Filmlerde Sorulan Sorular (?)

”Gelsem,
Siz yine orda mısınız?” (B. Necatigil)

Filmlerde sorulan bazı sorular vardır;

Kimi zaman bu sorular, muhatabı olmayan sorulardır, aslında muhatabı vardır; ama cevaplaması gerekenler genel olduğu için muhatabı yokmuş gibi görünür. Kimi zaman sorular, bireyin kendine sorduğu sorular şeklinde görülür, elbette cevaplaması gereken kişi bireyin kendisidir. Kimi zaman sorular, bir durumdan ya da bir olaydan kurtulmak için sorulur. Kimi zaman sorular, karşıdaki insanı ölçmek için sorulur. Kimi zaman sorular, beklenilen cevabı almak, böylelikle rahatlamak için sorulur. Kimi zaman sorular, merak edildiği için sorulur… Kimi zaman da öylesine sorulur?

İşte bu topicte, filmlerde sorulan soruları yazacağız. Bunlar hakkındaki düşüncelerimizi yazacağız. Tabii ki katılırsanız… Yazınca ne olacak, belki bir şey olmayacak; fakat bu vesileyle bazı filmler ortaya çıkacak. Belki bu filmler hakkında bir merak oluşacak. Sonucunda bu filmlerden bazı filmler izlenecek. Ne de olsa bir film, bir film…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Filmlerde Sorulan Sorular (?)” bu yazı hakkında 75 yorum var

  • Rashomon diyor ki:

    * Güzel soru, güzel cevap;

    ‘Mia aioniotita kai mia mera’ {Sonsuzluk ve Bir Gün} / Theo Angelopoulos filminden;

    - Yarın ne kadar sürer diye bir soru sormuştum Anna, hatırladın mı?
    - Sonsuzluk ve bir gün kadar…
    - Duyamadım?
    - Sonsuzluk ve bir gün kadar…

    * Öyle bir soru sorulmalı ki bu soruya verilen cevap, yaşanılan dostluğu yalın fakat etkileyici bir şekilde anlatsın.

    ‘Papillon’ {Kelebek} Franklin J. Schaffner filminden;

    Dustin Hoffman: Burası güzel değil mi?
    Steve McQueen: Burayı güzelleştiren sensin Louis!

    * Bilen varsa söylesin.

    ‘The People vs. Larry Flynt’ {Skandalın Adı} / Milos Forman filminden;

    Woody Harrelson: ‘Şimdi şunu sorun kendinize. Hangisi daha müstehcen? Seks mi; yoksa savaş mı?

    * Unutulmaz bir dostluğa giden yolda sorulmuş, güzel bir soru;

    ‘Dersu Uzala’ / Akira Kurosawa filminden;

    Yuri Solomin: Dinle Dersu! Bizler yeni yerler keşfediyoruz; geçitler vadiler… Bize katılmaz mısın?
    Maksim Munzuk: Bilmem, düşünmem lazım.

    * Bilmiyorum, ama sen öyle diyorsan…

    ‘Limelight’ {Sahne Işıkları} Charles Chaplin filminden;

    Claire Bloom: Sessizlikten daha iyi bir dil ne olabilir ki?

    * Kim cevap verecek?

    ’21 Grams’ {21 Gram} / Alejandro González Iñárritu

    Sean Penn: Kaç kez hayat yaşıyoruz? Kaç kez ölüyoruz?
    Söylediklerine göre tam öldüğümüz anda 21 gram kaybedermişiz. Bu 21 gramın içine neler giriyor? Neler kaybediliyor? 21 gram kaybettiğimiz zaman onunla birlikte neler gidiyor? Neler kazanılıyor? Neler kazanılıyor?
    21 gram bir kaç beş sentlik bozuk para ağırlığında ya da bir sinekkuşu, bir küçük çikolata… 21 gram ne kadar ağırdır?

    * Ben demedim mi ‘sakla samanı gelir zamanı’

    ‘Sleepers’ {Kardeş Gibiydiler} / Barry Levinson filminden;

    Brad Pitt: Bunu neden yaptınız, neden sakladınız bu biletleri?
    Robert De Niro: Bazan insanlar, bazılarının söylediklerine inanmaz.

    * ‘Ummadığın taş baş yarar’, ya da uyanıklar dünyası.

    ‘Muhsin Bey’ / Yavuz Turgul filminden;

    Şener Şen: Yok mu senin otelin?
    Uğur Yücel: Aslında vardır, ama havaya baktım, yağmur yağacak dedim, kendi kendime. Yagmur altında beklerem, agam da beni görünce acır, içeri alır. Doğru düşünmüş müyem?
    Şener Şen: Vay! Namussuz, uyanık Urfalı, aslında seni dışarı atmam lazım…

    * Tamam bir kişi üsteliyor, ikincinin de üstelemesinin ne manası var… Bir de bunlar; feleğin çemberinden geçmiş -görmüş geçirmiş- bir kadına söylenecek laf mı?

    ‘Muhsin Bey’ / Yavuz Turgul filminden;

    Şener Şen: Gidelim sizi de yakacağız!
    Uğur Yücel: Gidelim sizi de yakacağız!
    Şermin Hürmeriç: Anam! Yanmışız biz yanacağımız kadar. Daha neremiz yanacak?

    * Bazı durumlarda sorulan bazı sorular vardır. Bu sorular soruldukça, karşıdakini bir korku alır. İster istemez bu durumdan kurtulmak için çaba sarfeder bu insanlar. Çoğu kişi onların yerinde olmak istemez…

    ‘İti öldürme korkut’ atalarımızın söylediği bu söz, aşağıda yazacağım duruma son derece uygun düşer kanaatindeyim.

    ‘Goodfellas’ {Sıkı Dostlar} / Martin Scorsese filminden;

    Ray Liotta: Sen inanılmaz birisin Tommy. Yani gerçekten çok komiksin, çok.

    Joe Pesci: Komiksin ne demek?

    Ray Liotta: Yani, komiksin işte bilirsin. Yani sen komiksin bu komik bir hikaye, sen komiksin.

    Joe Pesci: Nasıl yani?

    Ray Liotta: Gerçekten.

    Joe Pesci: Konuşma tarzım mı? Ne?

    Ray Liotta: Yani, sadece bilirsin, komiksin işte, bu komik, yani hikayeyi anlatış biçimin; herşey komik.

    Joe Pesci: Yani?

    Frank Adonis: Tommy sen yanlış anladın!

    Joe Pesci: Oooo Anthony! O büyük bir adam, o ne söylediğini biliyor? Ne söyledin sen? Söyle bakim?

    Ray Liotta: Yani, ya…

    Joe Pesci: Ne?

    Ray Liotta: Şey, yani sadece komiksin.

    Joe Pesci: Dinle bak!

    Ray Liotta: Ne?

    Joe Pesci: Sana bi anlatayım şunu, nasıl olduğunu öğrenmek istiyorum. Çünkü biraz sarhoş olabilirim, ama nasıl komiğim. Yani bir soytarı gibi miyim. Seni eğlendiriyor muyum. Seni güldürüyor muyum? Seni eğlendirmeye mi geldim buraya. Komik ne demek? Nasıl komik, ha?

    Ray Liotta: Yapma, sadece ben hikayeyi anlatış tarzını, yani…

    Joe Pesci: Yoo yo yo biliyorum, biliyorum. Sen söyledin. Neden, nerden bileceğim zaten komik olduğumu, sen söyledin. Nasıl komik oluyorum, beni komik yapan şeyin ne olduğunu söyle bana. Komik olan nedir?

    Ray Liotta: Aaaa kes artık şunu Tommy lütfen, lütfen…

    Joe Pesci: İşte onu kandırdım, onu kandırdım. Serseri herif, nasıl da kandı değil mi? Frankie! Korkudan tir tir titriyor değil mi? Bazan senin için kaygılanıyorum Henry. Soruşturma sırasında çözülebilirsin

    * İşte çevresindeki olaylara ve insanlara duyarsız bir idareci tiplemesi. Toplumsal sorunlardan bihaber idareci de diyebiliriz… Bu yüzden belki de bazı sorunların yaşanması ve bunların gün geçtikçe artması. Biraz akademik olacak ama merkezin çevreye bu kadar uzak olması sanki bazı sorunları da beraberinde getiriyor… Bazı idareciler, tüm bu açmazlara rağmen bu kopukluğu bazen giderebiliyor. Çevresindeki olaylara ve insanlara daha duyarlı olabiliyor. İşte arzu edilen idareci tiplemesi bu olmalı, ya da ben öyle düşünüyorum…

    Soruya bak!

    ‘Değirmen’ / Atıf Yılmaz filminden;

    Şener Şen: Zelzeleden mi göçmüş bu evler?

    Ali Erkazan: Yok Kaymakamım, buralar fukara mahalleler; buraları sarsan zelzele, başka zelzele…

    * Ben gördüm, eğer görmek isteyen varsa filmi izlesin!

    ‘Fem benspænd, De’ {Beş Engel} filminden;

    Mükemmel insan nasıl düşer?

    Kusursuz insan, işte böyle düşer.

    * ‘Mon ange’ {Meleğim} filminden, iki soru;

    Billy: ‘Peki sence gözlerimi açtığımda, gülüşün düşlerimden daha güzel olur mu?’

    Bunu denemek lazım, zamanlamayı iyi ayarlamak lazım sanki.

    ‘Aynı anda uykuya dalan iki insan, aynı rüyayı görebilir mi?’

    * Bazı sorular vardır, bu soruların cevabı zor olduğu için muhatabı farklı konulara geçiş yapar. İşte o sorulardan bir tanesi;

    ‘Paha maa’ {Buz Diyarı} / Aku Louhimies filminden;

    - ‘Bunca felaketin kol gezdiği, böyle bir dünyaya bebek getirmek bana hiç mantıklı gelmiyor. Bunu hiç düşündün mü daha önce?
    - ‘Kek gerçekten çok güzel olmuş.’

    * İnsanı karamsarlığa iten bazı sorular vardır. Bu soruları birbiri ardına sorar insan, fakat bu sorulara kendisi öyle bir cevap verir ki…

    ‘Paha maa’ {Buz Diyarı} / Aku Louhimies filminden;

    ‘Çocukken birbirimize sorduğumuz soruları hatırlıyor musun?
    Ben kimim?
    Neden bu dünyaya geldim?
    Kendimi kötü hissettiğimde niye bağıramıyorum?
    Bu hayat cehennemi aratmıyorsa, o zaman onu yaşamanın anlamı ne?
    Ama sonunda herşeyin hepimiz için en iyi şekilde gelişeceğine inanmak zorundayız. Aksi halde herşey anlamsız…’

    * ‘ Trois couleurs: Bleu’ {Üç Renk: Mavi} / Krzysztof Kieslowski filminden;

    Niçin ağlıyorsunuz?
    Çünkü siz ağlamıyorsunuz.

    * ‘Vesikalı Yarim’ / Ömer Lütfi Akad filminden;

    Filmlerde bazı tanışma anları vardır, işte o anların en güzellerinden birisinde sorulan iki soru;

    Türkan Şoray: Bir sigara içebilir miyim?
    Türkan Şoray: Yakar mısın?

    * ‘Tony Takitani’ / Jun Ichikawa filminden;

    Keşke bunu ondan istemeseydim, dedirtecek bir soru;

    Tony Takitani: Biraz kıyafet almayı azaltsan olmaz mı?

    * ‘The Breakfast Club’ {Kahvaltı Klübü} / John Hughes filminden;

    Uzunca bir soru.

    Sevgili bay Vernon. Her ne yanlışlık yapmışsak, bir cumartesimizi gözlem altında geçirmeyi kabul etmek zorunda kaldık. Yaptığımız şey yanlıştı; fakat sizin bizi -kendimizin kim olduğunu düşündüğümüz üzerine- bir deneme yazmaya zorladığınız için, sizin çılgın olduğunuzu düşünüyoruz. Bunu umursamayacaksınız… Siz bizi görmek istediğiniz gibi görüyorsunuz. En uygun tanımla siz bizi; bir beyin, atlet, basket potası, prenses ve suçlu olarak görüyorsunuz. Bu sorunuza bir cevap oldu mu?
    Saygılarımızla, Kahvaltı Klübü.

    * Öyle anlar vardır ki, bir iş üstüne kafa yoruyorsunuzdur; iste tam bu anda birisi gelir. Size dereden, tepeden sorular sormaya başlar, sizde istemeye istemeye kısa kısa cevaplar verirsiniz… Bu vereceğim örnekte olduğu gibi bir tanışma anında da olur bu tip sorular / cevaplar… İşte o anlardan birisi;

    ‘Pi’ / Darren Aronofsky filminden;

    Lenny Meyer: Rahatsız ediyor muyum?
    Özür dilerim kesiyorum.
    Ben Lenny Meyer, ya siz…

    Maximillian Cohen: Max!

    Lenny Meyer: Max mı?
    Max, Max ne?

    Maximillian Cohen: Max Cohen

    Lenny Meyer: Max Cohen mi?
    Yahudisin.
    Sorun değil, bende Yahudiyim.
    Dindar mısın?

    Maximillian Cohen: Hayır, benim dinle bir ilgim yok.

    * Yalana bak, yalana!

    ‘The Unforgiven’ / John Huston filminden;

    Audrey Hepburn: Hâla güzel miyim?

    Burt Lancaster: Yaşın ilerledikçe çirkinleştin.

    * ‘Müjde’ oynarsa sorun yok;

    ‘Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ / Yavuz Turgul filminden;

    Yapımcı: Ya biz seninle ne konuştuk?

    Haşmet (Şener Şen): Ne konuştuk? Senaryoyu ben yazıp, ben çekeceğim.

    - Yahu, bir şarkıcı filmi yapmayacak mıydık? Nerden çıktı bu hikaye? -Çaylar ne oldu oğlum?- Yok teröristler, yok 12 Eylül…

    - Abi ben artık şarkıcı filmi çekmek istemiyorum. Burama kadar geldi.

    - Niye, çok da güzel çekiyorsun!

    - Yeter abi bıktım, aşk filmleriymiş, şarkıcı filmleriymiş yeter! Dünya başka gerçekleri yaşıyor.

    * ‘Tootsie’ / Sydney Pollack filminden;

    Bilmem, bilen birisine sormak lazım! Bir erkeğe sorulunca, cevap ister istemez kısa olur:)

    Julie Nichols (Jessica Lange): 80′lerde kadın olmak, çok zor değil mi?
    - Zor.

    * ‘El Viaje’ {Dünyanın Sonuda} / F. Solanas filminden;

    Buenos Aires’e nasıl gidebilirim?

    - Bilirsin hep aynı, dümdüz git bulursun!
    Babamın mükemmel Patagonya’sı burası mı?

    * ‘Junior Bonner’ / Sam Peckinpah filminden;

    ‘Dünya hep kazananlar içinse, kaybedenler için ne?’

    * Bazı sorular vardır, cevabı büyük ihtimalle olumlu olur; ya da soran kişi olumlu bir cevap bekler kendini teselli etmek için. İşte o sorulardan birisi;

    ‘Cabaret’ {Kabare} / Bob Fosse – 1972 filminden;

    ‘Bir balon gibi şiştiğimde yine beni sevecek misin?’
    ‘Vücudum sende çılgın arzular uyandıracak mı?

    - Elbette!

    * İnsanın kendi kendine sorduğu, sorulardan birisi.

    ‘Leaving Las Vegas’ {Elveda Las Vegas} / M. Figgis filminden;

    ”Karım beni içki içtiğim için mi terketti, yoksa karım beni terkettiği için mi içmeye başladım? Hatırlamıyorum!

    * Bir çocuğun 12 yıl görmediği babasına sorduğu -anlamlı- bir soru;

    ‘Vozvrashcheniye’ {Dönüş} / A. Zvyagintsev filminden;

    Neden geri geldin?

    * ‘Johnny Guitar’ / Nicholas Ray filminden;

    Bir adam soruyor, kadın cevaplıyor;

    Johnny: ‘Aşık olduğun geri dönse, ne yapardın?’

    Vienna: ‘Ateş yanıp söndükten sonra, kalan tek şey küldür.’

    Johnny: ‘Unuttuğun kaç erkek oldu?’

    Vienna: ‘Senin hatırladığın kadınlar kadar’

    * Bazı anlar vardır ki…

    Bir şeyleri sorabilmek için (ona olan sevgisini ifade edebilmesi için), karşıdaki kişinin (muhatabının) yardımcı olması gerekir;

    ‘Sana Layık Değilim’ / Osman F. Seden – 1966 filminden;

    Türkan (Türkan Şoray): Koca deli, benim çocuk ruhlu sevgilim!
    Osman (Sadri Alışık): Beni olduğum gibi, bu çocuk ruhumla, seni yalnız seni seven kalbimle ve cebimdeki şoför ehliyetimle kabul ediyor musun?

    * İnsanlık başka şey ya!

    ‘Urfa İstanbul’ / N. O. Ergün – 1968 filminden;

    Ahmet (Ahmet Mekin): Bacım sana nasıl teşekkür edeceğiz?
    Neriman (Muhterem Nur): Beni insan yerine koydun, beni arabana aldın; başka nasıl teşekkür edebilirsin ki?

    * Hoş olmayan tanışma anları:

    ‘Leaving Las Vegas’ {Elveda Las Vegas} / Mike Figgis filminden;

    Sera: Size kırmızı yanıyordu; ben yürürüm, sen durursun!
    Sera: Özür dileyecek misin?
    Ben Sanderson: Eeevet.
    Sera: İyi!

    * Bazı anlar vardır; bu çok şaşırdığınız bir andır, ya da size çok farklı gelen bir durumun yaşandığı andır. İşte o anlardan birinde peşi sıra sorulan sorular;

    ‘Sevmek Zamanı’ / Metin Erksan – 1965 filminden:

    Meral (Sema Özcan): Resmime mi aşık oldu?
    Meral: Bir resme nasıl aşık olunur?
    Meral: Bu zamanda resme aşık olan insan var mı?

  • November76 diyor ki:

    -Sence bebeklerin anne karnında da ruhları var mıdır?
    -Önce annelerde bir ruh olmalı.

    ……………..

    -Üstelik hepsi erkek…. erkekler bunu nasıl anlasın?

    Une affaire de femmes {Bir Kadın Meselesi} / Claude Chabrol – 1988

  • November76 diyor ki:

    -Hayaller gerçek olur mu?

    Çok sıradan bir soru gibi gelmesin, bir de o an filmde karakterden duyun!…

    Trois Couleurs: Rouge {Üç Renk: Kırmızı} / Krzysztof Kieslowski – 1994

  • November76 diyor ki:

    “Eğer yarattığın bir şeye bile dokunamıyorsan, insanlara dokunacak bir şeyi nasıl yaratacaksın?”

    In America {Yeni Bir Ülkede} / Jim Sheridan – 2002

  • November76 diyor ki:

    -Öğrencilerine hayat hakkında ne öğretiyorsun?

    -Hiçbirşey… sadece onların kendi doğrularını bulmalarına yardımcı oluyorum.

    Oldukça manidar bir soru ve cevap…

    Kieslowski’nin Dekalog filmleri “Yalan Üzerine Kısa Bir Film” – 1989

  • November76 diyor ki:

    Otto e Mezzo{Sekiz Buçuk} / Federico Fellini (1963) filminden;

    “Siz de gerçekten ardınızda tamamlanmış bir film mi bırakmak istiyorsunuz? …… başkalarının sizin hatalarınızın sefil bir kataloğunu görmekten hoşlanacağını düşünmek ne korkunç bir varsayım. Hayatınızın parçalarını bir araya getirmek, sisli hatıralarınızı ya da asla sevmeyi beceremediğiniz insanların yüzlerini bir araya toplamak neden o kadar önemli olsun ki?
    _____________

    İçimi titreten, bana hayat veren , güç veren bu ani mutluluk dalgası nedir?”

  • November76 diyor ki:

    Artık sabrı da umudu da kalmamış; çok kırılmış bir sevgilinin -her ikisi açısından da- içe dokunan cevabı!…

    “Gone with the Wind” filminden (Victor Fleming – 1939)

    Scarlett O’Hara:
    - Beni bırakırsan ben ne yaparım? Nereye giderim?

    Rhett Butler:
    -Açıkçası tatlım, hiç umrumda değil!

  • November76 diyor ki:

    Daha önce esir alıp bıraktığı şövalyenin o sırada karşı ordunun başında kendilerine ağır kayıplar verdirdiğini gören Selahaddin Eyyübi komutanına:
    -Belki de onu öldürmeliydin?
    Komutan, aynı zamanda hocası olan Selahaddin Eyyübi’ye:
    -Belki de başka bir hocam olmalıydı!…..

  • okaliptus80 diyor ki:

    1940′lar İstanbul’u… Ahşap bir konaktayız. Olağan ‘karartma’ gecelerinden biri daha yaşanıyor. Küçük bir çocuk var; hayat dolu, bıcır bıcır… Meraklı da epeyce! Karartmadan bahsedildiğini görünce hemen atlıyor;

    - Hitler kim?
    - Sen nereden biliyorsun bakalım Hitler’i?
    - Kerim amca söyledi. Hitler kötü mü?
    - Kötü ya!
    - Buraya da gelir mi?
    - Belli mi olur…
    - Biz onu döveriz değil mi bir araya gelsek?
    - …

    xxx

    Aynı çocuğun bir de Kerim abisi (Rutkay Aziz) var. Aslında sadece onun değil tüm konağın abisi, velinimeti… Eee dedim ya, ‘bacaksız’ pek meraklı. Bir şey duymaya görsün hafazanallah;

    - Kerim abi, piano piano ne demek?
    - Yavaş yavaş demek.
    - Sen İtalyanca biliyor muydun?
    - …

    (‘Piano Piano Bacaksız’ / Tunç Başaran)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Cabaret’ (Bob Fosse, 1972) filminden…

    Nazi sempatizanı bir grup alanda miting düzenliyor. Bunları gören iki beyden bir tanesi diğerine soruyor:

    - Hâlâ onları kontrol altına alabileceğini sanıyor musun?

  • kadir503 diyor ki:

    - Neden ağlıyorsunuz?
    - Siz ağlamadığınızdan dolayı.

    Trois couleurs: Bleu / Krzysztof Kieslowski (1993)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘A Man and a Woman’ (C. Lelouch, 1966) filminden;

    Kadın ve erkek sahilde yürümektedir. Derken erkek bir soru yöneltir:

    - Diyelim bir evde yangın çıktı. Bir tarafta paha biçilmez Van Gogh resimleri; öte yandaysa miyavlayan bir kedi… Önce hangisini kurtarırsın?

    Cevabı kendi verirken, eklemeyi de unutmaz: Hayat ve sanat arasında bir seçim yapmak zorunda kalındığında, hayat üstün olmalıdır!

    Cevap: Kedi.

  • kadir503 diyor ki:

    “Pulp Fiction”dan;

    - Jules, bu korkunç bir cevap.
    - Eğer sorularım seni korkutuyorsa, o zaman korkutucu sorular sormaktan vazgeç.

    - Butch, bu kimin motosikleti?
    - Bu bir chopper bebeğim.
    - Kimin chopper’ı?
    - Zed!..
    - Zed kim?
    - Zed öldü bebeğim, Zed öldü.

    - Hollanda’da patatese ne koyuyorlar, biliyor musun?
    - Ne?
    - Mayonez!
    - Demek onu, o bokun içinde yiyiyorlar.

    Klasik bir Tarantino diyalogları.

  • kadir503 diyor ki:

    “Taxi Driver”dan;

    Travis Bickle: You talkin’ to me?

  • kadir503 diyor ki:

    Bu arada Rashomon’un yukarıda yazdığı “Goodfellas”ta geçen diyalog enfestir. O sahneyi ben de çok severim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    2. savaş esnasının Sicilyası’nda, uçsuz bucaksız ekin tarlaları… Ve bir tank paletinin sesini duyduğunda ekinlerin arasında kamufle olan bir kadının, bir annenin zorlu yolculuğu: Adı Cesira (Sophia Loren). Cesira, köyüne doğru yolculuğa çıkan ve savaş tehdidi altında biricik yavrusunu korumak isteyen fedakar anne rolünde inanılmaz etkilemişti beni. (Filmi birkaç gün önce Business Channel’da tekrar izlediğimde aynı etki devam etti.)

    Filmde hoş kelam bir soru-cevap ilişti gözüme. İnsanların (özelleştirirsek erkekler:) sosyal/düşünsel vs… aklınıza ne gelirse, üzerlerine kuşandıkları elbiselere rağmen özünde benzer olduklarına dikkat çekiliyordu.
    Diyalogları birebir hafızamda tutamadığım için yine mealen yazıyorum. Bakınız Cesare kendisine yöneltilen bir soruyu nasıl hınzırca cevaplıyordu:

    - Farzet ki Benito Mussolini kocan, ne yapardın?
    - Ne farkeder ki… Işığı kapattıktan sonra hepsi bir değil mi!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Ciociara, La’ {İki Kadın} / Vittorio De Sica – 1960

  • November76 diyor ki:

    Çok masumane bir soru:

    -Babam önceden insan mı öldürüyormuş?

    ‘Unforgiven’ {Affedilmeyen – 1992 } / Clint Eastwood

  • kadir503 diyor ki:

    Escape from New York’tan;

    Hauk (Lee Van Cleef): Snake, beni öldürecek misin?

    Snake (Kurt Russell): Şimdi yorgunum. Belki daha sonra…

  • Lidya diyor ki:

    sperm rolündeki woody allen vücut cinsel birleşmeye hazırlanırken can havliyle sorar “ya adam gayse?!”:) (Everything You Always Wanted to Know About Sex But Were Afraid to Ask (1972))

  • nemesis diyor ki:

    The Great Escape’den;

    Muhafız : Neden kendi barakanda değilsin? Burada ne arıyorsun?
    Süpürgeli Adam : Temizlik yapıyorum.
    Muhafız : Ya sen?
    Danny(Charles Bronson): Duş alıyorum.Yıkanmam gerek.
    *(Ardından muhafız Louis’e bakakalır ve ukalaca bir cevap gelir.)
    Louis(James Coburn): Ben de onu izliyorum. Cankurtaranım.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘The Object of Beauty’ {Tutku} / Michael Lindsay-Hogg Filminden;

    Jake (John Malkovich) : Su, hamur ve sebzeler bu kadar ucuzsa; neden bu yemeğe bir üçüncü dünya ülkesi dış borcu kadar para ödüyorum?

  • oscar1895 diyor ki:

    İlk Sorumuzun değeri ‘bir adet sigara’

    Esmeralda: Nasıl bir his bu?
    Butch: Ne, nasıl bir his?
    Esmeralda: Birini öldürmek. İnsanın kendi elleriyle bir başkasını öldürmesi.
    Butch: Sapık mısın?
    Esmeralda: Hayır. Bu konu çok fazla ilgimi çekiyor. Birisini öldürmüş olan tanıdığım ilk kişi sizsiniz. Eee, birini öldğrmek nasıl bir his?
    Butch: Söyleyeyim. Bana bir sigara verirsen sorunu cevaplarım.
    Esmerlada sigarayı uzatır. Sigarasını tüttüren Butch: Evet Esmeralda…Ne öğrenmek istiyorsun?
    Esmeralda: Bir insanı öldürmenin nasıl olduğunu.
    Butch: Bilmiyorum. Sen söyleyene kadar öldüğünü bilmiyordum. Öğrendikten sonra ne hissettiğimi bilmek ister misin? Kendimi bir parça bile b.ktan hissetmiyorum.

    Pulp Fiction – Tarantino

  • oscar1895 diyor ki:

    İkinci Sorumuzun değeri 100 frank!

    Alfred: Sana bir soru soracağım. Evet dersen sana 100 frank borcum olacak, hayır dersen sen bana 100 frank borçlanacaksın.
    Barmen: Tamam, sor.
    Alfred: Bana 100 frank borç verir misin?

    Une Femme est Une Femme – Godard

  • November76 diyor ki:

    Peşlerinde izlerini süren adamların kim olduğunu ‘takımın beyni’ Butch bir türlü çözemez. Israrla sorulan ama bir türlü cevabı bulunamayan bir soru;

    -Kim bu adamlar?

    (Tabii ki sonunda cevabı bulur, eee o Butch Cassidy ne de olsa.)

    ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’ {Sonsuz Ölüm – 1969} / George Roy Hill

  • oscar1895 diyor ki:

    ”Peki sen, hayatının en güzel yıllarını sosyalizm istedin diye hapiste yattın?…Sen Delisin?”

    Sonbahar – Özcan Alper

  • oscar1895 diyor ki:

    Usta bir yönetmenin, bir efsanenin filmografisinin çok da iyi anlaşılmadığını düşündüğüm, kadın-erkek ilişkisinin ahlaki boyutunu irdeleyen son filminin, son sözleri:
    (Argo sözcük içerdiğinden, direk orijinal haliyle yazıyorum)

    Alice: But I do love you and you know there is something very important that we need
    to do as soon as possible.

    Bill: What’s that?

    Alice: Fuck.

    Eyes Wide Shut – Kubrick

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Stand by Me’ {Benimle Kal – 1986} / Rob Reiner’ in Filminden;

    - Hayatımda bir daha 12 yaşımdaki dostlarım gibi dostlarım olmadı. Kimin olur ki?

  • oscar1895 diyor ki:

    Sizler, hepiniz…Hepiniz, hepiniz hakem olun abiler… Yaa bu maç bee!.. Tıpkı bir maç. Ama böyle hayat sahasında oynanıyor. Oyuncuları bizleriz. Topumuz da namusumuz, vicdanımız, insanlığımız. Ben, ben Osman. Ofsayt Osman. Söyleyin bee… Allah rızası için söyleyin. Gene mi atamadım golü ha? Bu da mı gol değil be? Gol mü?

    Şakayla Karışık – Osman F. Seden (1965)

  • oscar1895 diyor ki:

    Ali Nazik: Ağam, kusura bakma. Kendimi kurtarmam lazımdı.
    Muhsin: Kurtardın mı bari?

    Muhsin Bey – Yavuz Turgul (1987)

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Persona’ {1966} / Ingmar Bergman Filminden;

    Alma (Bibi Andersson) : Hayatımda seni ilgilendirebilecek ne olabilir ki?

  • oscar1895 diyor ki:

    Mathilda: Hayat hep mi bu kadar zor; yoksa sadece çocukken mi?

    Bu kadar mı zor sorulur be Mathilda…Neyse ki kiralık katil Leon soruyu terddütsüzce yanıtlar.

    Leon: Bu, hep böyle!

    Leon – Luc Besson

  • kadir503 diyor ki:

    Jonathan Zimmermann: Neden yaydın bunu, bir ayağımın çukurda olduğunu?

    Tom Ripley: O günü hatırlıyor musun, açık arttırmadaki tanışmamızı? Demiştin ki; “Evet, evet. Adını duymuştum.” İşte bunu o kadar kötü söyledin ki…

    Jonathan Zimmermann: Ne bunun için miydi?

    Tom Ripley: Bu, yeterli bir sebep değil mi?

    ‘The American Friend’ {Amerikalı Arkadaşım, 1977} / Wim Wenders

  • Rashomon diyor ki:

    Annesine soruyor ve cevap istiyor.

    ‘Höstsonaten’ {Güz Sonatı – 1978} / Ingmar Bergman Filminden;

    Eva (Liv Ullmann): Kendi dışında bir canlıya değer verdiğin oldu mu hiç?

  • Rashomon diyor ki:

    Açık Soru, Açık Cevap.

    ‘Author! Author!’ {Yazar! Yazar! – 1982} / Arthur Hiller Filminden;

    Alice Detroit (Dyan Cannon): Benimle yatmayı mı planlıyorsun?

    Ivan Travalian (Al Pacino): O yönde umudum var, evet.

  • kadir503 diyor ki:

    An itibariyle oldukça duygusal bir diyalog.

    ‘ Ghost Dog ‘ {Hayalet Köpek – 1999} / Jim Jarmusch

    Ghost Dog: Ama yine de bana bir iyilik yap… Bir iyilik.

    Loui: Ne yapmamı istiyorsun?

    Ghost Dog: Bu kitabı al ve bir ara oku. Daha sonra bana ne düşündüğünü söylersin.

    Not: Hayalet Köpek’in verdiği kitabın adı ‘Rashomon’.

  • oscar1895 diyor ki:

    Neden ‘ilk sefer’den korkarız ki?
    Her gün, bir ilk değil midir?
    Uyandığımız her sabah, yeni bir sabah. Aynı günü iki kez yaşamayız. Yeni bir sabaha uyanmaktan korkmayız….Neden?
    (Sahi, neden?)

    Yi Yi – Edward Yang

  • okaliptus80 diyor ki:

    Tarık Akan’ın canlandırdığı Yusuf karakteri, feleğin sillesini o denli yemiştir ki… Son sahnede hakim karşısındadır Yusuf. Duruşmanın sonu gelmiştir ancak yanıtını arayan bir soru daha kalmışdır. Zira hakimlik sırası bu kez Akan’dadır:

    - Şu ana kadar hep siz sordunuz hakim bey! Şimdi bir de ben soruyorum. Yaşadım mı ben?

    ‘Acı Dünya’ (1986) / Ümit Efekan

  • okaliptus80 diyor ki:

    (Az önce uzun bir aradan sonra tekrar taktım cdsini. Sırf başlığa aktarmak istediğim o ilk 5 dakikası için…)

    Yer, 1970′ler Almanyası. En büyük meşgalesi projeksiyon makinaları olan Bruno (Rüdiger Vogler), bir yandan o makinalardan biri ile uğraşıyor, bir yandan da habire soruyor. Sorulara muhatap kalansa eskiden sinema salonu işletmeciliği yapmış yaşlıca bir adam. Küçük bir yolculuğa çıkmış olalım:


    - Hepsi işini kaybetti demek?
    - Evet, sesli filmler gelince işler zorlaştı. Esas sesli filmlerden bahsediyorum, kayıtlarından değil. Büyük bantlar olurdu. Her film 12-14 makara kadardı ve tabii ki sürekli kopardı.
    - Favori film müziğiniz hangisiydi?
    - ‘The Nibelungen’… İki bölümlük bir filmdi. Birincisi ‘Siegfried’, ikincisi ise ‘Kriemhild’s Revenge’. Ben-Hur da iki bölümdü, öyle hatırlıyorum.
    - Sinemadan yeterince kazandınız mı?
    - Hayır. Hele şu sıralar hiç!
    - Küçük kasabalarda hiç sinema salonu kalmadı, farkında mısınız?
    - Burada bir zamanlar çok fazla sinema salonu vardı. Ama talep kayboldu. Şimdi hepsi kapandı. Ama bu sinema varlığını on yıl daha sürdürebilirdi. Eğer hâlâ eskisi gibi filmler olsaydı… Yani eskiden olduğu gibi yapılsaydı.
    - Sinemanızda eskiden işler iyi miydi?
    - Evet, özellikle 1951′den sonra. Ama benim için işlerin fazla yolunda gitmesine izin vermezlerdi.
    - Neden izin vermezlerdi?
    - Çünkü ben bir parti üyesiydim. SPD yani NSPDAD, ya da adı her ne idiyse… Sinemamı geri alabilmek için 1950′de mahkeme önüne çıkmam gerekti. Pek çok sinema sahibi yaşadı bunları!

    Wim Wenders başyapıtı ‘Im Lauf der Zeit’ {Zamanın Akışında – 1976} filminin açılış sahnesinden…
    Maalesef yapıl(a)mıyor artık böyle filmler!

  • Rashomon diyor ki:

    Tam da ‘yüzde % dumansız hava sahası’ dediğimiz günlerde;

    ‘Assault on Precinct 13′ {13. Bölgeye Saldırı – 1976} / John Carpenter Filminden;

    Napoleon Wilson (Darwin Joston) : Sigarası olan var mı?

  • November76 diyor ki:

    Anne çocuklarına bir hikaye anlatır, hayatının hikayesini. Küçük çocuk ablasına sorar:

    -Bu hikaye gerçek mi?

    -Güzel olduğu sürece benim için hiç önemli değil.

    (Haklı belki de kimbilir, ne de olsa herkesin hikayesi farklı.)

    ‘I giorni dell’abbandono’ {Ayrılık Günleri – 2005} / Roberto Faenza

  • okaliptus80 diyor ki:

    Yer, İkinci Dünya Savaşı Hollandası… Bir soru… Cevabıysa hani kel başa şimşir tarak denebilecek türden:

    - Hitler hakkındaki düşüncelerin nedir?
    - Çok güzel otobanlar yapıyor.

    Gerçi cevabı veren adam ince bir ayar alınca bu kez Hitler için galiz şeyler söyleyecekti ama bu ilginç “diyaloğa” tanıklık etmiştik bir kere.:)

    ‘Soldaat van Oranje’ {Özgürlük Uğruna} / Paul Verhoeven – 1977

  • November76 diyor ki:

    Fırtınalı bir havada helikopterde iki kişi vardır. Biri tiyatro oyuncusu diğeri de ünlü bir iş adamı, fırtına olduğuna bakmayın güzel muhabbet dönmektedir. İş adamı sorar;

    -Niçin Fransız Sineması Amerikan Sineması kadar başarılı değil?

    -Amerikalılar büyük bütçelerle küçük hikâyeler anlatıyorlar; bizse küçük bütçelerle büyük hikâyeler anlatıyoruz.

    ‘Hommes, Femmes, Mode d’emploi’ {Kadınlar Erkekler Kullanma Kılavuzu – 1996} / Claude Lelouch

  • okaliptus80 diyor ki:

    Kahve Muhabbeti…

    Bir yazar (Harry Levine karakteriyle Al Pacino), karşısındakinin Çin “Kahve”sini kötüler edadaki sorusunu, Çin mutfağına ve Çin kültürüne bağlayarak yanıtlar:

    Pacino’nun, hem yönetip hem oynadığı ‘Chinese Coffee’ {Çin Kahvesi – 2000} filminden;


    - Eğer kahve asitliyse, Çin Mahallesi’ne gitmemişsin demektir. Belli ki sınırda bir yerdeydin. Yunanlılar çalıştırıyordur. Birkaç Çinli de etrafında oturan müşteriydi muhtemelen.
    Çinlilerin mideleri, mabetleridir ve her şeyi yerler. Ama kahveye gelince en tazesini onlar yapar. En iyi kahve çekirdeklerini kullanırlar. Ve taze yapıp, sadece silis demliklere koyarlar. Bardağa ya da kupaya asla koymazlar! Son dokunuşları da nedir biliyor musun?
    - Soya sosu?
    - Hayır! Krema…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bazı sorular vardır, ne cevap verilebilir ki onlara… Geneleve düşmüş Yaprak’ın (Serpil Çakmaklı), denize nazır bir bankta, genelevi haraca bağlayan külhanbeyi Arap’a (Hakan Balamir) sorduğu soru gibi.

    ’14 Numara’ {Sinan Çetin – 1984} filminden:

    - Arap, bu gemiler demirden mi? Eğer öyleyse niye batmıyorlar? Demirden balık da var mıdır?

  • okaliptus80 diyor ki:

    İstanbul/Mardin hattında bir tır… Ve peşlerindeki iki adamdan kaçan yolcuları… Kadın (Zuhal Olcay), Almanya’dan yurda dönüş yapan şoför mahallindeki eski arkadaşına (Kadir İnanır) “Orada yabancılık var.” der. Gelen karşılıksa gayet anlamlıdır:

    - Burada yok mu?

    ‘Amansız Yol’ {1985 – Ömer Kavur} filminden…

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Lolita’ {1962} / Stanley Kubrick filminden;

    Charlotte Haze (Shelley Winters) : – Humbert!

    - Ben şimdi adını mı söyledim, yoksa soyadını mı?

  • kadir503 diyor ki:

    Filmin derinliğidee akıp giden, iç ses olarak verilmiş tüm western miti ve filmin varoluçşu hikayesiyle doğru orantılı şiirsel soru(lar):

    ‘Ne zaman?’ dedi Ay yıldızlara. ‘Yakında’ dedi onu eve takip eden Rüzgâr. ‘Kim?’ dedi ağlamaya başlayan bulut. ‘Benim’ dedi atlı, kemik kadar sert. ‘Nasıl?’ dedi yeri eriten Güneş. ‘Neden?’ dedi akmayı reddeden nehir. ‘Nerede?’ dedi sesi olmayan gök gürültüsü. ‘Burada’ dedi atlı ve çekti silahını…

    ‘The Proposition’ {Kanlı Teklif – 2005} / John Hillcoat

  • kadir503 diyor ki:

    Teddy Daniels(Di Caprio): Söylesene Chuck bir canavar olup yaşamak mı güzel yoksa bir insan olup ölmek mi?

    ‘Shutter Island’ {Zindan Adası – 2010} / Martin Scorsese

  • kadir503 diyor ki:

    Wyatt Earp(Fonda): Söylesene Mac daha önce hiç aşık oldun mu?

    Mac(J. Farrell MacDonald): Hayır, ben hayatım boyunca barmendim…

    ‘My Darling Clementine’ {Kanun Harici – 1946} / John Ford

  • oscar1895 diyor ki:

    Donnie: Neden o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun?

    Frank: Sen neden o aptal insan kostümünü
    giyiyorsun?


    Donnie Darko – Richard Kelly

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika – 1984} / Sergio Leone filminden;

    Yıllar sonra karşılaşan iki dost; doğal olarak sorulabilecek bir soru, cevap da ilginç.

    (Fat) Moe (Larry Rapp) : Bunca yıldır ne yapıyordun?

    Noodles (Robert De Niro) : Erken yatıyordum.

  • kadir503 diyor ki:

    Armand(Robert Taylor): Aşka inanmıyor musun Marguerite?

    Marguerite(Greta Garbo): Ne olduğunu bildiğimi sanmıyorum.

    Armand: Teşekkür ederim.

    Marguerite: Ne için?

    Armand: Hiç aşık olmadığın için…

    ‘Camille’ {Kamelyalı Kadın – 1936} / George Cukor

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Goodbye Bafana’ {Özgürlüğün Rengi – 2007} / Bille August filminden;

    Dünya kupası devam ederken;

    James Gregory (Joseph Fiennes) : Nasıl bir duygu?

    Nelson Mandela (Dennis Haysbert) : Ne?

    James Gregory (Joseph Fiennes) : 37 yıl sonra yeniden özgür olmak, nasıl bir duygu?

    Nelson Mandela (Dennis Haysbert) : Buna alışmam biraz zor olacak.

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Field of Dreams’ {Düşler Tarlası – 1989} / Phil Alden Robinson filminden;

    Shoeless Joe Jackson (Ray Liotta) : Burası cennet mi?

    Ray Kinsella (Kevin Costner) : Hayır.

    Ray Kinsella (Kevin Costner) : Burası Iowa!

  • November76 diyor ki:

    ‘Paper Moon’{1973}/ Peter Bogdanovich filminden;

    Büyümüş de küçülmüş çocuk cevaplarına bir örnek

    Addie: Beni teyzemin yanına götüreceksin değil mi?

    Moses: Tabii ki seni teyzenin yanına götüreceğim. Sen beni vicdansız mı sandın? Sen vicdan nedir biliyor musun?

    Addie: Hayır bilmiyorum ama eğer sende varsa, kesin onu birinden çalmışsındır.

  • kadir503 diyor ki:

    Deanie (Natalie Wood): Mutlu musun, Bud?

    Bud (Warren Beatty): Öyle sanıyorum. Bu soruyu kendime çok sık sormuyorum.

    ‘Splendor in the Grass’ {Aşk Bahçesi – 1961} / Elia Kazan

  • kadir503 diyor ki:

    Max (James Woods): Senden tüm hayatını çaldım. Senin yerinde yaşıyordum. Her şeyini aldım. Paranı aldım. Kadınını aldım. Senin için geriye kalan otuz beş yıl sürecek acı oldu. Neden ateş etmiyorsun?

    Noodles (Robert De Niro): İnsanları öldürdüğümüz doğru Bay Bailey. Bazen kendimi savunmak bazen de para için. Ama sizinkine dokunmazdık Bay Bailey.

    Max (James Woods): Sen intikamını böyle mi alıyorsun?

    Noodles (Robert De Niro): Hayır, sadece olayları böyle görüyorum…

    ‘Once Upon a Time in America’ {Bir Zamanlar Amerika’da – 1984} / Sergio Leone

  • okaliptus80 diyor ki:

    1960′ların Tito Yugoslavya’sında bir sokak röportajı;


    - Bize Amerikan rüyası hakkında bir şeyler söyleyebilir misin?
    - Tabii ki. Amerikan rüyası öldü!

    ‘W.R. – Misterije organizma’ {Organizmanın Sırları – 1971} / Dusan Makavejev

  • kadir503 diyor ki:

    Aynı erkeği seven iki kadın…

    Nathalie: Çok kolay olmalı.

    Garance: Ne kolay olmalı?

    Nathalie: Gitmek, sonra da geri dönmek kolay. Gidersin. Özlenirsin. Zaman senin için çalışır. Sonra anılarla bezenerek geri dönersin. Evet, kolay olmalı. Ama kalmak biriyle yaşamak, onunla günlük hayatı paylaşmak, bu başka birşey. Bununla savaşamazsın. Altı yıldır onunla yaşıyorum.

    Garance: Ben de öyle. Bulunduğum her yerde, her gün. Ve her gece. Diğerleriyle harcadığım bütün o gecelerde, onunlaydım…

    ‘Les enfants du paradis’ {Cennetin Çocukları – 1945} / Marcel Carné

  • kadir503 diyor ki:

    Kral Arthur: Yıllardır bu topraklarda barış hüküm sürüyor. Ürün bereketli fakirlik oratadan kalktı. Tebaamın hepsi bu mutluluk ve adaletten payına düşeni alıyor. Söyle bana Merlin, kötülüğü alt etmeyi başardık mı?

    Merlin: İyi ve kötü, asla biri olmadan diğeri de olamaz.

    Kral Arthur: O halde kötülük krallığımın neresinde saklanıyor?

    Merlin: O daima en ummadığınız yerden çıkar, daima…

    ‘Excalibur’ {1981} / John Boorman

  • oscar1895 diyor ki:

    Barton: Dürüst olabilir miyim Bay Lipnick?

    Lipnick: Olabilir misin? Tanrım, kahrolası, olsan daha iyi olur! Eğer iş anlaşmalarımda dürüst değildiysem… Eh, her zaman dürüst olamazsın bu şehirde çevrende bu kadar köpekbalığı yüzerken. Eğer tamamıyla dürüst olsaydım bu havuzun yanında olmazdım, tabii temizlemiyorsam. Ama senin olmaman için bir neden yok. Dürüst yani, havuzu temizlemek değil.

    Barton Fink – Ethan & Joel Coen

  • kadir503 diyor ki:

    “Neydi aydınlığa rağmen parlayan?
    artık hiçbirşeyi geri getiremeyiz.
    ne otlardaki o parıltıyı
    ne çiçeklerdeki o gösteriyi
    yas tutamayız artıkelimizde kalanlarla yetinmeliyiz.”

    (Natalie Wood, Splendor in the Grass)

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Akıllarınca Alkole, Sigaraya Zam Getiriyolar İnsanlar Bıraksın Diye… Ulan İnsan Sevdiğini 3 Kuruş İçin Bırakır mı …?

    Gemide

    -Peder: ..Acısı Dayananılmaz Olmalı..
    -El Topo:”Acıyı Çeken Vücudum, Ben değil!”

    El Topo

    “Sıkıldım mı? Hayır hiç de sıkılmadım. Ben hiç sıkılmam. Herkesin derdi bu, herkes sıkılıyor. Doğa size açıklandı ve sıkıldınız, yaşayan beden açıklandı ve sıkıldınız, evren size açıklandı ve siz bundan da sıkıldınız. Şimdi yalnızca ucuz heyecanlar istiyorsunuz; bunlardan bol bol istiyorsunuz. Ve yeni oldukları sürece ne kadar adi, saçma oldukları fark etmiyor. Hakkımda ne söylersen söyle ama ben hiç de sıkılmıyorum.”

    Naked

    -..”Anlatsana, Karanlık mahzendeki yılların nasıldı?
    -Kaspar Hauser: “Dışarıdan daha iyiydi!”

    The Enigma of Kaspar Hauser

    -”huzurlu olmak için böyle bir dükkanda mı çalışmak lazım?
    -”sır bu dükkanda degıl
    saatlerin içindedir”

    Gizli Yüz

    hey! selim bu gece bizimle olamaman ne acı hey! selim korkuyorum selim deniz çok büyük gittiğin yerde bizi ne bekliyor selim? gideceğimiz yer neye benziyor? ya orda da dağlar, vadiler polisler, askerler varsa… biz hiç geriye bakmadık şimdi tek görebildiğim deniz uçsuz bucaksız deniz. gece annemi gördüm rüyamda kapının eşiğinde duruyordu gözyaşlarıyla noel’di ve çanlar çalıyordu dağların üzerinde karlar vardı keşke burada olsaydın bize eskisi gibi limanlardan marsilyadan, napoliden şu koca dünyadan bahsetseydin hey! selim, anlat, anlat bize şu koca dünyayı… hey! selim, konuş, konuş bize…

    Sonsuzluk Ve Bir Gün

    writer:niçin geldiler? ne istiyorlardı?
    stalker:sanırım mutluluk.
    writer:tamam ama ne tür mutluluk
    stalker:insanlar en derin duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. ve bu ne seni ne de beni ilgilendirir.
    writer:bana gelince hayatımda bir tek mutlu adam görmedim.
    stalker:ben de.

    Stalker

    “balıkları akan suya bıraksan böyle kavga ederler mi?”
    – onun gibi olmak istemezsin. şuna bak; istediği her şeyi yapabilir ama yapacak hiçbir şey bulamıyor.”

    Rumble Fish

    + peki, şimdi ne yapacaksın?
    - hayatın bana öğrettiklerini ben de düşmanlarıma öğreteceğim.!

    İncendies

    bu mu yani? bütün hikaye bu mu manny?
    ye, iç, sıç, düzüş.
    hadi.|-kokain çek.
    peki ya sonra?
    söylesene, sonra ne oluyor?
    50 yaşına geliyorsun.|göbeğin yağ bağlamış.
    memelerin sarkmış,|sutyen takman gerekiyor.
    her tarafın kıl.
    ciğerinin üstü benek benek olmuş,|sen hala o boktan şeyi çekiyorsun.
    ve tıpkı buradaki|zengin mumyalara benziyorsun.
    yapma. o kadar kötü değil.|daha beteri de var.
    bütün hikaye bu mu yani?|-boşversene.
    ben bunun için mi çalışıyorum? söyle.
    şuna bak.
    bir kokainman.
    karım olacak kadın bir kokainman.|bir bok yemiyor.
    gözünde kara gözlüklerle|bütün gün uyuyor.
    uyanır uyanmaz hap alıyor.|-kadının üstüne varma.
    benimle düzüşmüyor, çünkü komada.
    ondan bir çocuk bile yapamıyorum manny.
    rahmi o kadar kirlenmiş ki, ondan bir bebek bile yapamıyorum!
    -seni o. çocuğu!

    Scarface

  • oscar1895 diyor ki:

    Bazen öyle zor sorarlar ki, cevap bulmakta sıkıntı çekersiniz. O yüzden atıp tutmamak lazım.

    Jimmy- Bir savaş çıkacak bilader. Hissedebiliyorum. Siyahlarla beyazların arasında savaş çıkacak. Bir üniforma giymene bile gerek kalmayacak. Kendi tarafını seçebileceğin bir savaş olmayacak bu. Senin tarafın seni seçecek.

    Ray- Ve ben kimin tarafında olacağımı biliyorum. Ben siyahlar için savaşacağım. Beyazlar kafalarını götlerine sokup çekilecekler.

    Jimmy- Buna sen karar veremezsin dostum.

    Ray- Peki melezler kimin için savaşacak?

    Jimmy- Siyahlar için dostum. Açık ve net.

    Ray- Peki Pakistanlılar?

    Jimmy- Siyahlar için.

    Ray- Peki… Zor bir tane bulayım. Peki ya Vietnamlılar?

    Jimmy- Siyahlar için!

    Ray- Eğer Vietnamlıları alırlarsa ben kesinlikle siyahlar için savaşırım arkadaş! Dur biraz. Dünyadaki tüm beyaz cüceler de… tüm siyah cücelere karşı mı savaşacak o zaman?

    Jimmy- Evet.

    Ray- Ne film çıkar bundan ama!

    Harry- Bak Jimmy… benim eşim bir siyahtı. Ve onu çok ama çok sevdim. 1976′da bir beyaz tarafından öldürüldü. Söyle bakalım Jimmy, ben bu muazzam savaşta nerede yer alacağım?

    *In Bruges – Martin McDonagh (2008)

  • kadir503 diyor ki:

    - Politika diye bir şey yok.
    - Ne var peki?
    - Sadece işaraet dili.

    “I’m Not There.” {Beni Orada Arama – 2007} / Todd Haynes

  • okaliptus80 diyor ki:

    Cemaat soruyor, Rıza (nam-ı diğer ‘Kertenkele’) yanıtlıyor. Aslında topu taca atıyor desek daha doğru:

    - Hocam. Kuzey Kutbu’nda altı ay gece, altı ay gündüzdür. Gece ve gündüz namazlarını nasıl kılacağız orada?
    - (…) Bu konuda alimler arasında ihtilaf vardır. Bazıları Müslümanların asla Kuzey Kutbu’na gitmemesi gerektiğini söyler. Çünkü biz sıcak iklim insanıyız; soğuk havalar bizi bozar. Soğuktan donabileceğimiz bir yere niye gidelim ki?

    - Hocam, peki Müslümanlar ile Kuzey Kutbu arasında bir savaş çıkarsa, kutupta esir düşen Müslümanların hali ne olur?
    - Evet, bu da diğer alimlerin söylediği şey. 6 aylık gece boyunca kıldığınız namazlar gece namazı sayılır. Kuzey Kutbu’nun canı cehenneme! En iyisi namazınızı kendi ülkenizin saatine göre kılın.

    Çizginin dışında seyreden din adamı çok gördük. Bunların bazıları “gerçek” din adamı idi; konforları sarsan görüşleri ve aykırı bir duruşları vardı. Bazıları ise düzmece din adamıydı. Kanundan kaçarlarken kendilerini allahın evinde bulmuşlardı. Akla ilk gelenler ‘Biz Melek Değiliz’deki iki kafadar ve ‘The Pilgrim’ (1923) filmindeki hacı kompozisyonuyla Charles Chaplin.

    Kertenkele Rıza da bu düzmece grubun içerisinde. Hasbelkader hoca olan bir kanun kaçağı… Cemaatin film süresince sorduğu soruları ustaca manevralarla geçiştirebilecek midir acaba…

    Genelde dram ile aşina olduğumuz İran Sineması’ndan yüzlerde tebessüm oluşturan oldukça hoş bir komedi. Harika replikler, göndermeler mevcut. Bir sahnede Tarantino ve Pulp Fiction muhabbeti :) Mollalar rejimine ve çarpık din anlayışına dokundurmaktan da geri durmuyor tabi. Esas gücünü de zaten oradan alıyor. Yoksa derinlikli bir hikaye anlatımı ya da karakter yok filmde.

    ‘Marmoulak’ {Kertenkele – 2004} / Kamal Tabrizi

  • okaliptus80 diyor ki:

    - İnsanlığı kurtarmak için başka bir yol mümkün mü?

    Mohsen Makhmalbaf’ın yönettiği ‘Nun va Goldoon’ (1996), kurmaca ile gerçek arasındaki sınırı kaldıran filmlerdendir. Şahlık rejiminin koruyuculuğunu yapan bir polis memuru ve onu vuran eski devrimci – şimdi yönetmen, yıllar sonra karşılaşırlar. Yönetmen, eski polis memuru ile yeni filminde çalışmak üzere anlaşır. Filmin öyküsü, söz konusu vurulma hadisesidir. Hadiseyi canlandıracak oyuncularsa, ikisinin de “gençliğini” temsilen seçilmiş yüzlerdir. (Bir de “saat soran” o kadın var tabi.)

    İşte ilk paragraftaki soru, genç Makhmalbaf’ı canlandıran delikanlının film süresince yönelttiği sorudur. Film, hem isminin hakkını hem de bu sorunun cevabını -etkileyici ve beklenmedik- finaliyle verir: “Ekmek” ve “Çiçek” metaforuyla… Yani “merhamet” ve “aşk” cevabıyla.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    Bir insan ile android arasında geçen diyalog;

    - Başarmayı ümit ettiğimiz şey yaratıcılarımızla tanışmak ve bazı cevaplar almaktı. Öncelikle bizi neden yarattıkları…
    - Peki sizinkiler beni neden yarattı?
    - Yapabileceğimiz için yaptık.
    - Siz kendi yaratıcılarınızdan aynı cevabı alsanız sizin için nasıl bir hayal kırıklığı olacağını düşünebiliyor musunuz?

    ‘Prometheus’ {2012} / Ridley Scott

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    - Gerçekten insanları bu kadar mı çok seviyorsun?
    - Beni öyle çok sevsinler ki ben de onları sevebileyim istedim…

    ‘Le feu follet’ {1963} / Louis Malle

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    Cevap gelene kadar ısrarla sorulmaktan vazgeçilmeyen bir soru; Seberg, Melville’ye soruyor…

    - Hayattaki en büyük amacınız nedir?
    - Ölümsüzleşmek sonra da ölmek.

    ‘À bout de souffle’ {Serseri Aşıklar, 1960} / Jean-Luc Godard

  • okaliptus80 diyor ki:

    - Suçlu biziz. Değil mi ki biz her şeye bir sinema seyircisi gibi baktık. Her şeye, her kötülüğe. Yolsuzluğa, ahlaksızlığa… Bizim dışımızda, bize bulaşmayacakmış gibi baktık. Suçlu biziz. Oysa her şey bizimle o kadar ilgiliydi ki. Bize o kadar yakındı ki.
    Bir yerde bulaşıcı bir hastalık varsa, o herkesi ilgilendirir. Bulaşıcı çünkü. Biz ne yaptık? Hep uzak durduk. Dur diyemedik, ne oluyor diyemedik. Her şeyi kendi haline bıraktık, karışmadık. Feyyat’ın karısı evinin önüne süpürge koyduğunda, işaret koyduğunda bunu Feyyat’la kızı karısı arasında bir mesele olarak gördük. Her b..u yediler, biz seyirci kaldık. Süpürgeyi sadece kocasını aşağılamak için söz konusu yaptık. Oysa süpürge hepimize meydan okumaydı. Süpürge; ahlaksızlığın, namussuzluğun, kahpeliğin hepimize meydan okumasıydı. Süpürge, namussuzluğun insan haysiyetine, şerefine meydan okumasıydı. Anlayamadık. Aklımıza gelmedi ki, bu mikrop bir gün hepimizi boğazlayacak. Anlayamadık ki, bu namussuzluk karşısında gösterdiğimiz suskunluk bizim başımızı yiyecek. Anlayamadık.

    - Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun İsmail kardeş?

    - Naciye’yi arayacam. Naciye yaşamamalı. Çünkü o kendisine gösterdiğim insani duygularımı, aile şerefimi hançerledi. Yaşamamalı Naciye.

    - En kolay bu. Naciye’yi öldürmek çok kolay. Bu düzen var oldukça binlerce Naciye yaşar. Bir Naciye ölür, bin Naciye doğar.

    Güney’in senaristliğinde, Zeki Ökten’in yönetmeni olduğu ‘Düşman’ (1979) filminden. İsmail’in (Aytaç Arman) finaldeki o unutulmaz tiradı.

    Niye aklıma geldiyse şimdi.:)

  • okaliptus80 diyor ki:

    Beklenmedik (!) bir cevap… Ya da ucuz işgücünün / gurbetçinin isyanı.

    Yer, Almanya. Çalışkanlık abidesi bir işçimiz (çöpçü), Alman makamlarından üstün hizmet ödülü almak üzere kürsüde. Kalabalık ona kulak kesilmiş. Derken tercüman bir soru yöneltiyor:

    - Emekli olup yurduna dönünce ne yapacaksın?

    + Ölecem.

    (tercüman cevabı beğenmeyip değiştirmesini istese de, nafile)

    + Ölecem. Bu kadar çalışmaya can mı dayanır!

    Sahne, yoruma gerek bırakmaz.

    ‘Almanya Acı Vatan’ (1979) / Şerif Gören

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    Bazen 45 yıllık bir ilişkiyi bile sorgulatabilecek sorular(cevaplar) vardır…

    - Ölmemiş olsaydı, İtalya’ya gitseydiniz onunla cidden evlenir miydin?

    - Ancak İtalya’ya gidemedik, değil mi? O da öldü.

    - Ya gitseydiniz diyorum.

    - Teorik sorulardan hoşlanmadığını zannederdim.

    - Cevap ver.

    - Evet.

    - Onunla evlenir miydin?

    - Evet. Birbirimizle evlenirdik.

    ’45 Years’ {45 Yıl, 2015} / Andrew Haigh

  • okaliptus80 diyor ki:

    Şair’in muhteşem ‘Accattone’sinden;

    - Açları himaye edecek bir aziz yok mu?

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler