Kim Bu Üçüncü Adam?

Özellikle 40’lı, 50’li yıllarda Hollywood’da altın dönemini yaşamış ‘film-noir’ türünün başyapıtlarından biri olarak görülen İngiliz yönetmen Carol Reed’in elinden çıkmış “The Third Man”; üç Akademi adaylığı ve Cannes’da aldığı büyük ödül ile çekildiğindeki gibi hala ilgiye karşılanan gerçek bir klasik.

Kara film dediğimizde aklımıza gelen unutulmaz diyaloglar, dar sokak arası kovalamacaları, entrikalar ve aşk hepsi “The Third Man”de mevcut. Tabii kullanılan mekan olarak türdeşleriyle oldukça ayrı bir yerde duruyor. Aşina olduğumuz ABD yerine Avrupa’nın ve Avrupa sinemasının da kokusunu film boyunca ciğerlerimize kadar çektiğimiz; buruk, hüzünlü, üzerinden büyük bir savaş geçmiş, salaş bir Viyana var karşımızda. Savaşın yıkıcı etkisi sonucu mafyanın, karaborsanın hakim olduğu solgun kent hemen film başlar başlamaz tasvir ediliyor. Sözcüklerle önbilgi sahibi olduğumuz kentin melankonisi ileriki dakikalarda olağan üstü bir sinematografiyle gözlerimizle görerek daha bir içimize işliyor.

Tür için mükemmel mekan seçiminin yanında yine türe tamamıyla uygun bir hikaye ve muazzam yazılmış bir senaryo filmin neden başyapıt olduğunu kanıtlıyor gibi. Graham Greene’nin yazdığı öyküden uyarlanan senaryo ki (Filmden sonra öykü kitap haline de getirilmiş) senaryo ekibinde Greene’nin yanında Orson Welles ile Carol Reed de yer alarak filmin parıldayan her isminin dokunuşu filmi mükemmeliyete taşıyan sebeplerden biri. Filmden sonra bir efsane olan Welles’in bizzat yazıp filme koyduğu lunaparklı sahnede Henry Lime tarafından söylenen ünlü replik de şöyledir: “İtalya’da otuz yıl boyunca Borjiyalar vardı. Yani savaş, kıyım, cinayet vardı; ama Michalengelo, Leonardo ve Rönesans da aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre’de kardeşlik, beş yüz yıllık köklü demokrasi ve barış vardı; ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saat.“

Pek de popüler olamamış, ucuz western çizgi romanları yazan Amerikalı Holly Martins arkadaşı Henry Lime’i görmek üzere Viyana gelir; ancak arkadaşının bir trafik kazası sonucu arkadaşının öldüğünü öğrenir. Sorduğu hemen her kimseden kaçamak ve çelişen cevaplar alan Martins arkadaşının cinayete kurban gittiğinden ve tüm kentin bunu ört bas etmeye çalıştığını düşünmeye başlar ki izleyicinin aklındaki de Martins bu düşüncesiyle  aynıdır doğrultudadır. Ta ki Orson Welles ‘gözükene’ kadar. Hollywood kara filmlerinden aşina olduğumuz entrika kokan bu hikaye müthiş bir senarist dokunuşuyla filmi bambaşka bir noktaya götürüyor. Henry Lime’in nemli Viyana sokaklarının birinde ayağına dolanan bir kedinin hışırtısıyla yüzüne vuran ışıkla ortaya çıkışı kanımca sinema tarihinin en unutulmaz ve en güzel anlarından biridir. Filmin başından beri benimsediğimiz, bir hüzünle yaklaştığımız Henry Lime’i ile karşı karşıya kalırken yaşayan bir ölü görmüşcesine hem büyük bir şaşkınlık yaşar hem de karakterin ‘kötücül’lüğüyle tanışır izleyici ve Martins. Başından beri arkadaşının ölümünü araştırmasıyla vefakar arkadaş portresindeki Martins ile zaten bir gönül bağı kurmuş olan izleyici Henry Lime gerçeği sonrası Lime’in sevgililerinden biri olan ve hikayenin başından beri Martins’e yardım etmeye çalışan, ne olursa olsun Lime’e tutkulu bir aşkla sarılan Anna Schmidt ile Martins arasında olan duygusal bağ ile olaylar ve karakterlerle film daha içsel ve hüzün dolu bir hal alır. Böylece yaşan(a)mayan, karşılıksız aşk gibi bir kara film miti de filmde cereyan ederken türün olmazsa olmaz unsurlarından olan heyecan dolu bir çatışma sahnesi de finalde yer bulurken, çok anlamlı ve etkili bir şekilde kendisini gösterir. Filmin son görüntüsü olan odamızın en güzel yerinde durmasını isteyeceğimiz bir tabloyu andıran ağaçlar altında, buruk Viyana görünümü de izleyenin ve karakterlerin film boyunca çektiği o melankoninin perdeye yansıması gibidir.

Holly Martins rolünde vefakar arkadaş olarak izlediğimiz Joseph Cotten ile Lime’in aşığı rolündeki İtalyan oyuncu Alida Vali başta olmak üzere tüm oyuncular göz doldururken; kısa süreli performansıyla Orson Welles de unutulmayacak bir kompozisyon çizer. İzlerken beyin jimnastiği yaptıran senaryosu, Akademinin ödüllendirdiği muhteşem sinematografisi ve Carol Reed filmin müziklerini yapması için keşfedene kadar barlarda sıradan bir müzisyen olarak çalışan Anton Karas’ın unutulmaz tınılarıyla, Alman dışavurumculuğunun film-noir türüne yansıması olarak gözüken “The Third Man”; hiçbir kara filmin olmadığı kadar hüzünlü ve anlamlı bir baş eser…

- ‘The Third Man’ {Üçüncü Adam, 1949} / Carol Reed -

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler