Kesinlikle bir aşk filmi değil: “La La Land” (Aşıklar Şehri)

 

La La Land (2016) 

Aşıklar Şehri

Yönetmen: Damien Chazelle

Oyuncular: Emma Stone, Ryan Gosling, J. K. Simmons

“Whiplash” ile ilk çıkışını yapan yönetmen Damien Chazelle bu ilk filminde “nerd” (çalışkan fakat sosyal ilişkilerde dikiş tutturamayan kimseler için kullanılan bir tabir) ile loser (kaybeden) karışımı bir karakter üzerinden caz tutkusunu ve müzik aşkını dışa vurduğu bir esere imza atmıştı. Kuşkusuz filmin yıldızı deli işi performansıyla yarı kaçık bir müzik hocasına hayat veren J. K. Simmons’tı (not: bu filmden önce aktörün bu denli yetenekli olduğunu bilmiyordum, gözümde bir anda usta statüsüne yükseldi) Filmi efsane haline getiren ikinci unsur insanı serseme çeviren dahilikteki finaliydi. Olayların bu kadar iyi bağlandığı başka bir film kolay kolay hatırlayamıyoruz. Üçüncü bir unsur da hırs, azim, hedef koyma, başarı, pes etme gibi konuları işlemesindeki başarı ve bu temalardan yükselen gerilimi çok iyi vermesiydi.

Fakat, Whiplash senaryo olarak sorunlu bir filmdi. Bir kere dağınıktı. İkincisi ki yönetmenin ilk filmi olduğu için belli bir nebze doğal karşılanabilir, filmde sahne geçişleri, hangi olaya ne kadar vakit ayrılacağı, bir sahnenin ne zaman kesilip diğer sahnenin ne zaman başlayacağı gibi konularda kafası karışık bir filmdi. Hatta, filmin neredeyse yer yer hikayesiz bir film modelini takip ettiği bile söylenebilir. Aslında, bunun bir diğer sebebi de yönetmenin tamamen caza ve müziğe konsantre olmasından ileri geliyordu. Yönetmenin kendini müziğin ritmine ve caza kaptırıp hikayeyi ve diğer karakterlerini unuttuğunu biraz dikkat kesilirseniz görebilirsiniz.

Ben Whiplash’i sevmiş ve 10 üzerinden 8 puan vermiştim.

“Aşıklar Şehri”nde ise yönetmen yine tarzının pek dışına çıkmıyor, önceliklerinden vazgeçmiyor, fakat bu bir önceki filmindeki bazı sorunlar aynen devam ediyor demek. Bazı yönlerden ise kendini geliştirdiğine şahit oluyoruz. Yani, ortada yine seyirci olarak karışık duygular beslediğimiz bir film var. Bu filmi yorumlamak için “Whiplash” ile paralel olarak gitmeli, çünkü değerli duayen Atilla Dorsay’ın da eleştirisinde söz ettiği gibi yönetmen Damien Chazelle bir auteur ve bundan sonra da benzer türde filmlerle, benzer temalarla (ve de muhtemelen yine cazla) karşımıza çıkmaya devam edecek.

Not: Yazının bundan sonrası izlemeyenler için sürprizbozan (spoiler) içerebilir.

Whiplash’te “dikkatini dağıtacağı için” güzelim kızı reddeden ilk erkek olarak tarihe geçen o inek çocuğu hatırlıyor musunuz? Bu filmdeki müzisyen Sebastian işte o çocuğun büyümüş hali! Yazının başında “bu bir aşk filmi değil” demem boşuna değil. Filmde eğer gerçekten bir aşk varsa o da tek taraflı bir aşk. Bu filmde çoğu romantik filmin aksine kız oğlanın peşinden koşuyor ve aslında baştan beri bu oğlanın zerre umrunda değil. Filmde Ryan Gosling’in “bitse de gitsem” modunda gezdiği, aşkını hiçbir şekilde yansıtamadığı ve karakterini üzerine giyemediği, adeta ruhunun başka bir diyarda dolaştığı yazılıp çizilmiş. Bunların hepsinin bilinçli bir şekilde yapıldığını düşünüyorum. Evet, Gosling’in karakteri filmde sanki bedeni o an orada ama ruhu başka yerdeymiş gibi davranıyor, çünkü onun aklı kızda değil sürekli cazda! Evet, aşkını yansıtmıyor, çünkü kıza değil müziğe aşık. Evet, sürekli “bitse de gitsem!” modunda dolaşıyor, çünkü bir an evvel piyanonun başına geçmek istiyor.

Filmin aslında aşkla meşkle falan ilgilendiği yok. Bu yüzden, ortada ne bir tutku görüyoruz, ne bir arzu, ne tensel bir çekim, ne de bir “ateşle barut” hali! Bu noktada, filme tam olarak bir müzikal de diyemeyiz. Müzikal sahnelerin ve dansların ekran süresi bana oldukça az göründü. İlginçtir, kimileri gereğinden fazla şarkılı ve danslı sahne olduğu için filmden sıkıldığını söylemiş. Bence tam tersi. Eski klasik müzikallere bakarsanız sayıca bu tür sahnelerin ne kadar fazla olduğunu görebilirsiniz. Zaten La La Land müzikal bir film değil, daha ziyade müzikli bir film.

Peki film ne anlatıyor? Film yolları kesişen iki yabancının farklı türden gelişen arkadaşlığını anlatıyor. Önce birbirinden nefret edip sonra birbirine aşık olan çift klişesi de böylece yerle bir edilmiş oluyor. Cool, umursamaz (aslında umursamaz göründüğü için cool) karakterimiz “önce müzik” diyen biri. Buluşmaya gittiği kıza sorduğu ilk soru “caz sever misin?” oluyor. Buraya kadar güzel, fakat sonrasında işler biraz karışıyor, tabii senaristin kafası da! Bir sahnede oğlan kıza “bebekler gibi ağlıyorsun” diyor. Hiçbir teselli veya destek çıkma emaresi yok. Yani Gosling’in karakteri filmde hani şu kızları önce kendine aşık eden, sonra da çekip giderek onları ağlatıp üzen “cool” ve serseri erkeklerin bir tasviri gibi. Kız ise bu bencil adama kanarak hayatının hatasını yapan mağdur konumunda. Yönetmen bize Mia’yı fazlasıyla sevdiriyor, çünkü o da bir kaybeden. Hayat ona sürekli kötü davranıyor. Perdenin içinden geçip ona sarılmak istiyorsunuz ve bu duygusuz ve pervasız adama içten içe kin besliyorsunuz. Mum ışığında yenilen o yemekte Mia’ya öldürücü darbeyi vurduğu o sahneyi unutamıyorum. Mia’nın bakışlarına dikkat edin, çok değerli bir an o an! Aşık olduğu çocuktan hayır gelmeyeceğini anladığı an o an.

Sonrasında, Mia Sebastian’dan uzaklaşarak aslında doğru bir karar veriyor. Bir anlamda olgunlaşıyor. Artık, sürekli ezilen, ağlayan bir kaybeden değil o! Fakat o da ne? Senaristimizin yine kafası karışmış. Film Mia’yı çevresi olan, zengin, arabası var ama ruhu yok bir iş adamıyla birlikte göstererek Yeşilçam filmlerini aratmayan bir yapıya bürünüyor. Bir anda Sebastian fakir ama gururlu genç, Mia ise parayı ve şöhreti tercih eden kadın konumuna geçiyor. Burada film bize ne demek istiyor? İki erkeği karşı karşıya getirdiğimizde aslında ikisi de Mia’ya hak ettiği değeri vermiyor, gereken ilgiyi göstermiyorlar. Evet, yönetmen meşhur Cherbourg Şemsiyeleri’ne gönderme yapmış fakat bu tercih kafaları hepten karıştırıyor. Sebastian ve Mia’ya baktığımızda ikisi de hayallerinin peşinden gitmiş ve amaçlarına ulaşmış görünüyorlar, fakat Sebastian özüne ihanet etmezken Mia para ve şöhretin peşinden gidiyor. Filmin final dakikalarında ise boğazlar düğüm düğüm oluyor ama Sebastian’ın Mia ile mutlu bir geleceğin hayalini kurduğu o sekans hiç inandırıcı durmuyor, çünkü Sebastian iyi bir eş ve iyi bir baba olmayı düşleyecek, mutlu bir yuva kurup aile saadetiyle ömrünü geçirecek bir karakter değil. Eğer filme illa böyle bir sahne konulacaksa bu Sebastian’ın değil Mia’nın hayali olmalıydı.Sebastian’ın o çok konuşulan final sahnesindeki bakışlarına ve yarım ağızla da olsa gülümseyişine dikkat ederseniz herhangi bir pişmanlık yaşamadığını göreceksiniz. Kısacası, hüzünlü biten aşkların notalara dökülmüş hali olan o parçayı çalarken Sebastian “ben böyleyim, işinize gelirse” diyor ve zaten hepimiz biliyoruz ki kadınlar hep böyle diyen erkeklere aşık olurlar.

Chazelle’nin eski filmleri gösteren sinemaların kapanması, klasik caza günümüz insanının ilgi göstermemesi gibi konularda kelam ederek nesli tükenmekte olan bu değerlere göndermelerde bulunması filmin belki de altını doldurduğu tek mesele oluyor. Zaten filmin dramatik anlarını oluşturan da bu anlar. En akılda kalıcı diyaloglar yine bu anlarda geliyor. Fakat, aşkı nihai çözüm (başka bir deyişle peşinden koşulması gereken bir hayal ve ya amacın ta kendisi) olarak görmeyip kişisel tutkuları ve severek icra edilen meslekleri ki burada elbette müzisyenlik ve onu takiben oyunculuk, yüceltiyor. Bu duruş sağlam bir duruş fakat filmi sadece bir aşk filmi olmaktan çıkarmakla kalmıyor aynı zamanda sevginin gücünü de değersizleştiriyor. Yönetmen belki de bu yolu seçerek insanı bayan, cıvık cıvık romantizmden uzak durmak istemiştir, kimbilir. Bunun dışında, filmden karakter derinliği, çok katmanlı bir hikaye veya güçlü dramatik anlar beklemeyin (“Whiplash” bunu iyi yapıyordu) Film, tahmin edileceği üzere daha ziyade şarkılardan ve performanslardan ibaret olan eski usül klasik müzikaller tadında geçiyor. Örneğin kim iddia edilebilir kimilerince gelmiş geçmiş en iyi müzikal kabul edilen “West Side Story” (Batı Yakasının Hikayesi)’nin derinlikli, düşünsel altyapısı sağlam bir film olduğunu? Sonuçta, müzikal müzikaldir. İnsanı mutlu eden, hoşça vakit geçirebileceğiniz ve büyüsüne kapılıp gideceğiniz bir müzikal izlemek istiyorsanız “La La Land”e bayılabilirsiniz. Set tasarımlarından ışıklandırmasına, dekorlarından müziklerine, kıyafetlere kadar cıvıl cıvıl, rengarenk, insana yaşama sevinci aşılayan, romantik bir film duruyor karşımızda. Fakat, bir kez daha söylüyorum ve iddia ediyorum, izleyeceğiniz bir aşk filmi değil.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler