FilmEkimi 2016

Bu yıl da geçmiş yıllarda olduğu gibi festivalde izlediğim filmlerle ilgili, muhtemelen son kez yazmış olacağım. Dileyen istediği gibi katkıda bulunabilir.

Geçen yıllara nazaran çeşitli sebeplerden daha az filme bilet alabildim.

İzleyeceğim filmler şöyle;

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“FilmEkimi 2016” bu yazı hakkında 5 yorum var

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Swiss Army Man’ / Dan Kwan & Daniel Scheinert

    Sundance Film Festivali’nde ilk filmlerinde yönetmen ikilisine ödül kazandıran ‘Swiss Army Man’ için yılın en kendine has ve farklı filmlerinden biri olduğunu söylemek mümkün.

    Oldukça ilgi çekici bir biçimde başlayan filmi izlerken bir sonraki sahneyi tahmin etmek pek mümkün olmuyor. Gideceği yolu sürekli kendi istediği yöne çekip, tüm absürtlüğüne karşın tutarlı olmayı başarıyor. Öncelikle zaman ve mekan algısından uzaklaştığı anlarda olmak üzere sürreal esinti film boyunca hissediliyor.

    Artık tuhaf/sorunlu karakterlerin aranan oyuncusu haline gelen Paul Dano beklenileceği üzere rolünün hakkını veriyor. Esas sürprizi Harry Potterlıktan kurtulmaya çalışan Daniel Radcliffe kendisinden bekle(ye)meyeceğimiz iyi performansıyla yapıyor.

    Swiss Army Man, günümüz komedi filmlerinden tamamen sıyrılan tüm özgünlüğüne rağmen her bünyeye hitap etmeyebilir. Filmi büyük bir heyecanla izleyenler olacağı gibi filmden erken kopanlar da çıkacaktır. Yalnızlık, arkadaşlık, ölüm ve aşk gibi konulara getirdiği kendisine özgü bakış açısıyla yine de görülmeyi hak ediyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘The Happinest Day in the Life of Olli Maki’ {Olli Maki’nin En Mutlu Günü – 2016} / Juho Kuosmanen

    Son Cannes Festivalinden ödülle dönen yapım, aldığı dış basın eleştirileriyle festivalin dikkat çeken yapımları arasındaydı. Finlandiyalı yönetmenin ilk debutu olan film; Finlandiya spor tarihinin en önemli başarılarından birine imza atan orta sıklet boksör Olli Maki’nin dünya şampiyonluk maçına çıkma sürecine odaklanıyor.

    Sportif başarılara odaklanan kurmaca ya da biyografik spor dramı filmlerin en önemli özelliği sporcunun edindiği başarının heyecanının izleyiciye yansıtılmasıdır. Sinema tarihi bu tip filmlerle doludur. Bunların birçoğunda sahada ya da ringdeki hissiyatla perde karşısında filmi izleyenin hissettikleri aynı doğrultudadır. Bastan söyleyelim filmimiz burada türdeşlerinden ayrılıyor. Finaldeki müsabaka dahil filmin hiçbir yerinde bu duyguları ne izleyici ne de karakter hissediyor. Ayrıca yine spor dramı türünün bir diğer kolu olan zaman zaman hüzünlü olabilen baş karakterin çektiği toplumsal ya da bireysel olumsuzluklar konusu da filmde yer bulmuyor. Filmimiz türdeşleriye sadece baş karaktere odaklanması konusunda buluşuyor diyebiliriz.

    Filmde genel olarak Olli Maki’nin sevdiği kadınla olan ilişkisini ve boksörün şampiyonluk maçına hazırlanma sürecinde yaşadığı toplumsal baskıya odaklanılıyor. Maça hazırlık süreci sporcunun beklediğinden tamamen farklı oluyor. Zira ülkenin en önemli olayı haline gelerek ülke çapında sporcuya inanılmaz bir ilgi oluşuyor.

    Film, iletişim ve reklam dünyasının günümüzden çok daha ilkel olduğu 60′lı yıllarda bile yaşanılan tüm popüler hayatların nasıl tüketileceğinin resmini çiziyor. Bu resim, Maki’nin iç dünyası gibi Finlandiya’nın karakteristlik kasvetli havasıyla bütünleşen sinematografiyle gerçekleşiyor.

    Yalın anlatımının yanında yüzleri gülümsetecek nüanslar barındıran film; iddiasızlığıyla iddialı olabilen, karakter merkezli içsel bir çalışma. Filmden türdeşleri gibi bir çoşku beklenmezse gayet keyif alınacağına eminim.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Train to Busan’ {Zombi Ekspresi – 2015} / Yeon Sang-Ho

    Zombi filmleri de birçok alt tür gibi yıllar geçtikçe değişime uğramaya devam ediyor. Aksiyonun artık iyiden iyiye kabul gördüğü günümüz popüler sinemasında zombi filmleri de nasibi almışa benziyor. Bunu ‘Train to Busan’da bir kez daha görmek mümkün.

    Ağır hareket eden ancak sayıları fazla olduklarında etkileri çoğalan zombiler yerine artık oldukça hızlı ve avına kaçma fırsatı tanımayan yeni zombiler filmimizde yer alıyor. Zombi virüsünün çıkış noktası da yakın geçmişte tanık olduğumuz birçok salgın hastalık olaylarına öykünerek filme dahil edilmiş.

    Trende insanlarla sıkışan zombiler fikri her sahnede başarıyla aktarılmış. Dışarısının hatta trendeki diğer vagonun bile güvenli olmayışı izleyen üzerinde tedirgin edici bir hissiyat zaten oluşturuyor. Buna ek olarak gerilim dolu kaçma-kovalamaca sahnelerinin başarısı da filmi büyük bir heyecanla soluksuz izlemeye itiyor.

    Filmdeki baba-kız ilişkisi ya da bencil kötü niyetli kodaman gibi karakterler üzerinden verilen mesajların fazlaca göze sokarak yapılması ve Güney Kore yapımı filmlerin birçoğunda görülen abartılı duygusallık filmin olumsuz noktaları oluyor. Yoksa zombiler görevlerini gayet iyi yerine getiriyorlar.

    Güney Kore sinemasının görsel yapısını bulabileceğimiz film; günümüz dünyasından birçok çıkarımla yaptığı eleştirilerle birlikte bir zombi filminden bekleneni yeterince yerine getirmeyi başarıyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Paterson’ {2016} / Jim Jarmusch

    Amerikan Bağımsız Sinemasını yıllardır çizgisini bozmadan ve aynı doğrultudaki başarısıyla temsil eden Jim Jarmusch, Cannes’da yarışan son filmi “Paterson” ile benim gibi Jarmusch sevenleri heyecanlandırmayı başarmıştı. Filmekimi programında izleme imkânım oldu ve Jarmusch da olmasa festivalde neredeyse iyi film izleyemeyecektik diyebilirim.

    “Paterson” için yönetmenin sinemanın anlayışını tamamen görülebileceği, tam bir Jarmusch filmi diyebiliriz. Garip, keskin özelliklere sahip kendine has karakterler, genelde geniş açılarla çekilmiş sahneler, nükteli diyaloglar ile Jarmusch’a ait belli başlı birçok öğe başarılı bir biçimde filme yerleştirilmiş bulunuyor.
    Jarmusch’un alışık olmadığımız bir takıntısı olarak bu sefer ‘çift’lik durumu karşımıza çıkıyor. Hem Paterson filmin baş karakteri hem de karakterin yaşadığı yerin adı Paterson olmasının dışında karakterimiz ikiz bebek sahibi olmak istiyor. Aynı düzlemde birçok ikiz insan da film boyunca gözümüze çarpıyor.

    Filmin odak karakteri Paterson oldukça ilgi çekici ve farklı özelliklere sahip bir karakter. Post modern dünyadan olabildiğine soyutlanmış, kendisine has izole bir hayat sürüyor. Teknolojiden ve güncel hayatın tantanasından kendisini uzak tutuyor ve istediği tek düze hayatı yaşamaya gayret gösteriyor. Bundan da memnun görünüyor. Onun hayatında değişikliklere yer yok, sadece edindiği alışkanlıklarla devam etmek istiyor. Bir şekilde içine girdiği bu hayatın dışına çıkmadan kendisine bahşedilen hayatı yaşıyor, aslında hepimiz gibi.

    Filmde New Jesey’nin Paterson kentinde yaşayan ve belediye otobüs şoförlüğü yapan Paterson’un hayatının bir haftasına odaklanıyoruz. Yaptığı otobüs şoförlüğünün yanında kendince şiirler yazıyor. Bunu genelde öğle paydosunda eşinin hazırladığı yemekleri yerken çok sevdiği şelalenin karşısında yapıyor. Akşamları iş dönüşü aslında tamamen zıttı karakterdeki, aynı evi paylaştığı sevgilisiyle vakit geçiriyor. Sonrasında ise sevgilisinin aslında hiç sevmediği köpeğini yürüyüşe çıkarıyor. Bu yürüyüşlerde bara uğrayarak içkisini içip, bardakilerle ufak sohbetler yapıyor. Paterson’un her günü aynı şekilde neredeyse en küçük bir farklılığa uğramadan bu şekilde geçiyor.

    ‘Paterson’ monoton hayatlar üzerine bir film. Herkes kendine dair bir şeyler bulması olası. Sevgilisiyle yaptığı sinema macerası sonrası ikisi de “bunu sürekli yapmalıyız” diye umutla hayıflanıyor; ancak biliyorlar ki bu basit eylemi bile sıradan hayatlarına yerleştiremeyecekler. Ya da bu aktiviteler nadiren yapıldığında onlar için güzel olabiliyor. Belki de bu büyüyü bozmamak gerekiyor.
    Tüm bu monoton hayatından Paterson hiçbir şekilde şikâyet etmiyor. Şiirlerini yazmaya, sevmediği köpeğini gezdirmeye ve her zaman uğradığı bara gitmeye devam ediyor. Barda bazı beklenmeyen olaylarla karşılaşsa da Paterson yine bundan etkilenmeden alışkanlıklarına devam ediyor. Karakterin sosyalleştiği nadir anlardan olan bu akşam ziyaretlerinde herkesin yaşadığı bir tekdüze hayatın olduğunu ve güncel dünyanın uzağında bu semtte yaşayanların kendine has bir hayat sürdürdüklerini öğreniyoruz. Yine benzer durumu Paterson’un kullandığı otobüse binen insanlar aralarında yaptıkları sohbetlerden de edinebiliyoruz. Aslında herkesin kendisine has tekdüze ve zavallı bir hayatının bulunduğu film boyunca gözümüze sokuluyor.

    Son Star Wars filminde tanıştığımız Adam Driver Paterson karakteri için fiziksel olarak son derece doğru bir tercih olduğunu, sakin ama karakteriyle bütünleşen oyunculuğuyla gösteriyor. Paterson’un sevgilisi rolünde ‘About Elly’de Sepideh olarak hafızalarımıza kazınan Golshiften Farahani filme büyük renk katıyor. Filme en büyük katkıyı Cannes’ta köpek dalında ödül alan İngiliz bulldogu Nellie yapıyor. Bulunduğu her andan Jarmusch etkili bir mizansen oluşturuyor ve Nellie üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. Aldığı ödül abartılı gözükse de şaşmamak lazım.
    Kısacası Paterson bir Jarmusch filminden ne bekleniyorsa yerine getiren sakin ama bir o kadar da renkli ve düşündürücü bir film olmuş. Nevi şahsına münhasır yönetmen ‘Only Lovers Left Alive’ sonrası başarısını tekrarlayarak, yılın kalıcı olmayı başaracak filmlerinden birine imza atmış. Bu şiirsel filmi esas sinefiller zaten kaçırmayacaktır!

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘The Salesman’ {Satıcı – 2016} / Asghar Farhadi

    İranlı usta auteur Asghar Farhadi’nin son filmi “The Salesman” Amerikalı Pulitzer ödüllü oyun yazarı Arthur Miller’ın “Death of a Salesman” adlı eserinin serbest bir uyarlaması. Son Cannes Film Festivalinde film büyük ödül için yarışırken, senaryo ve erkek oyuncu dalında ödülle döndü.

    Emad gündüz öğretmenlik, akşamları da eşiyle tiyatro yapan bir sanatsever. Toplum genelinin üstünde entelektüel birikime ve dünya görüşüne sahip kibar biri de diyebiliriz. Taşındıkları yeni evde ise eşi Rana’nın başına gelen olay sonrası Emad; bu olaya sebep olan kişiyi bulmaya çalışıyor. Bu süreçte de yaşanılan olay sonrası Emad’ın geçirdiği değişimi ve Emad ve Rana’nın ilişkilerini nasıl etkilediği gözlemliyoruz.

    Farhadi yine film boyunca bildiği sularda geziyor. Bu sefer biraz daha farklı bir öyküyle bunu yapıyor. Kadın-erkek ilişkileri ve insanların yaptıkları seçimler çarpıcı bir biçimde karşımıza çıkıyor. Özellikle finalde diğer Farhadi filmlerinde olduğu gibi karakterlerin seçim yapma zorluğu karşımıza çıkıyor. İntikam ve insanlık duygusunun yarışı burada öne çıkıyor. Bunun yanında günümüzde çokça tartışılan taciz ve tecavüz konularını ele alarak ülkenin ve modern dünyanın sosyal ruhunun da çözümlemesi bir bakıma ortaya çıkıyor.

    Film, yönetmenin diğer filmleri gibi etkili bir dram olmasının yanında yaşattığı gerilimle izleyeni koltuğa çivilemeyi ihmal etmiyor. Özellikle filmin son yarım saati yaşattığı hissiyat ile izleyeni tıpkı karakterleri gibi farklı duygu ve düşüncelere yönlendiriyor. Yaptığımız seçimleri sorgulatıyor.

    Farhadi’nin bol karakterli başyapıtı “About Elly”den hatırladığımız iki oyuncusu Shahab Hosseini ve Taraneh Alidoosti yine oldukça etkili oyunlar çıkarıyorlar. Farhadi’nin sinema dili yine sekteye uğramadan film boyunca işliyor. Bir sinema filminden beklenecek en üst seviyedeki sahicilikle bizlerle buluşan “The Salesman”; yönetmenin başyapıtı olmayı başaramasa da yılın en etkileyici filmlerinden biri olmayı rahatlıkla başarıyor.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler