Dreyer’e giriş…

‘Præsidenten’ {Başkan – 1919} / Carl Theodor Dreyer

İskandinav yönetmenler, sessiz dönem boyunca bir kanal izlediler. Psikolojik melodramlar olsun sofistike komediler olsun, bireyin yargılayıcı/muhafazakar toplumla (ve kurumlarla) yaşadığı kırılmayı gözler önüne serer. Hoşgörüsüz toplum, yerleşmiş ahlakı ve yasaları da arkasına alarak farklı olan üzerinde peşin hükümler verir söz konusu filmlerde. Onu cendereye alır. Dışlar. Cezalandırır.
Başkan, Dreyer’in ilk uzun metrajı. Ve onun bilindik ahlaki temalarının da ilk kez peliküle gelişi.

İlgili resim

Konu: Çocuğunu öldürmek suçuyla “yargılanan” ve idamı istenen bir kadın var. Bu kadın, filmimize adını veren başkarakterin yani asilzade bir yargıcın kızı çıkıyor gelgelelim. Yargıç, suçluluk duygusuyla ve vicdan azaplarıyla baş başa kalıyor. Zira tutuklu kadın, onun yıllardır görmediği öz kızı. Seneler evvel evlenmek istediği ama aristokrat babanın karşı çıkışı nedeniyle yollarını ayırdığı “aşağı sınıftan” sevgilinin kızı. Gariptir, zaman içinde annesinin kırık kaderini o da yaşamış; bir başka aristokrat aile tarafından kapı dışına konulmuştur.
Karşımızdaki, kuşaklar üzerinden bir lanetin izini süren melodramdır.

Görüldüğü üzere Griffith tesirli bir filmle başlıyor kariyerine usta. Erkeklerin gadrine uğrayan düşkün kadın teması bugün eskimişse de, o yıllar için klişe kabul edilmiyordu muhtemelen.

Dreyer, yargılama temasını sever. İkiyüzlü  ahlakçıların ipliğini hem kibirli aristokrasi hem de anlamadan dinlemeden ahkam kesen yasa koyucular nezdinde mahkum ediyor yine. Kurban kürsüsüne de çok kez olduğu üzere kadını alıyor. Ahlaki kaygılar belki en büyük eserleri denli bir derinlik ve fikri yoğunluk içermiyorsa da, yine de cılız ön vuruşlar mevcut.

Muhteşem ışıklandırmalar, ekonomik bir kamera kullanımı ve sadeliğe kaçan mizansenler, biçimsel noktada da ustanın geliyorum dediği imzalar. İç çekimler bir tarafa, köprü sahnesi ayrı bir güzel.

Bir gelişimi görmek adına izlenebilir.

—– —– —–

‘Prästänkan’ {The Parson’s Widow – 1920}

17. yüzyılda, bir Norveç köyünde geçer hikaye (Dreyer filmlerinde mekanlar belirlidir ve genellikle de sınırlı bir coğrafi alan üzerinden temsil bulur). Şema şöyle: Yeni papaz, gelenekler uyarınca kendisinden önceki papazın dul eşiyle evlenmek zorundadır. Fakat hem kadın epey yaşlıdır hem de genç papazın halihazırda bir nişanlısı vardır. Adamımız mecburen evlenir ama gönlü hala nişanlısındadır…

Prästänkan bir parça farklı duruyor yönetmenin kariyerinde. Dreyer filmlerinde ezici geleneklerin birey üzerindeki dayatmaları malum. Bu filmde de var. Yalnız bu kez din teması çok derinleştirilmediği gibi, pranga da kadına değil bir erkeğe vuruluyor. Ancak daha da ayırt edici fark, dramatik bir sürümceme beklerken tam tersine komediye hayli yaslı bir tercihe başvurulması. Şeytan kılığına girip korkutma sahnesi dahil küçük küçük hoşluklar var. Dreyer’in kariyerindeki en hafif film demek yanlış olmaz.

Yüz çekimleri, ustaca ışıklandırmalar ve dönemin İskandinav Sineması’nın olmazsa olmazlarından natürel doğa çekimleri de yerini alıyor. Setler, dönem filmi hissini başarıyla veriyor. Sadelik cephesinde ise zaten değişen bir şey yok… Ve de. Sevgi! Evet, sevgi ve merhamet. Çirkin dünyada insana yaşama gücü veren en temel güzellik onlardır. Papaz ve nişanlısı, son kısımda yaşlı kadına sevgili olduklarını itiraf ederler; hatta bir ara onun ölmesini diledikleri için nedamet de getirirler. İki taraf arasında sıcak bir sevgi köprüsü kurulur. Sevgi, nefretten de ölümden de güçlüdür. Dreyer adına kilit anlardır.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler