Filmlerde Kadınlar (Günü)

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, kendimce bir şeyler yapmak istedim.

”Bazen bu yeknesak hayat beni çok sıkıyor” (H.Edip Adıvar)

-Camille-Bazen onu, kirli oyunların kurbanı olmuş, bir dansöz olarak görürüz (Son of the Sheik).

Bazen onu, Lola-Lola ismiyle kabarelerde şarkı söyleyen; kolay ulaşılamayacak bir kadın olarak görürüz (Der Blaue Engel).

Bazen onu, güzel ama bir o kadar da hafifmeşrep biri olarak görürüz (Camille).

Bazen onu, şımarık, kıskanç ama yine de her ortama ayak uyduran; bir aşık olarak görürüz (Gone With the Wind).

Bazen onu, bir madenci ailesinin annesi olarak görürüz (How Green Was My Valley).

Bazen onu, tutkuyla bağlanılan, her ne kadar sesi kötü olsa da uğruna opera binası yaptırılan birisi olarak görürüz (Citizen Kane).

Bazen onu, esrarengiz bir o kadar da yalancı birisi olarak görürüz (Maltese Falcon).

Bazen onu, istasyonda beklendiği halde gelmeyen;fakat kendine göre nedenleri olan birisi olarak görürüz (Casablanca).

Bazen onu, sevgilisiyle birlikte kocasını öldürüp;cinayet süsü vermeye çalışırken görürüz (Double Indemnity).

Bazen onu, şiir dünyası bir ortamın içinde görürüz (Les Enfants du Paradis).

Bazen onu, güzelliğiyle herkesi peşinden koşturan birisi olarak görürüz (Gilda).

Bazen onu, kocasının daima yanında ve ona en zor gününde yardım eden birisi olarak görürüz (It’s a Wonderful Life).

Bazen onu, kızkardeşinin yuvasını yıkan bir kadın olarak görüyoruz (A Streetcar Named Desire).

Bazen onu, buharlı bir tekneyle, sevdiği insanla özgürlüğe ve aşka doğru yola çıkan birisi olarak görürüz (African Queen).

Bazen onu, asi bir gence aşık;fakat bazı olayların önüne geçemeyen birisi olarak görürüz (Rebel Without a Cause).

Bazen onu, cinsel özgürlüğü arayan birisi olarak görürüz.Hem de o yıllarda (Et Dieu…crea la femme).

Bazen onu, kocasını yeniden elde etmeye çalışan birisi olarak görürüz (Cat On A Hot Tin Roof).

Bazen onu, intihara meyilli, çifte kişilikli birisi olarak görürüz (Vertigo).

Bazen onu, zengin bir koca arayan şarkıcı olarak görürüz (Some Like it Hot).

Bazen onu, Atom bombasının yıkımını yaşamış ve bu travmayı unutamayan birisi olarak görürüz (Hiroshima mon amour).

Bazen onu, kocası ile kuramadığı iletişimden dolayı, mutsuz olan birisi olarak görürüz (La Notte).

Bazen onu, karısından boşanıp seninle evleneceğim diyerek kandırılan;kendisini çok seven diğer adamı göremeyen birisi olarak görürüz ( Apartment).

Bazen onu, farklı kültürden birine aşık olmuş, birisi olarak görürüz (West Side Story).

Bazen onu, kızını korumaya çalışan;fakat bunu başaramayan bir anne olarak görürüz (La Ciociara).

Bazen onu, küçük bir kıza birşeyler öğretebilmek için çaba gösteren;zaman zaman aykırı metotlar kullanan bir öğretmen olarak görürüz (Miracle Worker).

Bazen onu, tamda bulduğu bir anda, ona kendini duyuramadan ölen, bir doktorun büyük aşkı olarak görürüz (Doctor Jhivago).

Bazen onu, yaşadığı yerden sıkılıp,aşık olduğu adamla soygunlar yapıp;efsaneye dönüşen birisi olarak görürüz (Bonnie and Clyde).

Bazen onu, bir mafya ailesi içinde, kendi mücadelesini veren birisi olarak görürüz (Godfather).

Bazen onu, Kit-Kat kabaresinde şarkı söyleyen;çeşitli olaylara kurban gitmiş birisi olarak görürüz (Cabaret).

Bazen onu, bir akıl hastanesinde, kendine göre kuralları olan; disiplinli bir başhemşire olarak görürüz (One Flew Over The Cuckoo’s Nest).

Bazen onu, ‘Tanrının yalnız adamı’ tarafından bir porno filme götürülüp; filmden çıktığında ise ‘Bir sendika gibi’ soğuk olarak nitelenen birisi olarak görürüz (Taxi Driver).

Bazen onu, korkusuzca yaratıklarla savaşan birisi olarak görürüz (Aliens).

Bazen onu, kocasının işine aşırı düşkünlüğüne kızıp;onu ve oğlunu terk eden anne olarak görürüz (Kramer vs. Kramer).

Bazen onu, oğlunu babasının cinnetinden korumak için; mücadele yapan birisi olarak görürüz (Shining).

Bazen onu, Paris teki bir tiyatronun perdesini açık tutmak için, Nazilere karşı mücadele veren birisi olarak görürüz (Le Dernier Metro).

Bazen onu, geçmişte acılı bir seçim yapmak zorunda kalan; bu seçiminin getirdiği acıları, sonraki yaşantısında çeken birisi olarak görürüz (Sophie’s Choice).

Bazen onu, kurduğu çiftliği yaşatmak için mücadele eden;aynı anda yakalandığı hastalıklada mücadelesini sürdüren birisi olarak görürüz (Out of Africa).

Bazen onu, ölen kocasıyla iletişim yolları kurmaya çalışan; bu uğurda başarılı olan birisi olarak görürüz (Ghost).

Bazen onu, bir haftalığına kiralanan duyarlı bir fahişe olarak görürüz.Sonu Külkedisi masalı gibi bitecek (Pretty Woman).

Bazen onu, tetikçinin biriyle eğlenmeye gidip,uyuşturucu komasına giren;bir mafya babasının sevgilisi olarak görürüz (Pulp Fiction).

Bazen onu, Veronica Lake taklidi pahalı bir fahişe olarak görürüz (L.A. Confidential).

Son olarak onu, görmediği halde herşeyi gören,oğlunun ameliyatı için: ölümü bile göze alan,hayatı bir müzikal gibi yaşayan,karanlıkta da olsa dans edebilen bir KADIN olarak görürüz (Dancer in the Dark)

Saygılarımla.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Filmlerde Kadınlar (Günü)” bu yazı hakkında 10 yorum var

  • Rashomon diyor ki:

    Onlar süslenmeyi severler;sanki biz sevmeyiz.Öyleyse biraz süsleyelim burayı;biraz nostalji diyelim.

    (K) atharine Hepburn
    (A) udrey Hepburn
    (D) eborah Kerr
    (I) ngrid Bergman
    (N) atalie Wood
    (L) iv Ullman
    (A) liye Rona
    (R) ita Hayworth…

  • Rashomon diyor ki:

    Daha yenilerle devam edeyim.Gerçi ne kadar yeni oldukları da tartışılır ama neyse.

    (K) im Basinger
    (A) nnette Bening
    (D) iane Keaton
    (I) sabelle Huppert
    (N) icole Kidman
    (L) eelee Sobieski
    (A) shley Judd
    (R) enee Zellweger…Bir gün değil ki her gün Kadınlar Günü…

  • Rashomon diyor ki:

    Kadınlar

    Ve kadınlar,
    bizim kadınlarımız:
    korkunç ve mübarek elleri,
    ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
    anamız, avradımız, yarimiz
    ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
    ve soframızdaki yeri
    öküzümüzden sonra gelen
    ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
    ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
    ve karasabana koşulan
    ve ağıllarda
    ışıltısında yere saplı bıçakların
    oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
    kadınlar,
    bizim kadınlarımız
    (N. Hikmet)

    ‘Kadın’ lı Filmler ;

    - Küçük Kadınlar (Little Women / G. Cukor 1933)
    - Kamelyalı Kadın (Camille / G. Cukor 1936)
    - Bir Kadın Kayboldu (The Lady Vanishes / A. Hitchcock 1938)
    - Gülmeyen Kadın Ninotchka (Ninotchka / E. Lubitsch 1939)
    - Yılın Kadını (Woman of the Year / G. Stevens 1942)
    - Küçük Kadınlar (Little Women / M. LeRoy 1949)
    - Kadın Avcıları (The Ladykillers / A. Mackendrick 1955)
    - Ve Tanrı Kadını Yarattı (Et Dieu…crea la femme / R. Vadim 1956)
    - İki Kadın (La Ciociara / V. De Sica 1961)
    - Affetmeyen Kadın (O. F. Seden 1964)
    - Haremde Dört Kadın (H. Refiğ 1965)
    - Dünyanın En Güzel Kadını (N. Saydam 1968)
    - Bir Kadın Kayboldu (S. Önal 1971)
    - Ekmekçi Kadın (M. Dinler 1972)
    - Etki Altında Bir Kadın (Woman Under the Influence / J. Cassavetes 1974)
    - Beyaz Kadına Dokunma! (Touche pas à la femme blanche / M. Ferreri 1974)
    - Stepford Kadınları (The Stepford Wives / B. Forbes 1975)
    - Three Women (Üç Kadın / R. Altman 1977)
    - Yalnız Bir Kadın (An Unmarried Woman / P. Mazursky 1978)
    - Kadınlar Kenti (Città delle donne, La / F. Fellini 1980)
    - Penceredeki Kadın (Femme d’à côté, La / F. Truffaut 1981)
    - Kırmızılı Kadın (Woman in Red / G. Wilder 1984)
    - Örümcek Kadının Öpücüğü (Kiss of the Spider Woman / H. Babenco 1985)
    - Dul Bir Kadın (A. Yılmaz 1985)
    - Kadının Adı Yok (A. Yılmaz 1987)
    - Sinir Krizinin Eşigindeki Kadınlar (Mujeres al borde de un ataque de nervios / P. Almodóvar 1988)
    - Kadın Dul Kalınca (Ü. Efekan 1988)
    - Özel Bir Kadın (Pretty Woman / G. Marshall 1990)
    - Bir Kadının İntikamı (Vengeance d’une femme, La / J. Doillon 1990)
    - Kadın Kokusu (Scent of a Woman / M. Brest 1992)
    - İki Kadın (Y. Özkan 1992)
    - Bir Kadının Anatomisi (Y. Özkan 1995)
    - Mum Kokulu Kadınlar (İ. Tözüm 1996)
    - Kadınsı Duygular (Washington Square / A. Holland 1998)
    - 8 ½ Kadın (8 ½ Women / P. Greenaway 1999)
    - Üstteki Kadın (Woman on Top / F. Torres 1999)
    - Kadınlar Ne İster? (What Women Want / N. Meyers 2000)
    - Dr. T ve Kadınları (Dr. T & the Women / R. Altman 2000)
    - Öldüren Kadın (Femme Fatale / B. De Palma 2002)
    - 8 Kadın (8 Femmes / F. Ozon 2002)
    - Bir Kadın…Bir Erkek…Ve… (And Now…Ladies and Gentlemen / C. Lelouch 2002)
    - Kadın Avcıları (The Ladykillers / Ethan & Joel Coen 2004)
    - Stepford Kadınları (The Stepford Wives / F. Oz 2004)
    - Kedi Kadın (Catwoman / Pitof 2004)

    Tüm kadınların, kadınlar günü kutlu olsun!

  • Rashomon diyor ki:

    Yukarıda yazdığım filmlerdeki kadınların isimleri sırasıyla şöyle;

    - Vilma Bánky
    - Marlene Dietrich
    - Greta Garbo
    - Vivien Leigh
    - Sara Allgood
    - Dorothy Comingore
    - Mary Astor
    - Ingrid Bergman
    - Barbara Stanwyck
    - María Casares
    - Rita Hayworth
    - Frances Drake
    - Vivien Leigh
    - Katharine Hepburn
    - Natalie Wood
    - Brigitte Bardot
    - Elizabeth Taylor
    - Kim Novak
    - Marilyn Monroe
    - Emmanuelle Riva
    - Jeanne Moreau
    - Shirley MacLaine
    - Natalie Wood
    - Sophia Loren
    - Anne Bancroft
    - Julie Christie
    - Faye Dunaway
    - Diane Keaton
    - Liza Minelli
    - Louise Fletcher
    - Cybill Shepherd
    - Sigourney Weaver
    - Meryl Streep
    - Shelley Duvall
    - Catherine Deneuve
    - Meryl Streep
    - Meryl Streep
    - Demi Moore
    - Julia Roberts
    - Uma Thurman
    - Kim Basinger
    - Björk

  • Rashomon diyor ki:

    Yıllar boyunca sinemanın kadına bakışında ne gibi değişimler oldu?

    İzlediğimiz filmlerden hareketle, bu konuda birşeyler yazmak istiyorum.

    20′li yıllara baktığımızda kadın sinema da oldukça güçsüz, bazı şeylerin sorumlusu, hatta yerine göre aptallık derecesinde saf bir figür olarak gösterilmiştir. Filmlerden örnek verirsem daha iyi olur, ‘The Son of the Sheik’ {Şeyhin Oğlu} filminde Dansöz Yasmin, çoğu şeyin sorumlusu gibi gösterilir, filmin ilerleyen sahnelerinde böyle bir sorumluluğu olmadığı anlaşılır. Yine de bu sahneler sanki bu izlenimi silemez, ya da bu izlenimi silmeye yetmez… Nihayetinde çoğu olayın sorumlusu ona aşık olan erkektir. Bu aşk sonucunda birtakım olaylar meydana gelmiştir… Bir diğer film ise ‘The General’, yönetmenin (oyuncunun) çok sevdiğim bir film olmasına rağmen, kadına bakış açısı yönüyle pek hoşuma gitmez nedense. Şöyleki filmde bir kadın için çeşitli fedakarlıklar yapan bir erkek karakter görürüz, fakat kadın karakteri, bazı şeylerden bihaber, son derece saf (neredeyse aptallık derecesinde) bir figür olarak gösterir. Özellikle ‘General’le (Trenle) düşmanlardan kaçtıkları sahnelerde bunu görmek mümkündür… Sonuç olarak sinemanın emekleme dönemi olan bu dönemlerde kadın oldukça geri planda (en azından ben öyle düşünüyorum).

    30′lı yıllara geldiğimizde ise birtakım değişiklikler görmekteyiz. Bu dönemin hemen başında çekilmiş olan ‘Blaue Engel, Der’ {Mavi Melek} filminde güçlü bir kadın karakter görmekteyiz. En azından ilişkilerde ipleri elinde tutan, hatta idealist bir profesörü bile ağına düşürebilen bir kadın karakter görürüz. Tamam tüm bunlar iyi de kadını erkekler tarafından günah keçisi gibi gösterme de yok değil filmde. Çoğu şeyin sorumlusu yine kadın, ayrıca soğuk cinselliğin sembolü yapılmış uç (o zamanlar için) sayılabilecek bir kadın karakter görürüz nihayetinde. Tüm bunlara rağmen, kadının daha merkezde olması yönüyle bir gelişmeden sözedilebilir… Bir edebiyat uyarlaması olması yönüyle, yeterince iyi bir örnek olmaz belki, ‘Camilla’ {Kamelyalı Kadın} filmine geldiğimizde yine iplerin genel itibariyle kadının elinde olduğunu görürüz… Burada kadının bu konumu filmin ilerleyişine göre yer değiştirir. Kimi zaman erkek daha baskın hale gelir… Filmde kadın ruhunun inceliklerine ve farklı görünümlerine şahit oluruz. Karakter olarak da değiştiğini görürüz. Şöyleki önceleri güzel, bir o kadar da ukala, bunun yanında bayağı bir hafifmeşrep bir kadın varken; birden duyarlı, sevdiğine sonuna kadar aşık, hatta fedakar bir kadına dönüşür… Tabii bu arada farklı kıtalarda kadın farklı şekillerde gösterilir. Jean Vigo’nun ‘Atalante, L’ {Geçip Giden Çatana} filmine baktığımızda ise kadının kadın gibi gösterildiğini görürüz (en azından ben öyle gördüm). Duygusal, yerine göre fedakar, yerine göre hüzünlü, yerine göre sevinçli, hepsinden öte sevdiği için herşeye göğüs geren bir figür olarak görürüz… ‘Gone with the Wind’ {Rüzgar Gibi Geçti} filmine geldiğimizde farklı kadın karakterler görürüz. Kıskanç, her istediğini koparmaya çalışan, yerine göre inatla mücadele eden v.b. karakter olarak görürken. Bunun karşısında son derece saf, aşkını herşeyin merkezi olarak gören, çevresinde yaşanan olayların ayrımına varamayan kadn karakter vardır. Tabii burada kadının konumu biraz daha önemlidir. Zaten filmin çekim aşamalarını da gözönünde bulundurduğumuz zaman bu filmdeki kadının ne denli önemli bir konumda olduğunu rahatlıkla görebiliriz… Kadının konumunu güçlendirdiği, ipleri eline aldığı filmler hiç uzakta değildir artık.

    40′lı yıllara geldiğimizde ise kadınların daha güçlü bir konumda olduğunu görürüz. ‘The Philadelphia Story’ {Philadelphia Hikayesi} filminde son derece güçlü bir kadın görürüz. Ki bu kadın (Katharine Hepburn) hem sinema da hem de gerçek yaşamda kadınların hayatta hep en yükseklerde olması uğruna çabalamıştır. Bu yönüyle sinemada feminist hareketin öncülerinden birisidir… ‘How Green Was My Valley’ {Vadim O Kadar Yeşildi Ki} filmine baktığımızda, bir madenci ailesinin herşeyi olan -tam mansıyla otorite- bir kadın görürüz. Hem evi çekip çevirir. Hem de ailesinin yaşadığı sorunlara çözümler üretir. Burada şunu belitmekte fayda var, bu dönemde taşrada geçen filmlerde böyle kadınları görmek son derece doğal (hatta yer yer klişe)… ‘Citizen Kane’ {Yurttaş Kane} filmine baktığımızda ise bir gazete patronunu kendisine aşık eden bir kadın olarak görürüz. Hatta -çirkin sesine rağmen- kendisine opera binası yaptırıcak, bir güçte görürüz onu… ‘Maltese Falcon’ {Malta Şahini} filminde ise filmin odağında bir karakter olarak görmeyiz onu, fakat sürekli söylediği yalanlarla yine oldukça önemli bir konumda görürüz onu. İşte burada noir temalı filmlerde sıkça rastladığımız; güvenilmez kadınlar, çoğu şeyin sorumlusu kadınlar, öldüren kadınlar sorunsalı ortaya çıkar. Kadınlar istisnaları olmakla beraber, bu imajlarını uzun yıllar üstlerinden atamamıştır. Gerek bu filmlerin bir akım şeklinde olmasa da yönetmenlerce tercih edilmesi, gerekse de izleyici tarafından büyük beğenilerle izlenmesi; bu süreyi uzatmıştır. ‘Double Indemnity’ {Çifte Tazminat} bu anlamda iyi bir örnek olabilir düşüncesindeyim… Üstadın ‘Notorious’ {Aşktan da Üstün} filminin bu yönüyle kadına son derece olumsuz bir pencereden baktığını söyleyebilirim (tüm bunlara rağmen başyapıt olduğu su g*türmez)… ‘It’s a Wonderful Life’ {Şahane Hayat} filminde ise sevinçte ve mutlulukta beraber, en güç durumlarda bile kocasının arkasında duran güçlü bir kadın olarak görürüz onu… ‘Gilda’ ise iplerin neredeyse tamamen kadının elinde olduğu bir filmdir. Ki yıllar sonra Rita Hayworth ‘erkekler bana değil, ‘Gilda’ya aşıktı’ diyecektir…

    50′li yıllara geldiğimizde ise kadınların filmlerin odağında, odağında olmasa dahi olayların gelişmesinde önemli bir noktada bulundukları bir dönem olmuştur… ‘A Streetcar Named Desire’ {İhtiras Tramvayı} filmi, her ne kadar erkek karakteri şöhrete kavuştursa da kadın karakterler açısından da önemli bir filmdir. Bir kadının, bir aile yaşamını nasıl altüst ettiğine şahit oluruz. Bu kadının sebep olduğu olaylardan etkilenen de bir kadındır nihayetinde… Sinemada kadınların sorunları hakkında birşeyler söylenmeye başlanmıştı artık. Bu sorunlar filmlerde ya ana konu olarak ön planda olmaya başlamıştı, ya da aile yaşamı içinde önemli noktalar olarak karşımıza çıkmaktaydı… 50′lerin sonlarına baktığımızda ‘Cat on a Hot Tin Roof’ {Kızgın Damdaki Kedi} filminde; eşi ile arasında soğuk yeller esen, mutsuz bir kadın (Maggie) görürüz. Mutsuzdur, fakat buna rağmen güçlü görünür. Kocasını yeniden elde etmek için elinden geleni yapar… Biraz geriye dönersek ‘Et Dieu… créa la femme’ {Ve Tanrı Kadını Yarattı} filmiyle sinemada kadının önemli şeyleri değiştirdiğini görürüz. Bir kere o anlara kadar tabu sayılan bazı kavramların bu filmde dillendirildiği, hatta görüntülerle cesurca ifade edildiğini görürüz. Cinsellik çok çarpıcı bir şekilde ifade edilmiştir filmde. Bunun yanında kadının özgür ruhunun açığa çıkması anlamında da öncü bir filmdir. Burada yönetmenin ‘özgür kadın’a giden yolu, bir çocuk – kadın yoluyla göstermesi -çok tepki almasına rağmen- cesurca bir harakettir kanaatimce. Film kadının cinsel yönüyle ele alınıp, istismar edilmesi konusunda da önemli şeyler söyler… Dönemin ortalarında çekilmiş olan ‘Johnny Guitar’ filminde de kadın karakterler çok ön plandadır. Bu kadınlar görüntü itibariyle erkek-kadın görüntüsündedir. Ellerinde fazlaca sırıtmayan silahlarıyla, bu imajın oluşmasına yardımcı olurlar. Hatta filmin odağındaki kadından aşağı kalmayan bir diğer kadının da filmde böyle göründüğüne şahit oluruz. Bu görüntünün yanında, filmde sevdiği erkeğin yanında bu karakterden sıyrılabilen bir kadın olarak da görürüz onu… ‘Diaboliques, Les’ {Şeytan Ruhlu İnsanlar} filminde ise kendisine yapılan ihanetin sonucunda, dayanışma içine giren iki kadının neler yaptıklarına şahit oluruz. Bir işi gerçekleştirmek için pek aracıya ihtiyaç duymadıklarına şahit oluruz, aynı zamanda. Oysa noir dönemi filmlerinde aracıya ihtiyaç duyardı, genelde kadınlar. Dönemin sonlarına doğru yine Amerikan sinemasınca tabu sayılan -toplum yapısını bozacağı için- bir konuda cesur bir film yapılır. Yapılan bu filmde toplumca sapkınlık, ya da kötü adledilen (ki toplumun hepsi bu kanıda olmayabilir) bir olayı (lezbiyenliği) filmin odağına koymuştur yönetmen. ( ‘The Children’s Hour’ / William Wyler filmidir ayrıca filmde iki güzel kadını (Shirley MacLaine & Audrey Hepburn) görmekteyiz.) Bu filmde lezbiyenlik bir sapkınlık olarak değil de daha kabul edilebilir bir olay gibi gösterilmiştir. Sanki Wyler bu bir vakıa demek istemiştir filmde. Bakış açısı oldukça ılımlıdır (ya da bana öyle geldi). Kadınların bunu açıkça ifade edememesi, sürekli bu konuda baskılanmalarına neden olmuştur. Bunun sonucunda, kadınlar ölüme kadar giden sorunlar yumağı içinde boğulmuşlardır. İşte filmde kadınların bu durumu anlatılmakta… Dönemin sonlarına doğru; genç kızlıktan, kadınlığa doğru giden yolda karşılaşılan birtakım sorunlar üzerine filmler yapılmıştır. Cassavetes ilk filmi olan Shadows {Gölgeler} filminde böyle bir konuya el atmıştır. Kadının bu geçiş döneminde yaşadığı düş kırıklıkları, üzüntüleri, kadının üzerinde yarattığı psikolojik bozuklukları ve bunun çevresine verdiği rahatsızlıkları etkileyici bir sinema diliyle anlatmıştır…

    Sonuç itibariyle bu dönemde, kadının filmlerde ön planda olmasının dışında, kadın sorunlarının da filmlerde işlenmeye başlandığını (daha önceki dönemlerde de örnekleri vardır, fakat bu dönemde sayı itibariyle daha fazla) görmekteyiz.

  • Rashomon diyor ki:

    Beyazperdeden kadın görünümleri ve bu kadınlardan inciler;

    ‘Yüce Tanrım! Bizi zayıflığımız için değil; aşkımız için yargıla’ diyerek aşkı uğruna büyük bir maceraya girişen, sadece filmle sınırlı kalmayarak kadınların sosyal yaşamda hep zirvelerde olması için mücadele eden, lider bir kadın; Rose Sayer (Katharine Hepburn) – ‘Afriacan Queen’ filminden

    ‘Birini mutlu etmenin hiçbir maliyeti yoktur.’ diyen, herşeyiyle Greta Garbo hayranı aktivist bir kadın; Estelle Rolfe (Anne Bancroft) – ‘Garbo Talks’ filminden.

    ‘-Ressam mısınız?
    -Hayır ressam değilim.
    -Heykeltraş mısınız?
    -Hayır heykeltraş değilim.
    -Peki ne yapıyorsunuz siz?
    -Ben sadece mutlu olmaya çalışıyorum…’ diyerek kendisine sorulan bu soruları güzel bir cevapla noktalayan, güzel mi güzel bir kadın; Cynthia Green (Ava Gardner) – ‘The Snows of Kilimanjaro’ filminden.

    ‘Çok hafif insanlar beni sıkar, çok ağır insanlar beni boğar’ diyen, farklı güzelliğiyle ve güçlü oyunculuğuyla (özellikle Cassavetes filmlerinde) gönlümüzde taht kurmuş bir kadın; Minnie Moore (Gena Rowlands) – ‘Minnie and Moskowitz’ filminden.

    ‘Bana çocukluğumu hatırlattın. O zamanlar komşular birbirlerini ziyaret ederlerdi ve bir adam vardı asla konuşmazdı. Bütün gece bir yerde oturur, tek kelime etmezdi. Ona – neyin var dostum? diye sorduklarında. Neden bir şeyler söylemiyorsun, neden konuşmuyorsun dedikleri zaman: Ne söyleyeyim; ‘karımın beni aldattığını mı söyleyeyim’ derdi. Karısı da şöyle derdi; ‘kes sesini çok konuşuyorsun. Ama bunu ‘İtalyanca’ anlatınca daha da güzel oluyor’ diyen, anıları ile masadaki erkekleri güldüren; sevimli mi sevimli bir yaşlı kadın; Tommy’s Mother (Catherine Scorsese) – ‘Goodfellas’ filminden.

    ‘Hiçbir savaş bizim dünyamıza dokunamaz’ diyen, saf ama inanılmaz derecede güzel bir kadın; Melanie (Olivia de Havilland) – ‘Gone With the Wind’ filminden.

    ‘Erkekler, yüreklerinde tek bir kadını severler’ diyen, hem oyunculuğuyla hem de güzelliğiyle her daim baştacı ettiğimiz efsane bir kadın; Anna Karenina (Vivien Leigh) – ‘Anna Karenina’ filminden.

    ‘Bir tanrının yaşama dönüşünü gördüm. Artık bir kraliçe değilim; bir kadınım’ diyen güzelliğiyle gücüne güç katan bir kadın; Cleopatra (Claudette Colbert) – ‘Cleopatra’ filminden.

    ‘Sessizlikten daha iyi bir dil ne olabilir ki…’ diyen sanatçı bir kadın; Thereza Ambrose (Claire Bloom) – ‘Limelight’ filminden.

    ‘Anlamlı bir yüzün, hep bir hikaye anlattığını söylerdi babam’ diyen gizemli, bir o kadar da güzel bir kadın; Zuhal Olcay – ‘Gizli Yüz’ filminden.

    ‘Kurban bayramın mübarek olsun Hacı İlyas!’ diye haykıran, taze acılar ile dolu gözleri yaşlı, bir o kadar fedakar ve kendisine yapılanlara karşı dimdik ayakta duran ‘bizden’ bir kadın; Meryem (Hülya Koçyiğit) – ‘Gelin’ filminden.

  • kadir503 diyor ki:

    Rashomon ellerine sağlık, çok başarılı bir yazı olmuş.

  • November76 diyor ki:

    Bizim sinemamızdan kadın manzaraları:

    -Vurun Kahpeye / Ömer Lütfi Akad -1949
    -Çalıkuşu / Osman Seden – 1966
    -Vesikalı Yarim / Ömer Lütfi Akad – 1968
    -Gelin / Ömer Lütfi Akad – 1973
    -Yatık Emine / Ömer Kavur – 1974
    -Selvi Boylum Al Yazmalım / Atıf Yılmaz – 1977
    -Sultan / Kartal Tibet – 1978
    -Mine / Atıf Yılmaz – 1981
    -Derman / Şerif Gören – 1983
    -Fahriye Abla / Yavuz Turgul – 1984
    -Adı Vasfiye / Atıf Yılmaz – 1985
    -Kurbağalar / Şerif Gören – 1985
    -Ahh Belinda / Atıf Yılmaz – 1986
    -Beyaz Bisiklet / Nisan Akman – 1986
    -Teyzem / Halit Refiğ – 1986
    -Bir Kırık Bebek / Nisan Akman – 1987
    -Kadının Adı Yok / Atıf Yılmaz – 1987
    -Rumuz Goncagül / İrfan Tözüm – 1987
    -Hanım / Halit Refiğ – 1988
    -Fazilet / İrfan Tözüm – 1989
    -Karılar Koğuşu / Halit Refiğ – 1989
    -Med Cezir Manzaraları / Mahinur Ergun – 1989
    -Uçurtmayı Vurmasınlar / Tunç Başaran – 1989
    -Benim Sinemalarım / Gülsün Karamustafa, Füruzan – 1990
    -Berdel / Atıf Yılmaz – 1990
    -Umut Hep Vardı / Bilge Olgaç – 1991
    -İki Kadın / Yavuz Özkan – 1992
    -Sarı Tebessüm / Seçkin Yaşar – 1992
    -Seni Seviyorum Roza / Işıl Özgentürk – 1992
    -Bir Kadının Anatomisi / Yavuz Özkan – 1995
    -Sen de Gitme / Tunç Başaran – 1995
    -İki Genç Kız / Kutluğ Ataman – 2004
    -Türev / Ulaş İnaç – 2005
    -Mutluluk / Abdullah Oğuz – 2007
    -Vicdan / Erden Kıral – 2008

  • okaliptus80 diyor ki:

    Emeğine, yüreğine sağlık diyorum sadece.

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Kadın filmi deyince aklıma belli başlı birkaç film gelir; bunlardan iki tanesini yazayım:
    **
    Une femme douce (1969)
    Ne istediğini kendisi de bilmiyordur, açıkça “ben yok olup gitmek istiyorum” dese gerçekten benim gözümde daha değerli olur bu kadın..
    **
    The Last Seduction
    Akıllı kadınları severim..Bridget daha çok CEZA kesmeyi seven soğuk bir tip..Ama gene de zayıf noktaları yok değil..(Yalnız kalmaktan korkmak gibi..)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler