgili Oscar’ın yorumladığı- ‘Safety Last!’ ve -başka bir zaman geçeceğim- ‘The Kid Brother’ ile birlikte en sevdiğim üç filminden biri Girl Shy.

    Harold, amcasının terzi dükkanında çalışan ve kıt kanaat yaşayan bir genç. Kadınlara karşı pek çekingen. (‘Grandma’s Boy’ gelir bir an akıllara.) Az ileride verilen bir partiyi uzaktan izlemekle yetinir; elektrik direğine dam niyetine sarılır. En büyük meşgalesiyse, üzerinde çalıştığı ve bir yayınevince kabul edilmesini umduğu kitabı. Kitap, kadınlarla nasıl anlaşılacağını iyi bilen bir modern zamanlar Don Juan’ının maceralarını konu alır. Gerçek hayatta yaşayamadıklarını, bastırılmış düşlerinde hayata geçirmektedir bu sayede.
    Bir tren seyahatinde tanıştığı köpekli kız Mary ile yakınlaşacaktır sevimli kahramanımız. (…)

    Özellikle son yarım saatte zirve yapar film. Akrobasinin ve curcunanın adeta haddi hesabı yoktur. California caddeleri, gömlek değiştirir gibi vasıta değiştiren bir adamın çılgın koşuşturmacasına, tehlikeli “atraksiyonlarına” sahne olur: Otomobil, at, fayton, motorsiklet, tramway…

    Peki Harold nereye yetişmeye çalışmaktadır?

    En az Chaplin ve Keaton kadar ünlü, en az onlar kadar atik ve de en az onlar kadar slapstick’in ustası… Ama onun büründüğü karakterler, daha bir iyi aile çocuğu; daha bir usturuplu ve mazbut…

    Teşekkürler hasır şapkalı ve gözlüklü adam!

  • okaliptus80 diyor ki:

    Hollywood’da, 1930′lu yıllarla başlayıp 60′lara dek devam eden ve literatürlere “Hays Code” ismiyle geçmiş tutucu kurallar yığını, cinayetten cinselliğe… Amerikan yaşam tarzı için tehdit oluşturabilecek her türlü melanetin ve ‘ahlaka mugayir’ konunun rahatça işlenmesinin önünde bir set gibi duruyordu.
    Filmlerde ikinci sınıf rollere reva görülen ‘siyahlar’ tarafından, katolik taassubunun bir ürünü olan söz konusu kanunu protesto mahiyetinde çıkışlar yapıldığını biliyoruz. Ancak öncesi on yıllarda…

    ‘Within Our Gates’ (1920) / Oscar Micheaux

    Griffith’in tartışmalar yaratmış epiği ‘The Birth of a Nation’ (1915) ila Vidor’un sadece siyahi oyuncuları kullanmak suretiyle kotardığı müzikali ‘Hallelujah!’ (1929) arasında köprü gibi durur sanki Within Our Gates.

    Afro-Amerikalı bir öğretmen kız vardır öykünün odağında: Sylvia Landry… Yolu, ülkenin güneyindeki Piney Woods adlı eğitimsiz bırakılmış bir kasabaya düşen kahramanımız, ‘negro’ öğrencilerle dolu okul için başlatılan maddi seferberliğe ön ayak olur. Hayırsever -ve beyaz- zenginlerden oluşan yardım ekibine halk da katılır bir süre sonra. Film, türünü dramdan polisiyeye kaydırır gibi olan ve flashbacklardan da destek alan kimi yan hikayelerle (ve karakterlerle) devam eder.

    Within Our Gates, siyahlar ve beyazlar arasındaki ‘eşitliğe’ vurgu yapıldığını gördüğümüz sahnelerle bezeli bir film. Yardım faaliyetleri, iki ırkı kaynaştırıyor. Siyahlara oy hakkı verileceğine dair kanun tasarılarının ve senatör beyanlarının olduğu gazete haberleri görülüyor. Okul için bağış toplamayı amaçlayan peder, vaazını “Abraham and the Fatted Calf” texti ile taçlandırıyor.

    Klâsik Dönem Amerikan Sineması’nın -bence- önemli parçalarından bir tanesi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Unknown’ {Bilinmeyen – 1927} / Tod Browning

    - – - Madrid’de yaşanmış eski bir hikayeye dayanan bu sessiz çekilmiş filmi, büyük sürprizi/kilit sahneleri hiç çıtlatmamaya gayret ederek yorumlayacağım. Yorumun makbul olanı, spoiler vermeyenidir. :) – - -

    Sinema tarihinin ilk ve hâlâ da en karizmatik ‘Dracula’sını o yaratmıştır: Bela Lugosi… Uzun sayılamayacak yönetmenlik kariyeri süresince -çoğu kısa ve sessiz olmak üzere- elliye yakın filme imza atmıştır. 1932′de gelen ve korku başlığında geçmeyi düşündüğüm uğursuz çalışması ‘Freaks’ ile birlikte bir darağacı kurulacaktır hakkında. Hemen selefindeki yorumda da atıf yaptığım ‘Çılgın Yıllar’ Amerikasının püriten yüzü, filmde anlatılanları sindirememişti de o yüzden. Evet, Tod Browning’den bahsediyoruz. Werner Herzog’u bahusus etkilemiş bir ustadan.

    The Unknown için Freaks’ın prematüre hali dersek abartmış olmayız. Ana mekan yine bir sirk… Circus’ta da gördüğümüz ceberrut bir patronun idaresindeki sirkte, bir kadın ila iki erkekten müteşekkil üç ana kahramanımızla tanışıyoruz: Mahrum olduğu her iki kolunun görevini ayaklarıyla yerine getiren Alonzo; güçlü kolları ile kalın demirleri büken, iri kıyım ama temiz kalpli, karınca ezmez Malabar; ikisinin arasında kalan -garip de bir fobiden muzdarip- güzel ve narin kız Nanon…

    Aşkın, “tutku” ile birleşip saplantılı bir hale büründüğü vakit insana “neler yaptırabileceğini” son derece etkileyici şekilde anlatan bir gerilim. Özellikle son sahneleri diken üstünde izlenir bu anlamda.
    İnsan ruhunun derinliklerindeki Mephisto’ya tutulmuş bir ayna da denebilir The Unknown için. 20′lerdeki pek çok film gibi (Hitchcock’un ilk dönem çalışmaları mesela. Bilhassa ‘The Lodger…’) Dışavurumculuk’tan esintiler taşıyor diye düşünüyorum.

    Tansiyonu daha da arttırıcı muhteşem müzikleri bir yana… Oyuncular hakkında da birkaç kelam etmeden bırakmak olmaz. The Phantom of the Opera’da sevdiği kızı yeraltındaki zindanına götüren aşık hayalet Eric rolündeki Lon Chaney, şeytani ihtiraslara sahip Alonzo karakterini oynamıyor, adeta yaşıyor. Gencecik haliyle Joan Crawford, zarifliğinin yanısıra iyi bir oyuncu olduğunu da gösteriyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Man Who Laughs’ (1928) / Paul Leni

    Tim Burton’un Batman’ı ile 1989 senesinde tanıştığımızda, en az filmin kendisi kadar kültleşecek bir karakteri de -çıkmamacasına- zihinlerimize nakşetmiş oluyorduk: Beyaz bir yüze, gülümseyen kocaman ağzın eşlik ettiği ‘Joker’…
    Keza Raj Kapoor’un -Şarlo’dan esinlenerek yarattığı- ‘Mera Naam Joker’i {Benim Adım Joker}; biraz daha gerilere gidersek Fellini üstadın ‘La Strada’sı… Örnekler çoğaltılabilir, daha fazla dağıtmayalım!
    İşte tüm bu karakterlerin çıkış noktası kabul edilen filmdir The Man Who Laughs.

    Hemen üstteki The Unknown gibi gösteri dünyası, “ucube olma” durumu, tutku ve aşk öğeleri aynı potada eritiliyor. Dışavurumcu anlatım, iki filmin bir diğer ortak noktası. Ki, Atlantik ötesine göç eden Alman yönetmenlerden Paul Leni’nin, ülkesindeyken ‘Das Wachsfigurenkabinett’ {Mumyalar Müzesi – 1924} adlı ekspresyonist bir şahesere imza attığını da biliyoruz.

    Bir Victor Hugo uyarlaması olan film, 17. yüzyılın sınıfsal çelişkilerle örülü İngilteresinde geçiyor ve hasta yatağındaki kral 2. James’e bir dalkavuk tarafından ulaştırılan haberle perdelerini açıyor: Lord Clancharlie, küçük oğlunu görmek için dönmüştür…

    Zalim kralın adamlarınca yakalanıp öldürülen lordun geride kalan oğlu, Ursus adlı bir adam tarafından sokaktan alınıp büyütülüyor. (Gözleri görmeyen masum ve biçare kız Dea gibi…) Gösteri dünyasının gıpta ederek izlediği ve ‘The Laughing Man’ – Gülen Adam- lakabını taktıkları Gwynplaine’dir o artık! Ursus’un seyyar sirkinde çalışmaktadır, tıpkı birlikte büyüdüğü ve sevdiği kız ile birlikte… Lakin kocaman -ve kapanmayan- bir ağza sahip olan adamımız, bu nedenle Dea’sına açılamamaktadır.

    Müteveffa kralın yerini alan kraliçe, güzel bir düşes ve kraliyet efradından Lord Dirry-Moir, hikayeye dahil olacak kötü karakterler. Aşıklarımıza çengel atmaya çalışacaklardır diyerek özetleyeyim sadece.

    Palyaçolar, eğlendirirken “içleri kan ağlayan” insanlardır! Maskenin ardındakileri gösteriyor The Man Who Laughs.

    Not: Sessiz olarak çekilen filme bir aralık ses karışır. Sirkin sahibi Ursus’un, kendilerini bırakıp saraya temsiller sunmaya giden Gwynplaine’nin adını çılgınca haykırdığı sahnelerde…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Ocak ayını, ekseri köşede kalmış -ama çok sağlam- ‘sessiz’ Hollywood klasikleri ile geçirmeye devam… Tıpkı peşi sıra aktaracağım iki film gibi;

    ‘Tol’able David’ (1921) / Henry King

    İnsan ruhundaki kötülüğün nasıl yüzeye fırlayıp zıvanadan çıkabileceğini; iki aile arasındaki husumetin nelere yol açabileceğini gösteren bir film. Yine -sonraki yıllarda sıkça şahit olduğumuz ve toplumsal çürümeye koşut seyreden- kendi işini kendi görme taraftarı / kanun tanımaz ‘yurttaş’ tipini gözler önüne seren bir film. Virginia eyaletinin ormanlar içerisinde ve göz okşayan bir taşra kasabasında geçen Tol’able David, hem Kinemon ailesinde kristalize olan “taşra muhafazakarlığına”; hem de Capra yapımlarından aşina olduğumuz “ailenin kutsallığına” atıflarla yüklüdür.

    Griffith’in bazı filmlerinde Lillian Gish’in partneri olarak hatırladığımız Richard Barthelmess’in, sadece oyunculuk anlamında değil öykü içerisinde de öne çıktığı bir klasik. Barthelmess’in canlandırdığı David, Kinemon ailesinin en küçük ferdi oluyor. Filmimizdeki bir diğer aile olan Hatburn’ların kızları Esther ile flört halindeki kahramanımızın büyük bir sıkıntısı var: Kendisine çocuk muamelesi yapılıyor oluşu… (Buna, bir sahnede David ve Goliath öyküsü okurken; bir sahnedeyse sigara içmesine müsaade edilmez iken tanıklık ederiz.)
    Görece düzenini kurmuş, evli ve postanede çalışan ağabey Allen’in; üç ‘tehlikeli’ ve yabani Hatburn erkeğince maruz kaldıkları, David’e hem ‘büyüdüğünü’ kanıtlama hem de üzerinde kara bulutlar dolanan ailenin sorumluluğunu alma yolunda bir vesile teşkil edecektir.

    Falso vermeyen güçlü konusu, kara anlatımı ve tüm bunlardan aşağı kalmayan sinematografisiyle, Klasik Dönem’in önemli örneklerindendir fikrimce. Amerika’nın küçük bir panoramasıdır.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ’7th Heaven’ {Yedinci Cennet – 1927} / Frank Borzage

    Yirminci yüzyılın ilk yıllarında, Paris’te geçer öykü. (King Vidor’un ‘Bohem’ine benzer)

    İlk kahramanımız Chico (Charles Farrell), bir lağım işçisi. Dreyfus Olayı’nın yankılarının devam ettiği ve Almanya ile olan meselelerin savaşın eşiğine getirdiği Fransa’da, Orhan Veli’nin -her akşam gökyüzünü boyayan- Dalgacı Mahmut’udur bir nevi… Ancak Chico’nun boyadığı gökyüzü değil, sokaklardır. Tanrıya inanmadığını sıkça dile getiren ve ateist oluşuyla övünen bu mağrur adam, hayata karşı oldukça dik.
    Diğer kahramanımız Diane (Janet Gaynor) ise kendisine fiziksel şiddet uygularken gördüğümüz ablası Nana ile birlikte yaşayan, geçimini kötü yollara meylederek sağlasa da gayet saf/mahzun bir kız…
    Kaderleri, puslu bir Paris sabahında, sokakta kesişen ikili; Chico’nun yedinci kattaki evinde yaşamak mecburiyetinde kalacaklar. Zira bu, formaliteden birliktelik olmuştur. Aralarında zamanla bir yakınlık doğacaksa da, yaklaşan savaş genç sevgilileri ayıracaktır. (…)

    Filmin iskeleti kısaca bu. Dramatik çatı, birbirine paralel iki ‘durumdan’ besleniyor: İnanç karşıtı ve otorite tanımaz görüşleriyle -işçi sınıfı üyesi- erkek kahramanımızın ve hayata karşı oldukça ezik olduğu belli kadın kahramanımızın geçirdikleri ‘dönüşümler’dir bu birbirine paralel iki durum. Adam, Tolstoy’un Diriliş’ini akıllara getirircesine, cephe günleri ile birlikte manevi bir uyanışa maruz kalır ve “inanmaya” başlar. Kadın, Chico’nun da telkinleriyle güçlü olmayı, ayakları üzerinde durabilmeyi (Bir sahnede gururla “Artık yedinci kattan aşağı bakmaktan korkmuyorum!” diyebilir.) öğrenir.

    Aşk’ın sadık arayıcısı Borzage, öykülerine hep daima ilahi ışıklar ve düşsel pasajlar katmıştır.

    Film, kimi açılardan Murnau’nun Sunrise’sini çağrıştırıyor. (kilise sahnesi gibi…)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Son of the Sheik’ {Şeyh’in Oğlu – 1926} / George Fitzmaurice

    Rudolph Valentino’nun bu son ve kendisi gibi efsaneleşmiş filmi, uzak Arabistan çöllerinin egzotizm kokan gecelerinde seyre çıkmak; aşk ve macera yüklü bir serüven yaşamak isteyenler için biçilmişti yine. Gerçi klasik sevip de izlemeyen az kişi kalmıştır.

    Kadınların ‘gönül avcısı’, maceraperest ve uslanmaz serseri Valentino, Şeyh’in devamı olan filmimizde iki rolde birden karşımıza çıkıyordu: En son İngiliz kız Diana’yı çöl haydutlarının elinden kurtarırken bıraktığımız ve şimdi o kurtardığı kızla oturmuş bir evlilikleri olduğu görülen modern şeyh Ahmed Ben Hassan ila şeyhin en az kendisi kadar cevval ve gönül çelen oğlu Ahmed… Ama biraz başına buyruk bir çocuk. Yaşını başını almış babası ile çatışmasına sebebiyet veriyor bu asiliği. Yeri geldiğinde barbar da…

    Filmde, kurunun yanında yaş da yanar misali, bazı çekişmelerin ve ‘yanlış anlamaların’ bir ilişkiyi nasıl örseleyebileceğini görüyorduk. Eğlenceler düzenleyerek para kazanan bir haydut grubunun başındaki adam olan Andre Romez’in dansöz kızı Yasmin (Vilma Bánky), bu çekişmenin ‘kurbanı’ oluyor. İyi niyetli ve masum Yasmin’imiz, sevdiği -ve sevildiğini zannettiği- Ahmed tarafından kaçırılıp alıkonuluyor. Kötü muamelelere maruz kalıyor. ‘Olayda’ hiçbir günahı olmadığı halde…

    Yanlış anlamalar, intikam hırsı, kurbanlar, pişmanlıklar, gurur, sadakat, ihanet, macera, sevdiği için tehlikeleri göze alma, erkek-kadın ve baba-oğul ilişkileri…

    Son olarak, ilk filmin aksine daha az oryantalizm barındırdığını ekleyelim. The Sheik, ‘mesajını’ doğrudan vermeyi tercih etmişti çünkü.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘He Who Gets Slapped’ (1924) / Victor Sjöström

    Garbo’yu da beraberinde götüren Mauritz Stiller gibi, 20′lerde Yeni Dünya’ya göç eden İsveçli yönetmenlerden biriydi Victor Sjöström. Her ikisi de ülkelerindeyken Lagerlöf uyarlamaları ile dikkat çekmişlerdi: ‘Gösta Berling Efsanesi’, ‘Bay Arne’nin Hazinesi’ ve Körkarlen gibi…

    Sjöström’ün yarı teatral çektiği Dışavurumcu ‘Körkarlen’ {Hayalet Araba – 1921} hakikaten ürkütücüydü. Hatırlarsanız ‘Der müde Tod’da siluetleri belli belirsiz seçilen hayaletler vardı. Körkarlen’de ise aynı fluluktan payını alan bir araba oluyordu. Sonrasında gelen ve Amerika yıllarında imza attığı Greta Garbolu ‘The Divine Woman’ {Tapılacak Kadın – 1928} ila Lillian Gishli ‘The Wind’ {Rüzgar – 1928}, oldukça parlak çalışmalardı.
    Gelelim He Who Gets Slapped’e…

    Paris’te, bir baronun villasında “İnsanoğlunun Evrimi” üzerine araştırmalar yapan bilim adamı Paul Beaumont (Lon Chaney), çifte ihanete kurban gider. Akademice kabul gören teorisi, bir anda hain baron tarafından sahiplenilir. Aynı baron, bilim adamımızın -kendisine aptal suratlı diye hakaret eden- eşini de ayartmıştır uzun zamandır. Tek başına ve parasız kalan Beamont, çareyi bir sirke palyaço kontenjanından dahil olmakta bulur. Dünün profesörü; şimdi şebeklikleriyle kibar beyefendileri/hanımefendileri güldüren “Who Gets Slapped”dir. Diğer adıyla HE…

    Yardımcı rollerde, at cambazı ve romantik erkek Bezano (John Gilbert) ila gösterilerde atını paylaşacağı masum İtalyan kız Consuelo (Norma Shearer) var. Onlar, kalplerini de paylaşacaklar zamanla.

    ‘Binbir surat’ Lon Chaney, burada da düşkün, kadınlardan yana talihsiz ve muhtemel ki kolayca özdeşim kurulamayacak bir karakteri oynuyor. Daha önce bu sütunlarda yazdığım iki filminin kırması adeta: The Unknown’daki gibi (ana mekan yine sirk.) ‘hoşlandığı’ ama eli yüzü düzgün rakibine ‘kaptırdığı’ kızı sadece uzaktan seviyor; The Man Who Laughs’daki gibi gözyaşlarını içine akıtıyor, acısını palyaço maskesinin sahte gülücükleriyle kamufle ediyor.

    Not: Kafesteki yırtıcı aslan…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Fred Niblo’nun ‘The Mysterious Lady’ (1928), “Garbo Konuşuyor” taglı Anna Christie’nin de yönetmeni Clarence Brown’un ‘Flesh and the Devil’ (1926) ve ‘A Woman of Affairs’ (1928) filmleri, Garbo’nun Sessiz Sinema döneminde oynadığı yapımlardan birkaçı. Ortak özellikleri, Kuzey’in soğuk ilahesinin birkaç erkek arasında kalıyor oluşu.

    ‘The Mysterious Lady’ ve ‘Flesh and the Devil’de, asker üniformalı iki erkeğin paylaşamadığı kadındı. Bir casusluk gerilimi olan The Mysterious Lady’da, General Boris Alexandroff hesabına çalışırken, Avusturyalı bir yüzbaşıya gönlünü kaptırıp görevi/aşkı arasında bocalayan Rus ajanı Tania Fedorova iken; karlı dekorlarla, hoş tabiat görüntüleriyle anımsadığım Flesh and the Devil’de normal bir ev hanımıydı. Özgür ruhlu bir hanımı oynadığı A Woman of Affairs’de ise, evlenme hazırlıkları yaptığı erkeğin soylu ailesince kabul edilmeyen ve “kötü yollara” sapan Diana Merrick idi.

    Tabi bazı filmlerde de ‘aşk üçgenleri’ ve birkaç kadın arasında kalan erkekler görülüyordu. Erich von Stroheim sinemasına küçük bir giriş yapmanın zamanı geldi de geçiyor sanki.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Male and Female’ {Erkek ve Kadın – 1919} / Cecil B. DeMille

    Arada yazıp dağıtmamak adına, Male and Female ile doğrudan alakalı şu bilgileri girişte geçmek istiyorum: (Bu film için gerekiyor sanki.)

    Karl Marx, “Elli kilometre kare üzerinde devrim!” diye nitelendiriyordu; ıssız bir “ada”nın ana mekan seçildiği kimi ütopyaları… Platon’un devlete hakim rol biçtiği ütopyası ila 18. y.y. Aydınlanmacılarının tezleri bir yana… Thomas More’nin Ütopya’sı ve Campanella’nın Güneş Ülkesi’nden başlamak kaydıyla, ‘ideal’ bir dünya tasavvuru ortaya konuyordu. Coğrafi Keşifler’in yarattığı hayal kırıklıklarının bir mahsulü olan söz konusu ütopyalar, özel mülkiyeti yasaklayıp ortaklaşacılığı getiriyor; parayı ortadan kaldırıyor; günlük çalışma süresini 6 saate indiriyordu. Kastlaşma/sınıflaşma yoktur. Herkes, çalıştığı oranda pay alacaktır. Ayrıca seçilen mekanın ada olması, şüphesiz tesadüf değildir. İzole konumuyla ada, geçmişten/gelenekten kopuşun ifadesidir. Buradan kaçanlar, cezalandırılır! (Öyle ya! Mutluluktan kaçılır mı?)

    Lord ve Lady’lerden geçilmeyen büyük bir malikanede yaşayan İngiliz burjuva aile var. Bunların, hizmetçileriyle olan münasebetleri efendi – köle düzlemli gidiyor. Ta ki -emrindekilerle beraber- çıktıkları bir tatilde, yatları su alıp da onları vahşi hayvanların geçit yaptığı ıssız bir adaya vuruncaya dek… Ütopya gerçek olmuştur! O ana dek -Ivory’in filmindeki Hopkins’i anımsatırcasına- sahiplerine sıtk-ı sadakatle hizmet veren çelik disiplinli ‘Crichton’, sahip olduğu becerilerin ve iş görürlülüğünün sayesinde, bir anda “yeni efendi” olacaktır. İngiltere günleri geride kalmıştır artık. Sabahları alarm sesleriyle kalkan Lord Loam ve kızları, güneş ışığıyla uyanmaya alışmalıdır. Burada, sınıflaşmanın yerini ‘kaynaşma’ almıştır!

    “Kitaplardaki peri masalları gerçeğe dönüşürse… Kral ve uşak, beraber olurlarsa…”

    More’nin Ütopya’sı, feyzini 8. Henry döneminin ekonomik güçlüklerinden almışsa; Male and Female de bir o kadar güçlüklerle/çelişkilerle örülü 19. yüzyılın sanayileşmiş Victoryen İngilteresi’nden alıyor. Sınıflar arasındaki karşıtlıklar gözler önüne seriliyor. Farklı sosyal konumlara mensup kişiler arasındaki bir aşkın ne ölçüde ‘mümkün’ olabileceği üzerine kafa yoruluyor: Baş uşak Crichton ve evin kaprisli sahibesi Lady Mary’i oynayan Gloria Swanson temsil ediyorlar bu imkansız aşkı. (Şoförüyle evlenen zengin hanım ise apayrı bir çeşniydi.)

    ‘Samson ve Delilah’, ‘The King of Kings’ ve ‘On Emir’ gibi yüksek bütçeli ve şaşaalı epiklerle tanınan Cecil B. DeMille, burada da mevzuyla ilgili kimi dini ve tarihi referanslara meylediyor: Girişteki “Tanrı, kadını ve erkeği yarattı.” pasajı; ara yazılarda ve flashbacklarda karşımıza çıkan Babil efsanesi ve William Ernest Henley şiirleri…

    Kadın/Erkek ilişkilerini, acı tatlı bir romantizm ve sınıfsal söylemlerle veren filmdir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘King Solomon’s Mines’ {Hz. Süleyman’ın Hazineleri – 1950} / Compton Bennett & Andrew Marton

    Deborah Kerr, güzel kadın. Yalnız hep dikkatimi çeken bir hususiyeti var bu hanımın. Tesadüf müdür bilinmez; kariyeri, dünyanın çeşitli coğrafyalarında serüvenler yaşayan genç/asil İngiliz kız rolüne büründüğü filmlerle yüklü: Powell & Pressburger ikilisinin ‘Black Narcissus’unda (1948) Anglikan İngiliz rahibesi sıfatıyla bulunduğu Tibet’in yerini; Robert Mitchum ile bir araya geldiği ‘The Sundowners’ ve ‘Heaven Knows, Mr. Allison’ filmlerinde Okyanusya dolayları alıyordu. Anatole Litvak’ın ‘The Journey’inde, 1950′lerde Sovyet müdahalesi ile çalkalanan Imre Nagy Macaristanında bulunmak “talihsizliğine” maruz kalan (yine) İngiliz kızımıza; ünlü ‘The King and I’da bu kez hem yabani krallarına (Yul Brynner) hem de öğrencilerine medeniyet dersi vereceği Siyam yolları görünüyordu. Daha da var bildiğimce…

    1800′lerin sonunda geçen ve perdeye çok kere uyarlaması yapılan King Solomon’s Mines de aynı denklemden muaf değil. Kayıp kocası Henry’i bulmak için -kardeşi ile birlikte- Afrika’ya gelen İngiliz kız Elizabeth Curtis’i canlandırıyordu. Henry, Süleyman’ın hazinelerinin izini sürerken sırra kadem basmıştır. Zira Kara Kıta’nın en “tehlikeli” ve ayak basılmaması gereken noktalarında kulaç atmıştır. İki kardeş, Allan Quatermain (Stewart Granger) isimli tecrübeli -ve beyaz- bir kılavuzun yardımına başvururlar. Beraberinde yerliler, hem kayıp kocanın hem de “hazinelerin” peşine düşerler. Ölümcül maceralar yaşayacaklardır, o ayak basılmaması gereken noktalarda…
    Bir de kızımız ve rehber arasındaki mütereddit yakınlaşmalar var tabi.

    Vahşi doğadaki abartılı serüvenleri ve her belayı ustalıkla savuşturmayı bilen gözüpek “kahramanlarıyla” Indiana Jones benzeri yapımların önünü açan bir filmdir. Kimi sahnelerde kadınları aciz yaratıklar olarak göstermesiyle rahatsız eden film, o yıllar furya halini alan Afrika fonlu oryantalistlerdendir ayrıca. Kabile hayatı ve ‘garip’ ritüeller, Batılı kahramanlarımız nezdinde fevkalade egzotik bulunmaktadır.

    Afrika’nın yabanıl tabiatını cömertçe resmeden bir klasiktir. Hayvan belgeselleri olur hani… Onlardan pek de aşağı kalmadığına emin olabilirsiniz.

    “Ormanların kralı olarak aslanı gösterirler ya hep… Doğru değil! Ormanların esas kralı fillerdir.” (Allan)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Summer Stock’ {Yaz Heyecanı – 1950} / Charles Walters

    Frank Sinatra’lar, Bing Crosby’ler, Danny Kaye’ler, Bob Hope’ler, Gene Kelly’ler, Rita Hayworth’lar, Leslie Caron’lar, Liza Minnelli’ler, Judy Garland’lar, Vincente Minnelli ve Robert Wise’ler vs… Ama ille de Fred Astaire & Ginger Rogers… Müzikal; Amerika’da doğan, gelişen ve en parlak örneklerinin bu ülke sinemasından çıktığı bir tür.
    Devamlı gülümseyen, dans eden/şarkı söyleyen, hoplayıp zıplayan erkek ve kadınlar… Tasaya ve ciddi konulara pek yer yok gibidir bu evrende. Mutlu son, neredeyse kaçınılamayan bir kaderdir. Aşıklar, öyle ya da böyle mutlaka kavuşurlar. Koreografiler, baş döndürür; şarkı sözleri umut telkin eder. Bu yönüyle müzikal, seyircide yanılsama oluşturan tatlı bir düş âlemi galiba. Gerek 1929 buhranı, gerek onu takip eden on yıllarda yaşanan karamsar tabloları ‘unutturma’; sahte bir ‘hoşnutluk’ duygusu oluşturma gibi bir yönü olmuştur. Yıllar önce bir kaynaktan şöyle not düşmüşüm ajandama: “Amerika, her şeyin şarkılarda söylendiği ve yaşandığı mutluluk dolu görüntülerle ‘düş görmek istiyordu’ ve bu düşleri önce Amerikalılara, sonra da bütün dünyaya satacaktı!”

    Lili ve Yüksek Sosyete gibi türün kalburüstü filmlerine imza atmış Charles Walters’ın bu filminde, Judy Garland ve Gene Kelly tekrar bir araya gelmişlerdi. Üstteki paragrafta yazdıklarımı aynen bünyesinde taşıyor Summer Stock. Filmde Judy Garland’ı büyük bir çiftliği idare eden Jane rolünde izliyorduk. Maaşını ödeyemediği çalışanlarının onu yüzüstü bırakıp gitmesi, kızımızı -nişanlısı Orville’nin yardımıyla- bir traktör almaya mecbur eder. Yeni traktörüne kurulurken bir yandan da o kadife sesiyle şarkılar söyler.
    Joe karakteriyle Gene Kelly, Jane’nin bu çiftlikte kalmalarına izin verdiği (süt sağma, domuzlara yem verme gibi işleri üzerlerine yıkmak koşuluyla tabi…) bir tiyatro grubunun liderini oynuyor. Aynı grubun içinde yer alan Jane’nin kızkardeşi Abigail ile de ilişkisi var. Bu davetsiz misafirler, Broadway’da sergilemeyi düşündükleri müzikal oyunlarının provalarını yapmak için gelmişlerdir çiftliğe. Kızkardeşin yönlendirmeleriyle tabi. Başlarda gruba karşı mesafeli duran Jane, kendini bir anda Joe’nin oyundaki partneri olarak bulacaktır.

    Yer yer slapstick komediye kayar gibi olan (çarpışma sonrası karışan gözlükler… :), olacakların hep bir adım önceden tahmin edilebileceği, hafif, neşeli ve ‘romantik’ bir film. Kelly’in gazete kağıdını dövdüğü muazzam dans sahnesi ila Garland’ın -Cabaret’teki Sally Bowles’i akıllara getiren- son sahnedeki Get Happy yorumu akıllarda kalıcı.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
    Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
    Altın saçlarını yana atışı yok mu Lili’nin
    Lili’nin yağdan kıl çekercesine inanışı
    Lili’nin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
    Kuklalar titremesin ne yapsın
    Kuklaların kukla olmadığı besbelli
    Lili’nin çekip gideceği besbelli
    Lili’nin dönüp geleceği besbelli
    …” (Sezai Karakoç – Liliyâr)

    Charles Walters, Leslie Caron ve Mel Ferrer’e, o muhteşem müzikalde bir araya geldikleri için (‘Lili’ – 1953) sonsuz teşekkürler. Ve filme hayranlığını, ilk kısmını aktardığım bir şiirle ifade eden Karakoç’a tabi. İnsan böyle bir filme hayran kalmasın da ne yapsın!

    “Sen istesen de taş yürekli olamazsın
    Sen daima güzeller güzeli olursun Lili!”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Sudden Fear’ (1952) / David Miller

    David Miller, Hitchcockyen temalara meraklı bir yönetmen. Doris Day’lı ‘Midnight Lace’ (1960), tastamam Hitchcock evreni ve suspense motifi üzerine kurulmuştu.

    ‘Sudden Fear’, yine şaşırtmayan işlerindendi. Muhteşem bir thriller’dir. Konusu şöyle. Entelektüel bir oyun yazarını canlandıran Joan Crawford, aşk sözlerine kandığı bir tiyatrocuyla evlenir. Mutludur. Tamahkar adamsa, kötü emeller peşindedir ve eski kız arkadaşıyla (daimi femme fatalelerden Gloria Grahame) birlikte paralı eşini ortadan kaldırma planları yapar.

    Atmosferi, senaryosu, oyunculukları, kurgusu derken dört dörtlük bir psikolojik gerilimdir (yanı sıra noir). Özellikle son yarım saatinde Crawford’un kurduğu karşı-plan anlatılamaz. Diken üstü derler ya, tam tamına öyle.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Student Prince in Old Heidelberg’ (1927) / Ernst Lubitsch

    Heidelberg’teki Öğrenci Prens, Altın Kafes içerisindeki bülbülün öyküsüdür. Karl Heinrich (Ramon Novarro) oynuyor “ille de vatanım” diyen bu kuşu…
    Filmimizdeki vatan, “dışarıdaki” şatafatsız ve samimi hayatlar oluyor. Altın Kafes’e denk düşense; mekaniğe varacak ölçüde yapmacıklaşmış görgü kuralları, dalkavuklar, protokoller ve seremoniler… Yani kraliyet hayatı! Peki ya gül?

    19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan hikayenin merkezinde, Karlsburg kralı VII. Karl’ın çocukken yanına alıp, yirmili yaşların ortasına dek “yetiştirdiği” yeğeni Karl Heinrich var. Korkuyla karışık saygı beslenen bu veliaht prens, geleceğin müstakbel kralı. Ancak protokol hayatından hiç haz etmiyor. Sarayın soğuk demirlerinden, az ilerideki arazide top oynayan çocuklara özlemle bakması da bunun işareti zaten.
    Prensin, küçüklüğünden yetişkinliğine özel eğitimi ile görevlendirilen ve tıpkı onun gibi özgür ruhlu bir adam olan Dr. Jüttner, bir can simidi oluyor o noktada. Jüttner’in sayesinde üniversite okumak için gittiği Heidelberg, tüm o sıkıcı kurallar yığınından kaçma fırsatı sunuyor oluşuyla birlikte, yeni bir kapı açıyor prensin hayatında. Kaldığı evdeki hizmetçi kız Kathi (Norma Shearer) oluyor o kapı. Birbirlerine gittikçe bağlanıyorlar. Majesteleri neviinden ünvanlarını bir kenara iten genç adam, “halkın içine” karışıyor. Sevdiği kız ile kırlarda geziniyor; kendilerine Saksonya Kolordusu adını veren üniversite öğrencileri grubuyla yarenlik ediyor. O, bir müddet sadece Karl Heinrich’tir.
    Hasta yatağındaki amcasından “zoraki” şekilde krallığı devralacak olan prensimiz, acaba tekrar Heidelberg’e döndüğünde bazı şeyleri (en başta sevdiği kız.) bıraktığı gibi bulabilecek midir? (…)

    Lubitsch, Wilde’den uyarladığı ‘Lady Windermere’s Fan’ vb. filmlerinden de alışkın olduğumuz üzre, Avrupa (Germen) aristokrasisine/geleneğine güçlü bir balyoz darbesi indiriyor. Bunu yaparken tam göbeğe saf/masum bir aşkı yerleştiriyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘City Girl’ {Şehirli Kız – 1930} / F.W. Murnau

    Lem Tustine (Charles Farrell), Minnesota’nın kırsalında yaşayan taşralı ve mahçup bir genç. Otoriter babasının (anne ise çok sinik kalıyor tüm film boyunca.) yönettiği çiftlik evinde kaldırılan mahsulü satmak amacıyla geldiği büyük şehirde (Chicago) âşık olacaktır. Yemek yediği restorandaki garson kız Kate (Mary Duncan) bu talihli kız. Memleket neresi sorusuyla açılıp, buğdayın nimetleriyle devam eden sohbet, bir müddet sonra ciddi konulara evrilecektir. Evlilik teklifini kabul eden kızımız, adamımızla birlikte çiftlik evine dönmeye de razı olacak; fakat katı ve asık suratlı baba, tüm hışmıyla bu birlikteliğe mani olmaya çalışacaktır.

    Steinbeck, Dos Passos, Sinclair gibi yazarların “öteki yüzüne” mercek tuttukları o dönemin Amerikası, bir yandan da büyük bir ekonomik atılım içerisindedir. 29 buhranı ile (King Vidor’un ‘The Crowd’una selam…) büyük yara alacak ‘Çılgın Yıllar’ yaşanmaktadır ülkede. City Girl filminin ilk sahnelerinde bir aralık tanık olduğumuz ticaret borsaları ila yakın çekim ekrana yansıyan kimi rakamlar/pariteler, aynı atılıma işaret olsa gerek.
    Mac önderliğinde kazan kaldırmaya hazırlanan ırgatları ve garson kızımızıysa, bahsini ettiğim “öteki” yüzün içerisine alabiliriz bu durumda.

    Frank Borzage’nin Yedinci Cennet filmini yorumlarken, Sunrise’ye kimi yönlerden benzediğini söylemiştim. Borzage sinemasındaki düşkün kız & aylak adam temasını, özellikle ’7th Heaven’ ve ‘Street Angel’ filmlerinde yoğun şekilde gözlemlemek mümkündü.
    Murnau’nun başyapıtı ‘Sunrise’ ile asıl benzeşimi gösteren filmse pek tabi City Girl. Sunrise’deki taşra/kent çelişkisi ya da ‘ikiliği’, burada da aksini buluyor. Sık sık köy hayatı ile ilgili hayaller kuran garson (şehirli) kız, bunun en somut örneğiydi.

    Genç yaşında talihsiz bir kazaya kurban giden usta yönetmenin, sondan (‘Tabu’) bir önceki filmi. Bana göre çok iyi bir filmdir. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Gece vakti geçen son sekanstaki ustalık (muhteşem bir ışık/gölge kullanımı mevcut yine.), Dışavurumculuğun Murnau’da hep mahfuz kaldığını gösteriyor. Hakeza muhteşem kamera devinimlerinde de değişen bir şey yok.
    Tarladaki hasat sahneleri ise, örtük bir cinsellik silahına başvuran anlatımıyla, akıllara Acı Pirinç’i getiriyor.

    Tatlı başlayan, baba evinde melodrama kayan ve çevredeki bazı kötü niyetlilerin daha da çıkmaza sürüklediği bir aşk hikayesi…

  • okaliptus80 diyor ki:

    City Girl, borsalar ve ekonomik atılım demişken;

    ‘The Cheat’ {İhanet – 1915} / Cecil B. DeMille

    Sessiz Sinema döneminin tanınmış aktrislerinden Fannie Ward’ın merkezinde olduğu bir öykü.
    Edith Hardy adında, bir Wall Street brokerinin lükse ve şatafata düşkün eşini canlandırıyor Ward. Borsacı kocasının hep şikayet ettiği savurganlığına, bir de işgüzarlık ekliyor haris kahramanımız. Jones isimli bir borsacının sözlerine kanarak, zengin dostlarıyla birlikte Kızıl Haç için topladıkları yardım paralarının saklı olduğu kasadan bir 10.000 dolar aşırıyor. Mamafih ikiye katlaması için teslim ettiği para, bu acemi borsacının elinde batıyor. Kaybedilen parayı yerine koyabilmesi için bir günü vardır kızımızın. Ona yardım elini uzatansa, bir fildişi tüccarı olan Uzakdoğulu Haka Arakau oluyor. Söz konusu yardım, Arakau için, kıza karşı beslediği bir takım kötü emellerini gerçekleştirme bahanesi olacaktır! (…)

    Aldatma, ihanet, cinayete teşebbüs vb. motiflerle gittikçe entrikalar yumağı halini alan The Cheat, 11 Eylül sonrası ile paralel okumalar sunuyor. Irkçılıkta Bir Ulusun Doğuşu’nu aratmıyor doğrusu. Dönemin ‘göçe doymuş’ Amerikasında Doğulularda belirginleştirdiği ‘öteki’ni, muhafazakar Amerikalı’nın önüne yem olarak atıyor. (Sondaki dava sahnesi ve öfkeli kalabalığın ‘Uzakdoğuluyu’ linç teşebbüsü…)
    Bir ara yazıda beliren Kipling’e ait şu cümleler, her şeyi açıklamaya yetiyordu:
    “Doğu Doğu’dur, Batı da Batı…
    Ve bu ikisi hiçbir zaman birleşmeyecektir!”

    Not: 1918 yılında yeni bir sürümü yapılmış filmin ve gelen tepkiler üzerine Japon olan Uzakdoğulu karakter Birmanyalı şeklinde değiştirilmiş.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Tramp, Tramp, Tramp’ (1926) / Harry Edwards

    En başta şunu söyleyeyim; Harold Lloyd’un başrolünde yer aldığı ‘Feet First’ (1930), bu filmden epey bir esinlenmiş.

    Tıpkı Harold gibi, Sessiz Sinema dönemiyle yıldızı parlamış aktörlerden biri oynuyor filmde: Harry Langdon…
    Yazılarda da geçtiği üzere devir, manifaktürel üretimin egemen olduğu devirdir. Bu ortamda küçük esnaf yok olmaya mahkumdur. O esnaflardan Langdon, babasının kunduracı dükkanında çalışmakta olan, saf ve iyi niyetli âşık rolünde.

    Adamımız, peri padişahının kızına sevdalı. John Burton adlı bir iş adamının zarif kızını oynayan Joan Crawford’u seviyor içten içe. Hayaller kuruyor. Tamamen rastlantılar sonucunda katıldığı -25.000 dolar ödüllü- bir yarış, hayatını değiştirmeye namzet. Şampiyonların katıldığı bir koşu yarışıdır bu. Ama ucunda sevdiği kıza kavuşma ihtimali var. Denemeye değer!

    Özellikle yarış sekanslarında, slapstick komedinin nimetlerinden bolca yararlanıyor film.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘It’ (1927) / Clarence G. Badger

    ‘It’, müstehcen içerikli aşk kitapları kaleme almış İngiliz kadın yazar Elinor Glyn’ın -filme de ismini veren- bir mitinden besleniyor: “It Girl”… 20. yüzyılda fenomen haline dönüşecek bu terim, lüks yaşayan / şuh / cinsel cazibe sahibi kadınları ifade etmek için kullanılıyor. Bu haliyle rol, dönemin beyazperdesinin en hoş kadınlarından olduğu su götürmeyecek Clara Bow için biçilmiş kaftandır. Nitekim It, bazılarının o ana dek seks sembolü şeklinde pazarladıkları Bow’a “İlk It Girl” gibi bir ünvan kazandırmıştır. Filmde de gayet fettan ve işvelidir.

    Klişelerden geçilmeyen bu hafif romantik komedi, başlıkta çok bahsettiğim Çılgın Yıllar arka fonuna yaslanıyor. Tüketim çılgınlığı artmış; refah devleti, zenginlerini de yaratmıştır. It, -zenginlerin dünyasında Cinderella olmaya özenen- fakir kız Betty Lou Spence’nin (Clara Bow) hikayesidir. Tezgahtarlık yaptığı giyim mağazasının genç patronu Cyrus Waltham’a görür görmez tutulur. Dedim ya, bu bir romantik komedi. Sarışın bir zenginle nişanlı olan patronumuz, başlarda farkına bile varmadığı kızla bir şekilde yakınlaşacaktır. Tesadüfler, yanlış anlamalar, barışmalar…
    Cyrus’un arkadaşı Monty ise filmin karikatürize (ve biraz da unisex çizilmiş) karakteri. It Girl efsanesinin peşine düşmüştür. Efsanedeki erkeğe ulaşamasa da, aradığı kızın Betty Lou olduğuna ilk görüşte karar vermiştir.

    Bu arada Elinor Glyn, kızımızın da katıldığı Ritz’deki yemek sahnesinde karşımıza çıkıyordu. Kendini oynuyordu.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Swan’ {Kuğu – 1956} / Charles Vidor

    O yıllarda Grace Kelly’in sinemaya veda edip Monaco sarayına gelin gideceği biliniyordu. Monaco prensi ile nişanlanmıştı. Muhtemelen buna gönderme yapılmak maksatlı seçilmiş filme. Bilinçli bir eşleştirme yani. Nitekim filmde son derece asil edalarıyla kraliyet hayatının provasını yapar gibidir.

    Hikaye, 1900′lerin başında Avrupa’nın bir ülkesinde geçiyordu. Alexandra’yı (Grace Kelly), iki erkek arasında bocalayan olgun kız rolünde izliyorduk. Bir tanesi, gösterişli konaklarında ağırladıkları -aynı zamanda uzak akraba- veliaht prens Albert (Alec Guinness); diğeri ise eskrim dersleri aldığı ve çocukların da öğretmeni genç profesör Nicholas (Louis Jourdan)… Napolyon düşmanı yaşlı annesi, Alexandra’nın prenses olmasını istediği için onu çocuksu karakterdeki Albert ile yakınlaştırmak derdindedir. Ancak kızımızın gönlü olgun öğetmene kayar gibi olacaktır.

    Film, çok düz ve klişe ilerliyor. Bu açığı kapatansa başarılı oyuncuları. Kuğu gibi süzülen zarif başrol oyuncusu, Guinness gibi bir dev…

    Hitchcock’un bu dünyalar güzeli sarışınının iki erkek arasından kimi tercih ettiğini filmi izleyenlere bırakalım ama gerçek hayatında yaptığı seçimle sinema severleri üzmüştü.

    The Swan, dün gece Olay Tv’deydi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Man in the Gray Flannel Suit’ {İtalya’daki Sevgili – 1956} / Nunnally Johnson

    Banliyöde yaşayan, orta sınıf bir aile var. Tom Rath (Gregory Peck), eşi Betsy Rath (Jennifer Jones) ve üç çocuk…

    50′ler Amerikasının küçük bir röntgenini çekmeye soyunmuş yönetmen. Hem aile yaşamları düzleminde; hem de sosyal ölçekte. Mezbele addettiği evlerinden taşınmak için baskı yapan kadını ve ‘sorunlu’ çocukları bir yana bırakıp ikinci kaleme geçersek… Öykü, Tom’un üzerine kurulu. Film boyunca onun ev/tren/işyeri arasında mekik dokuduğu yaşantısını izlerken, 50′ler Amerikasında iş hayatına verilen öneme tanık oluyoruz. Bu hayatın katı kurallarının her türlü ahlaksızlığı mübah saydığını görüyoruz. Bocalayacak olan Tom, aslında savaş travmasından muzdarip Amerikalılardan biri…

    Hikaye, büyük oranda Tom’un hatıraları üzerine bina ediliyor. Filmde, şimdiki zaman ve geçmiş zaman nöbetleşe akıyor. Kahramanımızın İkinci Dünya Savaşı’nda yüzbaşı rütbesiyle görev yaptığı Pasifik cephesindeki ‘zor’ günleri, onun dönüşleriyle sık sık karşımıza çıkıyor. Bir de kadın var o anılarda. (…)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Virgin Queen’ {Bakire Kraliçe – 1955} / Henry Koster

    Bette Davis, ikinci kez I. Elizabeth’i oynuyor. Sinemanın işlemekten pek haz ettiği bu kraliçeyi, Michael Curtiz’in ‘The Private Lives of Elizabeth and Essex’ (1939) filminde de canlandırmıştı.

    I. Elizabeth dönemi, sanatsal rönesans içerisindeki İngiltere’nin tarih sahnesine de ciddi bir güç olarak ağırlığını koymaya başladığı, algıların hırçınlaştığı aralık… İspanya ve Fransa ile olan düşmanlıklar; İrlanda meselesi… gibi dönemin dış politikasına damga vuran kalemler yüzeysel geçilmiş filmde. Zira, sevgi/arkadaşlık temasıyla örülü ikili ilişkiler üzerinde durulmuş. Mağrur kraliçenin, muhafız subayı yaptığı yüzbaşı (yanısıra şair, kaşif, Yeni Dünya’ya gitme emelindeki sömürgeci…) Sir Walter Raleigh (Richard Todd) ile tatlı sert süren ilişkisi; Raleigh ile sarayın nedimesi Beth (Joan Collins) söz konusu olduğunda aşka dönüşüyor.

    Kraliçenin tüm o güç/ihtişam içerisindeki zaaflarını ve yalnızlığını da atlamayan; güçlü oyuncuları ile kendini izleten -ama oyuncuları kadar güçlü olmayan- bir film.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Strangers on a Train’ {Trendeki Yabancılar – 1951} / Alfred Hitchcock

    Büyük usta Alfred Hitchcock’un en sevdiği iki unsur cinayet ve psikolojik saplantılı karakterler. Hitchcock sinemasında büyük bir öneme sahip bu iki unsur “Strangers on a Train”de bir araya geliyor ve o yine yönetmene özgü gerilim dolu tadından yenmez bir film hayat buluyor.

    Gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerden biri olarak gösterilen İngiliz Hitchcock’a kuşkusuz Amerikan sineması çok şey borçlu. Aynı zamanda gerilim türünün ustası olarak da anılan Hitchcock’un neden böyle bir unvana sahip olduğunu anlamak için “Strangers on a Train”de oldukça sakin bir spor dalının bir müsabakasını bile büyük bir gerilim şölenine dönüştürdüğü tenis sahnesine göz atmak yeterli! Bunun yanında lunaparktaki baş döndürücü final de yine o yönetmene has gerilimin iliklere kadar hissedildiği finallerden. Ciddi psikolojik sorunları olan, babasından nefret eden Bruno karakteri hem yönetmenin birkaç yıl önce çektiği cinayet saplantılı “Rope”u hatırlatmasının yanı sıra daha sonra çekeceği psikolojik yapılı başyapıtı “Psycho”yu da anımsatmakta. “Strangers on a Train”; tüm bu salt gerilimin yanı sıra polisiye ve gizemli öyküsüyle de ciddi bir kara film çalışması.

    Hitchcock’u bir filmle anlatmak kuşkusuz imkânsız; lakin diğer filmlerine nazaran pek popüler olmayan “Strangers on a Train” hem Hitchcock’un neden bu kadar önemli bir yönetmen olduğunu gösteren filmlerden biri olmasının yanı sıra zararsız gibi gözüken bir yabancıyla fazla haşır neşir olunmamasının da dersini veriyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Mildred Pierce’ {Ömre Bedel Kadın – 1945} / Michael Curtiz

    İlk dönem filmlerinde “The Adventures of Robin Hood” ile daha sonraysa “Casablanca” ile tüm sinemaseverlerin gönlünde taht kurmuş bir isim Michael Curtiz. “Casablanca”dan hemen birkaç yıl sonra imza attığı “Mildred Pierce” ise dönem itibariyle yönetmenin yine önemli bir çalışması.

    Bir kara filme layık bir açılışla başlayan film beklenmedik bir biçimde duygusal bir aile dramına hatta trajik bir melodrama dönüşüyor. Açılışta ihtişamlı bir kürk içerisinde güçlü bir kötü kadını andıran Mildred’ın lüks bir sahil evinden, bir adamın ismini haykırarak ölmesi sonrası koşarak kaçmasına ve hatta intihara teşebbüs etmesine tanıklık ederiz. Sonraysa karakolda karakterimizin ağzından yakın geçmişini dinlemeye başlarken Curtiz de filmin neredeyse tamamı haline gelecek bir geriye dönüşle Mildred Pierce’in hayatına bizleri dahil eder.

    Zihinlerde bir femme-fatale silüeti oluşturan Mildred’ın iyi bir ev kadını ve çok iyi bir anne olduğunu ilk kocasıyla olan ‘normal’ evliliğinde anlıyoruz. Mildred’ın hamaratlığı her zaman işine yarasa da şımarık kızı Veda’ya olan olağan üstü düşkünlüğü onu dibe doğru sürüklenmesine sebep oluyor. Kızının istekleri için tüm yaşamını feda eden anne karakteri hem özellikle o dönemde sıkça karşımıza çıkan muhafazakâr taşralı ev kadını tiplemesinin tam karşıtı olarak önem taşımasının yanı sıra bu rolde göz kamaştıran Joan Crawford’ın da bu rolüyle tek Oscar’ını kazanması kariyerinin en üst seviyeye çıkmasını sağlıyor.

    Tüm oyuncuların göz kamaştırdığı, bir kara filmden beklenmeyecek düzeydeki dramatik ailevi yapısı ve unutulmaz başkarakteriyle “Mildred Pierce” Michael Curtiz’in ıskalanmaması gereken filmlerinin başında geliyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘All About Eve’ {Perde Açılıyor – 1950} / Joseph L. Mankiewicz

    “A Letter to Three Wives” ile iki büyük Oscar’ı birlikte götüren, son filmi “Sleuth” ile -başta benim gibi- birçok sinemaseverin gönlünde taht kuran Joseph L. Mankiewicz’in gösterildiği yıl 14 Oscar adaylığıyla rekor kırmış gerçek bir başyapıt “All About Eve”.

    Oscar yarışında ise Wilder’ın star sistemini eleştiren güçlü filmi “Sunset Bulvarı” ile yarışması ve mağlup etmesi oldukça anlamlı; lakin “All About Eve” de bu sistemi eleştiren yıllar geçtikçe sinema tarihinde kendisine önemli yer edinmiş bir film. Wilder’ın filmindeki Hollywood yıldızı yerine burada da Bette Devis’in canlandırdığı Broadway yıldızı Margo filmin merkezinde yer alıyor.

    Hayranlarını pek de umursamayan star Margo arkadaşının ısrarıyla tanıştığı, her oyununun her gösterimini aynı heyecanla izleyen, yaşayan en büyük hayranı Eve’i yardımcısı olarak evine alıyor. Sadece Margo’ya değil onun çevresine, ailesine kısacası ona dair her şeye büyük ilgi gösteren Eve dönemin sanat camiası tarafından da sevilen biri haline geliyor. Başta beklenmeyecek kadar mükemmel gözükürken Eve hayranı olduğu Margo’nun tahtını sallamaya başlayınca bir yandan bir starın melankolisini etkileyici bir biçimde izlerken diğer yandan da star sisteminin sarsıcı gerçekleriyle karşı karşıya kalıyoruz Eve ve Margo ile beraber…

    Bir dergiden yayınlanmasından sonra radyo ortamında da görücüye çıkarılan ilk bakışta tek düze duran bu öyküyü nükteli diyaloglar, çeşitli kurgu oyunları ve şık kamera kullanımıyla süsleyen Mankiewicz film boyunca adeta yönetmenlik dersi veriyor. Tabii bu üstün yönetime bir de oyuncuların üst düzey 0performansı eklenince unutulmaz bir film ortaya çıkıyor. Cannes’da ödülle dönen yine her zamanki sigarasıyla bütünleştiği Bette Davis ve Eve rolünde Anne Baxter ışıl ışıl parlarken kısa rolüyle Marilyn Monroe da filmin unutulmazları arasında kendisine yer buluyor.

    Broadway ve Hollywood’un gelip geçici ışıltılı dünyasını çarpıcı bir şekilde resmeden “All About Eve” günümüzde hala güncelliğini ve etkisi koruyan gerçek bir klasik!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Lady from Shanghai’ {Şanghaylı Kadın – 1947} / Orson Welles

    Amerikan sinemasının yanı sıra sinema sanatına birçok kakıt sağlayan Orson Welles’in “Citizen Kane”den sonra en sevilen filmleri arasında bir kara film örneği olan “Touch of Evil” geliyor. Oysa Welles’in bu filmde türe olan yetkinliği daha evveliyatından dayanıyor. “The Stranger” ile “The Lady from Shanghai” Welles’in noir olarak çektiği ilk filmler ve rahatlıkla bu filmleri yönetmenin en iyi işleri arasında göstermek mümkün.

    “The Lady from Shanghai” beş yıl evli kalan Rita Hayworth-Orson Welles çifti için de ayrı bir anlama sahip olmalı; lakin Hayworth ile ayrılma arifesinde olan Welles Hayworth’un daha rolü bile belli değilken o çok ünlü uzun siyah saçlarını kısacık kestirtip sarıya boyatıyor. Başta stüdyo buna karşı çıksa da filmi yazan, yöneten ve başrolünü Hayworth ile paylaşan Welles’in filmini gördükten ve filmin aldığı olumlu eleştiriler sonrası boşuna telaşlandıklarının farkına varmışlar.

    Savaş sendromu yaşayan Michael O’Hara(Welles) ile zengin bir avukatın karısı Elsa(Hayworth) bir rastlantı sonucu tanışıp birbirlerinden elektrik alsalar da O’Hara; Elsa’nın evli olduğunu öğrendikten sonra üzgün ve kızgın bir biçimde kadınla ilişkisi kesiyor; lakin Elsa’nın garip avukat kocası güçlü-kuvvetli O’Hara’yı yatlarında çalışmak için ikna etmeyi başarıyor ve O’Hara-Elsa çifti tekrar bir araya geliyorlar. Tabii bundan sonraysa olanlar oluyor. O’Hara kendine engel olmaya çalışsa da Elsa’nın çekiciliğinden kurtulamıyor ve kendi ağzından defalarca duyacağımız üzere tamamen ‘aptalca’ bir işe kalkışıyor. Sonraysa kimsenin kimin yanında olduğu belli olmayan bir keşmekeş başlıyor. Onlarca aynanın tuz buz olduğu yaratıcı final sahnesi ise oldukça anlamlı olmasının yanı sıra izleyenin fazlasıyla sinirlerini de bozuyor.

    “The Lady from Shangai”in Welles filmografisi ya da kara film türü içerisinde pek popüler olmasa da kaçırılmaması gereken bir film olduğu aşikâr!

  • ziya örenel diyor ki:

    çok faydali bilgiler vermişsiniz bazi iz birakan filmlerden bahsedilmemiş mesela fedailer alayı gungadin..acı pirinç gibi .bilgi verirmisiniz…tesekkürler

  • kadir503 diyor ki:

    ‘To Have and Have Not’ {Malik Olmak veya Olmamak – 1944} / Howard Hawks

    Ernest Hemingway’in kitabından uyarlanan “To Have and Have Not” dönemin yakın uyandırmış filmi “Casablanca”ın ünü ve yapısından en olumlu faydalanan filmlerden. Dönemin yapısıyla ilintili bu kaymağı yeme durumu “To Have and Have Not”un basit bir kopya olduğu anlamına gelmiyor tabii ki. Zira karşımızda kendine has olabilmeyi başarmış bir film var.

    II. Dünya Savaşı dönemi Fransa’sındayız. Harry(Bogart) kadim dostu alkolik Eddie ile birlikte her zaman olduğu gibi yeni iş bulabilmek maksadıyla balıkçı teknelerini son durak yerleri olan bir Fransız adasına çekiyorlar. Harry’nin yeni bir iş almak için bir durak olarak seçtiği bu ülke Özgür Fransa akımıyla çalkalanmaktadır ve ülkesinden kilometrelerce uzakta olan bu Amerikalıyı da ister istemez bu karışık politik dönem içerisine çeker. Her ne kadar bu politik karmaşaya karşı kendisini ‘tarafsız’ olarak dile getirse de baskıcı rejime karşı başkaldırmayı ihmal etmez. Tabii bunun için de yeterli bir sebebi vardır; burada tanışıp âşık olduğu Marie!

    Otelin barında hırsızlık yaparken suçüstü yakalayıp tanıştığı Harry’nin çağırdığı ismiyle ‘Sıska’(Lauren Bacall) aslında filmin merkezinde yer alan esas karakterdir. Hawks usulü diyaloglarla ikilinin yakınlaşmasını en sıcak haliyle şahit olsak da ikilinin aşkları ve gelecekleri bir türlü kesinlik kazanmaz. Harry, Mary’yı evine yollamak için türlü tehlike içerisinden çıkıp ona bir uçak bileti alsa da o aynı cesaretle onu bıraktığı yerde bekleyecektir. Her sahnede mükemmel bir uyum yakalayan ikilinin de gerçek hayattaki aşkları bu filmle filizlenir. Bogie her zamanki karakterine her ne kadar başarıyla hayat verse de o bile zaman zaman daha sonra eşi olacak Lauren Bacall’ın buğulu sesi ve bakışları altında o her zamanki güçlü etkiyi yaratamaz.

    Hawks her zamanki görsel üslubunu bu filminde de kullanır. İzleyiciyi yormayan, oyuncularla beraber hareket eden kamera kullanımı izleyeni hemen içine çekip, filmin de akıp gitmesine yardımcı olur.

    Howard Hawks’ın en iyi filmlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğim “To Have and Have Not” sadece oyuncuların unutulmaz uyumu ve politik hikâyesiyle değil “seni hiç ölü bir arı soktu mu?” repliğiyle bile hatırlanabilecek son derece keyifli bir film…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘It’s a Gift’ (1934) / Norman Z. McLeod

    It’s a Gift, slapstick komedinin başyapıtlarından biridir. 7. sanatın da doruk noktalarındandır. Bu filmin tek bir saniyesi dahi boşa yer kaplamaz. Yani süresinin 67 dakika olması boşuna değildir. Henüz izlememiş olanlar, abartmadığıma inanabilir.

    Bahtsız bedevi aile reisi Harold Bissonette rolünde, bir diğer komedi klasiği The Bank Dick’den de hatırlanabilecek W.C. Fields yer alıyor. Harold, evinde ailesinden (paragöz, gösteriş budalası ve dırdırcı eş; aşık genç kız ve kaykay delisi şımarık oğlan…), sahibi olduğu bakkaliye dükkanında ise beceriksiz asistanından ve baş belası müşterilerinden (kör adam müthişti!) çekiyor. Film boyunca başına gelmeyen kalmıyor. Ama metanetini hep koruyor. Öyle ki bu sabrı, bir süre sonra seyirci nezdinde sinir bozucu bir hal alabiliyor. Ölen amcadan vasiyet kalan ve ta California’da bulunan portakal bahçesi, acaba ailemizin hayatında ne gibi sürprizlere sebebiyet verecektir?

    Slapstick komedi öğelerinin (fiziksel sakarlıklar) cömertçe kullanıldığı, sonlara doğru Yol Sineması’na da göz kırpan, inanılmaz keyifli bir yapım. It’s a Gift sonrası, evvelce izlediğiniz pek çok komedi filmini bir çırpıda unutmanız gerekebilir.

    Not: Filmden hayati bir bilgi… Harold, yatakta somurtan eşine söylüyordu. Sola doğru yan yatmak kalbe zarar veriyormuş.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Men’ {Erkekler – 1950} / Fred Zinnemann

    Zinnemann, Amerika’ya yerleşen Avusturya asıllı bir yönetmen. Filmlerinde “karakter” anlatımı ile öne çıkar. Eserlerinde toplumsal bir mozaik ya da arka plan vardır ama yer yer belirsizdir ya da yüzeyde kalır. Daha çok birey “psikolojisine” ve bireysel ilişkilere odaklanılmaktadır.

    The Men de bu çerçevede değerlendirilebilir. Hollywood’un sonrasında defalarca işleyeceği savaş sendromu meselesine bir gazi (Ken – Marlon Brando) ve onun duygusal gel-gitleri üzerinden temas ediyor. Ken, terapiler süresince hastalığından çok bu duygusal dalgalanmalarıyla mücadele eden depresif bir gazi.
    Arada ırkçılık, bireyin topluma karşı olan sorumluluğu gibi hassas meselelere de parmak basılıyor filmimizde. Bu meyanda Ken’in koğuş arkadaşlarıyla girdiği diyalogların önemli olduğunu belirtelim.

    Büyükçe bir bölümü tek mekanda (hastahane) geçen The Men, gerçekçi bir anlatım tutturuyor. Ayrıca bir aşk hikayesi de barındırıyor. Bu aşkın (ve gazimizin) akıbeti, iyimser bir final sahnesiyle cevabını bulacak.

    Bu karakter odaklı dram, Marlon Brando’yu sinema dünyasına takdim etme gibi bir özellik de taşıyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Lonesome’ {Yalnız – 1928} / Pál Fejös

    Soluğu Hollywood’da alan Avrupalı (Macar) yönetmenlerden Pál Fejös imzalı sessiz bir klasik. Ya da. Holivud’dan belli belirsiz Vertov yansıları.

    İşçi sınıfına mensup bir kadın (telefon operatörü) ve erkeğin (fabrika işçisi) üç bölümde tefrika hikayesi. Hikayenin odağını “aşk” oluşturuyor. İlk bölüm; kapı komşusu olmalarına rağmen birbirlerinden habersiz bu iki karakterin ev-trafik-iş üçgenindeki gündelik yaşamına bakış atıyor. Onlar, kalabalıklar içerisinde iki yalnız insan… İkinci bölüm, tesadüf eseri karşılaşıp aşık olacakları Coney Island gezisinde geçiyor (lunapark ve kumsal.)… Son bölüm ise birbirlerini kaybettikleri rollercoaster macerası sonrası, mahşeri lunapark kalabalığında birbirlerini bulma çabasını işliyor.

    Biçimsel ustalığı, kurgu oyunları ve dönemine göre ilerici sayılabilecek yarı deneysel anlatımı, Lonesome’yi sessiz dönemin önemli klasiklerinden biri yapıyor. Şehirde geçen ilk bölümde adam ve kadının maceraları senkronize/dönüşümlü şekilde aktarılıyor. Aynı bölümde bir aralık arka plana saat kadrajı yerleştiriliyor; kalpleri aşka aç kahramanlarımızın işyerindeki mesaileri bu kadrajın çerçevesi içerisinde ekrana yansıyor. Bindirmeler de gözden kaçmıyor tabi. Gerçekten etkileyici. Yine aşıkları kah kucaklayan kah örseleyen “kalabalıklar”dan bahsetmemek olmaz. Tabi filmimiz bir ‘The Crowd’ etkileyiciliği taşımıyor bu noktada.

    Olumsuz yönse fonda çalan elektronik müzik. Gitmemiş sanki bu filme.

    Hazmı kolay, keyifli bir film.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Charles Chaplin’den, yönetmenliğini de yaptığı iki kısa ekleyelim…

    - ‘The Pilgrim’ {Şarlo Hacı – 1923}

    Bir kanun kaçağı, kasabanın papazı olursa… Papaz kıyafetleriyle bir kasabaya adım atar Şarlo. Tesadüf o ya, kasabaya gelmesi beklenen yeni papaz da rötar yapmıştır. Bundan habersiz kasabalı, Şarlo’yu yeni papazları olarak karşılar. Peki ya kasabada adamımızın koğuş dönemlerinden bir arkadaşı da varsa…
    Chaplin’in kısa filmler döneminde çektiği en ünlü slapstick komedilerden biriydi. “Şapkalı pasta”yla ve ABD-Meksika sınırında geçen manidar final sahnesiyle hatırlanacaktır. Hayat, sınırın öte yanında da güllük gülistanlık değil!

    - ‘The Immigrant’ {Göçmen – 1917}

    Amerikan Rüyası’na saldıran filmlerden biri. Sonrasında McCarthy dönemlerinde Chaplin’e karşı koz olarak kullanıldığını biliyoruz. (Geminin rıhtıma yanaşma sahnesinde yaşananlar…)
    Üstad, iki bölümden oluşan bu filmin ilk bölümünde ABD’ye doğru yol alan bir gemideki göçmen rolündedir. Hacı, The Idle Class, Polis, The Kid de dahil pek çok filmindeki partneri “Edna”, aynı gemide yolculuk yapan kendisi gibi fakir bir kızdır. Cebi delik ama gönlü zengin Şarlo’muz, olanca iyi yürekliliğiyle kıza yardım eder. İkinci bölümde de yolları kesişecektir. Her şeye rağmen umut dolu bir filmdir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Go West’ {Batıya Doğru – 1925} / Buster Keaton

    Bir komedi – western.

    ‘The Cameraman’, ‘The Navigator’, ‘Sherlock Jr.’ ve elbette ‘The General’ gibi 4 devi hesaba kattığımızda… Go West’in, Keaton’un en iyilerinden olmadığını söylemek mümkün. Biraz daha mütevazi kalıyor.

    “Büyük taştan surat”ın bir kovboyu canlandırdığı filmdir. Kırsaldaki bir çiftlikte iş buluyor ve sığır çobanlığı yapmaya başlıyor. Sorasında gelsin gaglar, sakarlıklar, akrobatik numaralar…

    Sinema tarihinin en sıradışı “aşk” öykülerinden birini görüyoruz. Bir insan ve bir “inek” oluyor, bu aşkın tarafları. Buster’in filmdeki lakabı “arkadaşsız”… Yalnız ve arkadaşsız genç adam, kendisi gibi yalnız ve bir kenarda unutulmuş inekte buluyor yarenliği. Kurtlara yem olmasın diye başında nöbet tutuyor; mezbahaya gönderilmesine mani olmaya çalışıyor. Brown Eyes de (inek) bu sevgiyi karşılıksız bırakmıyor tabi, arkadaşsızı takip ediyor.
    ‘La vache et le prisonnier’de Fernandel, ‘Gaav’da Entezami… İnekle arkadaşlık teması sonraki yıllarda da devam edecek.

    Go West, üstadın diğer işlerine kıyasla biraz yavaş akıyor ama seyircisine sabrının karşılığını son 20 dakikada fazlasıyla veriyor. Serbest kalan hayvan sürüsünün, metropol caddelerini ve mağazaları istila ettiği o panik dakikaları görülmeye değer.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Lifeboat’ {Tahlisiye Sandalı – 1944} / Alfred Hitchcock

    Trt’nin Hitchcock’ları, Chaplin’leri yayınladığı o güzel zamanlarında izlediğimiz bir klâsikti Tahlisiye Sandalı. Diğer ismiyle ‘Yaşamak İstiyoruz’.

    Üstadın bir temize çıkma öyküsünü işlediği ‘Saboteur’ (1942) filmindeki sahneyi anımsayacaksınız, fabrikanın tutuştuğu ilk anları… Simsiyah bir sis bulutu, duvarı usul usul karaya boyamıştı. Lifeboat’ın -nefis çekilmiş- açılış kısmında ekrana yansıyan siyah dumanlar yine bir musibetin habercisiydi.

    Bir Alman denizaltısının torpido saldırısına maruz kalarak batan gemiden sağ kurtulan farklı toplumsal sınıflardan gelme 8 karakterin, bir kurtarma botuna hapsolunmuş hayatta kalma mücadelesi işlenmişti. Sonradan aralarına katılan ve oldukça abartılı çizilmiş Alman subay ile de gerilimin boyutu artmıştı.

    Başından sonuna dek açık denizde geçen Lifeboat, “karakter” merkezli bir çalışma. Hitch’in büyük bir bölümünü sabit kamera ve durgun planlarla çektiği filmin kanımca en dikkat çekici tarafı, bu karakterlerin hiçbirinin diğerine nazaran ön plana çıkarılmamış olmasıydı. Karakterler, eşit oranda işlenmişti. Bu dengeyi sağlamak kolay değil. Tıpkı tek mekanda, hem de böylesi bir tek mekanda -falso vermeden- film çekmenin kolay olmadığı gibi… Boşuna Hitchcock olunmuyor!

    Günler ilerledikçe ve umutlar tükendikçe, karakterler arasında gönül ilişkisinden güvensizliğe uzanan çetelede seyreden bir ilişkiler ağına tanık olmuştuk. Buna ahlaki çözülmeler de eşlik ediyordu. Zalim (Alman subay) ve mazlum (yolcular) arasındaki dengeyi kaygan bir zemine oturtmuştu yönetmen. Bu zeminin yer yer oynadığını düşünüyorum. Spoiler vermeyeceğim.

    Savaş yıllarında gelen filmi, verdiği mesajlar itibariyle propogatif sayabiliriz. Hitchcock, Nazizm karşıtı duruşunu çok kez belli etmiştir filmde. Alman ırkına/ruhuna dokundurmalar yaparken, Amerika’yı ise bir cennet gibi resmetmiştir. Hatırladığım kadarıyla bir konuda oylama yapılmaktaydı ve karakterlerden biri şöyle bir laf etmişti: Ben Amerikalıyım, demokrasinin ülkesinden geliyorum. Çoğunluğa her şartta uyarım.

    Tabi Lifeboat dendi mi o hınzır “cameo” anını unutmak mümkün değil. Yer, denizin ortası. E, cameo yapmak da zor. Ama üstad, ne yapıp edip kendini kadraja dahil etmenin bir yolunu buluyordu :)

    Son olarak. Takipçilerinden Polanski’ye verdiği bir pas da budur…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bir üstteki yorumumda yer alan “karakterler eşit oranda işlenmişti” ifadesini biraz daha açayım. Bu haliyle biraz muğlak kalmış. Hitchcock, sandaldaki karakterlerin hiçbirine iltimas geçmez. Hiçbirini yüceltmez ya da öne çıkarmaz. Her karaktere eşit “mesafede” durur ve olan biten her şeyi seyircinin vicdanına, muhakemesine bırakır.

    Öyle ya, Avrupa-Amerika kıyaslamasında -ABD lehine- çok daha “tarafgir” davrandığı filmlerini de görmüştük ustanın. Avrupa, tam bir kangrendir, ateş topudur, düşmandır. Savaş yılları çalışmaları için konuşursak; “Saboteur” (42) ve “Foreign Correspondent” (40) gibi mesela.

    Saboteur demişken… Özgürlük Heykeli’nin “meşalesinde” geçen final sahnesini unutmak mümkün mü hiç!

    “London must not laugh on Saturday. Londra, Cumartesi günü gülmemeli.” (Sabotage filminden)

    Saboteur’a hem isim hem konu olarak çok benzeyen ve İngiltere dönemlerine tarihli ‘Sabotage’ (1936) filmini de aynı şekilde unutamayız. Küçük bir çocuk, Londra caddelerinde bomba yüklü bir paketle gezmektedir. Ama durumdan habersizdir, paketin içinde film kopyası taşıdığını zannetmektedir… Biz de o çocukla birlikte dakikaları saymamış mıydık otobüste… Beni en etkileyen sahneyse, “akvaryum” sahnesiydi. Kötü adam, akvaryumun içine bakar ve (…) yı görür. Gerilimin üstadının kıvrak zekasını konuşturduğu andır o müthiş an.

    Saboteur ve Sabotage, Anglo-sakson ülkelerin içine yuvalanmış truva atı “gizli sabotaj örgütleri”ni konu alıyordu. Saboteur’daki örgüt, Birleşik Devletler’i; Sabotage’deki örgütse İngiltere’yi hedef seçmişti. Saboteur’daki örgütün bir ismi cismi (Nazi) vardı; mamafih Sabotage’deki örgütün ne adını ve mahiyetini, ne de amacını tam olarak anlayabiliyorduk. Tabi bunu zafiyet olarak değerlendirmemiştik. Zira biliyoruz ki Hitchcock sinemasında hikaye ikinci plandadır; asıl önemli olan hikayenin “uyandırdıkları”dır. Metin (anlatmak) değil görüntü (hissettirmek) yeğindir.

    ‘Notorious’un ayak sesleri…

    Yazmadan geçemeyeceğim;

    Hitchcock’un favori yönetmeni, Notorious’un da favori filmi olduğunu bildiğim sevgili “çokşeybilenkız”ı çok özledik. O, gerçek bir Klasik Amerikan Sineması aşığıdır. Umarım iyidir ve yazmasa da hâlâ sitemizi takip ediyordur.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Secret Agent’ (1936), Hitchcock’un ısınamadığım nadir filmlerinden biriydi. Çok sıradandı. Avrupa’da geçen bir casusluk öyküsünü işleyen bu filmde İstanbul’a uğrayan bir de tren vardı. Sonrasında, develer üzerindeki Türk savaşçıları gösteren belge-fotoğraflar görmüştük.

    - ‘Grass: A Nation’s Battle for Life’ {Çimenler: Bir Halkın Yaşam Mücadelesi – 1925}

    Merian C. Cooper & Ernest B. Schoedsack, King Kong’un 1933 yapımı çevrimine imza atmış ikili. Sonrasında defalarca remakesi yapılsa da, klasik severlerin gönlünde Fay Wray’lı bu ilk versiyonun yeri hep ayrı kalacaktır. Aşk, sadece insana bahşedilmiş bir duygu mu!

    İkilimiz, 1925′te ilk kez bir araya gelmişler; bu sessiz belgeseli gerçekleştirmişlerdi.

    Çimenler: Bir Halkın Yaşam Mücadelesi, antropolojik bir belgesel. Kültürel bir yolculuğun resmi… Ankara’da (Angora) perdelerini açıyor; ardından Toroslar’a uğruyor; oradan Arabistan yarımadası, derken soluğu İran’da alıyor.

    Filmi iki bölüme ayırabiliriz. İran’a dek olan kısım, 1. kısım. Deve figürünün baskın olduğu bu ilk kısımda yerel halkın kültürünü, yaşayışını yansıtan son derece doğal kareler görüyoruz. Ankara’nın gecekonduları ve ayı oynatıcıları; Toroslar’ın sarp coğrafyası ve yörük yaşamı, kilim dokuyan ve sac ekmeği pişiren kadınlar, kaleler, kervansaraylar… Arap Yarımadası’nın çölleri ve çöl polisleri…

    Filmin daha çarpıcı olan ikinci kısmı ise İran’da başlayan kısım. Konar-göçer bir Kürt aşireti var: Bahtiyari aşireti… Kabile şefi Haydar Han ve oğlu Lufta ile de tanıştığımız bu bölüm, insanın doğaya karşı savaşımının destanı adeta. Kadın ve çocuklar da dahil binlerce kabile üyesi, beraberlerinde koyun-keçi-at gibi hayvanlarıyla göç ediyorlar. Hayvanlara mera bulmak uğruna… Çünkü bu yoksul insanların tek geçim kaynağı hayvancılık. Aşılması zor karlı dağlar, yalınayak karda yürüyen çocuklar, ilkel sallarla geçilmeye çalışılan azgın nehirler vb… Çok çarpıcı görüntüler sunuyor bu göç. Bu kısımların gerçekten görülmesi gerekiyor.

    Müzikler de filmin dokusuna uygun: Fonda çalan Kürt ve Türkmen ezgileri ile Anadolu kısmında dinlediğimiz Alevi türküleri (Haydar Haydar)…

    Unutulmuş insanların hikayesi.

    NOT: Çimenler, sinema tarihinin ilk belgesellerinden biri. Yanı sıra… ‘Zare’nin 1927′de geldiğini düşündüğümüzde. Kürt ulusuna dair ilk sinema filmi de olabilir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ’42nd Street’ {42. Cadde – 1933} / Lloyd Bacon

    Adını, sanat dünyasının kalbinin attığı ünlü bir New York caddesinden alır filmimiz.

    Film, bir yandan Pretty Lady isimli, bol danslı/müzikli bir gösterinin prova sürecini işlerken; öte yandan da gösteri için “seçilen” kızların yaşadıkları gönül ilişkilerini ve kariyer mücadelesini yansıtır.
    Gösterinin prömiyerine 5 hafta vardır ve kızlar, hummalı şekilde hazırlanırlar. Ancak gala günü yaklaştıkça kimi aksilikler baş gösterecektir. İzleyeceklere bırakalım bunu.

    Tabi sahnenin bir de arkası var. Büyük paraların döndüğü, kelli felli adamların politikalar belirlediği yerdir orası. Pretty Lady sonrası emekliye ayrılmak isteyen Julian Marsh karakteri, Hollywood’da örneklerini sıkça gördüğümüz yapımcılardan sadece biridir. “Oyuncularından” sonuna dek istifade etmek isteyen; bağımsızlığına düşkün bir yapımcı. Fakat Marsh, karton bir karakter değildir. Sorunlarıyla, çatışmalarıyla vs. onu gerçek bir kişi olarak çizer yönetmen. Karakterle özdeşleşmemize, onunla duygusal bir bağ kurmamıza -yer yer- izin verir.
    Arka planda yapımcı tayfasının karikatürize edildiğini söyleyelim. En büyük patron, kadın budalası bir ihtiyar ve salt parasına güvenen bir ahmaktır.
    Kimi karakterlerden (işsiz erkekler, çalışmak zorunda olan kızlar…) hareketle, 29 krizinin olumsuz yansımalarını yakalamak da mümkün.

    Müzikallerde öyle görkemli anlar olur ki, tüm o klişe hikayeyi bir anda unutturabilir. Zaten seyirci de buna baştan hazırdır. Nitekim işin erbabı Busby Berkeley imzalı koreografi, bunu yapıyor. Dansın ve müziğin muhteşem armonisi olan son kısımlar, adeta zirve anlarıydı. Gerçekten her yönüyle nefis bir gösteriydi: Oyuncuların dansları ve sahne performansıyla (Ruby Keeler için ayrı parantez), hareketlerdeki o muazzam simetriyle, muzip cinselliğiyle, şarkılarıyla, kapanıştaki şehir tasarımıyla…

    Büyük buhranı unutmak ve tatlı düşlere dalmak isteyen Amerika’nın yarattığı bir peri masalıydı müzikal. 42. Cadde, Amerika’da doğan -ve en iyi örneklerinin de yine Amerika’dan geldiği- bu türün klasikleşmiş örneklerinden biridir. En az bir ‘Top Hat’, bir ‘Batı Yakası Hikayesi’, bir ‘Gold Diggers of 1933′, bir ‘Yankee Doodle Dandy’, bir ‘Oz Büyücüsü’, ‘Yağmur Altında’ vb… kadar türünde referans olmuştur.

    “Şov devam etmeli.”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Here Comes Mr. Jordan’ (1941) / Alexander Hall

    Bu, sürükleyici ve bittiğinde yüzlerde gülümseme bırakan hoş bir klasik. Suya sabuna dokunmayan, fantastik bir komedi/macera.

    O yıllarda iki dünya arasına sıkışma ve meleklerle muhatap olma konusu Holivud’da yaygındı. Hatta İngiltere’de de (P & P) bir benzeri gerçekleşmişti.

    Joe (Robert Montgomery), aceleci bir ölüm meleğinin hatası yüzünden “vadesinden önce” öteki tarafa giden boksör rolünde. Ne gam, hatadan dönülmek istense de dünyada bıraktığı naaşı sizlere ömür. Yakılmış. Artık kendi bedenine dönemez. Baş melek rolündeki Mr. Jordan ile birlikte, ona “uygun bir beden” aramaya çıkarlar. Ve bu bir an önce olmalıdır, çünkü adamımızın kazanması gereken bir şampiyonluk maçı vardır.
    Bu noktada çeşitli maceralar (aşk, entrika), uyumsuzluklar ve gülümseten anlar bizi bekliyor.

    Film, “kaderden kaçılamaz”ı fısıldıyor. Yüksek sesle fısıldıyor. Joe, bazen kadere müdahale etmek istese de akışı bozamıyor. Gelecek 50 yılı önceden belirlidir çünkü (herkes gibi) ve kitapta yazılanın dışına çıkılamaz.

    (Araftaki bir sahnede Joe’nin 1991′de öleceği söylenir. Merak o ya. İmdb’ye baktım, Montgomery 81′de ölmüş. Yaklaşan bir tahmin :)

    Melek Jordan rolünde Claude Rains… Casablanca’nın babacan müfettişi. Holivud’un gösterişsiz ama akıllarda yer eden karakter oyuncuları sayılsa herhalde en başlarda yer alır.

    Alexander Hall, bu filmin Rita Hayworthlu bir de devamını çekmiş: ‘Down to Earth’ (1947). İzlemedim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Somebody Up There Likes Me’ {Yukarıda Biri – 1956} / Robert Wise

    Henüz izlemeyen klasik sever kaldıysa, lütfen telafi etsin derim acizane. Gerçekten güzel filmdir.

    Yönetmen 2. defa boks’un semalarında dolanırken, öte yandan da bir suçlu gençlik öyküsü sunuyordu. “Sokaklara” ve çetelere inen, oraları tanıyan bir filmdir.

    İsyankar/düzen dışı karakterlerin yabancısı olmayan Paul Newman, Rocky Graziano rolünde döktürüyordu. Hayatı çocuk ıslahevlerinde, eyalet cezaevlerinde geçen kavgacı asi genç, -galiba- tesadüfen kapısından girdiği boks’a dört elle sarılacak, hızla yükselecekti. Bir iş, evlilik, bir aile çok önemli. Bu ödenecek fatura, doyurulacak kursak, kısaca sorumluluk demek. Rocky gibi hayatla kavgalı biri, sorumluluk ile düzenli bir yaşama kavuşabilir ancak. Tabii kötü sicil ve o sicilden miras insanlar rahat verdikçe… Standart şeyler. Holivud, boksörün karakterini, kendiyle ve çevreyle kavgalarını, iniş çıkışlarını kurcalamayı sever.

    Boks filmi olarak çok iddiası yok belki. Ancak unvan maçı heyecan vericiydi. Daha mutevazısından bir Rocky 4 denebilir.

    Bir de filmin akılda kalıcı bir sinematografisi vardı. Özellikle New York ve arka sokak çekimleri.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Anatomy of a Murder’ {Bir Cinayetin Tahlili} / Otto Preminger – 1959

    “Tecavüz cinayet için geçerli bir sebep midir?” sorunsalını gündeme getiren bu klasik filmde James Stewart, George C. Scott, Ben Gazzara rol almışlar. Hoş bir genç bayanın teğmen eşi karısına tecavüz ettiği gerekçesiyle bir adamı öldürür. Karısı onu savunması için Paul Biegleri (James Stewart)tutar ve filmimiz başlar. Film boyunca avukatımızın müvekkilini özgürlüğüne kavuşturma çabalarını izleriz.

    Aynı zamanda iyi bir mahkeme filmi. Gerçekten de James Stewart ve George C. Scott’ın mahkemede karşılıklı atışmaları izlenmeye değer.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Wild One’ {Kanlı Hücum – 1953} / Laslo Benedek

    Deri ceketi, motosikleti ve asi/zıpkın tavırlarıyla, Marlon Brando efsanesinin yollarını döşeyen önemli taşlardan biri. O umursamaz tavırları ve yüz ifadeleri müthişti.

    Motosikletli bir kasaba westerni denebilir bu şöhretli film için. Atlı haydutlar yerini motorlu çeteye, yıldızlı şerifler ise üniformalı kanun adamlarına bırakmıştır.

    Tabii izleyenler bir linç kültürünü de hatırlayacak: “Kasabanın namusu”… Behemehal bu motosikletli zıpırların taşkınlıklarından kurtulmak gerekmektedir, olaylar gelişir :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘American Madness’ (1932) / Frank Capra

    Sinema, bir ayna. Bazen de haberci.
    Capra’nın elindeyse, yanı sıra bir silah (kuru sıkı çokça) ve düş pompalayıcı. “Örnek Amerikalı”, Franklin Roosevelt’in 33′te yürürlüğe koyacağı ‘New Deal’ı 1 sene önceden duyuruyor. Bilindiği gibi 29 buhranı ile harap olmuştu ülke ekonomisi. Ve New Deal, batık ekonomiyi yeniden düzlüğe çıkarma programıydı.

    American Madness, bir “banka”yı merkezine alarak ilerleyen bir öykü. Büyük oranda 29′un devredenlerini bertaraf etmek istiyor Capra. Finans sektörünün hayati rolünden tüketimin pompalanmasının gerekliliğine (yastık altı tasarrufların çarka kazandırılması yani) değin mesajlar veriyor. New Deal, evvela perdede ilan ediliyor:
    Bir sahnede yönetim kurulu başkanı, durumu kötüye giden bir iş adamına neden kredi açtığını şöyle söyler: “Çünkü eğer o iflas ederse, bu yeni işsizler ordusu yaratır. Dolayısıyla halkın satın alma gücü azalır. Ayrıca o iş adamının alacaklıları da sıkışır ve bu da yeni şirket iflaslarına neden olur. Sonuç, sağlıksız bir döngü. Dolayısıyla o iş adamına yardım, kısır döngüyü kırmaya yardımdır. İnsanlar ayakta kalacak ki, para da ekonomiye katılsın.”

    Capra, her zamanki gibi “küçük insana” duyduğu sonsuz güveni yineliyor. Ülke ekonomisini asıl ayakta tutan onlardır diyor. Dayanışma’ya vurgu yapıyor. Bunu yaparken, gerçek hayatla pek örtüşmeyen bir sınıflar ilişkisi (korporatizm) sunuyor. Bireyler, toplumun bekası ve ülke çıkarları için kendilerini feda etmelidiri çığırıyor.
    Şu 2 sahneye bakalım:

    - Banka, asılsız söylentinin doğurduğu kitlesel bir panik sonucu mudilerin hücumuna uğrar. İnsanlar, paralarını çekmek istemektedir. Derken (rüzgarlar alabora), bankayı da yine aynı mudiler “kurtarır”.
    - Mudilerin fedakarlığı (küçük insan), yönetim kuruluna da sirayet eder. Müthiş bir sinerji oluşur… Yine banka müdürünün çalışanlarıyla olan ilişkisi ve yoğun teveccühü, fazlasıyla tozpembe çizilmiştir.

    Filmde, bir aldatma ve soygun/gangster/soruşturma öyküsü de paralel şekilde akar. Ana akışla desteklidir. Fakat “aile olmanın” fendi, ilkini yenecektir. O, toplum’un yapıtaşıdır.

    Yönetmenin gözden kaçmış ama iyi filmlerinden…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Red Badge of Courage’ (1951) / John Huston

    Amerikan İç Savaşı’na bir de Huston’un -cangılları pek seven- haşin kamerasından bakıyorduk.

    Tamamı açık arazide geçen, savaş sahneleri yanında iç okumalara/sorgulamalara da yer ayıran bir film… Bu noktada Huston sinemasındaki 2 enstrümana da bağlanılır: “Tecrit” edilmiş birey (savaşın göbeğindeki Kuzeyli genç adam, savaşın hem içindedir hem “dışında”) ve farklı meşrepten bir araya gelen insanların girdiği ölümcül yolculuk/ittifak.

    Savaş’ın en munis kişiyi bile nasıl insanlıktan çıkarabileceğini, en güzel Bergman’ın ‘Utanç’ında görmüştük hani. Buradaki barışçıl genç de tedrici bir değişim geçirir. Bir süre sonra içinde sadece nefret ve öldürmek kalacaktır. Aslında genç iyi de, çevresi kötü. Neylersin. Tarih boyunca en büyük katliamlar, sözüm ona en kutsal değerler uğruna işlenmedi mi!

    - Bu gece yemekte ne var?
    + Güneyli pirzolası komutanım.

    Huston’un, savaşı temize çekip çekmediğini son kısma dek net anlayamayız. Savaş; bir erkeklik testi, kahramanlığın/cesaretin denek taşı olarak görülür boyuna. Ancak…

    …yönetmenin öncelikli amacının bunlar olmadığını, savaşı ve kuru hamaseti eleştirdiğini 3 sahneyle anlarız:

    (1)
    Bahsi edilen genç, göl kenarında ve ay ışığındadır. Açık hedef halindedir. Bir Güneyli’nin sesini işitiriz (kendisini görmeyiz): “Ay ışığından hemen kaybol, seni vurmayacağım. Boşuna savaşıyoruz”. Ekler, “sakın o aptal madalyaları sana takmalarına izin verme.”

    (2)
    - Ohio’lu biriyle hiç konuşmamıştım şimdiye dek.
    + Ben de bir Tennessee’liyle.
    … ne denir ki. İnsan en çok tanımadığını düşman beller.

    (3)
    Silahların sustuğu anlarda, kuş cıvıltılarına ve açık gökyüzüne yapılan vurgular.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Five Graves to Cairo’ {Kahire’ye Beş Mezar – 1943} / Billy Wilder

    Savaş baronlarını ve zalimleri, vahşi ve aslına uygun resmetmektense, ti’ye alarak aktarmak çok daha katmerli bir itibar kaybı yaratır. Ayağı büsbütün de yerden kesmezsin tabii, arada gerçek yüzlerini hatırlatırsın. Gelecek güzel günlere ciddiyetle tiratlar atarsın. Ama dalga geçmek baskın seyreder.
    Güzel yöntemdir. Chaplin’in ‘Büyük Diktatör’de Hitler’e yaptığı, Cuma Kızı’nda geçen “Hitler’i mizah sayfasına koy!” repliği tam olarak budur. Wilder’in bu filmde Mareşal Rommel’e reva gördükleri de farksız değildir. Gösteriş budalası, ağzında bakla ıslanmayan, hafif de ebleh şekilde çizilmiştir. Doğrusu Wilder’in Rommel’inin askeri dehalıkla çok da alakası yoktur. Ayrıca ne tam iyi ne de tam kötüdür.
    Ancak yönetmenin esas şaplağını yiyen İtalyanlar. Rommel’de yine bir ağırlık ve kötücüllük bırakır yönetmen. İtalyan generalse çizgi romanlardan fırlamış gibi. Karikatürün ta kendisi. Wilder, İtalyanları hani neredeyse Almanların ayak bağı olmaktan öte anlam taşımayan boş elemanlar şeklinde gösteriyor. Zaten Almanlar da ona banyosu çalışmayan odayı kilitliyor :)

    Savaşı hicvediyor da hicvediyor, paçavraya çeviriyor üstat. Ee, ne de olsa kavuğu Ernst Lubitsch’ten devralmış bir isim. Ustası daha 1 sene evvel benzerini yapmamış mıydı (‘To Be or Not to Be’)… Tabii ana kaynağı aradığımızdaysa, ta ilk savaşın hemen sonrasına dek uzanıyoruz. Şarlo ve ‘Shoulder Arms’ {Tüfek Omza – 1918}.

    Film, büyük oranda tek mekanda (Alman karargahına çevrilen bir otel) geçer. İngilizler’in ve Nazilerin kıyasıya çarpıştığı Mısır’da bir otel burası. Sağ kalan bir İngiliz onbaşısı, otelde Almanlar adına çalışan garson kılığına girer. Bir süre sonra Rommel de otele gelir ve bir Wilder hicvi daha su gibi akıp gider.

    Mareşal Rommel rolünde Erich von Stroheim’i görmek şaşırtmaz. Yine kibirli, yine asil. Orson Welles kadar cüssesiyle rol çalamasa da.

    Kahire’ye Beş Mezar, karikatürize Nazi tiplemeleri çiziyor oluşuyla ve savaşı doğrudan yansıtmayıp komediye fon etmesiyle, ‘Stalag 17′nin de mütevazı habercisidir.

    *

    - Otel, farklı uyruklardan insanlara ev sahipliği eder. Otelin sahibi fes giyen bir Mısırlıdır. Nazilerin planlarına vakıf olan casus karakter, dendiği gibi İngilizdir. Konuklar, Alman ve İtalyandır. Hizmetçi kız, Fransızdır.
    - Bir sahnede İngiltere’den subaylar ağırlanır ve iki ulusun üst ricali, bir masada sohbet eder yemek yerler. Bu da üstadın savaşa sınıfsal bakışıdır. Ortak payda (rütbe), ulusal aidiyete baskın gelmiş; üstleri birbirine yaklaştırmıştır.
    - Ve Stroheim’in de askeri rolde endam ettiğini hesaba kattığımızda…

    …Wilder, acaba Renoir’in ‘Büyük Yanılsama’sından ne denli etkilenmiş diye sorarız.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Paris Blues’ {Paris Melodileri – 1961} / Martin Ritt

    Fransa’da yaşayan ve caz müzik yapan iki Amerikan göçmeninin (Paul Newman ve Sidney Poitier), “dünyanın başkenti”ne kısa bir tatile gelen iki Amerikalı kadın ile (bir tanesi Joanne Woodward) yaşadıkları sonbahar macerası. Akıbeti, izleyene kalsın. Yalnız şunu da söylemeden geçemem. Çiftlerin birbirini kafasındaki kalıba sokma ve dayatmalarda bulunma hevesleri, ilişkilerde düşülen bir büyük tuzak. Perdedeki Paul Newman’a zincir vurmak kolay mı hem. Gerçi Joanne reelde vurmuş o ayrı :)

    Güzel caz soloları var filmde. Büyüleyici Louis Armstrong’u konuk oyuncu görmemiz de cabası. Çingene karakteriyle Serge Reggiani ona keza.
    Paris, Tavernier’in bir filmi misali, bunalımlı Yeni Dünya’dan kaçıp gelen caz müzisyenleri için bir sığınaktır – yeniden doğumdur adeta.

    Şanzelize’siyle, nehirleri ve köprüleriyle, kaldırım taşlı sokakları ve bilumum rekreasyon alanlarıyla, arterleriyle başkentte sık sık tura da çıkıyoruz. Cassavetes’in açtığı yoldan devam.

    Martin Ritt, bilineceği gibi o yılların kanayan yarası “ırk” ayrımcılığına pek çok kereler neşter vurmuş bir yönetmen. Epey de filmi var bu anlamda. Yani bir filmin yönetmeni Ritt olacak ve o film blues müziğe yanaşacak da, bahsi edilen hassasiyet deşilmeyecek. Mümkün mü bu!
    Sidney Poitier ve kız arkadaşı arasında geçen diyaloglar bu anlamda verimli. “…Ama köklerimize de ihtiyacımız var değil mi. Köklerimizin olduğu yer de evimiz. Vatanımız. Dönüp orada mücadele etmelisin.”

    Louis Armstrong’dan: “Sen şarkı sözü mü yazıyorsun? Yazmak insanı rahatlatmaz dostum, çalmak rahatlatır.”

    — —

    70 sonrası Amerikan Sinemasını ve kıta sineması örneklerini (Basil Dearden’in ‘All Night Long’undan, Japonya’da Nikkatsu Noir’lerine geniş bir havza) dışarıda tutmak kaydıyla…
    Klasik Dönem Amerikan Sineması’nda, doğrudan veya fon, yolu “caz”dan geçen 10 tadımlık örnek:

    ‘Jazz on a Summer’s Day’ (1959) / Aram Avakian
    ‘Young Man with a Horn’ (1950) / Michael Curtiz
    ‘The Glenn Miller Story’ (1954) / Anthony Mann
    ‘Mickey One’ (1965) / Arthur Penn
    ‘Cabin in the Sky’ (1943) / Vincente Minnelli
    ‘The Five Pennies’ (1959) / Melville Shavelson
    ‘The Man with the Golden Arm’ (1955) / Otto Preminger
    ‘Shadows’ (1959) / John Cassavetes
    ‘A Song is Born’ (1948) / Howard Hawks
    ‘Sweet Smell of Success’ (1957) / Alexander Mackendrick

    …Caz, şüphesiz en güzel kara film’lere yakışıyor. Ayrı dosya lazım.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Clock’ (1945) / Vincente Minnelli

    İzlendiğinin akabinde sebepsiz yere mutlu eden o Altın Çağ romantiklerinden sadece biri.

    Judy Garland ve izinli asker Robert Walker, kazara tanışıyorlar ve “şehrin” (metro istasyonlarından parklarına, müzelerine) başrolde olduğu naif bir gönül macerasına başlıyorlar. Ana akış budur. Çeperdeyse Minnelli’ye has pek güzel ve keyifli ayrıntılarla örülmüştür bu sessiz sakin film.
    Nostalji, yanılsamasıyla beraber geliyor tabii de. O yılların saflığını şimdikilerde ara ki bulasın.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Undercurrent’ (1946) / Vincente Minnelli

    Hitchcock’un şüphe ve gizem çevresinde dolanmaya başlayan külliyatı, 40′larla beraber takipçilerinin ellerinde sıradağ oluşturdu desek yeri. Tek tek saymak lüzumsuz.

    Vincente Minnelli’nin de o sulara girdiği filmdir. Bütününe yayılan şüphe ve gerilim muhteşemdir. Konu şöyle. Profesör kızı Katharine Hepburn, bir kalantor ile evlenir. Başlarda mutludur. Fakat adamın tekinsiz aile sırlarına ve baskılanmış hatıralarına ortak olmaya başladıkça öykünün rengi dağılır. Bilinmeyenin, görünenin arkasına saklananın, gizemin nabız atışları başlar… En ilginç olansa, adamın obsesyonlarının bir süre sonra yön değiştirip Hepburn’ca üstlenilmesi. Ve de. Sevdiği adamın hem katil olduğuna hem de gelecekteki kurbanlarından biri olacağına dair duyulan korku/şüphe. Öykü, tamamıyla Hitchcockyendir.
    Macguffin’lerse izleyeceklere kalsın.

    Bir sahnede yatağında endişeli gözlerle tavanı izleyen Hepburn’un görüntüsünden, buharlı trene ve gürültüsüne ani kesme yapılır. Nefis bir andır. Ancak akıllara büyük araştırıcının 39 Basamak’ı düşmüştür bir kere.

    Spoiler-Kıyas: Hitch’in epey sadık müritlerinden David Miller, çok sevdiğim ve saatli bindirme karesiyle aklıma kazınmış ‘Sudden Fear’ında karşı tarafın niyetini çok erken belli etmişti. Minnelli biraz daha zamana açıyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Big Knife’ (1955) / Robert Aldrich

    Aldrich’in tiyatro etkileri taşıyan bu bol diyaloglu ve yavaş filmi, son demlerini yaşayan stüdyo sistemi’ne (‘rüya fabrikası’na) yoğun bir saldırıydı. Tv.’lerde bolca da dönmüştü.

    Sözleşmeli bir emtiadan öte anlam taşımayanlardan Jack Palance, “kontratı” 2. savaş kahramanı bir generalin dolmakalemiyle imzalar. Kalemi, onu şantajla yeniden bağlayan sömürücü prodüktör uzatmıştır. Sahne/detay, açık bir analojidir. Sistem ve temsilcileri, en az savaş ve militarizm denli kan emicidirler.

    Filmden bir replik: “Ne sanatı. Bu sektör, sadece iş yapacak filmlerle döner. İçinde aksiyon ve şiddet olan filmler.”

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler