FilmEkimi 2015

2-11 Ekim arası gerçekleşecek festivalde aşağıdaki filmleri izlemeyi planlıyorum. İzledikçe filmler hakkında görüşlerimi ekleyeceğim. İzleyen arkadaşlar da katkıda bulunabilir.

- Slow West

- Mustang

- Youth

- The Lobster

- The Witch

- Irrational Man

- Son of Saul

- The Brand New Tastement

- Life

- Dheepan

- Baskın

- Knight of Cups

- Ex Machine

- Mistress America

- Carol

- The Program

- Mia madre

- Me and Earl and the Dying Girl

 

Festivalde gösterilecek filmlerin tamamına şuradan ulaşabilirsiniz: http://filmekimi.iksv.org/tr/filmler

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“FilmEkimi 2015” bu yazı hakkında 16 yorum var

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Teşekkür ederiz Kadir, bu yıl da filmekimini senden takip edeceğiz.

  • Yusuf Bozdemir diyor ki:

    ‘The Witch’ (2015) / Robert Eggers

    2015 Filmekimi bünyesinde izlediğim ve kesinlikle sinema tarihinin en ürkütücü korku filmlerinden biri olmaya aday yapım. Film, 1630 yılında New England’ da geçiyor. Beş çocuklu, protestan bir aile dini sebeplerden ötürü yaşadıkları kasabadan ayrılıp ormana yerleşirler ve yeni doğmuş küçük çocuklarının esrarengiz bir biçimde kaybolmasıyla olaylar gelişir. Bundan sonra yazacaklarım spoiler içerir.

    Robert Eggers kesinlikle müthiş bir atmosfer yaratıyor. Filmin sonunda da belirtildiği gibi filmin çıkış noktası 17. yy’ da anlatılan masallar, cadılık efsaneleri ve yaşanmış bazı olaylar. Yönetmen bu hikayelerden Dreyer tarzı bir sanat-korku filmi çıkarmış. Dini referans Hristiyanlıkla çok bağlantılı olmakla beraber; insanlık ve insan doğası üzerinden evrenselleştiriliyor. Eggers korkuyu iliklerimize kadar hissettiriyor. En son bu kadar “pis” bir film hissiyatını Friedkin’in The Exorcist’ inde yaşamıştım. Film inanılmaz derecede huzursuz ediyor insanı.

    Topluluklarından kopup ormana yerleşen ailenin bu kadar dini bütün bir yapıya sahip olmasına rağmen birbirlerine karşı dürüst olmayıp insan doğası gereği yalan söylemeleri ve sonucunda ortaya çıkan kaos ve facia, insanlık tarihini özetler nitelikte. Film ciddi bir din eleştirisini bu noktada yapıyor. Biz insanlar ne kadar çabalarsak çabalayalım kusurlarımızla doğarız. Tıpkı Bunuel filmlerinde olduğu gibi, günah insan içindir. Biz normal insanlar peygamberler gibi yaşayamayız. Baba karakteri de ölmeye hazır olduğu esnada, günahkarlık benim babamdır diyor. Bu cümle boşuna değil. Filmin başından sonuna dek kutsal kitaplardaki hikayelere referanslar veriliyor. Çocuğun ağzından elma çıkması, kardeşe olan cinsel ilgi, kurt göndermesi, oğul kurbanı, kan, iblis, Hz. İsa, vs…

    Filmin, “şeytan”(kötülük) açısından bir değerlendirmesini de yapacak olursak; genel yapı olarak şeytanın insanları yoldan çıkartıp amacına ulaştığını görüyoruz. Hem de bunu sözde dine ve tanrıya çok düşkün bir aile üzerinden gerçekleştiriyor. Burada kusurlu insanın altı gene çiziliyor. Çünkü adamın karısı asla kasabadan gitmek istemedi ve karakterler birbirlerine karşı hiç dürüst olmadılar. Sonucunda ise kötülük zayıflıklardan faydalanıp amacına ulaştı. Filmin kendi düz anlatısı içerisinde bir cadı daha kazanıldı.

    Daha şu an aklıma gelmeyen bir sürü sembolik anlatı ve metafor içeriyor film. Baba karakterinin İsa’ ya benzemesi, filmin sonunda kızın çarmıha gerilmiş şekilde yükselmesi ve filmin başında cadılık yargılamalarına gönderme içermesi açısından baba karakteri mahkemede konuşurken kameranın sadece kızı çekmesi gibi…

    Sonuç olarak, mükemmel bir görüntü yönetmenliği ve oldukça ürkütücü bir atmosferde seyircisine hiç aydınlığı ve huzuru yaşatmayan inanılmaz bir yönetmenlik örneği olan bir film karşımızdaki. Bulduğunuz yerde kaçırmayın derim!

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Youth’ {Gençlik, 2015} / Paolo Sorrentino

    Son filmi “The Great Beauty” ile Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’ı kucaklayan ve birçok ödül töreninden de ödülle dönen Paolo Sorrentino, son filmi “Youth” ile bu yıl da dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor.

    “The Great Beauty”deki görsel ve öyküsel dinamizmden “Youth”ta eser yok. Bu sefer İtalyan sinemacı daha durgun ve sakin bir filme imza atmış. İzledikçe içselleştirip, düşünebileceğimiz; aynı zamanda filmdeki karakterlerin duygularını da yaşayabileceğimiz bir film karşımızda.

    Tamamı Alplerde bir spa merkezinde geçen film; geçmişteki pişmanlıklarımız ve isteyip de yapamadıklarımız üzerine… Aslında filmde yer alan her karakter bu spa merkezinde bir huzur arayışında. Hepsi ya hayatına devam etme ya da hayatının son dönemini anlamlandırma peşinde, hepsinin bir arayışı var burada. Tıpkı hayat gibi bazısı bu arayışta başarılı oluyor, bazısı ise başarısız.

    Filmde birçok karaktere yer veren yönetmen, hepsini ayrı ayrı detaylandırarak filme monte etmeyi başarmış. Hiçbir karakteri ne eksik ne de fazla izliyoruz.
    Sorrentino filmin dingin atmosferini nükteli ve yer yer espirili diyaloglarla süslemiş. İncelikle yaratılmış karakterlere aynı şekilde bütünleşerek hayat veren doğru oyuncu seçimlerinin de filme katkısı büyük. Michael Caine, Harvey Keitel, Paul Dano vs. hepsi çok keyifli performanslar çıkarmışlar.

    Görsel ustalığından zaten emin olduğumuz Sorrentino yine kendisinden beklenen canlılıkta, farklı açı teknikleriyle dikkat çekici anları yakalamayı başarmış. Bunun yanında diğer filmlerindeki gibi müziği de yine etkili bir şekilde kullanmayı unutmamış.

    Postmodern dünyaya ve sanat dünyasına da atıflarda bulunan “Youth”; kendisini ciddi almıyormuş gibi başlıyor. Ancak ilerledikçe söylemek istediklerini olabildiğine şık ve keyifli bir şekilde aldığımızı fark ediyoruz. FilmEkimi’nin en iyilerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘The Lobster’ {2015} / Yorgos Lanthimos

    Yorgos Lanthimos beş yıl evvel çektiği “Kynodontas” ile sinema dünyasında büyük yankılar uyandırmayı başarmıştı. Şimdi ise yine iddialı bir filmle geri dönüyor.

    Cinsellik, insan olmanın acımasızlığı, modernizm, insan-hayvan benzeşmesi, bencillik ve şiddet gibi Lanthimos’un belli başlı yer verdiği konuları yeni filminde de bulmak mümkün. Ancak bunları ele alış olarak “The Lobster”da büyük bir yaklaşım farkı bulunuyor. Bu sefer gücünü mizahtan alıyor. Karşımızda otel, orman ve şehir olarak adlandırabileceğimiz üç ayrı bölümden oluşan bir distopya bulunuyor.

    Eşi olmayanın yaşayamadığı bir dünyada geçiyor film. Eş bulmak için ilgili otele yerleşip belli bir süre içerisinde, belli yasaklarla yaşayıp, kendinize eş bulmak zorundasınız. Yoksa otele yerleşirken beyan ettiğiniz ‘hayvan’a dönüştürülüyorsunuz. Bu dünyada ‘insan’ olarak yaşamanın kuralını bu şekilde görüyoruz.

    Film dünyanın neden bu hale geldiğiyle hiç ilgilenmiyor. İzlerken kuşkusuz herkesin aklına bu soru gelecektir; ancak sonrası hiçbir şekilde film bu soruyu hatırlatacak bir detaya yer vermiyor. Tamamen kendine has bir macera, aslında hayatta kalma mücadelesi izliyoruz.

    Filmde incelikle hazırlanmış diyaloglarla akılda kalıcı birçok sahne yer alıyor. Filmi üç bölümde kabul edersek-favorim otelde geçen kısım- bazı bölümlerin diğerleri kadar ilgi çekici olmadığını söyleyebilirim, bu bakımdan resmin tamamını baktığımızda bir bütünlük bulunamayabilir. Yönetmenin bunu fazla önemsemediği çok belli, bu yüzden fazla dert etmemek gerek. Sürekli dış ses olarak anlatıcının olup biteni anlatması ve filmin sanat-görüntü yönetimiyle oluşturduğu atmosfer birleşince adeta bir roman okuyormuş hissi oluşturuyor.

    Lanthimos, ilk kez çalıştığı Hollywood yıldızlarından tam verim almayı başarmış. “True Detective” dizisiyle sevmeye başladığım Colin Farrell rolünde gayet şirin ve başarılı. Rachel Weisz “Youth” ile beraber bu yıl tekrardan kendisini yakışır filmlerde yer bulmuş.ü

    “Kynodontas” gibi sert bir dile sahip olmasa da bir bakıma Lanthimos’un anlattıkları “The Lobster”da da aynı eksenden devam ediyor. Yılın kendisine has dikkat çekici yapımlarından biri olduğu aşikâr.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    Ben teşekkür ederim bu arada, vakit buldukça yazacağım inşallah.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Irrational Man’ {Mantıksız Adam, 2015} / Woody Allen

    Neredeyse kariyeri boyunca her yıla bir film sığdırmayı başaran Woody Allen, ilerleyen yaşına rağmen bu üretkenliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Bu yılki son filmi ise “Irrational Man”de de kendisine has üslubunu ve sinemasının özelliklerini tamamıyla yansıtıyor.

    “Irrational Man” de bir dakikasını izlediğimizde Woody Allen’a ait olduğunu rahatlıkla tahmin edebileceğimiz filmlerinden. Bu sefer de ana karakterimiz hayattan umudunu kesmiş, entelektüel sohbetleri seven alkolik, bir felsefe öğretmeni. İkinci kez çalıştığı Emma Stone’nin canlandırdığı öğrenci Jill, Joaquin Phoenix’in canlandırdığı öğretmen Abe’ye beklenileceği üzere âşık oluyor. Ancak filmin esas merkezine bir süre sonra bu aşktan da öte Abe’nin hayatını canlandırmak üzere işleyeceği ‘kusursuz cinayet’ yerleşiyor.

    Kusursuz cinayet temasını daha önce de Woody Allen filmlerinde görmüştük. Ancak son yıllarda iyiden iyiye ‘aşk’ temasına yoğunlaşmıştı, bu sefer de ikisini birlikte harmanlamış. Filmin mizah sosunu zaman zaman düşürse de Allen’a has muziplikleri ve yüzleri gülümseten diyalogları film boyunca yakalamak mümkün.

    Bütüne baktığımızda keyifli bir film var karşımızda. Ancak kısa süresine rağmen bazı bölümler yeterli biçimde ilerleyemiyor. Daha önce izlenilmiş hissi verip, ilgi çekiciliğini maalesef film başladıktan kısa bir süre sonra kaybediyor.

    “Irrational Man” için usta auteurin son yıllardaki en zayıf filmlerinden biri olduğunu söylemek gerek. Ancak unutulmamalı ki Woody Allen’ın en kötü filmlerini bile içerisinde iyi şeyler bularak, keyifle izleyebiliriz.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Ex Machina’ {2015} / Alex Garland

    “28 Days Later…”, “Sunshine”, “Never Let Me Go” gibi bilimkurgu türüne dayanan filmlerinin senaristliğini yapmış, çoğunlukla da Danny Boyle ile çalışmış Alex Garland’ın ilk yönetmenlik deneyimi “Ex Machina”; yine çıkış noktasını bilimden alan bir film.

    Teknolojinin her geçen gün inanıl(a)mayacak düzeylere geldiği şu günlerde ‘yapay zekâ’ temalı filmler kuşkusuz daha da korkutucu bir hal almaya başladı. Filmde de tüm insani özelliklere sahip yapay zekâ Ava’nın yaşadığı robot olmanın duygusallık ve yaratılanın yaratıcı konumunda neler yapabileceği irdeleniyor.

    Mesleğinde bir numara Nathan uygarlıktan uzak bir noktada, doğanın içerisine kurduğu karargâhta yaptığı deneyler sonucu yapay zekâyı getirebildiği son noktaya getiriyor. Sınavla seçilerek bu merkeze-daha doğrusu Nathan’ın dünyasına-, son üretim yapay zekâyı Turing testine tutmak için Caleb geliyor. Ürettikleri düşünüldüğünde Nathan’ın sıyırıklığı Caleb’e ve bizlere başta normal gelse de son sürüm robotumuz Ava ile görüşmeler başlayınca, Nathan’ın gerçek yüzü ortaya çıkmaya başlıyor ve her şey gitgide daha da karmaşık bir hale geliyor.

    Robota verilen isim tercihinden, Pollock’un tablolarına kadar birçok detay ve düşündürücü semboller bulunduruyor film; ancak sonlandığında büyük bir felsefi yaklaşım getiremediğini fark ediyoruz. Minimal bir anlatımı bulunan, neredeyse tek mekânda geçen film Nathan’ın karargâhını oldukça ilgi çekici bir biçimde kullanmayı başarıyor. Bu dar alanda Caleb ile Nathan’ın arasındaki çekişme ve Ava ile geçen görüşmeler olabildiğine gerilim ve düşündürücü bir halde ilerliyor.

    Değerini katlayabilecekken aksine zayıflatan finali filmin tüm düşünsel yapısını bir bakıma çöpe atıyor, o tüm semboller ve referanslar fazla anlamlı kalmıyor. Yine de “Ex Machina” günümüzde seri olarak üretilen tamamı aksiyona gömülmüş düşünsel yapısı on dakikada unutulan yapay zekâ filmlerinden tamamıyla ayrılıp, gönüllerde belli bir yer edinecek, kaçırılmış bir fırsat oluyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Son of Saul’ {Saul’un Oğlu, 2015} / László Nemes

    Macaristan’ın Yabancı Dilde Oscar Aday adayı olarak gönderdiği “Son of Saul” yönetmeni Laszlo Nemes ve başrol oyuncusu Geza Röhrig’in ilk sinema deneyimi. Film Cannes Film Festivali’nde kazandığı ödüllerle adını duyurmuştu.

    II. Dünya Savaşı, yahudi soykırımı ya da toplama kampı filmleri olarak adlandırabileceğimiz alt türde artık anlatılacak en iyi öyküler anlatılmış, hatta sinema tarihinde iz bırakan filmler de yapıldı. Günümüzde ise bu konulara sahip filmler artık ilgi çekiciliğini kaybetmişti, zira birbirinin tekrarı çok sayıda böyle film de izledik.

    Baştan söyleyelim “Son of Saul” artık uzak durduğumuz soykırım filmlerinde değil. Bu ayrımı hem anlattığı öykü hem de öyküyü anlatırken ki tutumuyla başarıyor.

    Karakterimiz Saul II. Dünya Savaşı’nda bir toplama kampında sonderkommando olarak çalıştırlıyor. Bu görevde çalışanlar tüm pis işleri yerine getiriyorlar.. Bunlara kamplara gelenleri gaz odalarına götürmek ve buradan ölü cesetleri parçalara ayırıp, yok etmek de dahil. Sonderkommando olmanın tek artısı görevlendirilen kişinin diğer Yahudilere göre biraz daha fazla yaşama hakkına sahip olması.

    Saul, toplama kamplarındaki birçok Yahudi gibi hayattan umudunu kesmiş durumda. Filmin ilerleyen dakikalarında toplama kampında isyan çıkararak kaçma planları kuran bir guruba bile yardım etmeyi reddettiğinde, bunu daha iyi anlıyoruz. Saul’un tek amacı gaz odasında hemen boğulmayan daha sonra otopsi yapılarak yok edilecek olan çocuğun cesedini dini kurallara göre defnetmek oluyor. Film boyunca Saul’un bu amacı yerine getirme çabasını görüyoruz. Böylece toplama kampında gerçek zamanda yaklaşık olarak iki günlük bir sürece tanıklık ediyoruz.

    Saul’un uğraşlarında arka planda toplama kamplarındaki günlük işleyişi ve dönemin içerisine tekrardan dahil oluyoruz. Aslında toplama kamplarına oldukça aşina olsak da Nemes’in realist ve farklı anlatımı sayesinde dehşeti tekrardan yaşıyoruz. En önemlisi de toplama kampı filmlerinde artık klişe haline gelmiş izleyicinin tamamen duygularına yönelen bir acındırmaya film kesinlikle yer vermiyor.

    Nemes, filmdeki hiçbir karakterle baş karakterimiz Saul da dahil olmak üzere izleyicinin bütünleşmesine izin vermemiş. Film boyunca karakterler tamamen gözümüzün önünden geçip gidiyor, kamera sürekli Saul’a odaklanmış durumda. Dar görüntü formatının tercihi ve çoğu yakın açıdan çekilen, zaman zaman sallantılı planlar filmle tamamen bütünleşen görsel bir şölen olarak ortaya çıkıyor. Bu da filmin en büyük artısı oluyor.

    “Son of Saul” şayet aday olarak açıklanırsa Yabancı Dilde En İyi Film Akademi ödülünün en önemli adayı olur. Sinema adına büyük bir yenilik getirmese de toplama kampı filmleri içerisinde yenilikçi olarak nitelendirilip, kendisine özel bir yer edineceğine emin olabilirsiniz.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘The Witch’ {Cadı, 2015} / Robert Eggers

    Sundance Film Festivali’nden ödülle dönen “The Witch”; Robert Eggers’in ilk filmi. Öncelikle filmin her yıl ardı ardına çıkan seri üretim korku filmlerinden biri olmadığını baştan söyleyelim.

    Hatta başta korku türü kurallarını tam manasıyla uyan ve uygulayan bir film değil “The Witch”. Aksi yönde bir film bekleyenler büyük bir yanılgıya düşeceklerdir. Karşımızda geneli sakin ama bir o kadar tekinsiz bir atmosferde geçen karakterlerin psikolojisine ve ilişkilerinin ön planda olduğu bir film var. Doğa üstü öğelerin yanında insani duygular da filmde çok önemli bir yer tutuyor.

    Film, 1600’lü yıllarda yaşayan bir aileye odaklanıyor. Aile, yaşadıkları kasabada dini sebeplerden ötürü sorun yaşıyor ve mahkeme sonucunda buradan ayrılıyorlar. Hiçbir topluluğun yakınlarda olmadığı bir ormana yerleşiyorlar ve burada hayatta kalmaya uğraş veriyorlar. Bu ortama alışma evresinde ailenin en masum parçası olan bebeğin kaybolmasıyla aile içerisinde huzursuzluk ve sorunlar baş gösteriyor.

    Bu dindar ailenin parçalanmasının en büyük sebebi ise tamamen insani sebepler oluyor. Kendini kurtarma, yaşama isteği gibi sebeplerden ötürü söylenen yalanlar aileyi tamamen çıkışı olmayan sona sürüklüyor. İşin içerisinde bir de doğa üstü olaylar var tabii…

    Cadılık, şeytan, satanizm ve bir sürü dini referans çeşitli imge ya da olaylarla real ve sürreal olarak karşımıza film boyunca çıkıyor. Hepsine ayrı ayrı birleştirip, bir sonuç çıkarmak pek de mümkün olmuyor. Ancak tüm detaylar filme ayrı bir katkı yaparak, rahatlıkla varacağımız sonuç; şeytanın insanın ta kendisi olduğu oluyor.

    “The Witch” her yıl rastlayabileceğimiz bir film değil. Alt metni oldukça derin ve filmin oluşturduğu atmosfer oldukça tedirgin edici. Eggers’in debutunu yapı ve içerik olarak Kubrick’in “The Shinining”, Ken Russell’in “The Devils” ve Lars Von Trier’in “Antichrist” gibi filmlerin yanında sıralayacağız gibi gözüküyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘The Brand New Tastament’ {Yeni Ahit, 2015} / Jaco Van Dormael

    “Mr. Nobody” filmiyle uluslarası bir popülerlik kazanan Belçikalı sinemacı Jaco Van Dormael’in son filmi “The Brand New Tastament” için filmografisine bakarsak daha hafif diye tabir edebileceğimiz, tamamen izleyenin yüzünü gülümsetmeye odaklanmış absürt bir komedi diyebiliriz.

    Aynı zamanda film tam bir dini hiciv örneği. Tanrı Brüksel’de yaşıyor bir ailesi var ve insanlığa tüm müdahaleleri kendisine özel odasındaki bilgisayarından gerçekleştiriyor. Filmde Tanrı tamamen ailesiyle bile arası olmayan, insanlığa yaptığı kötülüklerden keyif alan huysuz bir adam olarak resmedilmiş.

    Özellikle insanlık adına koyduğu kurallar ve bulunduğu müdaheler başta komik ve ilgi çekici gelebiliyor. Ancak film ilerledikçe senaryo bir bakıma kendisini tekrar ediyor. Neredeyse ilk on dakikada yapılan espirilerin kopyalarını film boyunca izleyince bir yerden sonra can sıkıcı bir hal almaya başlıyor.

    Filmin büyük çoğunluğunda Tanrı’nın kızı Ea dünyaya gelerek kendi ahitini yazmaya ve kendi havarilerini toplamaya kalkışmasını izliyoruz. Burada da bir iki havariden sonra geri kalanlar birbirinin tekrarı olmaktan kurtulmıyor ve film ilgi çekiciliğini tamamen kaybediyor.

    Zaman zaman belli bir altmetni ve söylemek istedikleri olan bir film gibi duruyor “The Brand New Tastament”. Ancak filmde anlatılmak istenilen ilk on dakikada anlaşıldığından, sonlandığında fazla kafaya takmadan izlenebilecek bir eğlencelik olarak kalıveriyor.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Life’ {2015} / Anton Corbijn

    Son iki filminde Hollywood yıldızlarıyla çalışan, hiçbiri ilk filmi “Control”ün yerini tutmasa da hatırı sayılı bir başarı edinen Hollandalı Anton Corbijn yeni filmini ismi hala Coca Cola kadar ünlü, gelmiş geçmiş en büyük starlardan biri olan James Dean’e adamış.

    Kuşkusuz efsane oyuncu hakkında hangi yönetmen film yapsa yeterli olmayacak, hangi oyuncu Dean’i oynasa bizleri tam manasıyla tatmin etmeyecektir. Neyse ki “Life”, Dean’in hayatını baştan sona anlatan, aşina olduğumuz biyografilerden biri film değil.

    Dönemin ünlü fotoğrafçısı Dennis Stock ile her dönemin starı James Dean’in dostluğuna ve içerisinde ünlü Time meydanında çekilen fotoğraf da bulunan, onu tamamen ikonlaştıran fotoğrafların çekim sürecine yöneliyor filmimiz. Tabi bunu yaparken dönemin stüdyo star sistemini ve dönemin birçok ünlü ismini arka planda görüyoruz. Ayrıca Dean’in dünya görüşünü, pişmanlıklarını, duygusallığını, ailesine duyduğu özlemi, içerisinde bulunduğu sisteme bakışını da Dean ve Stock’un ilişkisini izlerken öğreniyoruz.

    Metallica konser belgeselinden ve son örümcek adam filminden tanığıdım Dane DeHaan fiziksel olarak Dean’e benzese de yüzü zaman zaman biraz çocuksu kalıyor. Ancak DeHaan ses ve beden dilini Dean’e oldukça benzetmeyi başarmış. Belli bir süre geçtikten sonra DeHaan’ın Dean olduğuna hemen inanıyoruz. Dean efsanesinin başlamasını sağlayan adamlardan biri olan Dennis Stock’u canlandıran Robet Pattinson’u da ilk kez bir filmde beğendiğimi söylemeliyim. Kendisi zaten son dönemlerde bağımsız filmlere yönelmiş gibi.

    Belirtmeliyim ki “Life” sinema tarihinin en büyük yıldızlarından birini barındırmasına rağmen iddialı bir film değil. Corbijn olabildiğine sakin, izlerken Dean’den keyif almamızı sağlayan, samimi bir filme imza atmış. Lafı uzatıp, süslü bir film yapma uğraşına hiç girmemiş. Son olarak diyeceğim şudur ki benim gibi Jimmy hayranları filmi kaçırmasın, gerisi filmden fazla şey beklemesin!

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Mustang’ {2015} / Deniz Gamze Ergüven

    Deniz Gamze Ergüven’in ilk filmi “Mustang” son Cannes Film Festivali’nden ödülle dönmesi ve Fransa’nın bu yılki Yabancı Dilde En iyi Film dalında Oscar aday adayı olarak gösterilmesiyle iyice dikkatleri üzerine toplamayı başardı.

    “Mustang”; yetim beş kız kardeşin tutucu toplum ve aile baskısı altında yaşayışlarını anlatan bir öykü sunuyor izleyenlere. Karakterleri ve ortamı kısaca tanıdıktan sonra filmdeki kardeşler birer birer temizlenmek adına zoraki biçimde evlendiriliyor, hatta bu süreçte tecavüze de maruz kalıyorlar.

    Filmin başta temel olarak odaklandığı Türkiye’de kadın olma konusu oldukça dikkate değer bir biçimde işleniyor. Ancak film ilerledikçe esas derdinin başta odaklandığı bu konu olmadığını görüyoruz. Birçok politik detay film bittiğinde konunun kadınlar değil de filmin amacının sanki siyasi bir mesaj verme olduğunu gösteriyor. Bu da anlatılan öykünün değerini tamamen yitirmesine sebebiyet veriyor. Kadınlar bu konuda bir araç olarak sunularak, siyasi bir malzemeye dönüşüyor.

    Gayet net ve zorlama biçimde filme dahil edilen politik söylemden ziyade herkesin rahatlıkla görebileceği birçok hatalar bulunuyor. Filmde gözüme batan en büyük hatalardan biri karakterlerin tutarsız ve beklenmeyecek düzeyde saçma davranışları oluyor. Belki de Ergüven ülkemizde yaşamadığından kaynaklanmış, olabilir. Ancak böyle önemli mevzulara parmak basma gayretinde olan bir filmin böyle basit hatalara yer vermesi kabul edilemeyecek bir durum.

    Esasen filmde görsel ve işitsel birçok teknik hata mevcut. Sallantılı kamera yönetmenin, isteği üzerine canlı ve umut dolu bir dünya yaratılmasına yardım ediyor; ancak neredeyse görsel olarak hiçbir akılda kalıcı sahne çekemiyor. Birçok sahnede amatörce yapılan odaklamalar izleyene rahatsızlık veriyor.

    Ayrıca filmdeki diyaloglar liselerde yapılan tiyatro oyunlarından çıkma gibi duruyor. Bazı oyuncuların konuştukları; kullanılan dilde hiçbir şive olmamasına karşın duyulamıyor, anlaşılamıyor. Bu yüzden filmin birçok yerinde İlgilizce altyazıyı okumaya başvurdum. Duygusal olarak en yoğun anlarda bile oyuncular şiir okuyor edasıyla konuşuyorlar.

    “Mustang”; içerisinde bulunan mevcut amatörlükleri ve nedense üstlendiği politik söylemle belli bir kitle tarafından alkışlanıp, kuşkusuz amacına ulaşacaktır. Kadınlar konusunun ise araç yerine amaç olarak kullanılmasını bekleyenler ise büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaklardır.

    Ayrıca sinemanın doğduğu ülke olan Fransa’nın yıllar sonra kendi dili haricinde bir dille konuşulan, böylesine her yerinden amatörlük damlayan bir filmi Akademiye aday olarak sunması oldukça düşündürücü.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Dheepan’ {2015} / Jacques Audiard

    Geçmişte de birçok filmiye Cannes’da yarışmış ve ödüller kazanmış Fransız sinemacı Jacques Audiard, festivalden son filmi “Dheepan” ile büyük ödülü kazanmayı başardı. Kuşkusuz sinema dünyasında en saygın ödüllerden birini alan film bizler için yıl içerisinde en merak ettiğimiz yapımlardan biri oluyor.

    Sri Lanka’daki iç savaştan, ölmüş kişilerin kimliklerini alarak Fransa’ya göçüyor, yeni isimleriyle Dheepan, Yalini ve Illayaal. Amaçları tüm o şiddet ve karmaşadan kendilerini kurtararak her insanın olduğu gibi özgürce yaşamak. Sahte kimliklerle sahte bir aile kurarak bu şansı kullanmak istiyor, bambaşka bir medeniyete tutunmak, buradaki yeni dünyaya alışmak istiyorlar. Bu zorlu süreç o kadar da kolay olmuyor.

    Dil ve kültür farkından ve ekonomik sorunlardan dolayı her göçmenin yaşadığı birçok sorunu film ustaca işliyor. Bu sırada karakterleri de tanıma fırsatımız oluyor. Dheepan’ın ülkesindeki iç savaşta faal olarak yer aldığını öğreniyoruz. Belki ondan yeni hayata tutunma sevdası Yalini’den fazla oluyor. Ancak bir şekilde bu sahte aile kişisel çabalara rağmen birleşip, hayata tutunamıyor. Çünkü nereye giderlerse gitsinler toplumların peşini bırakmayan şiddet ve ötekileştirme onların da yakasını bırakmıyor. Bu sahte, ‘diğerleri’ gibi olmaya çalışan aile ‘gerçek aile’ olmayı başaramıyor.

    Göçmen olmanın ne demek olduğunu, savaşın insan üzerindeki etkilerini ve karakterler arasındaki ilişkileri filme iyice yedirmeyi başaran Audiard; anlatım olarak tüm becerilerini sergilerken iletmek istediklerini de layığıyla dile getiriyor. Ancak başta söylediklerinden sonra filme yeni şeyler ekleyemiyor. Gitgide ahengi bozularak, muhtemelen mesajı kuvvetlendirmek adına tercih edilen final olabildiğine eğreti kalıyor.

    “Dheepan” kendi içerisinde iyi bir film olmasına rağmen Fransız sinemacının kuşkusuz en iyi filmi değil. Aldığı Altın Palmiye ise beklentilerimizi iyice yükselttiğinden, bittiğinde maalesef yeterince tatmin etmiyor.Sonuç olarak göçmenleri ve dertlerini anlatan birçok filmden fazla ileriye gidemiyor. Fazla beklentiye girmeden izlmekte fayda var.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Baskın’ {2015} / Can Evrenol

    Bugüne dek çektiği kısa filmlerle bile hatırı sayılır bir popülerlik kazanan Can Evrenol’un Toronto Film Festivali’nden ödüllen dönen filmi “Baskın”; Türkiye prömiyerini Filmekimi kapsamında yaptı. Atlas sinemasında gerçekleşen gösterimin sonunda ise yönetmen ve ekibiyle kısa bir söyleşi gerçekleştirildi. Bu bakımdan kendisini ve filmi hakkında izleyenler daha kapsamlı bilgi edinme şansı buldu, güzel de oldu.

    Evrenol’un debutu yine aynı ismi taşıyan kısa filmin bir bakıma uzun metraj şeklinde genişletilmiş bir yeniden çevrimi. Film, gece vardiyasında olan bir gurup polis memurunun ihbar üzerine Osmanlı döneminden kalma esrarengiz bir karakola yollarının düşmesine ve burada başlarına gelecek olan kabus gibi bir geceye odaklanıyor.

    Filmin tüyler ürperten ve oldukça rahatısız edici olan karakol bölümüne kadar karakterler tanıma fırsatımız oluyor. Özellikle Arda karakteri filmin odak noktası oluyor. “Elimden geldiğince çocuksu bir film çekmek istedim” diyen yönetmen özellikle geçmişinde de birçok doğa üstü olaya şahit olan Arda’nın çocukluğuna değinerek, öyküye dahil ediyor. Ayrıca bu bölüme değin birçok korku filmini referans alarak gayet sağlam bir atmosfer oluşturuluyor.

    Özet olarak “Baskın”; ülkemizden çıkan eli yüzü düzgün nadir korku filmlerinden biri olmuş. İzleyiciye korkutucam diye saçmalayıp fantastik yapısını ve yine ülkemizden çıkma korku filmlerinde bulamayacağımız atmosferi kurmayı başarmış. Bunun yanında yer yer korkucutucu ve rahatsız edici de olmayı başarmış. Benim için filmin tek olumsuz yanı gerçekle rüyanın karıştığı bölümler. Kafa karıştırmaktan başka filme fazla bir şey katabildiğini düşünmüyorum.

    ABD’de de ticari gösterime girecek olan “Baskın”, ülkemizde de ticari gösterimini Aralık ayı içerisinde gerçekleştirecek. Türün sevdalıları ülkemizden çıkma eli yüzü düzgün nadir korku filmlerinden biri olan filmi kaçırmasın derim.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    Bu yıl, Terrence Malick’in “Knight of the Cups” filmi dışında tüm bilet aldığım filmleri izleyebildim. Vakit darlığımdan kalan filmlerden kısaca bahsedeceğim.

    Me and Earl and the Dying Girl:
    Festival dahilindeki filmler arasında dış basından en iyi eleştirileri alan filmlerdendi; ancak bu beklentiyle görülmemesi gereken bir film. Anlatım olarak kendine özgü bir havası olsa da içerik olarak çok büyük şeyler vaat edemiyor. Filmde sinema sevgisi çokça hissedildiğinden izlenilmesini tavsiye ediyorum.

    Carol: Yine en iyi eleştirileri alan filmlerden biriydi. Renk kullanımı, görüntü, sanat yönetimi vs. özellikleriyle Todd Haynes’in elinden çıkma olduğu her halinden belli bir film. Muhtemelen iki bayan oyuncusunu Akademi bu yıl görmezden gel(e)meyecektir. Üçüncü türden yakınlaşmaları konu edinen, yılın görülesi filmlerindendi.

    Mia madre: Yer yer Moretti’ye has mizahi bölümlerinde yer aldığı bir bakıma aile dramıydı, film. Kuşkusuz İtalyan aueterden daha iyilerini izledik ve haklı olarak daha iyisini bekliyoruz. Ortalama bir film.

    The Program: Bisiklet sporunun sansasyonel ismi Lance Armstrong’un tüm spor dünyasına damga vuran doping skandalını anlatıyor. Duygusal altyapıyı yeterince kuramayan ve Armstrong’un kişiliğine de fazla odaklanamayan film; genel olarak Stephen Frears’tan beklenmeyecek kadar yüzeysel olmuş. Spor biyografilerini sevenler için keyifli bir seyirlik olacaktır. Onun dışında fazla bir şey beklememek gerekiyor.

    Slow West: Western kıtlığının devam ettiği dönemde bu yıl eli yüzü düzgün iki-üç western izleme fırsatımız oldu, buna da şükür. Büyük bir film olamasa da tür açısında gayet tatmin ediyor. En önemlisi de bizlere Michael Fassbender’in ne kadar iyi bir kovboy olduğunu gösteriyor.

    Mistress America: İki yıl evvel ‘Frances Ha’ ile büyük başarı kazanan Baumbach, aynı başrol oyuncusuyla aynı yoldan giden yine keyifli bir filme imza atmış. Bu sefer o denli akılda kalıcı olamasa da bu tarz naif komedileri sevenlerin beğenisini kazanacaktır.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    En beğendiğim filmler, yaklaşık sırasıyla, şu şekilde oldu:

    1- Son of Saul
    2- Youth
    3- The Lobster
    4- The Witch
    5- Life
    6- Slow West
    7- Baskın
    8- Carol
    9- The Program
    10- Me and Earl and the Dying Girl
    11- Dheepan
    12- Ex Machina
    13- Mistress America
    14- Mia madre
    15- Irrational Man
    16- The Brand New Testament
    17- Mustang

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler