Festival Özel: Force Majeure (Turist) (2014)

 

 

Force Majeure (2014)

Turist

Yönetmen: Ruben Östlund

“Force Majeure” gerçekten özel bir film. Kimilerinin ortaya attığı “yeni bir Kubrick mi doğuyor?” sorularını bir kenara bırakırsak, aynı zamanda mutlaka görülmesi gereken bir film. Filmi Kubrick filmlerine benzetenler bu paralelliği Shining ile kurmuş olmalılar, çünkü benim izlediğim filmin Kubrick filmleriyle tek bağlantısı geçtiği mekan itibariyle The Shining olabilir! Kubrick benzetmesini abes bulup filmi küçümsemiyorum, sadece bu tarz iddialı, manipülatif laflardan artık sıkılmış durumdayım. Fincher’ın son filminde de aynı şey oldu, alkış kıyamet, filmi imdb sitesinde tüm zamanların en iyileri ilk 100′e sokanlar… “Turist” te böyle uçuk beklentilere girmezseniz yılın en iyi, en önemli filmlerinden biri!

Orijinal ismiyle “Force Majeure” (Zorlayıcı Sebep anlamına gelmekte) kalıplara sığdırılamayacak, herhangi bir kategoriye sokulamayacak, kısacası “kategori dışı” filmlerden, çünkü karşımızdaki ne tam olarak bir “sanat filmi”, bir eğlence filmi olmadığı zaten kesin, peki o zaman ne tür bir sinema bu sinema? Hikaye deseniz, ortada hikaye anlatıcılığına soyunan bir yönetmen de yok, daha doğrusu elindeki hikayeyi görsellerle anlatmayı seçen bir yönetmen var. Öte yandan, hem komik hem de histerik bir film. Bazı anlatı kalıpları veya görselleriyle hem geleneksel hem de farklı bir film.

Aile bireyleri birbirine karşı soğuk, özellikle çocuklar Village of the Damned (Lanetli Köy) filminden fırlamış gibiler! Bu iki sevgi dolu olmayan (belki olamayan) iki “sevimsiz çocuğun niye böyle bir tavır takındıkları meçhul, ancak ebeveynlerinin de pek mutlu gözüktüğü söylenemez! Film mutluluğun ve huzurun mekandan bağımsız olduğunu vurguluyor belki de, çünkü tatil yapmak için gayet cazip olan bu dağlık otelde anne “mutlu olmadığını” haykırıyor tanıştıkları bir başka çifte! Filmin güçlü yanlarından birisi de yan karakterlerini de en az baş karakterleri kadar önemsemesi ve onları birer figür olmaktan çıkarması, hatta ana karakterler kadar önemli kılması… Örneğin filmde öyle bir kadın yan karakter var ki üzerine tartışmaya başlasanız roman olur! Ağlama sahnesinde ise “uzaylı” görünümlü çocukların (oyuncak ufo uçurmaları boşuna değil) bir anda “çocuk” rolünü üstlenip harekete geçmeleri de düşündürücü… Filmi izlemeyenler ve yazımı okuyanlar yanılmasın, çocuklar uzaylı falan değil :)

Film bana kilit meselesi itibarıyla Godard’ın kanımca en iyi üç filminden biri olan “Le Mepris” filmini anımsattı. O film kadınların basit görünen bir olayı veya durumu nasıl belleklerine kazıdıklarını ve bu meseleyi kendi kafalarında halledinceye (bitirinceye) kadar yorulmak nedir bilmeden (karşısındakini çıldırma noktasına gelse bile) bunu sürdürdüklerini ve bunu direkt konuşmak yerine dolaylı yollara başvurduklarını, daha doğrusu sinirlerini, hırslarını başka şeylerden (dolaylı yollardan) çıkardıklarını, özünde düz mantığa sahip olan erkeklerin de sürekli ne olduğunu anlamaya çalıştıkları (Cem Yılmaz’ın o meşhur “Pınar ne oldu?” hadisesi) anlatan çok yönlü, çok katmanlı bir başyapıttı. Bu film de aynı izden gidiyor, en azından yola çıkıyor gibi göründü bana. Burada konu bir çığ düşmesi sonucu hayatları altüst olan bir aile (çığın aslında bir metafor olarak kullanıldığını söylemeye bile gerek yok) söz konusu… Filmle ilgili tat kaçıracak fazla ipucu vermeden şöyle söyleyeyim; anne bu olayda bir ayrıntıya takılıyor. Bu ayrıntı görece önemli veya önemsiz, bunun ne olduğuna izlediğiniz zaman siz şahit olacak ve hangi tarafın haklı olduğuna siz karar vereceksiniz (kararsız da kalabilirsiniz) Ortada bir abartma olup olmadığına da karar verecek sizlersiniz. Filmin bir yerinde, çift tartıştıktan sonra kadın yalnız kayağa gitmek istediğini, tek başına eğlenmek istediğini söylüyor. Bu kısa sahne aslında insanların bir anda nasıl da bireyselciliğe dönebileceklerini, hatta belki de alıştıkları bireysel yaşama dönmeye nasıl da hevesli (dünden hazır) olduklarını ve bu uğurda yol arkadaşlarını nasıl da bir anda harcayabileceklerini göstermesi açısından önemli bir sahne. Yani, ailecek kayak yapılan bir mekan birden herkesin kendi başına takıldığı bir tür açık hava “avm”sine dönüşüyor. 

Filmin en önemli sahnelerinden biri de “kahramanlık ve erkeğe yüklenen kahraman rollerinin” masaya yatırıldığı bölüm, ancak daha sonra film ilginç bir tercihle kendi kurduğu eleştirel söylemi kendi yıkıyor, ancak ben burada bir ironi olduğunu düşünüyorum. Filmin bir yerinde aile bireylerinden biri tipide kayboluyor. Ben film finalini bu sahne ile yapacak sanırken ufak bir u dönüşü ile bu yoldan gitmiyor film ve bu ironik sahneden sonra yoluna devam ediyor. Bazı filmler, özellikle Avrupa sinemasına yakın duranlar finallerini uzattıkça uzatırlar, film sizin final zannettiğiniz bir “final” yapar, ancak bu beklenen final değildir. Film devam eder. Siz tam “şimdi bitti” derken, üstüne üstlük bu an filme final yapmak için ideal gözüken (filme, filmin meselesine yakışır) bir anken film bitiyormuş gibi yapıp yine devam eder ve artık etkisini yitirmeye başlar. Örneğin, Haneke’nin Amour (Aşk) filminin son sekansı işte tam da böyleydi. Wenders’ın Amerikalı Arkadaşım veya Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün filmlerini bu örneklerden sayabiliriz. “Turist” te tam böyle olacakken yaptığı son viraj ile durumu kurtarıyor ve unutulmaz bir otobüs bölümüyle vedasını yapıyor. Bu bölümdeki kalabalık insan grubu bana açıkçası Luis Bunuel’in Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği filmini anımsattı. Nereye gittiğini bilmeyen amaçsızca yürüyen insanlar… Ancak, burada bir ayrıntı var ki şapka çıkartmak gerek! “Hayatta kurşundan daha öldürücü bir şey varsa o da bir fikirdir!” sözünü haklı çıkartıyor film ve bir fikrin veya ufak bir şüphenin nasıl bulaşıcı bir hastalık gibi kişiden kişiye yayıldığının, insanları nasıl zehirlediğinin temsili oluyor adeta film! Bunu da öyle bir incelikle yapıyor ki bilinçli ellerde görüntünün gücünün ne kadar etkili olduğuna şahit oluyorsunuz. Bir meseleyi diyaloglarla (anlatarak) değil göstererek anlatmanın en azından sinema için çok daha güçlü (ve de uygun) bir sinema dili olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, yönetmenin filmin de bolca diyalog ta var, ama bu asla görüntünün (görsel dilin) önüne geçmiyor, önemli olan da bu! Filmde, ekranda hepi topu 10 dakika gördüğünüz bir karakter size hakkında paragraflar döşeyecek malzemeyi verebiliyor. Elbette bunda ustalıkla yazılmış diyalogların da payı yok diyemeyiz. Örneğin, film boyunca neredeyse hiç konuşmayan çocuklar Boyhood’da çocuklarla 18 yılda anlatmaya çalışılan şeyden daha çok şey söylüyor izleyiciye.

Film kışın kayak tatiline çıkan çekirdek bir ailenin yaşadığı bir olayı, daha doğrusu bu olay sonrasında gelişen tuhaf olaylar silsilesini anlatıyor. İronik bir müziğin eşlik ettiği filmde  çok hafiften “Büyük Budapeşte Oteli” tadı alabilirsiniz veya en azından o filmi yad edebilirsiniz, ancak elbette daha has bir sinema buradaki! Aralarındaki aşk, heyecan tükenmiş gibi görünen ve adamın “baba” kadının da “anne” rollerinin baskın olduğu, hayatlarını rutine bağlayan bir aile bu! Biz sinema tarihinde bu tür ailelere epey rastladık diye düşünebilirsiniz. Evet, klişe bir aile konsepti ile karşı karşıya olabiliriz, ancak bu filmde önemli olan çıkış noktası değil, varış noktası, tıpkı kayak gibi…

 

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler