DVD Köşesi: Centilmen (The American), Tayfun Pirselimoğlu Box Set (Üçleme)

The American (Centilmen) (2010)

Dilimize “Centilmen” olarak çevrilen film atası “Le Samourai”ye kadar uzanan bir “yalnız kiralık katil” filmi. Bu açıdan özellikle Jim Jarmusch’un “Limits of Control” filmine veya “In Bruges” gibi filmlere oldukça benziyor, ancak bana göre (eski klasikler hariç) içlerinden en iyisi. Bunda da en büyük pay sahibi yönetmen, sonra da Clooney. Hiç sarkmayan, klas, şık ve diğer örneklerde olduğu gibi ezber bozan bir kiralık katil filmi çıkarmış. Filmin açılış sahnesinin sinema tarihine geçtiğini söylemek abartı olmaz. Bunun haricinde de şapka çıkartılacak türden bir film. Clooney yine filmi izlemek için başlı başına bir neden teşkil ediyor ve filmin çıtasını yükseltiyor. Aktörün en iyi performansı olduğu söylenmişti kalabalık sayılabilecek bir kitle tarafından ve doğruluk payı yüksek olduğunu söyleyebilirim ben de kendi adıma. Aksiyon ve hızlı tempo bekleyenler nefret edebilir. Objektif olarak böyle bir şeyi ne söyleyebilirim ne de iddia edebilirim ancak kişisel olarak filmin benim gözümde kendi çapında bir başyapıt olduğunu da söylemeliyim, ancak “Centilmen”i izleyicilerin sıkıcı bulduğu eleştirmenlerin ise kendileri göre sebeplerden dolayı filmi beğenmediği de bir gerçek. Son olarak film bence sinema tv bölümlerinde yönetmenlik derslerinde okutulmalı.

Tayfun Pirselimoğlu Box Set Üçleme

Yakın zamanda tartışma konusu olan “sanat filmleri salon bulamıyor, az gişe yaptığı düşüncesiyle sinemalar salon vermiyor” tartışması aslında DVD sektöründe de zaman zaman kendini göstermekte. Piyasaya çıkması çok geciken bir üçlemeydi. Filmi festivallerde, yerel gösterimlerde izleyenler şanslıydı, zaten film çok az şehirde gösterime girmişti. Ancak DVD’si bir türlü basılmadı. Şükür kavuşturana! Öncelikle ne yazık ki üçlemeden ikinci film Pus’u henüz izleyemediğimi belirtmeliyim, ancak en kısa zamanda edinerek izlemeyi planlıyorum, izledikten sonra izlenimlerimi paylaşacağım. İlk film Rıza Saç’a göre biraz zayıf ve biraz naif kalsa da benim oldukça beğendiğim bir film oldu ve filmi izledikten sonra unutamamıştım, hep aklımın bir köşesindeydi. Beni yönetmenin takipçisi yapan film olmuştu. Film varoşlarda Rıza adlı bir adamın tutunma çabalarını anlatıyor kısaca. Filmin tek zayıf yani hikayenin biraz dağınık olmasıydı, belki hikayenin de biraz sıradan kaçtığı iddia edilebilirdi. Aradaki geçiş filmi “Pus” nasıl henüz bilmiyorum ama üçüncü film “Saç”a baktığımızda karşımızda dünya standartlarında, dünya sinemasından filmlerle yarışabilecek bir başyapıt duruyor. Bu filmde Pirselimoğlu naiflikten kurtuluyor, sadeleşiyor, ama tam tersi hikayesi daha karmaşıklaşıyor ve derinleşiyor. İftihar edebileceğimiz bir görsellik ve işçilikle filmini bizlere sunuyor. Bu sayede sinemamızın diğer usta sanat sineması yönetmenleri arasındaki yerini alıyor. Filmin alışveriş merkezinde geçen öyle bir sahnesi var ki ben şahsen hayatım boyunca unutmayacağım. Mideye yumruk, surata tokat, boğaza düğüm, ne derseniz deyin, “Saç” biraz böyle bir film. Rıza Akın, Ayberk Pekcan ve Nazan Kesal’in ödüllük performanslar sergileyerek filmi taçlandırdığı yapım sırf “sanat filmi” çekmek için çekilen, ben yaptım oldu diyen bir film değil ve işin formülünü (tabii öyle bir formül varsa) uygulayan herkesinde böyle bir film yapamayacağının, herkesin böyle filmler çekemeyeceğinin de kanıtı bence.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler