filmekimi 2009

Bu başlık altında Filmekimi kapsamında izlediğimiz filmleri paylaşacağız. Umarım keyifli yararlı ve bol paylaşımlı bir başlık olur…

Şu ana  kadar gitmiş olduğum filmler;

Moon

Das Weısse Band

Che Part 1

Che Part 2

Humpday

Yorumlarımı yakında yapacağım…

Gideceğim diğer filmlerle birlikte…

Herkese kolay gelsin…Bol keyifli ve festivalli günler diliyorum … Festivallerimiz bol olsun…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“filmekimi 2009” bu yazı hakkında 15 yorum var

  • milsin diyor ki:

    Moon 2009

    Yönetmenliğini Duncan Jones’ın yaptığı filmimiz adından da anlaşıldığı üzere Ay’da geçiyor… Dünya enerji politikası değişmiş ayda bulunan Helyum 3 adlı bir maden dünyada kullanılmaya ve büyük maden şirketleri Ay’ın yüzeyinde üs kurmaya başlamışlardır… Filmimizin baş kahramanı Sam de bu çokuluslu ve büyük şirketlerde çalışmaktadır. Görevi 3 yıl müddetince Ayda kalmak ve çalışmaları denetlemektir. Sam’e arkadaşlık yapmak üzere zeki bir bilgisayar olan Gerty de onunladır…

    Görev süresinin bitmesine 2 hafta kala üstte garip olaylar yaşanmaya başlar ve Sam bir kaza geçirir. Bu kazadan uyandığında hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır…

    Film hakkında çok açık vermek istemiyorum… Ama inanın son yıllarda izlediğim evet iddialı olacak biliyorum en iyi bilimkurgu gerilim filmi diyebilirim Ay için… Olay kurgusu gidişatı çok iyi tasarlanmış ve film inanın çok iyi yönetilmiş. Filmin gerilimi ve merak ögesi tazeliğini sonuna kadar koruması açısından da diğer bir çok türevine göre gayet başarılı…

    Tüm sırların aydınlığa kavuştuğu ve gerçeklerin öğrenilmesi de birkaç küçük detay haricinde epey göz doldurur anlatılmış… Belki birkaç detayla daha zenginleştirilebilirdi film ama bu bile kafi geldi bana keza uzun süredir iyi bilimkurgu filmi izlememiştim… Sonu için filmin geneline göre sönüktü desem de film benim açıman sınıfı geçti… herkese tavsiye ediyorum 10 /7

  • okaliptus80 diyor ki:

    Festivali buradan takip edeceğiz artık. Güzel bir düşünce, teşekkürler milşin.

  • oscar1895 diyor ki:

    İstanbul’da olmadığımdan ancak ulaşabildiğim filmleri buradan paylaşmaya çalışacağım.

    İlk film Kanada yapımı Polytechnique.

    1989 Tarihinde Montreal Polytechnique Okulu’nda meydana gelen faciayı konu alan film, o günün tanıklarından yola çıkılarak kaleme alınmış ve film o gün o faciayı yaşayanlara, kurbanlarına ve ailelerine adanmış.

    Oldukça fazla kanlı sahnelerden olsa gerek ki yönetmen filmi siyah-beyaz çekmeyi tercih etmiş, ki bu oldukça doğru bir karar. Kanada’nın karlı atmosferi, buz kütleleri harikulade bir biçimde kadraja girmiş; içinde yaşayanların buz gibi ilişkileri siyah-beyaz tonlarda başarılı bir biçimde aktarılmış.

    Sıradan bir okul gününde yaşanan facia, birkaç karakterin günlük yaşamındaki bakış açılarıyla anlatılmış. Söz konusu okul ve şiddet olunca bu türün belki de en büyük başyapıtı ‘Elephant’ geliyor akıllara. Bu filmde de fazlasıyla Elephant etkilerini görmek mümkün. Karakterleri arkadan takip ediş, boş koridorlar, farklı bakış açıları ve daha birçok açıdan iki film arasında benzerlik kurmak mümkün.

    Sıradan bir okul gününü cehenneme çeviren delikanlının kendi hakkında anlattıklarından yola çıkarak, feministlerden nefret ettiğini, asosyal bir genç olduğunu anlıyoruz. Karşı pencereden gördüğü komşu kızını dikizlemesi, feminist bakış açısının altında yatan sebepler hakkında da ipuçları vermekte.

    Filmin feminizme bakış açısı gayet net bir biçimde ortada. Makine mühendisi olmaya çalışan kadınların erkekler tarafından aşağılanması, hatta böylesine bir şiddete maruz kalmaları ve de bu konu hakkındaki tarafını gayet net bir biçimde ifade eden finaliyle feminizmi özellikle kutsayan bir film var karşımızda.

    Film beklediğim gibi çıkmadı. Okul-şiddet ilişkisini ele almada Alman filmi Klass kadar olmasa da fazlasıyla yüzeysel buldum. Etkileyici kamera açılarına, görüntülerine, ses miksajına rağmen derdini çok da olgun bir biçimde anlatamamış bana kalırsa. Çok fazla biçim üzerinde durulmuş ve içerik boş kalmış; daha doğrusu yüzeysel kalmış. Bir vampir filmi olmasına rağmen, Let the Right one In’de dahi okul ve şiddet ilişkisi çok daha olgun bir bakış açısıyla ele alınmıştı kanaatindeyim.

    6/10

  • milsin diyor ki:

    Polytechnique cmt gideceğim filmlerden …

    oscarcığım dediğin gibi pek beğenilmemiş bir film bir çok insandan bunu duydum.. bakalım ben nasıl bulacağım…

  • milsin diyor ki:

    Das Weisse Band ile ilgili geniş yorumum için linki aşağıda veriyorum…

    http://www.rashomon.gen.tr/?p=1846

  • milsin diyor ki:

    Che Part 1: The Argentine

    Che Part 2 : Guerilla filmelri için geniş yorumum için linki aşağıda veriyorum…

    http://www.rashomon.gen.tr/?p=1873

  • milsin diyor ki:

    Humpday 2009

    Yönetmenliğini Lynn Shelton’ın yaptığı Humpday başarılı özgün bir komedi…

    Ben ve Andrew üniversiteli iki eski dosttur yolları ayrılmış hayata karşı duruşları farlılaşmıştır… Ben evlenmiş çocuk yapma telaşına düşmüş iş sahibi klasik bir amerikan erkeği konumundayken Andrew olabildiğince özgürlüğüne düşkün bağımsız bir sanatçıdır… İkilinin yolları Andrew’un Ben’i sürpriz ziyaretiyle tekrar kesişir filmde bu noktada başlar zaten… İki eski dost ayrı kaldıkları yılların acısını çıkarmak ve tekrar eski heyecanlı çılgın günlerini yad etmek için vakit geçirmeye başlarlar… O günlerden birinde ikili içkinin de etkisiyle yerel porno festivaline hem yönetmen hem de oyuncu olarak katılma kararı alırlar Amaç sadece sanattır farkları da homosexuellerin aksine heterosexuel bir çiftin nasıl seviştiklerini izleyicilere göstermektir her şey sanat içindir yani… Bu noktadan sonra hem komik hem yer yer düşündürücü bir süreç te yaşanmaya başlar… İkili karar verdikleri gün ve saatte kararlaştırdıkları otel odasında buluşurlar ellerinde kamera sanat filmleri için hazırlanmaya özgün fikirlerini uygulamaya geçirmek için psikolojik motivasyonlarına başlarlar… veeeee o kadarını da söylemeyeyim …

    Gerçekten komik çok komik bir filmdi espriler düzeyli akıllıca ve farklıydı geçekten zekice kotarılmış bir çalışma olmuş sonu da gerçekten güzeldi ama ben daha farklı yolardan aynı sonu beklerdim neyse filmi izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır… En kısa sürede tekrar izlemek isteme dileklerimle filmi herkese tavsiye ediyorum… 10/7

  • milsin diyor ki:

    Geriye kaldı

    Bakjwi ( Thirst )
    Eden à l’ouest ( Eden is west )
    Ne te retourne pas ( Don’t Look Back)
    Five Minutes of Heaven ve eğer yarın gidebilirsem
    Polytechnique

  • oscar1895 diyor ki:

    Whatever Works – Woody Allen / 2009

    Woody Allen’ın yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olduğunu şüphesiz onu iyi tanıyan herkes kabul eder. Ne var ki özellikle son zamanlarda çektiği filmler eski Allen tadını vermiyordu. Match Point’in başarısından olsa gerek ki, yönetmen kendini Avrupa’ya vurmuş, eski mizah anlayışını, diyaloglarını hayli özletmişti. Whatever Works’la yönetmen New York’a dönüş yapmış, ne de güzel yapmış…

    Bildik bütün Allen numaraları bu filmde mevcut. Hatta sanki Boris karakteri Manhattan’ın, Annie Hall’un ve diğer bütün Allen karakterlerinin yaşlanmış hali gibi duruyor. Entellektüel birikimli yahudi, çevresindeki geri zekalı insanlarla anlaşma konusunda yaşadığı problemler, kadınlarla olan ilişkileriyle gerçek bir Allen karakteriyle karşı karşıyayız.

    Bir ayağı çukurda yaşayan Boris intihara kalkışmış, karısıyla boşanmış Fizik dalında Nobel’e aday gösterilmiş (onun yalancısıyız) bir dahi. Sokakta bulduğu genç ve güzel Melodie hayatını renklendirse de, o inatçı bir ihtiyardır ve sıradan insanların zevk aldığı hiçbir şeyden zevk almamaya kararlıdır. Beethoven sever, yeni nesile embesil muamelesi yapar, karşısındakine lafını koymaktan esirgemez. Arada yaş olarak uçurum olsa da Melodie’nin güzelliğine karşı koyamaz. Tıpkı Manhattan’daki ve diğer Allen filmlerindeki gibi. Hatta Allen’ın kendisi gibi… Klişe mi? Olsun!…Tıpkı Boris’in dediği gibi; ”Bazen klişeler düşünceyi ifade etmenin en iyi yoludur.”

    Biçim olarak da Allen’ın bütün numaralarını görmek mümkün. Seyirciyle diyaloğa giren karakterler, bol caz müzik, New York’tan manzaralar, tadından yenmez zekice diyaloglar…

    Aşırı muhafazakârken aniden eşcinsel olanlar, üçlü ilşikiler yaşayanlar (lanet olası Fransızlar:) gibi açıklaması zor (Tıpkı Boris’in çevresindekilere yaptığı muameleyi, Allen de seyircisine yapıyor sanki.) sahneler filmin belini bükse de, bunlara çok da fazla takılmamak, keyfini çıkarmak gerekiyor filmin diye düşünüyorum. Yine de Hannah and Her Sisters gibi bir filmin senaryosunu yazmış bir yönetmenden bu filmdeki gibi zayıflıklar görmek istemiyor insan.

    7/10

  • oscar1895 diyor ki:

    9 – Shane Acker / 2009

    Uzun zamandır beklediğimiz filmler arasındaydı. Bunun sebebi yapımcı isimler arasında ötekilerin yönetmeni Tim Burton’ın adının geçmesiydi. Trailer’ı da heyecanımızın artmasına sebep olmuştu. Ancak filmin kendisi gayet sıradan distopik filmlerden biriymiş.

    Teknoloji dünyanın sonunu getirmiş, bir bilim adamının ruhundan geriye kalanlar dışında insan ırkı tükenmiştir. Bilim adamının ruhundan geriye kalan numaralar, hayatta kalmak için korku içerisinde beklemektedir. Korkunç makinalardan kaçıp, sığınakta yaşamaya çalışan bir gurup numaranın aksine 9 numara beklemeye karşı çıkıp birtakım numarayı da ayaklandıracaktır.

    Ne konu olarak, ne de biçim olarak yeni bir şey söylemiyor film. Kasvetli bir atmosferle animasyon çekme cesareti sanırım Wall-E’den kaynaklanıyor. Ancak Wall-E’de filmin çıkış noktası hemen aynı yerden olsa da, sinemasal büyüsü, sinemayı tekrar tekrar kutsayan biçimi, duygu yüklü, samimi öyküsüyle izleyenleri kendine hayran bırakıyordu. İşte 9 tam da bütün bu özelliklerden yoksun olduğu, mesaj verme kaygısıyla yırtındığı için, samimiyetsizliği için başarılı olamıyor. Yine de seri üretim animasyonlarından sıkılanlara tavsiye edilebilir…

    5/10

  • milsin diyor ki:

    biraz geç yazıyorum arkadaşlar çok pardon …

    Bakjwi ile ilgiliş geniş yorumum için linki aşağıda veriyorum…

    http://www.rashomon.gen.tr/?p=1957

  • milsin diyor ki:

    Eden À L’ouest ile ilgili geniş yorumum için aşağıda inki veriyorum…

    http://www.sinemabuyusu.com/?p=2119

  • milsin diyor ki:

    Ne te retourne pas – Don’t Look Back ( Dönüşüm ) 2009 / Marina de Van

    Ne desem ki bu filme bu kadar güçlü iki bayan oyuncuyu oynat sonra da ortaya bu kadar sıradan hatta vasat bir film ortaya çıkar… Çok yazık olmuş…

    Başarılı bir yazar olan Jeanne, kendi çocukluğunun kayıp halkalarını ve o dönemin sislerini anlattığı yeni bir kitap yazmaya başlar. Kitap sona yaklaştıkça hayatında garip değişiklikler yaşanmaya başlar… Önce evindeki eşyalar yer değiştirmeye başlar. Daha sonra yavaş yavaş yüzü çocukları kocası kısaca hayatı dönüşmeye başlar… Jeanne bu dönüşüm sonucunda bir resimden yola çıkarak geçmişinin sırlarını çözmek için İtalya’ya uzanan bir yolculuğa çıkacak ve sık sık hayalini gördüğü küçük kızın izinde geçmişinin kayıp halkalarını keşfe çıkacaktır…

    Filmimizin konusu kısaca bu… Zaman zaman Ah Belinda havası aldığımı itiraf edeyim filmden gerçi sonradan epey farklılaşıyor film ama belirli noktaya kadar benzerlikler mevcut. Sophie Marceau ve Monica Bellucci muhteşemlerdi ama şunu söylemek zorundayım ben Sophie Marceau’nun yerinde olsaydım sanırım Monica Bellucci ile oynamazdım bir çok seyirci gibi bende Sophie Marceau’nun Monica Bellucci’nin yanında epey sönük kaldığı görüşündeyim. Kanaatimce hata yapmış Sophie Marcea neyse filme dönersek çok sıradan ve vasat bir film söz konusu… Film Ekimi bünyesinde seyrettiğim en zayıf filmdi kısacası tatmin olmadım konu olarak ilgi çekse de işleniş ne yazık ki özellikle de ileriki dakikalarda epey sıradan ve heyecansızdı… Sadece başrollerdeki iki güzel oyuncu hatırına seyredilecek bir filmdi biz de bu görevi yerine getirdik hepsi bu…

  • milsin diyor ki:

    Five Minutes Of Heaven ( Cenette Beş Dakika ) 2009 / Olivier Hirschbiegel

    Film Ekimi’nin orta karar filmlerinden biri daha… Önce kısaca konuya değineyim…

    Filmimiz 1975 yılındaki bir cinayetin detaylarıyla başlıyor. 17 yaşındaki Alistair İrlanda’nın İngiltereyle birleşmesi taraftarı olan bir derneğin üyesidir. Görüşlerine ters fikirde olan ve özelikle de dini mezhepsel ayrılıklar yaşadığı Katolik Jim Griffin’i öldürme kararını uygulama görevini üstlenir. Gözünü kırpmadan bu vahşi cinayeti işleyen Alistair arkasında görgü tanığı olarak Griffin’in 11 yaşındaki kardeşi Joe’yu bırakır. Joe’nun bu cinayetin ardından yaşadığı psikolojik sorunlar ve annesinin ağabeyinin ölümünden onu sorumlu tutması gibi üzerinde baskı kuran sebepler yüzünden bu cinayeti 33 yıl boyunca üzerinde bir yük olarak taşır. Taki bir program yapımcısının bu ikiliyi yan yana getirerek konuşmaları ve geçmişte yaşananları konuşmaları için teklif sunmasına kadar… Joe’nun planları vardır…

    Sanırım filmden çok şey bekledim ve biraz hayal kırıklığına uğradım bilemiyorum ama umduğum gibi bir film değildi ne yazık ki… Konunun anlatımından işlenişinden kaynaklı atmosfer yaratmada ve sürdürmede kanımca başarısız bir filmdi… Yer yer birçok sıkıcı diyalog filmin etkisini azalmasına sebep oldu. Filmin din ve mezhepler üzerinden intihar bombacılarına veya bu amaçta cinayet işleyen kişileri merkeze oturtarak mesaj verme ve bunu yönlendirmede de zorlama bir yol seçtiğini düşünüyorum oyunculuklar çok başarılı olsa da ne yazık ki nazarımda orta karar bir filmdi…

  • oscar1895 diyor ki:

    Moon, David Bowie’nin oğlu Duncan Jones’un ilk uzun metraj çalışması. Filmi izlerken Bowie’nin meşhur şarkısı Space Oddity adlı şarkısını hatırladım.

    Geçtiğimiz yıl olay yaratan, yankıları hala süren iki bölümlük Zeitgeist belgeselini izleyenler hatırlayacaktır. Çeştili yollardan enerji üretmenin yollarının var olduğunu, ancak bunun bazı kişi ve grupların işine gelmeyeceğinden asla söz edilmediğini/ edilmemesi gerektiğini açıklayan cesur bir belgeseldi. (Üstelik sadece enerji konusunda değil; din, ekonomi, savaş vs…) İşte bu filmimizde de Ay’da enerji üretilmeye başlanmış ve üste bu çalışmaları yürüten birini görevlendirmişlerdir. Görev süresi üç yıldır ve bu sürenin bitimine iki hafta kalmıştır. Bu süre boyunca 2001′in HAL’ini pek andıran Gertr (Kevin Spacey’nin sesi ile) dışında ve görüntülü iletişim cihazı dışında kimseyle iletişim kurmamıştır.

    Sabahları kahvaltısını hazırlayan, hastalandığında kendisine bakan, satranç oynayan bir tür teknoloji harikası arkadaş Gertry. Başka kimse yok! Bu bile birinin delirmesi için kafidir sanırım. Zaten önce delirmeye başladığını düşünüyoruz; lakin orada çok daha farklı şeyler dönmektedir.

    2001 a Space Odyssey’in geçtiği mekanda geçiyor sanki film. Tasarım o kadar çok oraya benzetilmeye çalışılmış ki… HAL’in aynısını bile koymuşlar oraya. (Neyse ki bu konudaki bekleyişimiz söz konusu olunca bizi şaşırttığını söyleyebilirim.)

    Konu olarak da Tarkovsky’nin Solaris’ini andırmıyor değil.

    Şu da bir gerçek ki, bütün film boyunca bir tek oyuncu ve mekanla hiç sıkılmadım izlerken. Bu tür filmlerde esas adam oldukça önemlidir. Sam Rockwell bu konuda sınıfı geçmiş diyebilirim.

    Darren Aronofsky filmleriyle kalbimizi çalan besteci Clint Mansell’in filmdeki rolünü de unutmamak lazım.

    Bir bilimkurgu filmi için çok az efekt kullanılmış. Zaten gerek de yokmuş.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler