Kısa Kısa: Ocak Şubat Filmlerinden Seçmeler

Two Days One Night (2014)

(İki Gün Bir Gece)

Dardenne Kardeşler bu yeni filmlerinde de tarzlarını bozmuyorlar ve yine bolca yakın planla bir karakter dramasına imza atıyorlar. Başlarda böyle bir hikayeyi en fazla nereye kadar götürebilirler diye endişelenirken kısa bir süre içinde tüm endişelerimizi boşa çıkararak özellikle hikaye kurgusuyla dahiyane gözüken harikulade bir filme imza atıyorlar.

Kadraja giren bütün oyuncular, amatör ya da değil sırıtmayan, doğal ve ders alınabilecek performanslar sergilerken Marion Cotillard’dan da müthiş bir verim alınmış. Cotillard’ın usta oyunculuğu kardeşlerin usta işi yönetmenliğiyle birleşince ortaya dört dörtlük bir sinema filmi çıkmış.

Filmin altı da boş değil. Çalışma sistemi, sömürü, işsizlik, istihdam, iş hayatı gibi konularda dişe dokunur şeyler söyleyen film unutulmaz olmasa da insanı uzun süre düşündüren müthiş bir sonla veda ediyor. Ayrıca, kendinizi karakterin yerine koyup film boyunca (özellikle finalde) ben olsam ne yapardım? diye kafa yormanız olası! Bununla birlikte, yönetmenler gerçekçi bir üslupla 90 dakikanın içine hayatın kısa bir özetini sığdırmak gibi bir işi başarıyorlar. İlk elde hafif zorlama gibi duran hikaye dakikalar ilerledikçe açılıyor ve genel tabloya bakınca yönetmenlerin ne anlatmak istediğini (filmi yapmaktaki amaçlarını) anlıyorsunuz.

Filmin tek, ama en büyük sorunu filmin ilk saniyesinde (gerçekten) işten atılan Sandra’nın yaşam konforunun ve maddi durumunun gayet yerinde olması, bunun sonucunda da karakter işsiz kaldığı için onunla sağlam bir empati kuramamamız oluyor. Acıkınca pizza söyleyen, canı isteyince dondurma yiyen ve çift katlı bir banliyöde yaşayan bir aileden söz ediyoruz. Karakterle aramızdaki tek bağ karakterin geçmişte yaşadığı acılar ve akabinde bozulan gerek ruhsal gerek fiziksel sağlık sorunları oluyor. Çok daha yoksul bir aile tablosu çizilse film çok daha vurucu olabilirdi.

Arka plan müziğine yer vermeyen filmde müziğin dahil olduğu anlar öyle bir zamanlamayla kullanılmış ki yönetmenlerin kamera arkasındaki hakimiyetlerine bir kez dahaa şapka çıkartıyorsunuz. İki Gün ve Bir Gece meselesini taviz vermeden, uzatmadan, sarkıtmadan ve çok yalın ancak sinema büyüsünü hissettiren bir dille aktaran bir başyapıt.

Corn Island (2014)

(Mısır Adası)

Mısır Adası neredeyse sıfır diyalog içeren bir film olarak kesinlikle herkese göre bir film değil. Ama gücü de biraz buradan geliyor. Katıksız bir sinema ortaya çıkıyor ve insan doğa ikiliği veya mücadelesi sözüm ona bu saf sinema diliyle anlatılıyor. Filmde doğa başlı başına bir karakter olarak dikkat çekiyor. Hatta filmin baş karakterinin doğa olduğunu söyleyebiliriz. Hatta filme gayet rahat yarı belgesel gözüyle bakabilirsiniz. Özellikle ilk 50 dakika bu tezi doğrular nitelikte. Kurmaca bir belgesel gibi değil de daha ziyade belgesel tadında bir yaşam savaşı diyebiliriz.

Gözümün takıldığı ilginç detaylardan biri filmin yerli afişinde “İlyas Salman’ın usta oyunculuğuyla” yazmasıydı. Sanki bunun bize hatırlatılmasına ihtiyacımız varmış gibi veya sanki aktör hayatında ilk defa dişe dokunur bir performans vermiş gibi yazılmıştı. Halbuki oyuncunun böyle bir tanıtıma ihtiyacı yok diye düşünüyorum. Öte yandan, filmin tek kusuru dede ile torun arasındaki iletişimin asgari düzeyde olmasıydı. Bu durum filmin gerçekçi tonunu bir nebze olsun zedeliyor. Yönetmenin “sanat filmi” denilen şeyin derdini her zaman mümkün olan en az diyalogla anlatmak olmadığına kanaat getirmesi lazımdı belki de… Dede torun arasındaki yabancılaştırma efektine yol açan bu iletişimsizliği göz ardı edersek, son derece doğal ve gerçekçi bir film olduğu söylenebilir Mısır Adası’nın.

Ancak, madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, ortaya çıkan işin çok güçlü bir görsel şölen olduğu da yadsınamaz. Yani, diyalog azaldıkça film bir yandan devleşiyor, ama diğer yandan bir miktar kan kaybediyor. Belki de yönetmen sözü doğaya bırakmak istemiş ve “şimdi insanların susma doğanın konuşma zamanı!” demeye çalışmış, kimbilir?

Film bir an olsun sarkmıyor ve hem hikayenin merkezinden hem de doğadan uzaklaşmamıza yol açacak kaçak asker hikayesine kendini kaptırmıyor ki bunu bir artı puan olarak değerlendirebiliriz. Finalde ise aslında doğa galip geliyor ve bir hayli ilginç bir sonla film noktalanıyor. Bu arada, kısa bir süreliğine görünmesine rağmen müthiş oynayan ve rol çalan Tamer Levent’i de ayrı alkışlamak lazım.

İnsan doğa mücadelesini bu kadar “içinden”, bu kadar ham olarak anlatan başka bir film izlememiştim. Bir yandan da ergenliğe yeni adım atmış bir kızın doğaya (daha genel bakarsak hayata) uyum sağlama sürecini de izliyoruz. Onun hikayesi de arada akıp gidiyor.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku (2014)

“Müzeyyen”i diğer yerli romantik filmlerimizden ayıran şey klişelerin uzağında seyretmesi ve belli bir sinema duygusu, hatta estetiği taşıması oluyor. Ne yazık ki bizde romantik film deyince genellikle dizi mantığına ve dizi estetiğine yakın duran filmler kotarılıyor. Baş kahraman ise genellikle belinde silahı elinde tespihiyle (bunlar olmasa bile o izlenimi uyandırıyor) ağır abiler oluyor ve sevdikleri kadınları bir takım tehlikelerden kurtarıyorlar ya da koruyorlar.

“Müzeyyen” ise biraz şair ruhlu, ince ruhlu insanların filmi… Öyle ki beylik “şiir gibi film” benzetmesine başvurmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Erdal Beşikçioğlu’nun yeni karakterine her ne kadar filmin ilk dakikalarında alışmakta güçlük çeksem de (Behzat Ç. faktörü) kısa bir süre sonra Behzat Ç.’yi değil Arif’i izlemeye başladım. Aslında, Beşikçioğlu her rolü oynayabilecek ve her rolün altından kalkabilecek bir oyuncu, o yüzden onun bu “ters köşesine” fazla da şaşırmamak gerek.

Dizi mantığı devre dışı kalınca ve film sinema olarak gayet tatmin edici bir dil yakalayınca filmden bir an bile kopmuyor, sıkılmıyorsunuz. Gereksiz sahneler, abartılı mizansenler, vıcık vıcık bir melodram yok bu filmde… Kısacası, mümkün olan en fazla seyirciyi salona çekmeye çalışan bir “proje” değil “Müzeyyen”, doğallığı da buradan geliyor.

Film kimilerince “kadın düşmanı” olmakla eleştirilmişti, daha doğrusu erkeğe torpil geçen yanlı bir bakış açısına sahip olduğu gerekçesiyle! Ben buna katılmamakla birlikte perdedeki hikayenin gayet gerçekçi durduğunu düşünüyorum. Her hikaye bu gibi hassasiyetler göz önünde tutularak yazılsaydı, ortaya izlediğimiz filmlerden bambaşka işler çıkardı. Sonuçta “Fakat Müzeyyen Derin Bir Tutku” gizemli bir kadının peşinden giden bir erkeğin başına gelenler ile ilgili bir film. Elbette, filmde mağdur taraf erkek tarafı, ancak tersi olsa hikayenin baştan yazılması gerekirdi. Filmde erkek romantik kadın ise acımasız. Erkek narin kadın ise uçarı Erkek aşk peşinde kadın ne istediği konusunda kararsız, ta ki gerçekler su yüzüne çıkıncaya dek! Liste uzar gider, ancak bunlar gayet gerçekçi zeminlere oturtulunca şikayet edecek bir durum kalmıyor. Filmde erkeğin hayalindeki kadına ulaşma arzusu, bunun doğurduğu tatminsizlik ve de ulaşılmayana ulaşıldığında yaşanan kırıklıklar su gibi bir anlatımla işlenmiş. 

Belki, finale doğru gizem çözüldüğünce film bir parça sekteye uğruyor, bir parça etkisini yitiriyor ama sonuçta hem erkekleri hem kadınları, sentez yaparsak kadın erkek ilişkilerini iyi gözlemleyen, doğru çözümleyen bir kadın yönetmen duruyor karşımızda! Gerçi Müzeyyen’in geçmişine hikayeyi bir nebze zayıflatıyor dediysek öte yandan bir o kadar sahici duruyor, bu sahicilik ise filme başka türlü bir güç katıyor. Hayal mi yoksa gerçek mi olduğu tam olarak kestirilemeyen finalde ise Arif’in ağzından dökülen kelimeler yönetmenin erkek doğasını resmen çözdüğünü gözler önüne seriyor. Yani “erkek hayalindeki kadını, kadın hayalindeki hayatı yaşatacak erkeği ister.”

A Pigeon Sat On A Branch Reflecting On Existence (2014)

(İnsanları Seyreden Güvercin)

İnsanları Seyreden Güvercin her sahnesinin ayrı ayrı ayrı yorumlanabileceği ve sayısız okumaya açık bir film. Yönetmenin “Yaşayanlar” üçlemesinin son ayağı olan film sosyal, toplumsal, politik anlamda o kadar katmanlı ki sonu gelmez bir metaforlar deryası olarak göze çarpıyor.

Filmde modern toplumun hissizleşmesi, bencilleşmesi, duyarsızlığı hayatından bezmiş bir grup insan aracılığıyla anlatılıyor. Öyle ki buradaki “zombi insanlar” gerçek zombilerden daha sinir bozucu, hatta daha güvenilmezler. Ancak, kanımca filmin yıldızları oyuncak şaka aletleri satan kardeşler. Hiçbir filmde komikliği ve sinir bozuculuğu böylesine aynı anda yaşamamıştım. Müthiş karakterler! Yaptıkları iş ve sattıkları eşyalar ile kendi ruhları arasındaki uçurum zaten çok belirgin bir biçimde vurgulanıyor, ancak ikilinin kendi arasında ilişkiler ise apayrı yorumlara gebe olmakla birlikte yer yer güldürürken yer yer ürkütüyor.

Filmde leitmotif olarak kullanılan “iyi olmana sevindim” repliği ise filmi bir başka biçimde özetler nitelikte. Herkes birbirine bu cümleyi kuruyor ancak bunu sırf söylemiş olmak için, son derece duygusuz ve rutine bağlamış bir şekilde söylüyorlar. Yönetmen böylece modern toplumdaki iletişimsizlik sorununa dikkat çekiyor.

Filmde keşke olmasaymış daha iyi olurmuş dediğim iki sahne mevcut. Bunlardan biri maymun sahnesi, diğeri ise kazanda eritme sahnesinin diğer tüm sahnelere kıyasla gereğinden çok uzun tutulması… Belki de yönetmen anlatmak istediğini beynimize kazımak istiyor bu haliyle, ancak ben yine de bu orantısızlığı kendi adıma biraz sıkıntılı buldum. Maymun sahnesi ise bana bir şey katmadı açıkçası. En etkilendiğim sahne ise atlı bir süvari birliğinin merkezde olduğu bir cafede geçen bölümler oldu ki sonradan yönetmenin bu sahneyi 2 ayda çektiğini öğrendim.

Müthiş bir sinema duygusuna sahip bir sahneyle açılan film etkisinden bir şey kaybetmeden yine müthiş bir sahneyle noktalanıyor. Arada bazen anlam veremediğimiz türlü gariplikler bırakarak…

White Bird in a Blizzard (2014)

(Karda Bir Beyaz Kuş)

Gregg Araki’nin son filmi aslında her haliyle son derece sıradan bir yapım olarak görülebilir. Biraz gençlik filmi, biraz gizem filmi, biraz romantizm, hafif erotizm ve hatta hafif gerilim… Birgün gayet sıradan bir hayatı olan ama biraz başına buyruk bir genç kızın annesi ortadan kaybolur. Genç kızın babası ve erkek arkadaşı kızın acısını hafifletip annesini bulmaya yardımcı olmaya çalışacaktır. Gel gör ki filmin aslında hiç te göründüğü gibi olmadığını farkettiğinizde ne kadar iyi bir filmle karşı karşıya olduğunuzu farkediyorsunuz.

Bana bu filmde hep Jennifer Lawrence’ı hatırlatan Shailene Woodley genç kıza hayat verirken kızın kayıp annesi rolünde Eva Green’i izliyoruz. Yoksa Gone Girl tarzı bir ters köşe mi bekliyor bizi? diye düşünebilirsiniz, ama cevabım hiç ama hiç alakası yok! Bu noktada Eva Green’e bir parantez açmak gerek. İzleyenler çoğunlukla Green’in oyunculuğunu fazla abartılı ve dışavurumcu bulduklarını ve bu durumun da filmin tonuna uymadığını dile getirmişlerdi. Açıkçası ben bu görüşe pek katılmıyorum. Ben fazla sırıtan veya filmin ruhuna ihanet eden bir performans göremedim. Kült aktörlerden Thomas Jane ise bu tarz filmlerin gediklilerinden çetin ceviz dedektif tiplemesinin bir parodisi olarak filme müthiş uyum sağlamış.

Filmin görsel dokusu buram buram sanat kokarken, yapay dokusu ve pastel renkleriyle biraz Tim Burton filmlerini andırıyor. Finale kadar kalburüstü ancak orta seyirde giden film finalde olayları öyle bir bağlıyor ki ağzınız açık kalıyor ve filmi sil baştan değerlendirmek zorunda kalıyorsunuz. Sürpriz bozan vermeden bir örnek vermek gerekirse, hikayenin baş kahramanı, ergenlik dönemindeki genç kız cinsel yönden aç bir profil sergiliyor. Baba fazla mutluyken anne ise ortadan kaybolmadan önce epey mutsuz. İnanın şu an kafanızda oluşan kombinasyonların hiçbiri tutmayacak! Filmdeki rüya sahneleri ise yine öyle bir bağlanmış ki ben şahsen şapka çıkarttım. Yine de ilginizi çektiyse beklentinizi çok yükseltmeden izleyin, sonuçta karşımızda dört dörtlük bir şaheser yok ama oldukça kayda değer, hatta insanı hayata dair düşündüren, ders verici bir yapım. Ama kesinlikle didaktik değil. Anlatmaya çalıştığım, filmin size katacağı şeyler olabilir, bu da tamamen size ve biraz da hayal gücünüze bağlı bir durum.

Özellikle sayısız kadın, genç kız ve çocuk vakalarıyla yanıp kavrulduğumuz şu günlerde insanoğlunun karanlık ruhunu yansıması ve çok basit görünen şeylerin aslında ne gibi trajedilere (ve de sonuçlara) yol açacağını göstermesi açısından güzel bir film.

Leviathan (2014)

(Leviafan)

“Dönüş” filmiyle beni yerle yeksan eden ve favori yönetmenlerim arasına giren  Andrey Zvyagintsev son filmiyle de bende büyük merak uyandırmıştı. Afiş çalışmasıyla özellikle dikkat çeken filmi izlemeden önce hikayeyi okuduğumda bu hikaye bir film yapmak için yeterli mi? sorusunu yöneltmiştim kendi kendime ve maalesef kendi adıma haklı çıktım.

Leviathan özetle çabuk parlayan, tepesi atmış bir adamın ve ailesinin evlerini yıktırmamak için belediyeye, daha genel ifade edecek olursak bürokrasiye karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Ancak, dediğim gibi böyle bir hikayeden hele hele 140 dakikalık bir film kotarmak bazı sıkıntılara yol açıyor. Hikayeyi zenginleştirebilecek kadar yan hikayeye ve yan karaktere sahip değil film. Böyle olunca, bir süre sonra sonu hiç gelmeyecekmiş gibi duran birtakım sahnelere maruz kalıyor. Belli ki yönetmenin bu sahnelerdeki amacı izleyiciyi rahatsız etmek ve aslında uygulanan prosedürlerin anlamsızlığını vurgulamak, ancak yine de gereksiz uzatılan bu sahneler izleyiciyi filmden soğutuyor. Sonlara doğru ise film rota değiştiriyor ve başka sulara sapıyor. Elbette gönderme yaptığım şey bir cinayet vakası ve anlatılan hikayeyle dolaylı yoldan bağlantılı, ancak filme sonradan eklenmiş gibi duruyor. Sanki oturup bu filmi ne yapıp edip 140 dakikaya tamamlayalım arkadaşlar demiş birileri!

Gerek görsel anlamda olsun gerek karakter derinliği veya karakter arkı bağlamında çok doyurucu bir film olduğunu söylemek zor Leviathan’ın… Ben biraz ham buldum açıkçası. Bir kilisede geçen finalde ise o upuzun vaaz ile yönetmenin tam olarak ne demeye çalıştığı, daha doğrusu kimin tarafında durduğunu çözemedim. Kaderci bir bakış açısı mı? Faşist bir bakış açısı mı? Yoksa bir ironi mi? Kestirmek güç.

Dramatik olarak ta çok inişli çıkışlı, vurucu ya da çarpıcı bir seyirlik değil Leviathan. Açıkçası, bir süre sonra salonda izleyiciler ile birlikte zamanın dolmasını bekledik. Bunun sebebi çok tıfıl bir hikayenin tam anlamıyla bir yere varmaması oldu. Başka bir deyişle böyle cılız bir hikayeden 140 dakikalık bir film çıkarmaya uğraştıkça pek tat vermeyen bir film çıkmış ortaya. Hemen yukarıda ele aldığımız İki Gün ve Bir Gece ile Leviathan arasındaki fark ise burada ortada çıkıyor. O filmde 100 dakikaya hayatı sığdıran yönetmenler varken burada 140 dakikaya küçük bir hikayeyi yaymaya çalışan bir yönetmen izliyoruz.

Filmin “rol çalanı” Roman Madyanov’u ise ayrı değerlendirmek gerek. Bir yandan etkileyici ve doğal bir performans izlerken diğer yandan bu karakter son derece karikatür ve hatta lakayıt duruyor. Bu da filmin ciddi tonunu zedeliyor. Son olarak, bu filmde de yönetmen mistizmden ve baba oğul çatışmalarından beslenmeyi ihmal etmemiş.

Whiplash (2014)

…Ve yılın en çok konuşulan filmlerinden Whiplash! Harvard’ı dereceyle bitiren yeni yetme yönetmen Damien Chazelle’nin filmi bir müzik filmi, bir fikir filmi, bir ritim filmi… Çok güçlü bir sineması yok, usta işi bir kurgusu yok, hatta bazı anlardaki senkron sorunları caz ve bateriden teknik bir bilgisi olmayan benim bile kulağıma geldi, ancak son tahlilde etkileyici bir film Whiplash. Evet, konusu size biraz tanıdık gelebilir: sert, otoriter ve takıntılı bir caz hocası, onun öğrencileri ve aralarında takıma yeni katılan hırslı bir gençle olan çatışması… Konu özeti her ne kadar tanıdık gözükse de ortaya çıkan film bir hayli ilginç ve etkileyici bir seyirlik sunuyor.

Filme yönelik yüzde yüz müzik filmi, yüzde yüz caz filmi, bir gençlik filmi, bir öğretmen öğrenci filmi gibi tanımlamalar veya kısıtlamalar yapamayız, çünkü film ne tam olarak bunlardan birine ait ne de ait olduğu türlerin dört dörtlük hakkını veren bir film, ancak genele baktığımızda yine de uzun süre akıllardan çıkmayacak bir film var.

Nasıl Haneke’nin Amour’u çaktırmadan tek bir ev içinde geçip gittiyse Whiplash ta merkeze konumlandırdığı öğrenci gencimizin müzik hayatı dışına (bir sahne dışında) öldür Allah çıkarmıyor bizi, bu da ilginç bir seyirlik sunuyor. Elbette burada açık bir biçimde gencin hayatının müzik olduğu vurgusu yapılıyor. O müzikten başını kaldırmazken biz de ona ortak oluyoruz. Karakterin özel hayatı, günlük hayatı pek verilmiyor. Böylelikle, sadece yaptığı işle varolan bir karakter izliyoruz. Onun tüm hayatı müzik, seyirci de tüm film boyunca bunu deneyimliyor.

Filmin başlarında yaklaşık beş saniye içinde bir kızı kendisiyle flört etmeye ikna eden kahramanımızın yaşadığı bu olay ilk elde bize “gerçek dışı” gelirken akabinde gelişen ve gayet ayağı yere basan olaylarla bu durum dengeleniyor, hatta gerçekçilik ağır basıyor. Filmin baterist kahramanı okulda “inek” diye tabir edilen tayfadan ve babasıyla yaşıyor (yıllar önce annesini kaybetmiş) Bu haliyle biraz Social Network filminin baş kahramanını andırıyor Andrew.

Oyunculara gelince herkesin diline pelesenk olan J.K. Simmons gerçekten de ezici bir performansla perdede devleşiyor! Herkesten rol çalıyor, bir süre perdede görünmezse gözümüz onu arıyor ve aniden arz-ı endam ettiğinde hepimiz sus pus oluyoruz karşısında! Filmin en güzel yanlarından birisi de bu karakterin sadece sert mizaçlı ve otorite sorunları olan iyi biri mi yoksa sadist bir zalim mi olduğunu bir türlü kestiremememiz oluyor. Finalde ise film öyle bir bağlanıyor ki hepimiz sol kroşe ile nakavt olarak salondan ayrılıyoruz.

Whiplash’a bir işitsel şölen veya bir müzik ziyafeti izlemek amacıyla giderseniz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Öte yandan film kesinlikle sağlıklı bir disiplin sahibi öğretmen hırslı öğrenci ilişkisi değil, bu bağlamda man filmden yeni bir Ölü Ozanlar Derneği ya da yeni bir Kadın Kokusu beklemeyin, film fena çarpar, kötü bir şekilde yine nakavt olursunuz! En iyisi filmden hiçbir şey beklemeden filmi izlemek. Filmin en yakıcı anları ise genelde provalar esnasında vuku buluyor ve izleyen herkesin yok artık diye kafa salladığı o finalde…

Foxcatcher (2014)

Filmi görmeden ve filmle ilgili araştırma yapmadan önce filme konulan isminin kendi kafamda çevirisi yapmış ve gayet zekice diye düşünmüştüm. Foxcatcher kelimeleri ayrı ayrı düşünürsek (fox ve catcher) tilki kapanı anlamına geliyor. Filmin hikayesini kaba taslak bildiğimden bu ismi filme çok uygun bulmuştum. En iyi olmayı hedefleyen profesyonel bir güreşçi ve abisi bir gün gizemli bir milyonerden kendi takımında çalışmaları için teklif alır. Kimin tilki kimin kapan olduğunu düşüne dururken filmi izledikten sonra filmde kafamdaki kedi fare oyunundan çok daha fazlasını buldum. Aslında ortada bir kapan da yoktu, tilki de… Ya da var mıydı? Foxcatcher milyonerin kendisine köklü ailesinden miras kalan çiftliğin ve kurduğu takımın ismi aslında!

İlk kez bir filmini izlediğim yönetmen Bennett Miller (Moneyball’u da en kısa zamanda bulup izleyeceğim) yönetmenlik anlamında müthiş bir iş çıkarmış. Öyle bir anlatım dili yakalamış, öyle bir kurgu tutturmuş ki şaşkına dönmemek elde değil. Sahnede vuku bulan olay bitmeden kesme yapıp bir sonraki sahneye geçme fikri nedense (belki de sadece bu film çerçevesinde) çok cazip ve zekice göründü. Örneğin, bir karakter bir konferans salonunda konuşma mı yapıyor? Bu konuşmanın sadece kısa bir bölümünü izleyip bambaşka bir sahneye geçiyoruz. Bu kurgu anlayışı bana kolaycılıktan ziyade tam tersine sinemaseverler için müthiş bir hizmetmiş gibi göründü. Özellikle Leviathan’ın bitmek bilmez, sakız gibi uzayan sahnelerini düşündükçe ilacı bu filmde bulduğumu söyleyebilirim. Her şeyi “gerektiği kadar” gösteriyor bize yönetmen. Bir başka örnek, diyelim bir güreş provası yapılacak, güreş başladıktan birkaç saniye sonra başka bir sahnede buluyoruz kendimizi, ama o sahneden almamız gerekeni alıyoruz. Eğer yönetmenin bir önceki filmi Moneyball da böyle ise favorilerim arasına gireceğinden şüphem yok!

Foxcatcher bir yandan da tam bir oyuncu filmi, bu nedenle oyunculara tek tek değinmemek yakışıksız olur. Filmin en çok konuşulan ismi kariyerinde çok farklı bir rolde karşımıza çıkan Steve Carrell olsa da (Jim Carrey’in 23 Numara’sı aklımıza geliyor hemen) aslında filmin belki de esas sürprizi Channing Tatum oluyor. En son White House Down’da izlediğim ve son derece mimiksiz ve donuk bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Tatum filmde oskarlık, akıllara zarar bir performans sergiliyor. Hani biraz daha zorlasa neredeyse Wrestler’daki Mickey Rourke’la yarışacak konuma gelecekmiş. Hele kendiyle hesaplaştığı bi sahne var ki sizi adeta duvara çiviliyor! Uzun zamandır böyle güçlü bir performans seyretmemiştim. Steve Carrell ise filmin diğer sürprizi. Oldukça ağır bir makyaj altında rolünü icra eden Carrell filmin ikinci yıldızı ve o da çok iyi! Onun sahnesi ise filmin en kilit sahnelerinden biri, belki de birincisi olan anne huzurunda yapılan gösteri oluyor. Açıkçası hangi oyuncunun daha iyi oynadığına, daha ağır bastığına karar vermek zor. Ancak, Mark Ruffalo’yu da yabana atmamak lazım. Filmde vücut dilini en iyi kullanan oyuncu o, bununla birlikte ekran süresi kısa olmasına rağmen doğal ve etkili oyunculuğuyla kimsenin altında ezilmiyor Ruffalo ve kendisine düşeni layıkıyla yerine getiriyor.

Sürekli kendisine silah ve benzeri askeri teçhizat satın alan gizemli milyonerin bir süre sonra sporcu kardeşleri silah kaçakçılığına falan bulaştıracağını aklınızda kuruyorsunuz ama aslında hiç ama hiç alakası yok!

Tamamen gerçek olaylardan peliküle aktarılan film sanat sineması ile tür sinemasını iç içe geçiren ve aradaki dengeyi mükemmel bir biçimde tutturan ender filmlerden biri. Sanatsal dokunuşlar taşıyan gizem yüklü bir dram, aynı zamanda gerçek olaylara dayalı bir film Foxcatcher. Farkı ise çoğu gerçek yaşamdan alınan filmin anlatımındaki sıkıcılıklardan, banalliklerden arınmış olması, yani farkı anlatımında, farkı ele aldığı hikayeye olan sıradışı yaklaşımında!

Film zenginliğin her zaman mutluluk getirmediğini veya her zenginin mutlu olmadığını yüzümüze vururken hayatta yapılan tercihler, alınan kararlar konusunda da tekrar tekrar düşünmemiz gerektiğini bize sorgulatması açısından önem teşkil ediyor. Filmde geniş yer kaplayan malikane ise akıllara Being There’i getiriyor. İki film arasında başka paralellikler bulmak ta mümkün. Filmin tek zayıf sayılabilecek yani finale doğru ritmin biraz hızlanması ve birtakım atlamalar sonucu sarsıcı finalin oldu bittiye gelmiş hissi uyandırması. Film bu haliyle daha gizemli kalıyor belki ama yönetmen son bölümleri biraz daha yayarak anlatsaydı daha iyi dururdu diye düşünüyorum.

Eğer geçtiğimiz yılın en iyi yönetmenliği Turist filminde ise Foxcatcher’ı ikinci sıradan daha geriler kurtarmaz!

Wild (2015)

Yaban

Wild gördüğüm kadarıyla dünya basınında karışık eleştiriler almış durumda, ancak olumsuz olanları ağır basıyor sanırım. Filmi “Ye Dua Et Sev”le bir tutanlardan tutun filmin kadın karakterine sövenlere kadar birçok sinir bozucu yorum okudum! Filmde yaşanan olaylarda tüm suçu neredeyse kadının kendisine atan bu yaklaşım bana aslında ne kadar acımasız ve vurdum duymaz bir dünyada yaşadığımızı hatırlattı. Yani filmi beğenmeyen ve filmin baş kahramanı kadın karakterle kendilerini hiçbir şekilde özdeşleştiremediklerini söyleyenler filmin vakit kaybı olduğundan dem vurmuşlar.

Wild çok iyi film. Yönetmeni de kendini ispatlamış, biz sinemaseverlerde (en azından bende) kredisi olan Jean Marc Vallee… Kendisini geçen senenin bir diğer başarılı filmi Dallas Buyers Club’tan hatırlıyoruz.

Wild’a kısaca Into the Wild’ın kadın versiyonu diyebiliriz. Bu da demek oluyor ki o filmi sevenler bu filmi de fazlasıyla seveceklerdir. Hatta, kendi adıma Into The Wild’ı daha detaylı, daha akılda kalıcı ve daha vurucu bulsam da Yaban’ı bazı yönlerden daha çok beğendiğimi, hatta daha çok keyif aldığımı itiraf edeyim. Into the Wild unutulmaz, müthiş bir finale sahiptir. Yaban’da böyle bir final yok, ancak Into The Wild’ın bir nebze abartılan bir film olduğunu düşünmüşümdür. Bir başyapıt mıdır? Bir modern klasik midir? Dilden dile dolaşan bir fenomen mi olmuştur? Pek sayılmaz. Tüm bunları sonuca bağlarsak Yaban bazı kaynaklarda yazıldığı kadar vasat, kötü, basit bir film olmadığı gibi Into The Wild da abartıldığı kadar muhteşem bir film değil. Benim yeni favorim ise bundan sonra Yaban olacak.

“Ye Dua Et Sev”e gelince, iki filmi bir tutanlar fena halde yanlış yapıyorlar. “Ye Dua Et Sev” şımarık bir burjuva kadınının keyif amaçlı sözde içsel yolculuğuydu. Adından da anlaşılacağı gibi dünyayı dolaş, ülke seyahatlarine çık, en pahalı yemekleri ye, sırf deneyim için Hindistan’da dua et ve bir adamla tanışıp keyfine bak filmiydi. Yaban’daki durum ise farklı. Filmde Cheryl Strayed’in başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmiyor. Yolculuğunun amacı ise şımarıklığından ya da rahatın kendisine batmasından değil geçmişte yaşadığı acılardan ve travmalardan arınmak. Yani karanlıktan aydınlığa geçiş yapabilmek, hep başarısız olduğu hayatta bir şeyi başarmak (başladığı bir işi bitirmek) biraz da kafa dağıtmak!

Filmde karakterin büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmamasına gelince, birincisi, bu gerçeklere dayanan bir film (aynı adlı romandan uyarlama) Hayat ne kadar sıradan ise film de o kadar sıradan. İkincisi, karakterin ne gibi tehlikelerle karşılaşması bekleniyordu? Karşısına çıkan bir dinazor mu? İnsan etiyle beslenen yaratıklar mı? Kana susamış yamyamlar mı? Bu gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkan bir yol filmi, bir macera filmi, temelde de bir dram filmi. Benzer eleştiriler (kahraman gerçek anlamda bir tehlikeyle karşılaşmıyor, karşısına çıkan engeller çok küçük eleştirisi) After Earth filmi için de yapılmıştı, ancak oradaki durum çok ama çok farklı. Bir bilimkurgu aksiyondan söz ediyoruz.

Bu arada, filmin hikayesi de yönetmene çok uygun. Böylelikle tarzını yansıtma fırsatı bulmuş. Yer yer duygusallık biraz fazla ağdalı veya teatral kaçsa da (tıpkı yönetmenin önceki filmlerinde olduğu gibi) insanın üzülmeyen olsa olsa taş kalplidir demek geçiyor içinden… Gerçi, bahsi geçen duygusal sahnelerde biz daha olayı tam olarak sindiremeden, o duyguyu paylaşamadan yönetmen görüntüyü kesip vahşi doğaya geri dönüyor, ama bu kurgu anlayışı da filme özel bir hava katmış (film sinema tarihinde en çok geriye dönüş flashback kullanan filmlerden biri olarak tarihe geçiyor)

Kan dondurucu tecavüz ve cinayet olaylarıyla sarsıldığımız şu günlerde de kadını, kadının yaşadığı zorlukları, karşısına çıkan tehlikeleri anlamak açısından da çok isabetli bir film olduğunu düşünüyorum.

Oyunculuklara gelince, kimilerinin o kadar da abartmayın dediği Reese Witherspoon’un performansını ben çok iyi buldum. Elbette karşımızda bir Merly Streep, bir Julianne Moore yok ama abartılacak kadar iyiydi bence. Oskar’a aday olan bir diğer isim olan ve filmde anneyi canlandıran Laura Dern’in performansı ise etkili bulmakla birlikte oskar’a aday olacak denli güçlü gelmedi bana. Ama o da çok iyi oynamış mı? Kesinlikle evet.

Ben kadın erkek diye ayırmıyorum ve yol filmlerini seven, bununla beraber kitabı okumayanlar için bu cesur kadının başına gelenleri ve akıbetini öğrenmek isteyenler filmi kaçırmasınlar.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler