‘Hiroşima’yı Unutma!

Bir film ve çağrıştırdıkları;

“…

Herkes her şeyi hatırlamalı!

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi?

Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönemeyeceğiz. Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz… Maraş öncesine, 1 Mayıs 1977 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, ‘hayata dönüş operasyonu’ öncesine dönemeyeceğiz! Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop s.kulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız. Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez intihara kalkışıp bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi karabasanlardan ve defalarca boğulmamış gibi çığlığımız, gözlerimizi ayırmadan günlerce bakmamışız gibi duvara… Unutamayız… Televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi…” (Sevgili Latife Tekin yazmıştı; bir kuşağa ‘Gece Dersleri’ni armağan etmiş yazar.)

‘Hachi-gatsu no kyôshikyoku’ {Rhapsody in August / Ağustos’ta Rapsodi} – 1991

Değerli arkadaşlarım! Şayet bir yerde yıllanmış bir düzen varsa ve bu bir anda değişime uğruyorsa, olağanüstü şartları ve ahlâk başta olmak üzere türlü çöküşü/dekadansı da beraberinde getirir. Olağanüstü şartlar da olağanüstü bireyleri doğurur her zaman. İşte bunun perdedeki kalemleridir Kurosawa, Ozu ve Mizoguchi… 1940′lardan sonra Japon Sineması’nı şaha kaldıran bu üç büyük yönetmenin filmleri, esasında “geleneği” ve “değişimin kaçınılmazlığını” fısıldar bize. Mahalli oldukları oranda evrenseldirler; çağının tanığıdırlar. Bir sinema/toplum/tarih düzlemi oluşturulur; düzlem içerisinde kahramanlara düşen rol, toplumsal değişimin/sancıların yapboz parçaları olmaktan öteye gitmez. Kurosawa’nın stilize şiddet ile beslenen samuray mitli çalışmaları, o zamana dek yayılmaya teşne bir seyir çizen “militarist” güç ile palazlanmış (hatırlayın, aynı güç ki 1930′larda Balkan ülkelerini “Antant” çatısı altında birleştirecek.) ülkenin geçmişi ila bugünü arasında bir köprü gibi durur. (Fakat aynı Kurosawa’nın -ne hikmettir ki- çağdaş dünyayı resmettiği fimler bir o kadar başarılı karşılanmamıştır.) Yasujiro Ozu sineması, küçük burjuvaziyi ve aralarındaki cemaat ilişkilerini hafif hicv ile resmederken, bir gerçeğin altını kalın çizgilerle geçer: 1945 sonrası Uzakdoğu’da esen “batılılaşma” rüzgarıyla darma dağın olan aileler; yap bozuma uğramış değer yargıları… İzlemek isteyen arkadaşların benimle irtibata geçebilecekleri ‘Tokyo Monogatari’deki yaşlı çiftin ziyarete gittikleri çocukları her şeyi açıkça göstermektedir. Dedim ya Ozu’nun derdi, savaşlar ve modernleşme süreciyle evrim geçirip bozulan toplum; alt üst olan aileler ve çürüyen değer yargılarıdır. Kurosawa yapımları daha bir Batı etiketliyken; Ozu ise ziyadesiyle “Doğulu”, yerel ve mistiktir. Öyle ki bu yönetmenin iş bu sebepten pek çok uluslararası festivale çağrılmadığını biliyor muydunuz?

”Bir tek kişiyi öldürürseniz bir katilsiniz. Ama milyonlarca insanı öldürürseniz kahraman… Çocukları ve kadınları kitle halinde öldürmek için bomba icat edenler, alkışlarla karşılanıyor.” (C. Chaplin)

Peki bu süreç içerisinde bomba nereye düşüyor? Dilerseniz aynı şeyleri tekrar etmemek adına asıl sadede yani sinemaya dönelim. 1990 yılına dek Hiroshima mon Amour’u saymazsak eğer (ki o da bir Fransız prodüksiyonuydu.) kayda değer bir film yapılmamıştır faicayı konu edinen. Ta ki Ağustos’ta Rapsodi’ye dek…

Kurosawa, yaşanan felaketi/travmayı büyükanne (Kane) ve torunlarının gözünden aksettirmişse de, bir röportajında da bahsettiği gibi bunu kuru bir duygu sömürüsü yahut salt acziyet güdüleriyle göstermez. Aslında konu buna son derece müsaittir bakarsanız: Üç kuşaktan parçalanmış bir aile var… Ailenin geleneklerine sıkı sıkıya bağlı reisi büyüanne, kendisi gibi öğretmen olan eşini 45 sene önce gökyüzünün karaya bulandığı o meşum hadisede kaybetmiştir. Ailesi dağılmıştır. Fakat yönetmenin esas meramı başka. Üstad, bir üstte değindiğim değişim ve çelişkileri vermek ana gayesi içerisindedir: Hawai’den gelen mektup, Amerika özlemine garkeder dört torunu. Bir hayli heyecanlanmışlardır. Amerika’da yaşayan amca, kız, teyze, hala… çoktan materyalist Batı değerlerine entegre olmuşlardır. Film, küreselleşmiş dünyada Japon toplumunun şahsında Uzakdoğuluların öz kimliklerinden ve tarihlerinden kopuşuna bir mersiyedir. Öyle ya; “Nagazaki’den Hawai’ye gitmek, Nagazaki’den Tokyo’ya gitmekten pek farklı değildir!”

(Kapalı ekonomi modelleriyle 50 sonrası eklemlendikleri dünyada müthiş palazlanan Uzakdoğu Kaplanları da, yine konumuzla dolaysız bir ilişi gösteriyor. Konumuzun tam da göbeğindeler.)

Bakınız ‘Tami’ (Tomoko Otakara) ne diyor;

“… Günümüzde atom bombası birçok kişi için sadece eskiden olmuş bir olay. İnsanlar bir çok şeyi unutmaya eğilimli. En korkunç olanlarını bile!”

Clark (Richard Gere) Batılılaşmış/yabancılaşmış Japon jenerasyonu temsil ede dursun; Kurosawa, bombayı dünyadaki kirlenmemiş ve masum tek varlıklar olan “çocuklar”ın gözünden veriyor izleyiciye. Hani unutmayın diyor sanki o yaşananları. Bakınız Yahudiler geçmişlerini iyisi kötüsüyle nasıl sıms.kıca sahipleniyorsa (Nazi zulmü) aynı hassasiyeti sizler de gösterin! Bundan utanması gereken sizler değilsiniz!

Ne vakit bir yaz yağmuruna maruz kalsam Ağustos’ta Rapsodi’yi anımsarım.

xXx

(Maksadım Uzakdoğu’nun yarım asırdan fazla süredir maneviyat ve materyalizm kıskacında geçirdiği dönüşümü irdelemek değildir. Ana gayem şu günlerde ölmeye yüz tutmuş duyguları ve toplumsal belleği az da olsa dikeltebilmektir. Okuduklarınız da bunun sanal alemdeki tezahürüdür.

İnsanoğlu hâlâ bombalar yağdırmaya, fütursuzca can almaya devam ediyor. Büyükanne Kane’in dediği gibi insanlığın en büyük habisi “savaş” etkisini hiç mi hiç yitirmedi.)

Uyruğun, inancın, mezhebin, meşrebin hiç bir önemi yok! Hepsi özünde “suni” birer bölünmeden ve ayrış(tırıl)madan ibarettirler. (Global değil sınıfsal retorik kullandığımı bilhassa ekliyorum.) Güney’in sevgiliye ceza evinden gönderdiği mektupta yazdığı üzere; ” Dünya’nın öbür ucunda, hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı.”

Kapıları dolaşan o küçük “kız çocuğu”na bir imza da sen veresin ve 6 – 9 Ağustos 1945′i sakın ama sakın unutmayasın!

(…)

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“‘Hiroşima’yı Unutma!” bu yazı hakkında 3 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    Ne de nüktedandır şu Orhan Veli;

    “Ne atom bombası ne Londra Konferansı…
    Bir elinde cımbız, bir elinde ayna
    Umurunda mı dünya!”

  • okaliptus80 diyor ki:

    Roland Joffe’nin yönettiği; Paul Newman’ın baş rolde yer bulduğu 1989 yapımı ‘Fat Man and Little Boy’ ya da daha bilinen ismi ile Shadow Makers, çok yakın zaman önce raflarda yerini almıştı. Manhattan Projesi olarak tarihe geçmiş olan atom bombasının yapılış sürecini konu edinmekte film.

    Eee, bilim böyle bir şey işte! Penisilini bulan da aynı taifeden; nükleeri icat eden de…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Kurosawa’dan sinema ve ülkesindeki kültürel değişim/yozlaşım üzerine düşünceler:

    “…
    Filmlerde senaryodan kurguya kadar her şeyi kendim yaparım. Ama bana en önemli görünen kısım senaryonun hazırlanmasıdır. Senaryo, filmin yapısı, iskeletidir. Yapı çok sağlamsa, rahatça görüntü eklenebilir. Hiç bir vakit dağınıklığa, gevşekliğe yol açmaz bu. Ya da daha doğrusu, iyi bir senaryo olduğu vakit, şişirme olanaksızdır. Yönetmenin bir sürü işe yaramaz görüntü kattığı olur, ama bunun nedeni yapının daha başlangıçta sağlam olmamasıdır. Kurguya gelince, en önemlisi kesmektir; en önem verdiğiniz, sizden en çok çaba isteyen sahneleri bile kesmektir. Sahneye iyi değilse, yani bütünle uyuşmuyorsa, hiç acımadan kesmek gerekir.

    Bana kalırsa, yapıtlarımda iki ana eğilim var: Biri gerçekçi eğilim (‘Nora inu’ – Kuduz Köpek; ‘Ikiru’ – Yaşamak), öteki sanatçı eğilim (‘Shichinin no samourai’ – Yedi Samuray; ‘Kumonosu jo’ – Örümcek Şatosu). Ama ikisi de ben farkından olmaksızın, kendiliğinden doğuyor. Ben kendimi gerçekçi saymıyorum. Gerçekçi olmaya çalışıyorum ya, değilim! Bir türlü gerçekçi olamıyorum, duygucuyum çünkü. Plastik sanatlara, güzelliğe çok derinden bağlı olduğumu hissediyorum. Gerçeğe soğuk bir bakışla bakamam. Bundan dolayı gerçekçi değilim zaten. Öyle sanıyorum ki, filmlerimde bazan kıyıcı sahneler bulunuyorsa, bu gerçekçilikten değil de zayıflığımdan ileri geliyor. Gerçekte yufka yürekliyim ben.

    Savaş sırasında söz özgürlüğü yoktu. Savaştan sonra Japonya üzerine söylenecek öylesine şeyim vardı, öylesine doluydum ki! O vakit benim için tek anlatım aracı gerçekçilikti.

    Sinemaya film çevirmediğim vakit çok sık giderim. Sinemaya kapanır, hemen hemen her oynayan filmi seyrederim. Bana en çok şey veren yönetmenler mi? Bergman, Visconti, Antonioni, Fellini, Wajda, John Ford, Richardson ve Fransız Yeni Dalgası… Japonlara gelince: Ozu ile Mizoguchi’nin ölümünden beri artık kimseyi seyretmiyorum. Genç Japon sineması yabancı sinemalardan, Fransız ve İtalyan sinemasından pek etkileniyor. Bu var olan bir tehlike. Büyük bir tehlike hatta. Size eğlenceli bir örnek vereceğim. Japonya’daki aşk ilişkileri, Fransa ya da İtalya’dakilerin aynı olmaktan çok uzaktır. Oysa genç sinemacılar batı filmlerinde gördüklerini aşağılık bir şekilde kopya ediyorlar. Seyirciler de bu filmlere gerçek yaşamlarında öykünüyorlar. Oldukça gülünç bu. Teshigahara gibi bir adam bile bu yönsemeye karşı koyamadı. Ben işe başlarken çok sağlam bir Japon kültürü (sanat, edebiyat, tiyatro, özellikle nô) temeline sahiptim. Yabancı sinemadan bu Japon temeli üzerine etkilenmiştim. Bu da bana yabancı etkisini, Japon geleneklerini hiç unutmaksızın değerlendirmemi; bana en iyi gelenini, en uygun düşenini soğurmamı sağladı. Bugünün genç yönetmenleri, doğrudan doğruya Japon olan bu kültür temelinden tamamiyle yoksundurlar. Oysa, bana göre, kişisel bir yapıt meydana getirmekte en önemli şey budur. Kendinde bu kültür temelini taşımak… Kök salmış olmak!
    …”

    (Kaynak: Türk Dili ‘Sinema Özel’ sayısı; Ocak 1968.)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler