– İlk (Debut) Filmler –

Bu başlıkta yönetmenlerin sinemaya adım attıkları ilk (debut) filmleri yazalım istiyorum. Bu filmler hakkındaki düşüncelerinizi ve yorumlarınızı yazarsanız, güzel bir paylaşıma imza atabiliriz…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“– İlk (Debut) Filmler –” bu yazı hakkında 67 yorum var

  • Rashomon diyor ki:

    “Günümüz filmleri yalnızca bir hayal dünyası sunuyorlar ve insanlarla gerçek bir bağ kurmaktan yoksunlar. Bu ülkede, insanlar duygusal olarak 21 yaşında ölüyorlar. Belki de daha erken… Bir sanatçı olarak benim sorumluluğum, onların ayakta kalmalarını, hiç değilse 21’i dolduracak kadar yaşayabilmelerini sağlamak. Bana kalırsa filmler, acıdan ve hiçlikten kurtulmanın mümkün olduğu duygusal ve entelektüel topraklarda yol bulmayı sağlayan birer harita.” John Cassavetes

    - ‘Shadows’ {Gölgeler – 1959} / John Cassavetes

    Dönemin ruhunu sıkıca yakalayan,dönemi yer yer eleştiren bunu yaparken sahici bir anlatım tutturan son derece iyi bir ilk film. Sıradan insanları olabildiğine sade ve gerçekçi mekanlarda anlatan bir filmdir. Filmdeki karakterler günlük hayattan alınmıştır. Belki sokak başında karşılaşabilirsiniz:)

    Düşük bütçelerle de harika filmler çekilebileceğini bir güzel gösteren filmdir. Bağımsız film mi, bağımsız yönetmen mi? Shadows = John Cassavetes

    Ne dersiniz? Belki de bir bakış açısıdır, hayat.

    Görüntülerle çok derin bir anlatım yakalayan, görüntülerle etkileyiciliği kat kat arttıran büyük usta Cassavetes; filmde bunu mükemmel bir şekilde göstermekte. Filmin görüntüleri ve müzikleri harika, oyuncuların doğaçlamaya dayalı performansları son derece iyi. Bu bir ilk filmse bundan sonra neler yapar, bu yönetmen diye soruyor insan. Gerçekten sonraki başyapıt düzeyindeki filmlerinin müjdecisi bir film…

    Yeni Dalga nerede başladı? Çok manidar bir soru değil mi?

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bağımsızlardan devam…

    ‘Sex, Lies and Videotape’ {Seks Yalanları} / Steven Soderbergh – 1989

    Yine düşük bütçeyle nefis filmler çekilebileceğine bir başka örnek. Karakterlerden ve aralarındaki çapraşık ilişkilerden güç alarak ilerleyen bu Altın Palmiyeli film, bana göre en iyi debutlardan bir tanesi. Aynı zamanda çok da önemli bir film. Ne Andie McDowell, James Spader gibi oyuncuların cüretkar sahneleri; ne dışarıda yağan yağmurun görüntüye olan katkısı ne de… Seks Yalanları’nı bu kadar önemli yapan, sevgili rashomon’un andığı büyük yönetmenin mihmandarı olduğu bağımsız sinemayı tekrar canlandırmış ve bu yolda bir çığır açmış olması. Filtreler olsun el kamerası olsun… özellikle biçimsel yönden birçok türdaşı bu debutun izinden gitmiştir 90′larda.

    Bir Not: Debut filmlerden örnekler verirken kısa metrajlı çalışmaları muaf tutmanın bir sakıncası olur mu? Zira -şu an bahsettiğim örnek de dahil olmak üzre- birçok yönetmen bu sanata kısa metrajlılarla başlamış. E onlara da ulaşmak zor haliyle!

  • Rashomon diyor ki:

    - ‘West Beyrouth’ {Batı Beyrut – 1998} / Ziad Doueiri

    Bir ülkenin yaşadığı sıkıntıları çocukların gözünden -yer yer komik, yer yer dramatik- etkileyici bir şekilde veren; sıcak bir film. Çocukların yaşamlarındaki değişikliklerle beraber, bir ülkenin nasıl değiştiğini son derece çarpıcı biçimde gösteren bir filmdir; aynı zamanda…

    Yıl 1975, Yıl 2008 Lübnan’da ne değişti?

    Zaman zaman belgesel bir filme yaklaşan, olgun anlatıma sahip bir ilk film. Yönetmen kamerayı çok iyi bir şekilde kullanmış. Hem dönemin ruhunu iyi vermiş, hem de mekanlar çok iyi verilmiş.

    Çocukların gösterişten uzak, sade oyunculukları ise filmin en büyük artılarından birisidir.

    Arafat ile Cemayel nerde buluşsun:)

    İlk film olmasına rağmen sinema dili ve teknik yönleri bakımından son derece iyi bir film, ya da bana öyle geldi.

    Kısa metrajlı filmleri yazmayalım derim, fakat bu filmleri yazmak isteyenler olabilir; bu yüzden yazmak isteyenler yazsın.

  • November76 diyor ki:

    ’12 Angry Men’ {12 Kızgın Adam – 1957} / Sidney Lumet

    Sidney Lumet’nin görkemli kariyerine, görkemli bir başlangıç olan ’12 Kızgın Adam’ en sevdiğim filmlerden bir tanesidir.

    Film bir jüri odasındaki 12 jüri üyesinin genç bir çocuğun hayatı ile ilgili kritik kararı verme sürecinde, insanoğlunun önyargılarını çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Bireylerin kafasındaki ‘öteki’ kavramı gibi önyargıların ne denli ölümcül olabileceğine, bir tek kişinin neleri değiştirebileceğine, hukuk kurallarının uygulayıcıların elinde ne denli farklı hallere bürünebileceğine değinen filmin senaryosu hiç aksamadan işlerken, buna bir de oyuncu performansları eklenince bir çırpıda izleniveren bir başyapıt çıkarmış ortaya Lumet.

    Bir ilk/film ancak bu kadar iyi olabilir herhalde.

  • kadir503 diyor ki:

    Do You Remember Dolly Bell?{Dolly Bell’i Hatırlıyor Musun?} / Emir Kustirica (1981)

    Kustirica sinemasının tüm karakteristlik özelliklerini gördüğümüz, eğlenceli olduğu kadar da anlamlı ve dramatik olan yönetmene Venedik’te Altın Ayı getirmiş, oldukça başarılı bir ilk film! İyi bir sinemacıdan sinemaya iyi bir giriş.

  • kadir503 diyor ki:

    American Beauty{Amerikan Güzeli} / Sam Mendes (1999)

    Sinemaya başyapıtla başlayan yönetmenler arasında Sam Mendes de pekala gösterilebilir. Amerikan aile yapısını ve sistemini müthiş bir şekilde eleştirerek bizlere duygusal bir ölüme gidiş hikayesi sunan; zor bir yılda 5 Oscar kazanan son derece etkili bir film! İzlemeyen herhalde kalmamıştır diye düşünüyorum.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “…
    Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
    Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
    İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
    Altın bileziklerle dolu bileklerin.
    Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
    Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
    Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!
    …” (Ahmet Muhip Dranas)

    ‘Fahriye Abla’ (1984) / Yavuz Turgul

    Müjde Ar’ın en can yakan dönemlerinde canlandırdığı vefalı komşumuz Fahriye Abla… Mahallenin biricik ablası… Mustafa (Tarık Tarcan) adlı hercai bir gence gönül vermiş ancak adamın vurdum duymazlıkları sonucu evlenememişlerdir. Sonrasında zoraki bir Erzincan yolculuğu; hapishane günleri; bir fabrikada amelelik… Oldukça zor bir hayat sınavından geçerek olgunlaşan kızımız, filmin sonunda kendisini bulan eski nişanlısına söylediği şu sözlerle o eski saf kız Fahriye olmadığını gösteriyordu:
    “Biliyor musun? Ben artık cinlerden perilerden korkmuyorum Mustafa!”

    Fahriye Abla, Yavuz Turgul’un ilk filmi. Aynı zamanda yönetmenin Şener Şen ile çalışmadığı tek film.

  • oscar1895 diyor ki:

    Siebente Kontinent, Der {Yedinci Kıta} – Michael Haneke – 1989

    Mutluluk için mutlu bir çift, başarılı bir kariyer, sağlıklı bir çocuk yeterli midir? Bütün hayatımız boyunca biriktirdiğimiz koleksiyonlar; giyip giyip eskittiğimiz elbiseler; başarılı bulduğumuz televizyon programlarına daha ne kadar itaat etmeyi düşünüyoruz? Uğruna hayatımızı verdiğimiz değer yargılarımız koca bir ‘hiç’se? Haneke’nin bu ilk uzun metraj filmi, burjuva sınıfının ve tüketici toplumunun çıkmazlarını merkeze alıp izleyeni uzunca bir süre etkisi altına alan, özellikle son 30 dakikasıyla sinemanın sınırlarını zorlayan nihilizm üzerine bir ağıt!

  • kadir503 diyor ki:

    Donnie Darko {Karanlığa Yolculuk} / Richard Kelly (2001)

    Birçok türe içerisinde yer veren, güçlü bir alt metine sahip, bir ilk filme göre her yönden ustaca yönetilmiş, çok sevdiğim filmlerden… Dünya’nın sona ereceği güne doğru giden bir gencin öyküsü…

  • kadir503 diyor ki:

    Reservoir Dogs{Rezervuar Köpekleri} / Quentin Tarantino (1992)

    Amerika’nın çılgın çocuğu Tarantino’dan son dönem bağımsız sinemasının en önemli yapıtlarından yönetmenin bu ilk filmi. Tarantino sinemasının tüm karakteristik özelliklerinin yer aldığı, daha önce görmediğimiz kadar farklı ve çarpıcı bir soygun filmi! Tekrar tekrar izlemek ve tekrar tekrar Tarantino’ya hayran kalmak lazım, tabii arada da Little Green Back’i dinlemek:)

  • Rashomon diyor ki:

    - ‘Ostre sledované vlaky’ {Sıkı Denetlenen Trenler – 1966} / Jirí Menzel

    Filmde komedi ve dram mükemmel bir uyumla harmanlanmış. -2. Dünya Savaşı Yıllarında- Halkın gündelik yaşamını son derece yalın bir şekilde sunan iyi bir dönem filmi olarak da bakılabilir.

    Öyle bir film olacak ki… Hem bir ilk film olacak, hem bir edebiyat uyarlaması olacak (kitabı kadar etkileyici, hatta daha iyi), hem de başyapıt olacak.

    Jirí Menzel son derece özgün ve keskin mizah anlayışıyla, önemli bir yönetmendir. Mizahı filmlerinde çok güçlü bir şekilde kullanan, zaman zaman da güldürürken sert bir şekilde eleştiren bir yönetmendir.

    Karakter çizmede son derece başarılı olan Menzel, bu filmde de Milos karakteri ile bunu bir güzel göstermektedir.

    Kendine özgü mizah anlayışı, yine kendine özgü bir anlatıma dönüşmüş. Bambaşka sineması ile çok farklı bir yönetmendir, Menzel.

    Çek Yeni Dalgası’nın öncü yönetmenlerindendir.

    Film 1967 yılında ‘En İyi Yabancı Film’ Oscar’ını kazanmıştır.

    Son derece olgun bir ilk film, hatta ders kitabı niteliğinde bir ilk film. Şunu da belirtmek gerekir ki, -farklı olduğu için- onun mizah anlayışı herkese hitap etmeyebilir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Take the Money and Run’ {Parayı Al ve Kaç} / Woody Allen – 1969

    Öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturmak gerekecek. İmdb sitesinden bakılırsa Allen’ın ilk yönetmenlik denemesinin ‘What’s Up, Tiger Lily?’ (1966) olduğu görülmekte. Fakat ihtilaflı bir durum söz konusu. Şöyle ki birçok kişi ‘What’s Up, Tiger Lily?’i Japonya yapımı bir Senkichi Taniguchi filmi olarak görür. Allen’ın katkısı filmi alıp yeniden seslendirme (bir bakıma revize etme) ile ibarettir. Dolayısıyla ortak görüş ‘Take the Money and Run’un Allen’ın ilk yönetmenlik deneyimi olduğu. Biz de bu şekilde kabul edelim.

    Allen, hem yönetip hem başrolünü oynadığı bu debut ile filmografisine harika bir giriş yapmış diyebilirim. Belgesel formatında (çeşitli röportajlara yer veriliyordu) çekilen filmimiz çok keyifli bir yapım. Hatta ilk filmi olmasına rağmen birçok kişi en komik Wudi filmi olarak görür Parayı Al ve Kaç’ı.
    Film, “adam olacak çocuk”un gümbür gümbür geldiğinin de müjdecisidir bu haliyle. Tek amacı kısa yoldan köşeyi dönmek olan, kanun tanımaz ve nevrotik karakterimiz Virgil, her yönüyle sonraki birçok Allen kahramanının prototiplerini verir. Hakeza filmin kendisi de öyle… Sürekli konuşan kahramanlar, nörotik/depresif tipler, Yahudiler, zeka pırıltısı muzır espriler vb…

    Sonuç olarak dört dörtlük bir başlangıç!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Uccello dalle piume di cristallo, L’ {Kristal Tüylü Kuş} / Dario Argento – 1970

    Amerikalı yazar Sam Dalmas’ın güzel eşi Julia ile yaptığı İtalya seyahati, başına binbir türlü belanın açılacağı zor günlerin başlangıcı olur. Monica Ranieri ve Alberto Ranieri adlı bir karı kocanın bıçaklı bir kavga girişimine tanık olan Dalmas, polislerce tanık kontenjanından sorguya alınır. O esnada güzel kadınları kendine hedef seçen bir seri katil dehşet saçmaktadır. Olaylar çetrefilli şekilde gelişir ve sürpriz bir sonla noktalanır.

    Dario Argento, İtalyan korku sinemasının büyük ismi. (Diğer akla gelenler Mario Bava ve Lucio Fulci.) Yönetmenin 70 yapımı bu ilk filmi, debut olmasına rağmen onun sinemasının bütün izlerini taşır neredeyse.
    Adını sarı kapaklı İtalyan cinayet romanlarından alan “Giallo” türünün Mario Bava (bkz. ‘Çok Şey Bilen Kız’…) ile beraber en yetkin iki isminden biridir Argento. Bu türün temsilcisi filmlerde, kanın oluk gibi aktığı seri cinayetleri ve bunu araştıran dedektifleri görürüz. Daha sonra Suspiria, Profondo Rosso ve Tenebre gibi filmlerle şiddetin dozajını bir derece daha arttıracak olan usta İtalyan yönetmen, ilk filminde tarzını ve rengini apaçık ortaya koyuyor. Cinayet sahneleri olsun kanın fütursuzca kullanımı olsun… her şeyiyle bir Argento filmi.
    Müziklerin yine özenle seçildiği görülüyor ki Argento demek biraz da filmin temposuna koşut olarak devreye giren o nefis tınılar demek. (bkz. Goblin.)

  • Rashomon diyor ki:

    “Kağıt parçaları üzerine sözcükler yazın, bunları bir şapkanın İçine atıp karıştırın, sonra teker teker çekip bir kağıdın üzerine sıralayın; işte Dadaizm…” (Tristan Tzara)

    ”Bir istiridyedir bizim ada
    Dada..
    Dada…” (Mümtaz Zeki Taşkın)

    - ‘Entr’acte’ {Perde Arası – 1924} / René Clair

    Avrupa Avantgarde Sinemasının en yetkin örneklerinden birisi olan bu film, aynı zamanda Cinéma Pur {Saf Sinema} akımının zirve noktasıdır (ya da ben öyle düşünüyorum).

    Dadaizm etkilerinin fazlasıyla hissedildiği, sürrealist öğelerin bolca kullanıldığı son derece iyi bir film. Yönetmen René Clair’in sonraları birçok sinemacıya esin kaynağı olmuş, kısa ama etkileyici filmi.

    René Clair’in bu filminde alışılmışın dışında bir sinema dili ve anlayışı görmekteyiz. Bu yönüyle kendine özgü bir film… Eleştirel yönü ve olaylara bakış açısı ile son derece çarpıcı bir film.

    Dadaizmin öncülerinden Francis Picabia’nın eserinden uyarlanmış bir filmdir. Dünyaca ünlü besteci Erik Satie’nin hem müzikleri ile hem de oyunculuğuyla bu filme katkı yaptığını görmekteyiz.

    Son derece farklı, aynı zamanda olgun bir sinema anlayışının ürünü bir film. Çok iyi bir ilk filmdir bence.

    Ben bir yönetmen olsam, benim ders kitabım olurdu bu film:)

    Böyle yazdığıma bakmayın, aslında ortası olmayan bir filmdir; ya beğenirsiniz, ya beğenmezsiniz.

    Çok mu absürd? Vallahi elimizde bulunanı bu, keyfini çıkarmaya bak!

    Topu topu 22 dakikalık bir film, amma uzattın be Rashomon:)

  • kadir503 diyor ki:

    Ivan detstvo {Ivan’ın Çocukluğu} / Andrei Tarkovsky (1962)

    Savaşın yıkımı üzerime, reel savaşk sekanslarına yer vermeden savaşın etkileyiciliğini yansıtabilen, minimialist bir savaşk karşıtı film. Bir ilk filme göre çok başarılı ve de yönetmenin sinemasının tüm inceliklerini gösterdiği filmdir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Bottle Rocket’ (1996) / Wes Anderson

    Wes Anderson, Holivud’un kendi stilini yaratabilmiş tarz sahibi yönetmenlerinden bir tanesi. Bir Rushmore, bir Tenenbaums Ailesi çoktan modern klasikler arasında yerini almış durumda.
    Oldukça iyi bir başlangıç diyebileceğimiz bu yapım, aslında 90′ların başlarında çekilen ancak kaynak yetmezliği nedeniyle bitirilemeyen aynı adlı kısa filmin uzun metraj olarak revize edilmiş hali. En son Darjeeling Limited ile görücüye çıkan sıradışı yönetmenimizin, ileride de bol bol mesaide bulunacağı Owen & Luke Wilson kardeşler ile çalıştığı hoş bir “soygun” filmi Bottle Rocket. Ancak bir Wes Anderson filmi olduğu için konunun ne olduğundan ziyade nasıl anlatıldığı bizi ilgilendiren. Hınzır mı hınzır bir mizah anlayışı, renk cümbüşü kareler, sıradışı karakterler, güzel mekanlar… Hepsi var bu debutta.

    Bottle Rocket, Wes Anderson sinemasına başlamak için iyi bir seçim. Tavsiye ederim izlemeyenlere.

  • kadir503 diyor ki:

    Mariachi, El {Gitarım ve Silahım} / Robert Rodriguez (1992)

    Rodriguez’in 7.000 dolara, tek bir kamerayla, 2 hafta da çektiği film; “El Mariachi” üçlemesinin ilk halkasını oluşturuyor haliyle. Özellikle kamera hareketlerinin başarısıyla, dev bütçeli aksiyon filmlerindeki aksiyon sahnelerinden bile daha iyi ve daha gerçekeçi sahnelere ulaşan yönetmen, özellikle müzikleri ve hikayesiyle samimi de bir ortam oluşturmuş. Her dakika Latin havasını tattığımız bu bağımsız film; Rodriguez’e Hollywood kapılarını açtırmıştır.

  • November76 diyor ki:

    ‘Ordinary People’ {Sıradan İnsanlar – 1980} / Robert Redford

    Bireylerinden birini kaybeden bir ailenin aile içi iletişimde yaşadıkları problemler üzerine odaklanan kaliteli bir dram filmiyle başlamış Redford yönetmenlik kariyerine. Timothy Hutton, Donald Sutherland ve Mary Tyler Moore’un etkileyici oyunculukları ile adeta görel bir şölen olan ‘Ordinary People’, Redford’a En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscarı ile Timothy Hutton’a En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarını kazandırmış, hem de Scorsese’nin ‘Raging Bull’ {Kızgın Boğa} filmi gibi güçlü bir rakibe rağmen. En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü de kazanan film aynı zamanda Altın Küreleri de toplamış.

  • kadir503 diyor ki:

    Yazı Tura {2004} / Uğur Yücel

    Genellikle oyuncuğuyla taıdığımız Yücel’in iki TV dizisinden sonra çektiği ilk yönetmenliği. Filmde; askerden dönen iki arkadaşın, askerden önce bıraktıkları hayatlarına dönme çabası anlatılıyor. Film boyunca Avrupa sineması hissiyatı veren Yücel; filmde birçok amatör oyuncu da kullanarak, oldukça doğal ve samimi bir filme imza atmış.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Body Heat’ {Sıcak Vücutlar – 1981} / Lawrence Kasdan

    Hollywood başarılı senaristlerinden Lawrence Kasdan’ın bu ilk yönetmenlik denemesi, bana göre, yönetmenliğini yaptığı filmlerin de en başarılısı. Erotik bir başlangıçtan sonra film; esas rengini belli ediyor. Modern noir örneklerinden sayabileceğimiz filmde özellikle de “Double Idemnity”nin etkisi büyük.

    Çapkın bir avukatın, zengin bir iş adamının karısıyla yürüttüğü yasak ilişki giderek avukatımızın başını derde sokuyor. Bizlere Kasdan oldukça iyi bir gerilim sunuyor. Kathleen Turner’un çizdiği femme fatale portresi ise izleyenin aklından kolay kolay çıkmayacak cinsten.

    Bir ilk filme göre oldukça iyi kotarılmış bir film.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Who’s Afraid of Virginia Woolf’ {Kim Korkar Virginia Woolf’tan – 1966} / Mike Nichols

    “The Graduate” ile tanınan usta yönetmenin ilk önemli filmi aslında bu debut filmidir. Tiyatroya olan merakı bilinen Nichols, ilk filmini de Edward Albee’nin tiyatro oyunundan uyarlamış.

    Büyük bölümü kısıtlı bir mekanda geçen filmde; sorunlu karı-kocanın hastalıklı ilişkisine yeni evli bir çiftin misafir olması anlatılıyor. Nichols’un siyah-beyaz sinematografiyle çektiği film; 13 Oscar adaylığından 5′ini kazanmıştı.

    Kadın-erkek ilişkileri üzerine çekilmiş hala en iyi filmlerden biri kabul edilen filmde; -tiyatro uyarlamalarının zorluğunu kabul edersek- Mike Nichols oldukça iyi bir iş çıkarmış.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Orfanato, El’ {Yetimhane – 2007} / Juan Antonio Bayona

    Meksikalı Guillermo Del Toro’nun elinden tuttuğu Bayona’nın filmi bazı bölümleri birçok filmi andırsa da daha sonra kendine özgü havasını oluşturmayı başarıyor. Bir ilk filmde oldukça iyi bir gerilim ve atmosfer yakalamayı başaran yönetmenin, daha farklı senaryolardan daha etkili filmler çıkarabileceğini düşünüyorum.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘House of Games’ {Oyun Evi – 1987} / David Mamet

    Hollywood’un en başarılı senaristleri arasında gösterilen David Mamet’in ilk yönetmenlik denemesi ki hala en başarılı filminin de bu film olduğunu söylesem sanıyorum kimsenin itirazı olmayacaktır.

    Filminin senaryosunu -bekleneceği üzere- kendi yazan Mamet, filminin başarısında bu senaryonun etkisi büyük. Hiçbir şekilde izleyeni mantıksal boşluğa düşürmeyen senaryosunu, oldukça akıcı bir şekilde ekrana taşıyan Mamet; kasvetli, tedirgin edici atmosferiyle de filmin başarılı bir noir örneği olarak gösterilmesini sağlamış.

    Sorunlu kadın karakterinin, tesadüf üzere yer altı dünyasına girmesi üzerine kimseye güvenilmeyen gerilim dolu anlar da kendini gösteriyor.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Saturday Night and Sunday Morning’ {Sevişme Günleri – 1960} / Karel Reisz

    Çek asıllı İngiliz yönetmen Reisz ilk filmi olmasına rağmen son derece akıcı bir senaryoyla, oldukça iyi bir anlatım tutturmuş. Görüntüleri etkileyici bir şekilde kullanmış, siyahı ve beyazı, ışığı çok iyi kullanmış bu filmde. Görüntüler filme son derece gerçekçi bir hava katmış. Zaman zaman bir belgeseli andıran görüntüler, Nothingham sokaklarından olanca gerçekliğiyle çarpıcı kareler filmin çok önemli artıları. Yine ilk başrolü olmasına rağmen etkileyici bir oyunculuk gösteren Albert Finney filmin diğer bir itici gücü. Yönetmen filmde çok iyi bir karakter oluşturmuş ve Finney’ de bu karaktere harika bir şekilde hayat vermiş.

    Filmde ele alınan meseleler geniş kitleleri ilgilendiren sosyal meseleler. Yönetmen bunu olanca sadeliğiyle ve tüm gerçekçiliğiyle vermekte.

    İlk film olmasına rağmen son derece başarılı bir film, bir akımı temsil etme adına da son derece başarılı bir film olarak bakabiliriz filme.

    Yaşasın ‘Özgür Sinema’ mı desek!

  • November76 diyor ki:

    ‘Badlands’ {Kanlı Topraklar – 1973} / Terrence Malick

    50′li yıllarda geçen filmde Kit belirli bir işi olmayan 25 yaşında bir gençtir. Çöpçülük yaptığı sırada bir evin bahçesinde tanıştığı 15 yaşındaki Holly’ye aşık olur. Holly de ondan hoşlanmıştır ve görüşmeye başlarlar. Fakat babası bu ilişkiye sıcak bakmayınca Holly’nin gözü önünde Kit tarafından öldürülür. Ve birlikte kaçıp bir müddet ormanda yaşarlar, daha sonra gidecek bir yerleri ve yapacak bir şeyleri olmadığından sadece karınlarını doyurmak için yolculuk yaparlar. Tabii bu arada da Kit cinayetlerini sürdürür.

    1950′ler Amerikan toplumunun bir fotoğrafı gibi olan filmde Malick doğa belgeseli tadında kareler sunar. Bu ileriki yıllarda çekeceği filmlerde de doğa görüntülerine bolca yer vereceğinin işaretidir adeta. Filmin anlatım dili oldukça gerçekçi, görüntüler bir o kadar etkileyici… Amerikan toplumunu sınıf farklılıkları, katillere ve şiddete duydukları hayranlık açısından da eleştirmektedir. Hikayeyi kızın ağzından anlatan yönetmen, kızın bakış açısı ile filme psikolojik bir derinlik de katmıştır.

    Malick daha ilk filmi kült mertebesine erişmiş, uzun aralıklarla çektiği diğer üç filmiyle de ilgi toplamış ve kendine has fanatikleri bulunan sıra dışı ve yetenekli bir yönetmen.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘House of Games’ {Oyun Evi – 1987} mükemmel bir kara film gerçekten. Üretken senaristimiz ilk filmin çıtasına bir daha da ulaşamadı fakat, katılıyorum sana Kadir.

    ‘The Maltese Falcon’ {Maltese Falcon} / John Huston – 1941

    İlk filmle tam 12′den vurmak diye buna denir işte. İyi başlanır da bu kadar mı iyi başlanır! Her şeyiyle klas bir film Malta Şahini! Aynı zamanda yönetmenimiz için (elbette biz izleyiciler için de) uzun ve başarılı bir kariyerin olduğu kadar güzel bir ortaklığın da ilk halkası. “Bogi” ile olan ortaklıklarından bahsediyorum elbette.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Ascenseur pour l’échafaud’ {İdam Sehpası – 1958} / Louis Malle

    Sinema tarihinden sıyrılıp gelen bu güzel film, siyahla beyazın estetik açıdan ne kadar güzel kullanıldığını göstermekte. Film bir ilk film olmasına rağmen; kusursuz işleyen senaryosu, iyi anlatımı ve iyi oyunculuklarıyla yıllara meydan okuyan bir klasik…
    Dönemin atmosferini başarılı bir şekilde verme yönüyle de takdiri hakeden bir film.

    Bu film hakkında söyleyebileceğim -ki bunu bilerek sona bıraktım- en son şey, filmin mükemmel müzikleri… Sırf Miles Davis’ in müzikleri için bile izlenebilir.

    Önemli ve kaliteli bir ilk film, ya da ben öyle düşünüyorum…

  • November76 diyor ki:

    Kasaba {1997} / Nuri Bilge Ceylan

    Kasabanın girişindeki yolda çocukların kasabadaki bir meczupla (Muzaffer Özdemir) alay ettiklerini görüyoruz ilk sahnede. Meczup önce anlamıyor, çocuklarla beraber yüzünde saf bir mutluluk sonra yüzü birden değişiyor hüzne doğru. Muzaffer Özdemirin bu kısa ve harika oyunuyla başlıyor film.

    Sonra çocukların okula gittiğini görüyoruz. Dışarıda lapa lapa kar yağarken tek derslikli kasaba okulundaki uzun ve ağır akan bir ders sahnesini izliyoruz taa hayatın içinden kopup gelen.

    Okul çıkışı iki çocuğun peşine takılıp tarlalarda bahçelerde dolaşıyoruz. Akşam oluyor çocukların ailesinin mısır tarlasının kenarında yaktığı ateşin başına oturuyoruz. Gece boyu kâh yaptıkları sohbete, kâh çocukların rüyalarına dalıyoruz.

    Hayatın içinde hissettiren bir film, izlemiyor da sanki yaşıyorsunuz. Görüntüler zaten muhteşem. Adeta görsel bir şiir olan filmde ailenin kendi aralarındaki konuşmalar o kadar doğal ki sanki kendi ailenizi görür gibi oluyorsunuz ve birlikte yaptığınız muhabbetleriniz aklnıza geliyor. Herkesin ayrı telden çaldığı, herkesin derdinin de düşünün de ayrı oldu o muhabbetleri ve nahoş tartışmaları.

    Sonra “Keşke!” diyorsunuz, “Keşke hiç dublaj yapmasaymış yönetmen filme!”

    Belki en iyi Nuri Bilge filmi olmayabilir ancak benim en çok sevdiğim Nuri Bilge Ceylan filmi.

  • milsin diyor ki:

    Mala Noche 1985 / Gus Van Sant

    “I wanna show this Mexican kid that Im gay for him” ( onun için gay olduğumu bu meksikalı çocuğa göstermek istiyorum )tüm filmi bu cümleyle özetlemek yeterlidir sanıyorum…film siyah beyaz çekilmiş ve filmde oynayan tüm oyuncuların ilk ve son filmleri… Tim Streeterın başka bir sant filminde neden oynamadığını merak ediyorum çok doğal ve güzel bir iş çıkarmış çok da yetenekli aynı zamanda beyazperdeye yakışan bir yüz gerçekten ilginç bir durum…

    filmimiz waltın ilk görüşte aşık olduğu johnny ve johnnynin yakın arkadaşı roberto arasında geçiyor… walt johnnyye aşık olmuş ve onu şiddetle arzulamaya başlamıştır onu elde etmelidir para teklif etmeside sonuç vermeyince o mala noche yi roberto ile geçirir… johnny kadınlardan hoşlanmaktadır ama waltın ona karşı olan ilgisini de kendi lehine kullanmaktan geri durmaz… ne onla ne onsuz durumu hasıl filmimizde…

    sonuç olarak güzel bir film var karşımızda santın en iyi 5 filmi arasına rahatlıkla gireceğini düşündüğüm çok sıkı bir bağımsız çalışma bir şekilde bulup seyredilmeli kaçırılmaması gereken bir ilk film…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Solo con tu pareja’ (1991) / Alfonso Cuaron

    En son fütüristik çalışması ‘Children of Men’ ile görücüye çıkan Cuaron da kariyerine iyi başlayanlardan. Bu filmi çekmeden önce asistan olarak pişmiş ve çeşitli kısa film denemelerinde de bulunmuş. Latin Sineması çıkışlı 1991 yapımı bu debut oldukça hoş bir filmdi bence. Aids meselesine de de parmak basan bir dostluk öyküsüydü.

    Tam 10 sene sonra, 2001′de gelen ‘Y tu mamá también’ {Ananı da} ile çıtayı daha da yükseltmişti Meksikalı yönetmen. O kendine has mizahını yine katarak…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘ Bound ‘ {Tuhaf İlişkiler – 1996} / Andy Wachowski & Larry Wachowski

    Son 10 yılda popüler sinemanın başyapıtlarından kabul edilen “The Matrix”in yaratıcıları Wachowski kardeşlerin elinden çıkan bu noir bence kardeşlerin en iyi filmi.

    Caesar(Pantoliano)’in kontrolünde mafyanın elinde bulunan Violet(Jennifer Tilly)’in kaldığı dairede kalan sert, güçlü kadın görünümündeki tamirci Corky(Gina Gershon) ile başlayan aşkları sonrasında içerisinde yer aldığı mafyanın parasını ele geçirme planları üzerine kurulu olan film; dolambaçlı, entirika ve gerilim dolu senaryosu ve etkileyici görselliğiyle öne çıkıyor.

    Wachowskilerin Matrix serisinde kullandıkları çok meşhur kamera açılarını ilk olarak bu filmde denediklerini de ekleyeyim. Son olarak kara film tutkunları kaçırmasın derim bu debutu.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Boy Meets Girl’ {Oğlan Kızla Tanışınca – 1984} / Leos Carax

    Carax’ın Denis Lavant’ın oynadığı Alex karakteri üzerine çektiği üçlemenin de ilk halkası olan yönetmenn bu debutu; aşk, kadın-erkek ilişkileri ve hayatın anlamı üzerine söyledikleriyle dikkat çekiyor.

    Alışıla gelmiş kalıpların dışında bir anlatım tutturan Carax’ın filminde Fransız Yeni Dalgası’nın etkisi göze çarpıyor. Siyah-beyaz sinematografisi ve düşündürücü replikleriyle akıllarda yer edinen bu ilk filmi; -belki de üçlemenin en zayıfı olsa da- görmekte fayda var.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘District 9′ {Yasak Bölge 9 – 2009} / Neill Blomkamp

    Peter Jackson’un prodüktörlüğünde, Güney Afrikalı Blomkamp’un bu ilk filmi ABD’de vizyona girdiğinden beri yılın en etkili filmlerinden biri olduğunu konuşuluyordu ki, izledikten sonra benim kanaatimin de bu yönde olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

    Bilim-kurgu türüyle aksiyonu birleştiren film; bir sebepten ötürü dünyada kalmak zorunda olan uzaylıların insanlarca yerleştirildiği -bir mülteci kampını andıran- ’9. Bölge’ adı verdikleri giriş ve çıkışları büyük bir şirket tarafından yönetilen ‘madur’ durumdaki uzaylı ırkının ölüm kalım mücadelesini anlatıyor. Uzaylıları hiç görmediğimiz bir şekilde perdeye yansıtan Blomkamp, elinde hiç de kolay olmayan bir senaryo olmasına rağmen istediklerini oldukça iyi bir şekilde ekrana yansıtmasını başarmış. Türdeşleri gibi görsel efektlere dayanan bir film çekmek yerine oldukça insancıl(uzaycıl mı desek:), daha doğrusu manevi değerler üzerine bir film çekmiş. Belgeselleri andıran kamera tercihi hem filmin sahiciliğini artırdığı gibi hem de filmin bir stüdyo filmi olduğunu unutturmuş ayrıca. Tabii bunun yanında yönetmenin aksiyon sahnelerindeki ustalığı da gözden kaçmıyor. İnsanın James Cameron musun be mübarek diyesi gelmiyor değil hani:)

    Son olarak Afrikalı yönetmenin filmin yapımcısı Peter Jackson ile bu filmden önce çektikleri bir kısa filmin bulunduğunu ve filmin bu Cuma gecikmeli olarak ülkemizde vizyona gireceğini de ekleyeyim.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Kurz und schmerzlos’ {Kısa ve Acısız – 1998} / Fatih Akın

    Kendisi gibi Almanya’daki Türklerin yaşamlarına kamerasını çeviriyor bu ilk filminde Akın. Daha sonraki filmlerinde de o çok iyi tanıdığı sosyal çevreyle alakalı filmler çeken yönetmenimiz; bu filminde bir grup arkadaşın suçla oıan ilişkisini anlatıyor.

    Özellikle Martin Scorsese’nin suç filmlerini andıran bir yapıya sahip olan film; arkadaşlık, sadakat gibi manevi değerler üzerine kurulu etkileyici bir ilk film. Ayrıca Almanya’daki Türk sinemacılarımıza da(bknz. Özgür Yıldırım ve Chiko) ön ayak olmuş bir film ve yönetmen Fatih Akın.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Nan va Koutcheh, benim ilk sinema deneyimimdi ve çok da zordu. Küçük bir çocuk, bir köpek ve profesyonel olmayan bir ekiple çalışmak zorundaydım. Ekibin tek profesyonel üyesi olan görüntü yönetmeni de sürekli azarlıyor ve şikayet ediyordu. Aslında bir bakıma haklıydı; çünkü, onun alışkın olduğu film anlayışını sürdürmüyordum.”

    ‘Nan va Koutcheh’ {Ekmek ve Sokak – 1970} / Abbas Kiarostami

    İran’ın dünyaca ünlü yönetmeni, kariyerine on bir dakikalık kısa filmle başlamış. Süresinin kısalığına rağmen ardından gelecek filmlerinin de habercisi sanki: Çocuklar, taşra yaşamı, minimalizm…
    Bir elinde ekmek, bizim Mardin yörelerini anımsatan dar sokaklar boyunca evine doğru yürüyen küçük bir çocuğu ve peşine takılan köpeği izleyeceğiz.

    İran ve ilk filmler demişken…

    Samira Makhmalbaf’ın -yirmi yaşında imza attığı- debut filmi ‘Sib’ {Elma – 1998}, Cuma geceyarısına doğru Trt 2′de olacak.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Shallow Grave’ {Mezarını Derin Kaz – 1994} / Danny Boyle

    Son yıllarda İngiliz sinemasından çıkan en önemli sinemacı olarak 7. sanatta yer bulan Danny Boyle’un bu ilk filmi yönetmenin daha sonraki filmlerinde de öne çıkacak oyuncuların ve kullanacağı tarzın da bir habercisi.

    Adını tüm kitlelere duyurduğu ikinci filmi ‘Trainspotting’de de çokça yer bulan İngilizlere has mizah ve karakter üzerinde verilen gerilim ‘Shallow Grave’de adeta tavan yapıyor. Arkadaşlık ilişkileri üzerine felsefe yaparak başlayan filmimiz -ki yine benzer repliklerle son bulur- tüm olaylar boyunca arkadaş ilişkileriyle ‘para’nın insan yaşamındaki yerini zekice sorguluyor.

    Kara filmleri kıskandıracak filme hakim olan tedirgin havanın yanı sıra kullandığı mizah ve unutulmaz finaliyle de oldukça doyurucu olduğu gibi Boyle’un hala en iyi filmlerinden de biri “Shallow Grave”.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Blood Simple.’ {Kansız – 1984} / Ethan & Joel Coen

    Bu filmi çektiklerinden beri, aradan geçen once yıla rağmen, sinema anlayışlarından hiçbir taviz vermeden dimdik ayakta duran ender yönetmenlerden Coen kardeşler.

    Birçok ilk filme göre hemen her açıdan benzersiz bir ustalıkla süslü bir neo-noir denemesi filmimiz. Kara filme tutkunluğu hemen her filminde göze çarpan Coenler kardeşler; bu filmle amaçladıkları gibi klasik noir kalıplarını filmin geçtiği döneme uyarlayıp bir bakıma modernleştirerek izleyene unutulmaz bir gerilim yaşatıyorlar. Frances McDormand dışında diğer oyuncular belki biraz karakterleriyle bütünleşme konusunda zorluk çekiyor gibi dursa da film zaten geniş çaplı bir karakter incelemesine başvurmadan yaşananları izleyene yaşatma amacını mükemmel bir biçimde yerine getirir.

    Karanlık bir iç araç görüntüsü içerisinde evlilik problemleri ve aşığıyla kaçma planları yapan bir femme-fatale silüeti varmış gibi görünse de Coenler ne kadar iyi bir senarist olduklarını da gösterdikleri bu ilk filmlerinde izleyici filmin hemen her bölümünde ters köşeye yatırırlar.

    Cinayetler işlenir, paralar çalınır, kimsenin kimseye güvenemediği bir dünyada gerilimin dozajı artar…

    “Kansız”; Coen kardeşlerin hala en iyi işlerinden biri!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Das blaue Licht’ {Mavi Işık – 1932} / Leni Riefenstahl

    (* İzlemeyenlerden, sadece son paragrafı okumaları rica olunur.)

    Riefenstahl, bu ilk yönetmenlik deneyiminde -aldığı dağcılık eğitiminin katkısıyla- Junta’yı da kendisi canlandırıyordu.

    Öykü, İtalya’nın Santa Maria isimli bir köyünde geçiyor. Bir efsane dolanmaktadır köylüler arasında. Karşıki dağlarda, çoban çocukla birlikte yaşayan Junta isimli garip kızdır tüm söylencelerin kaynağı. Her köye inişinde ahalinin meraklı ve tedirgin bakışlarına hedef olan bu gizemli kadının, lanetlenmiş bir cadı olduğu düşünülüyor. Zira onun “giz”inin peşinden dağlara tırmanmaya çalışan bütün erkekler ölmüştür. Söylencenin/lanetlenmişliğin bir diğer kaynağıysa, her dolunayda dağın zirvesinde beliren ve köylüye kapı pencere kapattıran mavi bir ışık halesi.

    Film, sözlü efsanelerden beslenirken; doğada ve Junta’da kendini gösteren ilkel “saflığın”, Vigo’da ifadesini bulan “medeni” vahşiye kurban gidişini anlatıyor aslında. Almanya’dan gelen entelektüel ressam Vigo, efsaneye sık sık kulak misafiri oluyor. Derken bir olay neticesinde yakınlaşmayı başardığı bu yabani kızın dağına misafir olmayı başarıyor. Junta’yı “ehlileştirmeye” çalışan bu adam (şövalesine resmini çiziyor.) önce kızın gönlünü, sonra da -köylüyle işbirliği yaparak- mağarasında sakladığı değerli gümüş kristalleri çalacaktır.

    Film, tabiatın cömertçe kullanılışıyla (dağlar, şelaleler, geniş düzlükler…) 1954 seneli son filmi ‘Tiefland’a çok benziyor. Öte yandan içerik anlamında olmasa da teknik ve sinemasal bağlamda Nazi dönemi çalışmalarındaki ustalığın habercisi gibi. Gündüzü gece gibi gösteren (Nuit Americaine) çekimler, son sahnelerdeki -acı ve sefahatin ard arda sunulduğu- paralel kurgu vs…
    Öte yandan yönetmenin Hitler’in dikkatini çektiği film denir Mavi Işık için. Weimar Cumhuriyeti’nin yerini III. Reich’e bırakmaya hazırlandığı dönemler… Yapımdaki “yüksek dağları”, Germen ırkının/ruhunun irtifasına gönderme şeklinde değerlendirmiş Führer.:) Bu filmin akabinde tanışmışlar. Sonrası malum!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘À propos de Nice’ {Nice Hakkında – 1930} / Jean Vigo

    Otuzunu bile bulmayan kısacık ömrüne, ‘Gelip Geçen Çatana’ {L’atalante}, ‘Hal ve Gidiş Sıfır’ {Zéro de conduite} gibi muhteşem filmler sığdırmış bir yönetmen Jean Vigo. Şairane Fransız Sineması’nın saygıyla anılası isimlerinden bir tanesi.

    À propos de Nice, Vigo’nun yarım saatlik debutu. İsminden de anlaşıldığı üzere Nice kentine vizör tutuluyor. Hiçbir konuşma/altyazı barındırmayan; sadece görüntülere yaslanan; şiiri o görüntülerle yazan bir belge/film.

    Hemen ertesi yıl gelen ve tamamı havuzda geçen 9 dakikalık kısası ‘Taris, roi de l’eau’, Fransız yüzme şampiyonu Jean Taris’in bir müsabakaya hazırlanışını estetik görüntülerle yakalıyordu. Aynı estetizen tavır, fazlasıyla var bu debutunda. Şehrin kuşbakışı görüntüsünü, bir casinonun içinin ve palmiye kumsallarının takip ettiği açılış kısmından itibaren nefis kareler izliyoruz. Nice’nin, zenginliğin ve sefaletin kol kola gezdiği mekanlarında gezintiye çıkıyoruz. Günlük yaşamı onlarla beraber adeta biz de soluyoruz.
    Kamera açıları ve çekimlerse tek kelimeyle muhteşem.

    Yine daha sonraki filmlerinde de göreceğimiz üzere, sistemle ve burjuvaziyle ‘dertleri’ olan bir yapımdır.

    Bana göre son derece iyi ve olgun bir ilk filmdir. Şiirsel Gerçekçiliğin de müjdecilerindendir.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Ossessione’ {Tutku – 1943} / Luchino Visconti

    İtalyan Yeni Gerçekçiliğine hizmet eden yönetmenlerden Visconti’nin bu ilk filmi akımın tormucuklandığı yıllarda çıkan ve akımın birçok özelliğine rastladığımız, birçok ülkede yasaklanmış(ABD’de 76 yılında prömiyeri yapılmış) bir film.

    James M. Cain’in “The Postman Always Rings Twice” adlı ünlü kitabından serbest bir uyarlama yapan Visconti; yollarda sürten evsiz barksız, iş arayan Gino ile mutsuz Giovanna arasındaki aşk ve sonrasında yaşanan olaylara kamerasını doğrulttuğu gibi fonda İtalya’nın sorunlarına da yer veriyor.

    Dönemin tahlilini çok iyi bir şekilde ekrana yansıtan yönetmen; daha karşılaştıkları ilk anda işleyecekleri suç kendisini belli etse de hikayesini olabildiğine özgün ve izleyene beklenmedik olaylar yaşatarak anlatıyor. Hikayenin ve kameranın gücü kadar rollerinde harikalar yaratan yönetmenin ‘Beyaz Geceleri’nde de melonkolik bir rolde izlediğimiz Clara Calamai(Givoanna) ve ‘Senso’da da izlediğimiz Massimo Girotti(Gino) çiftinin uyumu filmin en etkili unsuru oluyor.

    Amerikan kara filmlerini kıskandıran hikayesi, karakter ve suç psikolojisinin incelenmesi, tutkulu aşkı ve ders verici finaliyle ‘Ossessione’ kolay kolay unutulmayacak bir ilk film!

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Nueve reinas’ {Dokuz Kraliçe – 2000} / Fabián Bielinsky

    Dolandırıcıların hele ki profesyonel dolandırıcıların hikâyeleri genelde ilgi çekici olmuştur çoğu izleyici için. Dolandırıcılık filmlerinin başyapıtı olarak nitelendirebileceğimiz “The Sting”le bu tip filmler hem çoğalmış hem de bu film çokça taklit edildiği gibi bir prototif görevi üstlenmiştir.

    Aramızdan genç yaşta göçüp giden Arjantinli yönetmen Fabián Bielinsky’nin ilk filmi ‘Dokuz Kraliçe’ de işinin ehli bir dolandırıcıyla, hapisteki babasına para bulmak için dolandırıcılığa kalkışan yetenekli bir çaylağın birkaç günlük ilişkisini anlatıyor. Yaşlı-genç, zengin-fakir demeden önüne geleni dolandıran birine güvenmek zorunda kalan ihtiyaç sahibi karakterimiz ile hem komik hem de gerilim dolu bir maceraya çıkıyoruz. Tabii bazen hiçbir şey görüldüğü gibi olmuyor:).

    Birçok dolandırıcılık filmi gibi oldukça eğlenceli olan ‘Dokuz Kraliçe’ ilk film ve senaryosunu yazan bir yönetmen için oldukça orijinal ve başarılı bir yapım.

    Steven Soderberg’in çırağı Gregory Jacobs’un çektiği re-make’si ise iki film çekip hayata veda eden Arjantili sinemacının debutunun yanından bile geçemiyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Anaparastasi’ {Yeniden Canlandırma – 1970} / Theodoros Angelopoulos

    Angelopoulos’un uzun metrajlı ilk filmi.

    Bir yönüyle sonraki kariyerinin ipuçlarını barındırırken; bir yönüyle de filmografisinde farklı bir yerde konumlanıyor.

    Yunanistan’ın merkezden uzak bir köyünde geçen film, minimalist anlatımı ve bu anlatımı destekler tarzdaki boş köy sokakları / yağmurları; sinematografik görüntüleri (kır, deniz) ve nihayet kısım kısım yol sinemasına yaslanışıyla… tipik bir Angelopoulos filmi.
    Öte yandansa bir cinayeti tam merkezine oturtan ve kendisini film-noir’e yaklaştıran anlatımıyla söz konusu tipiklikten ayrılıyor. Suç/dedektiflik alt türüne dahil oluveriyor.

    Yıllar sonra -yağmurlu bir günde- evine, eşine ve çocuklarına döndüğünü gördüğümüz koca (Kostas), eşi (Eleni) tarafından öldürülmüştür. Eleni’ye bu ediminde bir suç ortağı yardım etmiştir: Aşığı Hristos… Filmde cinayeti hiç görmeyiz. Kendimizi daha 10. dakikada -birdenbire- polis ordusu arasında buluruz. Kadın ve aşığı, suç mahali olan evde dedektiflerce sorgulanmaktadır. Sorgu devam ederken (ve Atina’dan kalkıp köye gelen meraklı muhabirler de skalaya dahil olurlarken…), bir yandan da cinayetin hemen sonrasında gelişen serencama dönüşler yapılmaktadır. Cinayeti takip eden günlerde -suçluluk psikolojisiyle diyeyim kâfi- yakayı ele vermeleri ile sonuçlanan süreç, düz bir kurgu ile değil şimdiki zamanın ve geçmişin nöbetleşe yer değiştirdiği sahnelerle verilmektedir.

    Film, taşradan sunduğu pastoral manzaralar ve doğal yaşam enstantaneleri ile akıllarda kalıyor. (İranlı Dariush Mehrjui’nin ‘Gaav’ı -İnek- gibi…)

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Indian Runner’ {1991} / Sean Penn

    Oyunculuk kariyerinde olgunluk çağını oldukça iyi bir biçimde geçiren Sean Penn’in aralıklarla oturduğu yönetmenlik koltuğundan hiç de fena sonuçarla ayrılmadığı aşikar. Özellikle son filmi ‘Into the Wild’ ile çıtasını yükselten Penn’in bu ilk filmine bakarsak bunun pek de sürpriz olmadığını görmek mümkün.

    Filmin senaryosunu da yazan Penn; iyi bir eş, iyi bir evlat ve çevresi tarafından sevilen bir polis olan Joe(David Morse) ile hayatındaki herkesle, hatta kendisiyle dahi gel gitler yaşayan kardeşi Frank(Viggo Mortensen)’in ilişkisini anlatıyor. Vietnam’dan dönen arızalı Frank ile ağabeyinin yakınlaşması tahmin edileceği üzere pek de kolay olmuyor. Zira anne ve babasının ardı ardına gelen ölümleri iki kardeşi birleştirmek için anlamlı bir hale bürünüyor. Ana babanın ölümü sonrası ise bu iki kardeşin kendi ailelerini kurma ve Frank’in normal bir hayat sürme çabaları filmin odak noktası haline geliyor. Tabii bu hiç kimse için görüldüğü kadar kolay olmuyor.

    “Doğan her yeni bebek şu mesajı beraberinde getirir: Tanrı, henüz insanoğlundan ümidini kesmedi!” diyerek filmini bitiren Penn; bu sakin ama etkili aile dramında 70′lerin Amerikasının havasını tüm doğallığıyla soluturken, oyuncularından da üst düzey performanslar almayı ihmal etmiyor. Özellikle Viggo Mortensen uçarı performansı pek popüler olmasa da oyuncunun çizdiği hala en iyi kompozisyonlardan. Hollywood’un 90′larda aranan karakter oyuncusu David Morse’un yanı sıra filmin Patricia Arquette, Charles Bronson, Dennis Hopper ve hatta Benicio Del Toro gibi sürprizleri olduğunu da hatırlatayım.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Boyz n the Hood’ {Artık Çocuk Değiller – 1991} / John Singleton

    Kuşkusuz siyahî Amerikalılarla alakalı öyküleri ustaca ve olabildiğine fazlaca anlatan yönetmenlerin başında Spike Lee geliyor. Son dönemde bu konuya el atan az sayıda yönetmen arasında John Singleton da kendisine önemli bir yer edinmeyi başardı. Bu yerin en büyük temelinde de 2 dalda Oscar adaylığı kazandığı ilk filmi ‘Boyz n the Hood’un payı çok yüksek.

    Yönetmen Singleton’un yazdığı senaryonun kendi hayat deneyimlerine dayanmasının yanında otobiyografik bir yapısı da var. Hikâyenin tüm bu avantajlarının yanına filmin izleyeni tamamen filmin içerisine sokan anlatı yapısıyla mükemmel bir uyum gösteren Singleton’un sıcak atmosfer yaratımı filmin en takdir edilesi yanı oluyor. Birbirlerine ‘kardeşim’ diye seslenen siyahî gençlerin sonlarının da birbirlerinin getirdiğini söyleyen çarpıcı bir cümleyle açılan film üç arkadaşın yaşamlarından bir kesit sunuyor gibi gözükse de filmin esas derdi öne attığı bu tezin altını doldurmak. John Singleton da bunu layığıyla yerine getiriyor ve finalde filmin açılışındaki cümle daha anlamlı bir hale geliyor.

    Başta Cuba Gooding Jr. olmak üzere Laurence Fishburne, Angela Basset gibi oyuncuların yanı sıra rap yıldızı Ice Cube de saçma sapan filmlerde yer almadan önce bu rol aldığı ilk sinema filminde ışıl ışıl parlıyor. Hiç kuşku yok ki her şeyden önemlisi John Singleton bu çarpıcı ilk sinema filmiyle Spike Lee’nin ‘Do the Right Thing’ine alternatif siyahî bir getto filmine imza atması oluyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    El espíritu de la colmena {Arı Kovanının Ruhu – 1973} / Víctor Erice

    Acıların dumanının tüttüğü iç savaş sonrası İspanya’sının küçük bir köyünde geçen bu dokunaklı filmin merkezinde, savaştan ya da kötülüklerin kaynaklarından bihaber iki küçük çocuk var: Isabel ve Ana.

    Pişmanlıklarla dolu geçmişleriyle yaşayan mutsuz yetişkinlerin aksine, merak ve keşfetme arzusuyla yaşayan ve masumiyetleri henüz bozulmamış iki kardeş kasabaya gelen bir James Whale başyapıtı ‘’ Frankenstein’’ı izlerler. Bu film özellikle Ana’yı oldukça fazla etkiler. Yaşça kendisinden daha büyük olan ablasına Frankenstein’la ilgili sorar. Ablası Isabel de kendisine film boyunca hem Ana’nın hem de bizim aklımızdan çıkmayacak o şiirsel sözleri ifade eder. Sonrasında izleyeceğimiz Ana’nın yarı düşsel yolculuğu, bir zamanlar çocuk olmuş herkesin ruhuna ayna tutar. Tıpkı Ana’nın suyun yansımasında düşsel yolculuğunun zirvesine çıktığı o çok özel sahnede olduğu gibi…

    Ana ve Isabel’i canlandıran Ana Torrent ve Isabel Tellería’nın performanslarıyla devleşen film yetişkinlerin yarattığı canavarların yanında çocukların düşlerinde yarattıkları canavarların tıpkı onları düşlerinde yaratan çocuklar gibi masum kaldığının altını çizmekte. Usta işi görüntü yönetimi ve etkileyici müzikleriyle çocukların masumane dünyasını belki de en iyi şekilde anlayan ve onu en iyi şekilde anlatan filmlerden biri; şiirsel bir başyapıt!

    Eğer onun arkadaşıysan, onunla dilediğin zaman konuşabilirsin.
    Gözlerini yum ve onu çağır.
    “Ben Ana’yım.”
    “Ben Ana’yım.”

  • kadir503 diyor ki:

    “Arı Kovanın Ruhu”; Guillermo del Toro’nun en sevdiği filmmiş, zira bu güzelim filmin onun sinemasına etkileri de görmezden gelinmeyecek düzeyde.

    ‘A Bronx Tale’ {Günaha Davet – 1993} / Robert De Niro

    Geçtiğimiz yıllarda izlediğimiz CIA’in -gereğinden fazla detaylara dalarak- kuruluşunu anlatan “The Good Shephard” yönetmen De Niro elinden çıkma ilk filmi değildi elbet.

    Sayısız suç filminde De Niro’yu ağzım açık büyük bir hayranlıkla izlemiş biri olarak yönetmenliğe bir suç filmiyle başlamasını çok yerinde buldum. Lakin filmi bir De Palma ya da Scorsese çekti dense herhalde kimse şaşırmazdı. İşte öyle bir ustalık var De Niro’nun ilk filminde.

    Chazz Palminteri’nin aynı adlı oyunundan senaryolaştırdığı film; otobüs şoförü Lorenzo(De Niro)’nun oğlu Calogero’nun, yaşadıkları çevrenin mafya babası Sonny(Palminteri) ile yakınlaşıp pis işlere bulaşmasını engellemeye çalışmasını konu ediniyor. Tabii bunu yaparken 60′ların New York’unu, kutuplaşan farklı ırklarla suça bunlanmış kenar mahallerin de mükemmel bir biçimde tasvirini yapıyor. Özellikle Lorenzo’nun oğlu Calogero ile siyahi kızın aşkı üzerinden biraz hızlıca geçilse de ırkçılık etkili bir şekilde eleştiriliyor.

    Ne yazık ki son yıllarda perdede iyi projelerde göremediğimiz oyuncular kervanına katılan Chazz Palminteri ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu birkaç yıl sonra yer alacağı “The Usual Suspects”ten önce bu filmde kanıtlıyor. Aynı zamanda filmi uyarlayan Palminteri’nin kariyeri için de filmin önemi büyük.

    Yaşayan efsanelerden De Niro “A Bronx Tale” ile anlamlı bir baba-oğul ilişkisi sunarken, onu yıllardır izlediğimiz Bronx sokaklarından etkili de bir dönem filmine imza atarak iyi de bir yönetmen olabileceğinin sinyallerini veriyor.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘This Sporting Life’ {Bir Sporcunun Hayatı – 1963} / Lindsay Anderson

    50’li yılların sonunda İngiltere’de ortaya çıkmış “Free Cinema” akımının öncülerinden Lindsay Anderson’un, aslında bu akımın özelliklerinin tamamıyla gözükmediği, ilk filmi “This Sporting Life” hem başrol oyuncusu Richard Harris hem de yönetmen için oldukça önemli bir yere sahip. Aslında bir spor dramı olması karşın bu türün özelliklerinden kısmen farklı yöndeki yapısıyla da sporla alakalı filmler arasında farklı bir yerde olduğu aşikâr.

    Bir maden işçisi olan Frank’in tanınmış bir rugby oyuncusu haline gelişini anlatıyor film. Tabii benzerlerinin aksine Frank’in kazandığı şöhret ve para onun hayatını güzelleştirmek yerine yerle bir ediyor. Başarıyla gelen bu şan, şöhret Frank’in sadece hayatını değil kişiliğini de değiştiriyor bir bakıma. Aynı evde kiracı olarak yaşadığı hayatının kadını olarak gördüğü Margaret’i de kazanma şansını yitirmiş oluyor acı bir şekilde. Aslında filmde Frank’in rugby sporundaki başarısından çok Margaret’i kazanmaya olan tutkusunun üzerinde duruluyor. Çok sevdiği eşini trajik bir biçimde kaybetmiş, herkese mesafeli Margaret ile kendisine yeni bir yaşam kurma çabasında, her ne kadar çevresinde birçok insan yer alsa da istediği sevgiyi ve mutluluğu bulamayan Frank’in ruh halleri üzerinde olabildiğine sade ve sahici bir biçimde duruluyor. Başarılı karakter tahlillerinin dışında dönemin ruh halini, sıkıntıları da başarılı ve olabildiğine doğal bir biçimde yansıtılıyor.

    Değindiği konular dışında, belki de sinema tarihinin karakter olarak birleşmesi en imkânsız olup en başarılı çiftini canlandıran, birer Oscar adaylığı da alan Richard Harris(Ayrıca Cannes’dan ‘En iyi Oyuncu’ ödülü) ve Rachel Roberts’ın muhteşem performanslarıyla da unutulmayacak bir film!

  • paris-texas diyor ki:

    Following ( Takip – 1998) / Christopher Nolan

    null

    Kendisini yazar olarak tanımlayan ve kitabı için yazacak bir şeyler ararken insanları takip etme gibi paranoya tarzı bir alışkanlık edinen baş karakterimizin bir gün yine takip ettiği Cobb adında ki adamla tanışmasını ve işlerin seyrinden çıkışını izliyoruz.
    Klasik film kalıplarını başarıyla filmine dahil eden, kısıtlı bütçeyle çekilmiş olan Nolan’ın bu ilk filmi 3 zamanlı ilerleyerek hem konu olarak hem de kurgusu itibariyle izleyicisini çekmeyi başarıyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Mùi du du xanh’ {The Scent of Green Papaya – Yeşil Papayanın Kokusu} / 1993 – Anh Hung Tran

    Altın Aslan ve Fipresci ödüllü ‘Xich lo’ {Bisikletçi – 1995} ile çıkmamacasına belleklere yerleşen Vietnamlı Anh Hung Tran’ın ilk uzun metrajlı filmi: Yeşil Papayanın Kokusu…

    1951 senesinin Saygon’unda zengin bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışmaya başladığında 10, piyanist bir adamın yanına verildiği ikinci kısımda ise 20 yaşındadır ana kahramanımız Mui. Olayları Mui’nin gözünden izleriz. İlk bölümde bir aile dramı söz konusudur. Büyükanne, günlerini inzivaya çekildiği tavan arasında dua ederek geçirmektedir. Evin geçimini sağlayan anne ve yaşlı hizmetçi, Mui’nin en yakınındaki kişiler. Koca ise günlerini odasında enstrüman tıngırdatarak tüketen sorumsuz bir aylak.

    İki bölümden oluşan bu fena halde durağan film, belli bir konu da barındırmaz aslında. Her şey gerçek hayatta olması gerektiği gibidir: Yalın ve abartısız… Dram, dozundadır. Aşk da öyle… Mui, her iki bölümde de karşı cinse duyduğu ilgiyi içinde büyütür, dışarı yansıtmaz. Yaşama sevincini hep muhafaza eder. Bizler de onun gibi tüm olup bitenlere dışarıdan, sessizce müdahil oluruz. Sessizliği bozan, kuş cıvıltıları ve piyano sesleridir. Dinginlik, bilhassa ikinci bölümde tavan yapar. (Piyanist adamın nişanlısının eşyaları sağa sola fırlattığı ana dek…)

    Papaya ve yemek görüntüleri, karıncalar, kurbağa… Sadece kalplere ve kulaklara değil, tıpkı Bisikletçi’deki gibi gözlere de hitap eden bir filmdi. Minimal Sinema tutkunlarını bekliyor, bu Vietnam yapımı debut.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Fragmanını izlediğim ‘White Material’ (2009) filminde, Afrika’nın cangılında bir Isabelle Huppert görünce yazmak farz oldu. Zaman, hiç mi hiç değiştirmemiş auteur yönetmenimizi.

    ‘Chocolat’ {Çikolata – 1988} / Claire Denis

    Claire Denis, son dönem beğendiğim kadın sinemacılardan biridir. İstikrarlıdır, çizgisini bozmamıştır. “Yönetmen Sineması” diye bir şey varsa, o familyaya dahildir bence. Devamlı eşelediği bir konular evreni ve oturmuş bir tarzı vardır. En çok deştiği konulardan biri de, Kuzey Afrika-Fransa eksenli “göç” ve göçün doğurduğu uyum, yabancılaşma gibi sorunlardır. (1990 yapımı ‘S’en fout la mort’daki horoz dövüştüren Afrika göçmeni ikilimize selam.)

    Bu anlamda, debutu Chocolat için sinemasının tohumu denebilir. Bir taraftan karakter çalışmasıyken, bir taraftan da öykü anlatımını öne çıkarır. İkisini iyi dengeler. Afrika’ya, çocukluğunun geçtiği “sömürge” topraklara “geri dönüş” yapan bir kızın yüzleşimlerinden, gördüklerinden hareketle ırkçılık vb. hassas dinamiklere temas eder.

    İyi bir debuttu bana göre. TRT televizyonu şu dizilerden vakit bulup bir daha verse de izlesek.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Smukke mennesker (2010)

    Yönetmen: Mikkel Munch-Fals

    –>Fin filmi “Frozen Land”´a (2005) oldukça benziyor ama bnce ondan daha usta işi bir film..Ve başlar başlamaz seyirciyi tokatlamaya başlıyor..(şok üstü şok yaşadım)

    Modern Avrupa Toplumlarında gün geçtikçe kangrenleşmeye başlayan “Yalnızlığı” bu film kadar sert anlatanına rastlamadım..

    Üniversiteden bir arkadaşımın dediği gibi;

    “herkesin derdi o” (yalnızlıktan kurtulmaya çalışmak)

  • okaliptus80 diyor ki:

    İskandinav sineması, insanı ve yalnızlığı en saf haliyle işleyen sinemalardan biri.
    Buz Diyarı’nı sevmiştim, bu film de ilgimi çekti. Öyle bir anlatmışsın ki, çekmemesi zordu zaten. Teşekkürler Jef.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    saolasın hocam..

    birkaç debut daha ekleyelim buraya;

    ..

    “Le quattro volte” {Dört Defa} (2010)

    Yönetmen:Michelangelo Frammartino

    “Bu, yazıdan çıkan bir sinema değil, mekânlardan ve bedenlerin varlığından çıkan bir sinema.”

    Michelangelo Frammartino

    ->Sesssiz sedasız şekilde ilerleyen bir film (Tıpkı “Hukkle” (2002) gibi)..
    İlkel yaşamı yüceltiyor ve özümüze dönmemiz gerektiğini belirtiyor belki de..

    **

    “Adam & Paul” (2004)

    Yönetmen:Leonard Abrahamson

    –>İrlanda´dan toplumsal gerçekçi bir film..
    “Withnail & I” (1987)´´e de oldukça benziyor..
    Sokaklarda yaşamaya mahkum edilmişlere adanmış bir film..

    **

    “Chand kilo khorma baraye marassem-e tadfin” {Cenaze İçin Bir Kaç Kilo Hurma) (2006)

    Yönetmen:Saman Salur

    –>Bu filmle, Bela Tarr´´ın “Torino Atı” arasında parallelik kurulabilir..
    İkisi de Sessizlikten, hiçlikten besleniyor ve Doğa´nın -insanoğlunun yangın yerine çevirdiği dünyaya- öfkesini haykırıyor..

    …Filmde bir sahne var ki hakkaten iç parçalar…dediğim sahneyi izleyince anlarsınız zaten…

    –>Samuel Beckett´e selamımızı çakalım..

    “godot bugün gelmedi; ama yarın mutlaka gelecek.”

  • Jef _ Costello diyor ki:

    “Bir el tutmak istersin ya bazen, yada birine sarılmak. Malesef izin vermez buna hayat. Kendine sarılmalısın sende hayata inat!”

    Can Yücel

    **

    “Las acacias” {Akasyalar}

    Yönetmen: Pablo Giorgelli

    2011

    Bana sinemanın ne olduğunu hatırlatan bir film oldu..

    “Ruben” karakteri..İnanılmaz! Olağanüstü bir oyunculuk..

    Hümanist film yapacaksan böyle yapacaksın işte..”SEYİRCİYİ İSTİSMAR ETMEDEN”

    film de favori sahneme gelince;

    “Rubenin kamyonda sigara içerken bebeğin dumandan etkilendiğini hissedince sigarayı camdan atması”

    Sinema budur işte..İstediğim sadece “SAMİMİYET”..

    Başyapıt..

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Baxter (1989)

    Yönetmen:Jérôme Boivin

    “Kötü”, insanoğlunun ilk zamanlarındaki bütün durumlarında “bireysel”, “bağımsız”, “keyfi”, “alışılmamış” , “ öngörülmemiş” , “hesaplanamaz” anlamlarına gelir.
    (Tan Kızıllığı, Madde 9)

    –>”Baxter”, tıpkı “Kurdun Günü”, “Rastgele Balthazar”, veya “Kaspar Hauser” gibi “Vahşi Dünya” tasviri yapan bir film ..

    Fuller´in “White Dog”´unda köpeklerin bile köpeklikten çıkartılıp canavara dönüştürülüşünü izlemiştik..
    Bu dönüşümü İNSANOĞLU, bizzat “kendisi” yapmıştı..Çünkü o ilk suçu işledi ve dünyaya MAHKUM edildi..Çünkü onun doğası KARANLIK..

    **

    Filmden bir replik;

    “Asla itaatkar olmayın”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Fear and Desire’ {Korku ve İstek – 1953} / Stanley Kubrick

    Belirsiz bir zaman, belirsiz bir ülke, bir orman… Dört asker, düşman hattının tam ortasında kalmışlardır. Amaçları, yakalanmadan ve nehir vasıtasıyla güvenli bölgeye geri dönmektir. Derken içlerinden birinin gördüğü ve saplantı haline getirdiği bir düşman generali, sal ile kaçış planını değiştirmelerine neden olur.

    Kubrick’in uzun metrajlı ilk filmi. Savaşın, birey üzerindeki yansımalarını psikolojik ve felsefi söylemlerle dile getiriyor. Savaş filminden ziyade bir “karakter” çalışması denebilir. Rahatsız edici sahneleri de yok değil fakat. Öte yandan, askeri bürokrasi üzerinden bir sınıf eleştirisi de gözden kaçmıyor. (İçlerinden birinin general tasviri…) Bu yönleriyle ‘Paths of Glory’in habercisi denebilir.
    Tıpkı ‘Barry Lyndon’ gibi bir de dış ses (anlatıcı) var filmde. Şiirsel ve varoluşsal kelamlar ediyor.

    Yönetmenin borç paralarla kotardığını bildiğimiz bu debuta, yakın zamanlara dek ulaşmak kolay değildi. Çünkü Kubrick filmi beğenmeyip toplatmıştı.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Pervyy uchitel’ {İlk Öğretmen – 1965} / Andrey Konchalovskiy

    Konchalovskiy, bana hep “keskin bıçak” bir kariyeri hatırlatır. ‘Maria’s Lovers’ öncesi imza attığı sanatsal Sovyet dönemi filmleri; söz konusu filmden başlayarak yelken açtığı ticari Amerikan dönemi… ‘Siberiade’ (1979) ila ‘Tango ve Cash’ (1989) filmlerinin aynı yönetmenden çıktığına inanmak güç :)

    Rus yönetmen, debut filminde bir nevi başyapıtı Siberiade’nin provasını yapmıştı.

    Rus Sineması’nın Vurun Kahpeye’sidir bu film. 1920′lerin başında, devrimin taze günlerinde geçiyordu. Bir öğretmen, Orta Asya havalisine gidiyor; buradaki cehalet ve karşı-devrimle mücadele ediyordu. Aileler, çocuklarını okutmak istemez. Köy, atıl düzenini bozan öğretmene cephe alır. Lenin aşığı ve devrim çoşkusuyla dolu erkek öğretmenimiz, bir yandan da karşı-devrimci dediği ağa-bey takımıyla kavga eder… 1917 devriminin kuruluş sancıları ve iç çatışmalar, bir köyde vücut bulmuştur adeta.
    Ahır gibi bir yeri derslik olarak kullanan öğretmenin, körpe dimağlara sosyalizm aşıladığı sahneler akılda kalıcıydı.

    Cengiz Aytmatov uyarlaması olduğunu belli eden bir filmdi. (Altınay isminde kız öğrenci, Orta Asya Türk gelenekleri, toprak adamının bürokrasiye uzaklığı vs.)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Proof’ {Kanıt – 1991} / Jocelyn Moorhouse

    Avustralya Sineması’ndan bir “karakter çalışması” denebilir. İnsan psikolojisine inilir, güven-dostluk-sadakat gibi sınavlardan geçilir.

    Dar bir banliyö çevresinde (ev/lokanta/park) geçen film, aynı şekilde dar bir karakter üçgeniyle sınırlı. Kısaca tanırsak;

    Martin (Hugo Weaving): Doğuştan kör ana karakter. İçgüdüleri haliyle yüksek. Yaşama tutunduğu 2 dalsa; köpeği ve fotoğraflar. Çektiği fotoğrafları başkasına tarif ettiriyor ve gerçeği muhayyilesindekiyle kıyaslıyor; bu şekilde hayatın kıyısına “kanıt” palamarıyla tutunuyor. Ana sorunuysa, güven. Ona yalan söylenmemesi.
    Celia (Genevieve Picot): Martin’in ev işlerini yerine getiren ve ona tutkuyla bağlı, fettan kadın. Obsesif ama tek yanlı bir tutku.
    Andy (Russell Crowe): Martin’in güvenini kazanan ve bu sayede ‘fotoğraflarını tarif eden’ makamına yükselen yeni arkadaş. 3. şahıs.

    Film, bu noktada duygusal derinliği de arkasına alarak, ilk paragraftaki patikadan ilerler.

    Hugo Weaving’in oyunculuğu görmeye değer.

    Flashback sahneleri ise hikayenin karanlıkta kalan, yeterince işlenemeyen tarafı.

    İddiasız ama iyi bir film izlemek isteyenlere.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Charles mort ou vif’ {Charles, Ölü Ya da Diri – 1969} / Alain Tanner

    İsviçreli yönetmenin debut filmi.
    Altın Leopar ödülünü de almış.

    Konu;
    Charles De isimli bir iş adamı, sektördeki değişime ayak uyduramaz ve boşluğa düşer. Tüm burjuva “bağlarını” geride bırakıp bir otele yerleşir. Sonrasında 68 figürü bir çift ile tanışır. Ve onların küçük komününde yaşamaya başlar (hippi kızı da ziyaretlerine geliyor arada). İş adamı oğlu ise babasını aramaktadır.

    Filmlerinde sık sık çağdaş dünyadaki bireyin yabancılaşmasını ve kimlik arayışlarını dert edinir Tanner. Charles mort ou vif, o anlamda sinemasına da iyi bir giriş olarak izlenebilir.

    Onun “arayış” içerisindeki bireylerinin idealleri vardır ama pek de ulaşamazlar. Çünkü mevcut gerçekler engel olur. Farklıyı bastırır. Mesela burada da daha ilk sahnede kendini belli eder bu. İş adamımız ile yapılan röportajda, eski ve yeni kuşaklar arasındaki ayrışmayı net görürüz. Oğlunda ifade bulan yeni kuşağın iş dünyasına bakışı daha pragmatisttir, acımasızdır… Yine görüyoruz ki iş adamımız, daha 20′sinde başına buyruk yaşamak istemiş ancak okul bitince kendini otomatikman babasının fabrikasında bulmuş.
    Hakeza düzenin dışında yaşayan 68′li entelektüel ve anarşist (adam bolca Bakunin’den alıntılar yapıyor) çift… İş adamımızın otomobilini -onun da onayıyla- uçurumdan yuvarlarlar. Kız, “şehirleri sadece yağmur ve karlı zamanlarda severim” der.

    Dönemin nabzını ardına almış, çarpıcı finalli, güzel bir film. Yeni Dalga stili de (doğal dış çekimler) buram buram hissediliyor.
    Ya da bir Alain Tanner filmi desek de olurmuş :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Aniki Bobo’ (1942) / Manoel de Oliveira

    Portekiz Sineması’nın ustasından iyi bir film.
    Yeni Gerçekçiliğin dert edindiği temaları, şiirsel tonlarla aktaran bir filmdi. Kaldırım Çocukları ve Milano Mucizesi’nin kaynaştırılmış hali bir nevi. Toplumsal trajediyi, düşsel/iyimser ışık ile katık ederek, arada bir yerlere konumlar kendini.
    Porto sokaklarında ve baştan sona “çocukların dünyasında” geçen bir filmdi: Dirsek çürüttükleri okul sıraları, ilk aşkları, oyunları, kavgaları… Nihayet güneşin yeniden doğduğu umutlu finali…

    ———

    ‘El-haimoune’ {Çöl Gezginleri – 1986} / Nacer Khemir

    Tunuslu rejiörden, zaman mefhumunun takvimsel olarak karşılığını bulamadığı bir eser. Filmin Kuzey Afrika`da geçtiğini biliyoruz ancak hangi aralığa konumlandığını kestiremiyoruz.

    Bir çölün hemen yamacındaki köyde geçen filmin ana kahramanları, yeni tayin olmuş bir öğretmen, öğretmenin akıl danıştığı şeyh ve küçük bir çocuk… Metafor dolu hikaye, yönetmenin şair/masalcı kimliğinin hakkını tam anlamıyla temsil ediyor. Film, Arap/İslam kültürünün otantik kimi öğelerinden de yararlanarak, şiirsel/sembolik tonlarla akıyor da akıyor. Görüntü yönetimi, Güvercinin Kaybolan Kolyesi`nde de olduğu üzre tatmin edici. Masalsı yön (sayfadaki kadının çöldeki canlı aksi, ayna…) ve “efsaneler”, Khemir filmlerinin olmazsa olmazı. Burada da lanetli olduğuna inanılan eski bir kitaptaki yazılanların peşinden sürüklenerek çölde hazine arayan gezginler vardı.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Qing shao nian nuo zha’ {Rebels of the Neon God – 1992} / Tsai Ming-liang

    İyi bir debut. Yönetmenin sineması, neredeyse tüm abecesini icra etmiş. Yine insanlar birbirlerine fark ettirmeden değip geçiyor, kentin örtüsü yalnızlığın üzerini kapatıyor, evleri su basıyor. İletişimsizlik teması, sonraki filmleri kadar rafine değilse de, kendini hissettiriyor. Ayrıca nedir bu Tayvanlının “su” takıntısı :)

    İki paralel öykü var filmde. Bir yanda, Ah Tze ve Ah Bing adlarını taşıyan ve geceleri iş tutan mobiletli 2 hırsız arkadaş (bir de kız var hayatlarına giren); diğer yanda üniversite sınavına hazırlanan ve babası taksi şoförü olarak çalışan Hsiao-Kang (yönetmenin bu fetiş karakterini, fetiş oyuncusu Kang-sheng Lee canlandırıyor). İki öykü de sessiz ve sakin akıyor, bazen köpürse de. Tabii akan yatak, bir yerde birleşiyor da. Ancak bu kesişim de yine “sessizce” yaşanıyor, hatta tek taraflı: Hsiao-Kang, bir sebepten ötürü dershaneyi asmış, intikam seferine çıkmıştır.

    Işıl ışıl Taipei ve boşluk içinde/asi bir gençlik diye özetlenebilir. Filmdeki karakterlerin bir gelecek umudu yoktur. Kurbanlarını yaratan hızlı Taipei, onlara ışığından vermez. (o ışık elbet başka mahfillere fazlasıyla düşüyordur, görmesek de)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Magdanas lurja’ {Magdana’nın Eşeği – 1956} / Tengiz Abuladze

    Gürcü yönetmenin, tabiatın kalbinden süzülüp gelen şiiri. Bir köyde geçen duru film.

    Konu: Çocuklar, bir tüccarın yolda kaderine terk ettiği yaralı eşek buluyor. Yoğurt satarak 3 çocuğuna bakan yoksul Magdana da ikna edildiğinde. Eşek, yeni ve sevecen sahiplerini buluyor…

    Filmde yoksulluk bazen candan bezdirici çizilse de, yine de dayanışma ve hayata tutunma/mücadele ağır basar… Bazen iki farklı kesimi de karşı karşıya getirir yönetmen. Kötülüğü, bencilliği eleştirir. Emeği, sevgiyi kutsar.
    Çocuklara da öyküde fazlaca yer ayırmıştır.

    Doğa, kah büyüleyicidir kah hüzün unsurudur filmde. Eşek de başlı başına insanı hüzünlendirmez mi zaten. Cefakar hayvandır ama kıymeti bilinmez pek. Bir at gibi asil değildir ve horlanır. Ama emektir eşek. Vefadır. Ne ki kıymetini bilenler de vardır. Bu filmdedir :)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Tales from the Gimli Hospital’ (1988) / Guy Maddin

    Bir Guy Maddin filmini konudan girerek yorumlamak öyle güç ki. Manasız da zaten.

    Yönetmenin fena halde imgesel/sürrealist sinemasına iyi bir başlangıç denebilir bu debut için… Kanadalı yönetmenin sinemasına baktığımızda, öncelikle yoğun bir deneysellik göze çarpar. 20′lerdeki Fransız izlenimcilerini hatırlatırcasına, art arda kolajlar akar ve öylece bakakalırız. Ayrıca filmlerinde hem Sessiz Sinema estetiğine saygı duruşları, hem de Dışavurumcu etkilenmeler görülür.
    Bu debut, her üçünü de barındırıyor. Rüya/halüsinasyon sahneleri son kısıma doğru Lynch’ı ve Bunuel’i aratmazken, Dışavurumcu öğeler de yoğunluk kazanır. Duvardaki kocaman gölgenin, yerdeki küçük kıza uzandığı kare mesela. Çok şıktı.

    Bir hastane’yi merkeze alarak sayıklama halli öykü anlatmaya ve bunu biçimsel gövde gösterisine çevirmeye yabancı değiliz. Teinosuke Kinugasa, ürkütücü ‘Kurutta ippêji’ (1926); Wojciech Has ise ‘Sanatorium pod klepsydra’ (1973) filmlerinde bir benzerini gerçekleştirmişlerdi. Yani Maddin, yeni bir şey söylemiyor. Ama kamerası, hastalıklı bedenleri ağırlayan hastahanenin dışına da bolca çıkıyor ve meraklı çocuklar gibi gezerek alakasız kareler yakalıyor. Sahiller, deniz, kuklacılar, melekler…

    30 saniyelik sepya kısmı saymazsak, siyah-beyaz çekilmiştir.

    İçinden “balık”lar geçen bir film. Pardon, rüya.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Les anges du péché’ {Günahkâr Melekler – 1943} / Robert Bresson

    Bresson’un debut filmi, bizi bir rahibe manastırına götürüyor. Suçluların ya da boşluğa düşmüşlerin ıslah edilmeye çalışıldığı manastırda, tam da buna hizmet eden iki karakter var. Onların ilişkisi üzerinden serimlenir öykü.

    Manastırda geçen filmlerde yönetmenler, rahibeler arası erk mücadelesini yansıtmayı da severler malum. Bunu, cinsel aşırılıklarla da (lezbiyenlik vs) harmanladıkları olur. Rivette’nin -Diderot uyarlamalı- Hıristiyanlık eleştirisi ‘La religieuse’ (1966) yahut P & P’nin oryantalist/misyoner bir odakla çektiği ‘Black Narcissus’ (1947) tam da öyleydi mesela.
    Bresson’un filmi bahsi edilen aşırılıklara girmiyor. İktidar, dolap çevirme kısmı da yüzeyden yoklayıp geçiyor. O, usul usul daha sonraki paradoksal çizgisine yol döşüyor: Esaret ve kurtuluş… Ruh, Bresson’da acı çeker ve “tutsaktır”. Bedende tutsaktır, mekanda tutsaktır, iğrenç bir dünyada tutsaktır vs.. Bir kurtuluş, tutunacak dal aramaktadır. Gel gör ki özgürlük, ne dışarıda ne de içeride mümkündür (Günahkâr Melekler’den biri dışarı’da adam öldürür ve tekrar manastıra sığınır, bir diğeri mutluluğu dışarıda da bulamayıp gönüllü esaretine avdet eder).
    İki kadının son kısımdaki yakınlaşmasında teolojik bir ışık, bir kurtuluş “arayışı” görürüz sanki. Sevgi’dir bu (Mouchette’nin arayıp da bulamadığı, küçük kızın bir eşek’te bulduğu, yankesici’nin finalde parmaklıklar ardında yakaladığı). Hatta öyküyü “kelepçe” ile bağlayarak, bir nevi prova yaptığı da söylenebilir. Son dakikalar tam Bresson’luk olmuş.

    Film, mizanseniyle (bembeyaz duvarlar, ışıklandırma, olanca sadeliğiyle iç dekorlar) bir Dreyer etkisi de taşıyor.

    Oyuncu/model ilişkisi, henüz tam oturmamış yalnız. İlk film olmasından mütevellit kimi eksikliklerini de dışarıda tutarsak, iyi bir başlangıç denebilir. Yadırgatmıyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Thief’ {Hırsız, 1982} / Michael Mann

    Kendine ait bir sinema dili oluşturmuş ve her filminde bunu oturtmayı/uygulamayı başarmış bir sinemacı Michael Mann. Şehir noiri ya da neo-noir olarak da adlandırılan alt türe hizmet eden bu sinema anlayışını benimseyen yönetmenin tüm belirgin özelliklerini debutu “Thief”de görmek mümkün…

    Mann’ın hemen her filminde gördüğümüz ‘cool’ erkek başkarakterimiz yine filmin çıkış noktası ve merkezi görünümünde. Yağmurlu, kasvetli bir gecede neon ışıkları ve kışkırtıcı müzik eşliğinde karakterimiz Frank ile yaptığı bir soygun aracılığıyla tanışarak filmimiz başlıyor. İnsanı kendinden geçiren bu uzun açılış sekansından sonra karakteri daha derinlemesine tanımaya başlıyoruz. Uzun yıllardır profesyonel bir hırsız olan Frank için hırsızlık bir mesleğin ötesinde bir yaşam biçimi haline gelmiştir ve daha önce hayatındaki birçok önemli gibi gözüken şeyden de bu yaşam stili uğruna vazgeçmiştir. Bu sözleri hayatının geri kalanını geçirmek istediği Jessie ile restoranda yaptığı konuşmada Frank’in ağzından duyuyoruz. Bu cümlelerden sonra filmin neden bir soygun sahnesiyle açıldığı da daha anlamlı bir hale gelmiştir artık izleyici için.

    Daha sonra çekeceği birçok filminde de görebileceğimiz gibi yine karakterimizin özel yaşantısıyla ilgili sorunlarına da değiniyor Michael Mann. Çoğu suçlunun zira aile yaşantısında sorunları olması olasıdır. Bir bakıma Mann’in anlattığı hayatlarda da kadınlara yer yoktur. Kadınlar bazen karakterimiz için bir ayak bağı bazense işinden ötürü suçlularımızın uzak durmak istedikleri bir objedirler. Pek çok suç filminde de durum böyledir. Frank’in kadını Jessie’nin kirli geçmişini varsayarsak ilk bakışta biraz farklı bir yapıda gözükse bile zamanla Frank’in vazgeçmek zorunda kalacağı o ‘kadın’lardan biri olacaktır.

    Sunduğu kadın-erkek ilişkisi ve suç öyküsü bakımından klasik suç ve kara film kalıplarının çok da uzağında bir hikâye sunmayan Michael Mann tüm farkını filmin anlatımında ve izleyicinin tamamıyla bütünleştiği ‘kaybeden’ Frank karakterinde ortaya koyuyor. Karakter derinliğinin yanı sıra James Caan’ın ‘daha iyisi olamaz!’ dedirten performansının da filme olan katkısı da görmezden gelinemeyecek düzeyde.

    Mavi renkler eşliğinde göz alıcı ışık çalışmasıyla mükemmel görüntülerin yanı sıra Tangerina Dream’in müzikleri -finalde- tüm şehri yakmaya giden Frank gibi izleyeni de fitilliyor. Açılışı gibi kapanışı da ihtişamlı olan finalde ise tedirgin edici sessizliği Frank’in girdiği unutulmaz çatışma bozarken; kişiler yerine silahlar konuşuyor, sanki bir Peckinpah filmindeymişçesine slow-motion anlarla…

    Tüm klasik hikâye yapısına rağmen, özellikle bir ilk film için, usta işi bir yönetmenlik sergileyen Michael Mann’in hâlâ en iyi filmleri arasında sayılabilecek “Thief”; anlatılanın değil anlatılış tarzının ön plâna çıktığı stilize bir ilk film!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Ore wa matteru ze’ {I am Waiting – 1957} / Koreyoshi Kurahara

    Nikkatsu Noir ustasından.

    Nikkatsu filmleri (suç’undan komedi’sine), her zaman hızlı/seyirlik bir kurgu sunarken; üstüne, 60′larda daha yoğunluk kazanacak hoşnutsuz/yabancılaşmış gençliği resmeder. I am Waiting, aynı gençliğin 50′lerdeki ön habercileri arasında. Hızlı bir suç öyküsü olmakla birlikte, iki düşkün ruhun da tasviri. Adam, boksör eskisidir ve tek hayali, “hiçbir şey yok” dediği buralardan kaçıp Brezilya’ya gitmektir. Kadın, peşine gangsterlerin düşeceği kabare şarkıcısıdır. Gölgeler altındaki bir rıhtımda, açılış sahnesinde tanışırlar. Karanlık geçmişlerinden kaçmaya çalışsalar da, kolay olmayacaktır… Kurahara, sıkışmış kalmış ama bir çıkış yolu arayan karakterlerin endişeli dünyalarına bakmayı sever.

    Melez bir akışı var filmin. İlk yarımı melankolik bir romantizmken; ikinci yarımında tamamen suç sinemasına ve gizem ögesine yaslanır. Caz müzik ve trençkotlu – fötr şapkalı gangster çetesiyse, açık ki, Amerikan/Fransız emsallerinden yadigar. Yönetmen bunu hep yapıyor.
    Onun haricinde. Chiaroscuro aydınlatmalar, yaratıcı kamera açıları da yine yerini almış. Türe aşinalar için doyurucu değilse de. Tam bir işaret fişeği olmakla bir ilgiyi de hak ediyor bu debut.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Avcılar Halide Edip Parkı’nı aşıp dosdoğru sahile inerken, sağda bir cafe var. Caz & bar konseptinde hizmet veriyor sanırım. Süslü camekanına Louis üstadın bir de posteri döşenmiş. Tabii bu kadarı tek başına yeterli değil. Dönüş yolunda oldukları ve basketbolla ilgilendikleri anlaşılan birkaç genci de görünce (üstüne kavurucu sıcağı da ekleyin son olarak) artık kıvılcım çakıldı. Neye niyet kime kısmet. New York, Avcılar’a gelmişti. 5 10 dakika süresince küçük dev adamın filmlerindeydim. (yaşamayana anlatamayacağım tek duygudur bu. biriciktir. gününe değin kayıt altına alınmış olsun.)

    ‘She’s Gotta Have It’ (1986) / Spike Lee

    Nemfoman bir kadın ve aynı anda hayatına aldığı üç adam üzerinden, ilişkilere ve doyumsuz doğamıza bakış attığı bağımsızıydı. Kurgu numaralarıyla da dikkat çeken, hoş bir cinsellik komedisiydi.

    Bu debutun tek eksiği, diğer filmlerindeki denli geniş kozmopolit freskler çizmemesi. Yönetmenin filmografisinin pek çok nüvesi yerini almıştır yoksa. Caz ezgileri ve basketbol sevgisi (bir sahnede kulüp ismi vermeye kadar) gibi, New York ve Brooklyn manzaraları gibi. Şunu da özellikle eklemeli. Spike Lee’nin Afro-Amerikalı cemaatleri, kendi içlerinde de bir kastlaşmaya ve rekabete doğru evrilmişlerdir. İlk yansımaları buradaydı.

    Lee, yine yönetmekle kalmamış, oynamıştı da.

    Güzel filmdir, güzel.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler