!f İstanbul 2010

Geri sayım başladı son 17 gün …

Programın açıklanmasına son 2 gün….

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“!f İstanbul 2010” bu yazı hakkında 26 yorum var

  • milsin diyor ki:

    program açıklandı seçkilerimi yaptım biletlerimi almak için pzt sini bekliyorum …

    gitmek istediğim filmler şöyle;

    Red riding trilogy 1974-1980-1983
    Human Zoo
    Nighthawks
    Apan
    Samson and Dalilah
    Mein Freund Aus Faro
    Broderskab
    Winterstilte
    Film ist a Girl a Gun
    Alle Anderen
    Der Knochenmann
    The Good Heart
    Gigante

  • oscar1895 diyor ki:

    Sevgili Milşin istek kabul ediyor musun:))

    Şaka bi yana iki filmiyle beni benden alan, her defasında ”yeni filmi ne zaman geliyor” diye peşinden koşturan Dagur Kari’nin son filmi !f’le beraber geliyor. Esas haber bu değil tabii. Esas bomba Kari’nin kendisinin de geliyor olması. Üstelik de jüri üyesi olacakmış.

    http://2010.ifistanbul.com/tr/Movie/the-good-heart

  • milsin diyor ki:

    sevgili arkadaşım o halde Easier With Practice filmi gitsin yerine The Good Heart gelsin …

  • oscar1895 diyor ki:

    Teşekkür ediyorum ben de ve merakla bekliyorum.

  • milsin diyor ki:

    Festivalin ilk gününe hızlı bir giriş yaptım sayılır

    red riding trilogy 1974
    Winterstilte
    Human Zoo

    izlediğim filmler … red riding serisinin tamamını izledikten sonra yorumumu yazacağım içimden bir ses bağlantılı olduklarını söylüyor bakaım …

    gelelim bugünün bir diğer filmine..

    Winterstilte

    İlk izlenim olarak şunu söyleyebilirim ki Winterstilte ( Kış Sessizliği ) günün belki festivalin en zayıf filmi olmaya aday bir çalışma portresi çizdi .. çekimler oyunculuk akıcılık anlatım ne yazık ki vasata dahi ulaşamadı… kapalı bir aile içindeki günah ve buna karşılık hıristiyan öğretisinin aile üzerindeki etkisi ve baskısı üzerine yer yer meteforik anlatım teknikleri kullanılarak kotarılmaya çalışılan filmde ne yazık ki bu ögeler bile gerek çok acemi bir elden çıktığı belli olması gerekse de filmin anlatımı ve yönetiminin yetersizliği nedeniyse istediği etkiyi uyandırmada çok yetersiz kaldı … netice itibariyle 70 dk acıdığım ender filmlerden biri oldu Kış Sessizliği … bu açıdan beğendiğimi söyleyemyeceğim ancak yine de gösterilen emeğin hatırına 10/4,5….

  • oscar1895 diyor ki:

    Zehir gibi komedi ‘Der Knochenmann’ (The Bone Man- Kemik Adam) için: http://www.sinemabuyusu.com/?p=2364

  • milsin diyor ki:

    Human Zoo’nun ayrıntılı yorumu için linki veriyorum…

    http://www.sinemabuyusu.com/?p=2366

  • milsin diyor ki:

    Gelelim bu gün izlediğim filmlere…

    red riding trilogy 1980
    Mein Freund Aus Faro
    Film ist a Girl a Gun

    Evet Red riding düşündüğüm gibi birbirini tamalayan bir üçleme olmuş son halkayı izlemeden yorum yapmaycağım ama şu kadarını söyleyeyim oldukça başarılı filmlerdi…

  • oscar1895 diyor ki:

    Cold Souls (Dondurulmuş Ruhlar), New Yorklu bir aktör olan Paul Giamatti’nin yaklaşan bir oyunla iyiden iyiye ruhsal çöküntüye uğramasını ve ardından okuduğu bir dergide dikkatini çeken bir ruhsal depolama şirketine gidip ruhundan bir süre özgür kalmasını konu alıyor. İnsanın Charlie Kaufman’ın parmağının işin içinde olmadığına inanası gelmiyor. Ruh depolama, taşıma ve hatta transferi gibi tam da Kaufman’ın hakkından gelebilecek konular ne yazık ki Sophie Barthes’ın tavasında pişmemiş bir yemeği andırıyor.

    İyi pişmemiş bir yemek var karşımızda. Oysa iyi pişse tadından yenmez bir şey çıkabilirmiş ortaya. Yer yer aksayan senaryosu yemeğin pişmemesindeki en büyük etken bana kalırsa. Film boyunca konuşulan, ticareti yapılan ‘ruh’ ile bir süre sonra anlatılan şey farklılaşmaya başlıyor. Bir süre sonra ‘bellek’ üzerine yoğunlaşıyor film özellikle de flashbacklerle. Karakterler transfer ettikleri ruhun belleğiyle de yaşamaya başlıyorlar ve bundan bir şeylerin çıkacağını umuyorsunuz, oysa hiçbir şey olmuyor. Paul Giamatti ve Emily Watson gibi oyuncular bile filmi kurtaramıyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    An Education (Aşk Dersi), Çello çalmaktan başka geleceği hakkında önemli kararlar verme aşamasındaki Jenny’nin orta yaşlı bir adama gönlünü kaptırıp, hayata bakış açısının değişmesini ve sonrasında canının yanıp olgunlaşmasını konu alan film Lynn Barber’ın otobiyografik eserinden uyarlanıp 1960′ların İngiltere’sinde geçmekte.

    Açıkçası filmi çok da fazla sevemedim. Oysa filmden beklentilerim hayli yüksekti. Ancak genç kızların yetişkin erkeklerle beraber olarak, esasında onun yaşadığı özgür hayatı seçmeleri, sonrasındaki şaşkınlıkları gibi defalarca işlenmiş bir konuyu sağlam bir bakış açısıyla çekmeleri dahi bir şeyi değiştirmiyor. Son derece sıradan dönem filmlerinden biri.

  • oscar1895 diyor ki:

    Un prophète (Yeraltı Peygamberi), son derece iddialı bir film. Yaklaşık iki buçuk saatlik süresiyle hapishane temalı filmler için gerçekten iddialı sayılabilecek bir özveriyle çekilmiş bir yapım.

    Arap kökenli Malik’in Fransa’da 6 yıl hapis cezası aldığında henüz 19 yaşındadır. Zayıftır ve korumasızdır. Çeşitli ırkların ve kültürlerin yaşadığı hapishaneye Korsikalı mahkumlar egemendir. Korsikalılar Malik’e bazı görevler verir ve karşılığında onu korumaya başlar. Malik Korsikalıların da gördüğü gibi zayıf ve korumasızdır; ancak onların göremedikleri şey Malik’in son derece akıllı ve gözü pek olmasıdır. Bu pisliğin içinde yaşayabilmek için sonuna kadar pisliğe bulaşması gerektiğinin farkındadır. Herkesi çok iyi idare edecek ve kısa sürede hapishanede önemli bir kişi haline gelecektir.

    Bilindik hapishane temalı filmlerde alışık olduğumuz yeni mahkumun ezilmesi gibi klişeleri bu filmde de görüyoruz. Buradaki kahramanımız Malik ezilmeyi de göze alarak basamakları tırmanacak ve hapishanenin geleneğini bozmadan, rüşvetle, cinayetle beraber kendi ticaret yollarını kurup, imparatorluğunu ilan edecektir.

    Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü kucaklayan filmin en büyük kusuru bana kalırsa haddinden fazla uzun süren süresi. Malik’in yükselişini daha belirgin ve inandırıcı kılmak adına giriştikleri detaylar sahiden bir süre sonra sıkmaya başlıyor. Yeraltı Peygamberi karanlık bir dünyaya Jacques Audiard’ın açtığı pencereden bakmak isteyenlere tavsiye edilir.

  • oscar1895 diyor ki:

    The Lovely Bones (Cennetimden Bakarken), King Kong’un ardından Peter Jackson’ın yeni bir kitabı uyarlamak için kollarını sıvayıp, sadece sıvamakla yetindiğini açıkça gösteren bir yapım.

    1973 yılında 14 yaşında olan küçük bir kızın psikopat komşularının tecavüzüne uğrayıp öldürülmesinin ardından cennete biraz uzakta bir yerde sıkışıp kalmasını, buradan dünyada olup bitenleri izlemesini konu alıyor.

    Şayet şu sıralar zaten moda olan dönem-seri cinayet konulu bir film çekilse ve filmin fantastik tarafı tamamen çıkarılsa ve şu finaldeki ‘’herkes hak ettiğini bulur’’ zırvalığını bir kenara bırakıp daha olgun bir bakış açısıyla yaklaşılsa daha başarılı bir film kotarılabilirmiş.

    Peter Jackson bu. Lord of The Rings gibi King Kong gibi büyük filmlerin yönetmeni. İlla devasa bir bütçeyle çekilmesi gerekiyor. İlla görkemli ve ihtişamlı bir yapıma imza atmalı. İşte bu yüzden tıpkı uyarladıkları kitap gibi şahane cennet tasvirleri yapmaya çalışıyorlar. Bana What Dreams May Come’ı hatırlatan cennet-dünya ilişkisiyle ailenin dramına odaklanıyor film. Kızlarının ölümüyle yıkılan karı-koca (Mark Wahlberg ve Rachel Weisz) ve sonrasında parçalanan bir ailenin dramı. Buraya kadar her şey normal. Hatta her defasında katilin peşinde koşarken özellikle kolyeli ve çeşitli sahnelerle seyirciyi ters köşeye yatırmasının da hakkını verelim. Peki neden dedektif haricinde katilin suratına bakan herkes ‘bu adam kesin aradığımız adamdır’ kanısına varıyor? Adamın suratında ‘katil benim’ mi yazıyor? Hadi bunu geçtik diyelim, anne neden evi terk ediyor ki? Kocasıyla hiçbir sorunu yok, tek sorun kızlarını kaybetmeye alışamamaları. Kendi için değil de çocukları için terk ediyor madem evi, geride kalan çocukların yine babanın yanında kalması neyi değiştirecek ki? Her şeyi unutalım. Kaçık büyükanne (Susan Sarandon) esas kıza: ‘Uzun ve mutlu bir hayat yaşayacaksın’ diyor ve esas kız ‘büyükannem yanılmıştı’ diyor ya… Madem bu kadar cesur bir çocuk filmi yapacaksınız, katilin akıbetini o şekilde bitirmek ne kadar doğru?

    Not: The Sopranos’un uslanmaz yeğen Christopher’ını (Michael Imperioli) gördüğüme çok sevindim:))

  • milsin diyor ki:

    Red Riding Trilogy 1974 – 1980 – 1983′ün ayrıntılı yorumu için linki veriyorum…

    http://www.sinemabuyusu.com/?p=2368

  • okaliptus80 diyor ki:

    Ellerinize sağlık!

  • milsin diyor ki:

    Mein Freund Aus Faro ( Faro’ya ) 2008 / Nana Neul


    Melanie ilk defa aşık olur buraya kadar sorun yoktur elbette …ancak bu aşkta bir terslik vardır melanie kendisi gibi bir kıza aşık olmuş, buna ek olarak da kendisini kıza İspanyol olarak tanıtmış üstüne üstlük erkek olduğunu düşünen kıza gerçeği söylememiştir. İlk aşkını yaşayan melanie bu kördüğümü nasıl çözecektir yalanlar yeni yalanları doğururken gerçeği nasıl açıklayacaktır… Gerçeği öğrenirse kız arkadaşı onu bu haliyle kabul edecek midir…

    İşte bu sorular ve verilen cevaplar eşliğinde kız bedenine sıkışmış ancak kendini erkek olarak hisseden ve erkek olmak isteyen melanie’nin yer yer güldüren ancak bir o kadar da dramatik öyküsünü izliyoruz… Belirli kalıplara sıkışıp kalmış dünyada farklılığın ne kadar dışlandığına kabul edilmez kılındığına bir kez daha şahitlik ediyoruz… Gerçek saflığın ve kırılganlığın belki de gerçek aşkın belirli düşünce kalıplarının içinde nasıl elemine edildiğini tekrar görüyoruz… Melanie’nin kız arkadaşı jenny’nin gerçeği öğrendiğinde ben şimdi lezbiyen mi oldum şeklinde yansıttığı paniğini içselleştirmekle beraber öğretilen dayatılan ayıp kabul ettirilen kısaca olduğun gibi olma diyen anlayışın tepkisel dışavurumlarının ayak seslerini bu filmde daha bir kuvvetli hissediyorsunuz… Bu açıdan bu tarz filmleri seviyorum farklı hisseden insanları anlamak ve onları içselleştirmek için önemli olduklarını düşünüyorum …

    Filmin vermek istediği mesajı verdiği kanaatindeyim zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden bir solukta izlenen eğlenceli düşündürücü ve güzel bir film … melanie rolündü oynayan Anjorka Strechel’i gönülden kutlarım bu kadar mı doğal gerçekçi oynanır gerek dış görünümüyle gerek davranışlarıyla rolünün hakkını sonuna kadar vermiş tebrikler gerçekten … Flme puanıma gelince 10/6.5

  • oscar1895 diyor ki:

    Samâ wôzu {Summer Wars / Yaz Savaşları – 2009}

    Dünyadaki hemen herkesin bir hesabının olduğu sanal ortam ‘OZ’un sisteminde çalışan iki delikanlıdan biri olan Kenji, okulun en güzel kızı Natsuki’nin yaz tatilinde büyükannesinin 90.yaş günü davetini geri çeviremiyor. Çevirmek ne kelime, Natsuki öl dese ölür herhalde. Beraber yolculuğa çıkıp Natsuki’nin ailesinin yanına giderler. Natsuki’nin oldukça kalabalık ailesi sadece filmin dünyası için değil, aynı zamanda biz seyirci için de şaşırtıcı bir deneyim oluveriyor. Eski değerlere sımsıkı bağlı, Japon kültür ve geleneklerinin sık sık muhabbetlerinin döndüğü akşam yemekleri, kalabalık banyo seansları gibi deneyimler daima yalnız kalmış Kenji için ve biz seyirciler için tıpkı bir rüya gibi ya da tıpkı bir Miyazaki büyüsü gibi geliyor. Ancak bu masal çok uzun sürmeyecektir. Zira cep telefonları ve internet burada da kendini gösterecektir. Bir gece cep telefonuna gelen ve bin küsür rakamdan oluşan maili cevaplayan Kenji OZ’un sisteminin şifresini çözdüğünün farkında değildir. Alışverişlerden, yaşam biçimlerine kadar tıpkı kişilerin kimlikleri haline gelen kullanıcı hesaplarının bir bir ele geçirilmesiyle bütün dünyada bir kaos meydana gelecektir.

    Bir tanıtım filmi gibi ‘OZ’un reklamını yaparak başlayan film, insanların sanal dünyayla olan ilişkilerini masaya yatırıyor. Ancak bunu son derece keyifli, hatta yine sanal ortamdaki aksiyon içerikli oyunlarla anlatmayı seçiyor. Esasında filmde teknolojinin kendisine değil de, teknolojiyi kötüye kullananlara (yani bu filmdeki karşılığı olan Amerikan Ordusu’na) karşı bir eleştiri söz konusu. Kullanıcı hesaplarını çalan yapay zekayı yaratan amcadır. Ancak kimse amcaya bunu hangi amaçla kullanacağını açıklamamıştır. Amca sanırım burada bir bilim adamını simgeliyor. Dünyayı kaosa sürükleyen ve durdurulmazsa eğer yok edecek yapay zeka da ‘nükleer silahları’. Bu arada, filmin arasına serpiştirilen turnuva maçları filmin o anki duygularını son derece başarılı bir biçimde yansıtıyor. Summer Wars gelişen teknoloji ağları karşısında, değer yargılarının ve aile bağlarının gücünü gösteren gayet başarılı bir anime çalışması.

  • milsin diyor ki:

    Film ist a Girl & a Gun 2009 / Gustav Deutsch


    Yazıma nasıl başlasam bilemiyorum şöyle başlayayım; toplama film çekmek bunu da eski film meteryallerini kullanarak yapmaya çalışmak artı eski yunan filozoflarının sözleriyle de ayrı bir kurgu içinde tüm bu meteryalleleri birleştirerek yeni bir film çekmeye çalışmak demek bu kadar olabiliyormuş… Hayatımın en zor birkaç saatini geçirdim… 1919-1928 tarihleri arası görebildiklerim bu tarihler arasıydı film meteryallerini yine sesiz film tarzında birleştirip seyirciye işte size yeni film yaptım demek beyhude bir çabaymış demek… Her ne kadar dağılan ilgiyi toplamaya çalışmak için 1925 tarihli bir kaç porno film görüntüsünü aralara çeşni olarak serpiştirmiş olsa da sevgili yönetmenim, olmamış maalesef.. porno da kurtaramamış olayı… Sadece bu sahnelerin şimdi ne ilgisi var tarzı seyircinin son kalan enerjisini de bu ikilemine cevap aramaya iten düşüncelere dalmasından başka bir işe yaramadı maalesef…

    Her şey olabildiğince durağan sıkıcı ve keyifsiz geçerken sürenin uzadıkça uzaması filmi izlemeyi neredeyse işkenceye dönüştürdü, benim açımdan tabi… Bilemiyorum keyif alan olmuş mudur sanmıyorum ama filmin ortalarında salonun 1/3′inin salonu terkettiğini hesap edersek az olmuştur sanırım…

    Sesiz film toplama film eski film meteryalleri arada porno görüntüleri yunan filozlarının sözleri bu sözler üzerinden yeni bir film yaratma gayreti Allahım bir daha lütfen demek istiyorum böyle bir hatayı bana yaptırma …

    Son olarak yazmak istediğim bir şey var; filmin sonlarına doğru her ekran karardığında bitti diye heyecanlanan biz kadersiz seyircilere karşı inatla filmini devam ettiren, bununla da yetinmeyip son sahnede biz zavallı kurbanlarını şok edip unutamayacakları bir ders vermeye çalışan bunu da son sahnede perdeye yansıttığı “devam edecek” yazısıyla adeta bizlerle dalga geçen bunu da kasti yapan yönetmene bir çift sözüm var bir daha asla benimle dalga geçme fırsatını sana vermeyeceğim yönetmenim adını not ettim buraya kadarmış :)… ama adilim emeğine saygı duyuyorum herşeye rağmen 10/5…

  • oscar1895 diyor ki:

    Fantastic Mr. Fox {Yaman Tilki – 2009} / Wes Anderson

    Roald Dahl’ın aynı adı taşıyan öyküsünden uyarlanan filmin senaristlerinden biri, önceki Anderson filmlerinde de dolu kalemiyle sanatını icra eden ve The Squid and the Whale, Margot at the Wedding gibi çalışmalarla iyi bir senarist olduğu kadar, başarılı bir yönetmen olduğunu da ıspatlayan Noah Baumbach, bir diğeriyse yönetmen Wes Anderson. Seslendirme kadrosunda ise kimler yok ki!… George Clooney’den Meryl Streep’e (Önceleri Blanchett’ın adı geçiyordu), yönetmenin demirbaşları Jason Schwartzman’dan Bill Murray’e, Owen Wilson’dan Adrien Brody’e daha kimler var kimler…

    Anderson’ın Stop-motion tekniğiyle çektiği filmi henüz konuşmayı sökmeden kuş çalan bir tilkinin kendini kanıtlama öyküsünü anlatmakta. Masal falan hikaye… Tam bir suç filminde karşınıza çıkması muhtemel her şey var filmde. Aşkın ve evliliğin sonrasında ailenin tehlikeli yaşamayı engellemesi, geçmişe tövbe edip artık dürüst işler yapmaya çalışması ve bu işte başarılı olamayıp son bir büyük vurgun denemesi, eski hain dostlar ve ilişkilerin su yüzüne çıkması, suçluluk duygusu ve daha aklınıza gelebilecek birçok suç filmi klişesini alın; içine Baumbach-Anderson ikilisinin kaleminden dökülen sağlam esprileri koyun, üzerine Anderson’ın her zamanki renkleriyle, kamera açılarıyla ve müzikleriyle bir adet stop motion denemesi yapın; işte karşınızda: Fantastic Mr. Fox!

    Bütün karakterler birbirinden güzeldi de, ben en çok şimşek fobisi olan Kylie’yi sevdim.:))

  • oscar1895 diyor ki:

    Mary and Max (2009) – Adam Elliot

    Bazı animasyonlar için sık sık kullanılan yetişkinlere de hitap ediyor, yakıştırması vardır ya, Mary and Max bire bir yetişkinler için çekilmiş bir animasyon. Kasvetli siyah-beyaz şehirler, intihar, alkolik insanlar, içine kapanık karakterler, agorafobi, yalnızlık, psikoterapi gibi ağır konuları işleyen kusurlu karakterlerin, mutsuz karakterlerin filmi. Öyle bir yalnızlık ki, aralarında kırk küsür yaş farkı ve binlerce kilometre olmasına rağmen birbirlerinin en iyi arkadaşı olan ve yaklaşık yirmi yıl süren bir dostluğun öyküsüdür Mary and Max.

    Alkolik annesi ve dondurulmuş hayvan takıntılı babasıyla beraber yaşayan küçük Mary, yüzünde doğum lekesi olan içine kapanık bir kız çocuğudur ve Avusturalya kıtasında yaşamaktadır. Bir başka yerdeki çocukların da yine Avusturalya kıtasındaki gibi (bira fıçılarından) doğup doğmadıklarını merak eden Mery eline geçirdiği rehberden rastgele birini seçiyor ve Amerika’lı Max’e bir mektup yazıyor. Henüz internet yok tabii. Yazılan mektuplar gönderen kişinin halet-i ruhiyesini o kadar iyi anlatıyor ki, oranın kokusunu bile almak mümkün. Yahudi asıllı psikolojik problemleri olan ve en az onun kadar yalnızlık çeken Max de ona yazar ve böylece uzun yıllar süren, bazen darılan, bazen barışan bir dostluğun öyküsü başlar.

    Hayatın içindeki ayrıntıları ele alış biçimiyle yer yer Amelie’yi hatırlatan; renkleri, siyah ve beyazın tonlarına çok iyi yediren, oldukça başarılı bir görüntü çalışmasına sahip; uzun yıllar sürmüş bir çabanın sonucunda ortaya çıkmış oldukça başarılı bir stop-motion çalışması Mary and Max. Seslendirme kadrosunda Toni Collette, Philip Seymour Hoffman, Eric Bana gibi isimler var.

  • milsin diyor ki:

    festival bugün itibariyle sona ermiş bulunuyor… listemdeki Apan hariç tüm filmlere gitmenin mutluluğu içindeyim…

    sevgili arkadaşım oscar’ın yazmış olduğu Gigante ve Kemik adam hakkında uzun bir yorum yazısı yazmayacağım… ancak düşüncelerimi bildirmek isterim…

    Gigante ben de şu hissi uyandırdı basit bir öykünün içi ancak bu kadar doldurulup ancak bu kadar byazprdeye aktarılabilirmiş. tüm film boyunca kahramanımızın ( kendisi bir süpermarkete güvenlik görevlisi bu arada ) hoşlandığı kızı işyerinde kamerayla, dışarda da bizzat takip ederek izlemesini izliyoruz evet tüm film boyunca koca adam ( iriliğinden sebep lakabı bu kahramanımızın )temizlikçi kızı takip ediyor.. hepsi bu… ama izlettiriyor yönetmen filmini… zaman zaman bu takipler rutinleşip sıkıcı bir hal alsada bir şekilde izliyorsunuz filmi bu da yönetmenin başarısı olsa gerek… sonuç olark genel işleyişteki kısmi aksaklıkları ve sonundaki hayal kırıklığını saymazsak fena bir film değildi gigante puanım 10/6,5…

  • milsin diyor ki:

    Der Knochenmann

    Kemik Adam’ın seyirciyi etkilmek hatta başını döndürmek istediğini bu amaçlada bildik ne kadar şok edici meteryal varsa kullandığının farkındalığıyla yorumuma başlayayım…

    örneğin: yerde unutulan kesik parmak ( nasıl unutuluyorsa artık ve de film içinde bu parmağın farkedilme sahnesi daha da bir ilginç ) tekrar kesilen başka bir parmak, insan eti yedirme fasılları, cinayet, travestilik, mafya, şantaj, fahişelik, bol kan dedektiflik aşk ihanet … bu böyle uzar gider ancak bu kadar meteryal filmin yukarda yazdığım gibi sadece seyirciyi etkilemek amaçlı yapılmş olduğunun açıklığı ve klişe klişe diye bağıran sahnelerinin çokluğundan kaynaklı ne yazık ki filmi çok da beğeniyle izlememe engel oldu belki roman olarak ki romandan adapte edilmiş filmimiz, daha eğlenceli daha gerilimli kısaca daha başarılıdır bilemiyorum çünkü romanda görsellik olmadığı için insan birebir hayal gücünü kullanarak romanın 3. kişisi olmayı başrııyor böylece daha kabul edilebilir kılıyor hikayeyi …bu sebeple her roman veya hikaye başarılı ya da kolay bir biçimde beyazperdeye yansıtılamıyor çünkü film çekilirken yönetmenin algısı başrole geçiyor ve yaptığı işi vurgulamak amacıyla kullandığı klişeler ve abartılar filmin seyircide olumlu izlenim bırakmasına engel oluyor roman ne kadar başarılı olursa olsun filme için aynı şeyleri söylemek güçleşiyor… kemik adamın romanını okumadım bu sebeple kitap ne kadar başarılı bilemiyorum ancak filmin ne yazık ki çokta başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim.. bu kadar konu yerine, dikkatli takip edilmiş daha az ve yerinde kullanılmış konu meteryalleriyle daha akılda kalıcı ve etkili bir film çekilebilirdi. çok meteryal filmi dağıtmış etkilisini azaltmış bu da filmin en önemli handikabını oluşturmuş …

    hatta şunu da söyleyeyim bu filmi bir amerikalı çekmiş olsaydı daha da olumsuz yorumlar yapabilirdim evet filmin tek artısı bu filmin avusturyalı bir yönetmen tarafından çeklilip sunulmasıydı yoksa diğer türlü klasik amerikan film mezarlığına gönderilecek bir film olarak hafızalarda kalırdı… kısacası bu kadar malzemeyle harmanlanmış bu da olsun şu da olsun bunu da ekleyeyim mantığıyla hazırlanmış Kemik Adam sinema ve sunum anlamında bu çokluğa rağmen eksik kalmış, bu sebeple ortalama bir film algısının üzürine çıkamamış maalasef … filme puanıma gelince 10/6

  • milsin diyor ki:

    Nighthawks ( Gece Kuşları ) 1978 / Ron Peck

    Eşcinsel sinema literatüründe çevrilmiş en gerçekçi eşcinsel film olduğu söylenen ve bence filmden ziyade daha çok belgesel ağırlıklı bir sunum olan Gece kuşları çok da keyifli gelmedi bana açıkcası… derdini devamlı didaktik bir uslupla anlatmaya çalışan, gay life konusunda bilgi vermeye dönük diyalogların çokluğu ve göze sokulurcasına soru cevap şeklinde işlenen gaylik ve bilinmeyenler ekseninde işlenen konu, inanın filmi izlerken epey bir gerdi beni…

    Gaylerin sık sık eş değiştirmelerinden, ilişkilerinin uzun soluklu olmamasından ve bunun nedenlerinden bahsedilirken kullanılan teknik, filmin işleyişini önemli ölçüde etkilerken ne yazık ki seyircideki beğeni algısnı epey bir azalttı… özellikle filmde gaylerin discodaki kesişme eş beğenme sahnelerinin gereksiz uzunluğu ve bu sahnelerde anlatılmak isteneni aynı tonlama ve vurguyla tekrar tekrar anlatmadaki ısrar, teknik anlamda filmin önemli bir handikapını oluşturuyordu..

    özellikle son bölümde öğretmen ve öğrenci mizanseninde sorulan sorular ( filmdeki kahramanız bir öğretmen ve bu sahnede öğrenciler öğretmenlerinin gay olduğunu bir şekilde öğreniyorlar ve öğretmnlerine gayl life hakkında sorular soruyorlar )ve verilen cevaplar filmin anlatmak istediğini bir olay eskieninden çıkartarak neden belgesel bir sunum tekniğiyle ve bunu da neden bu kadar açık olarak yaptığının cevaplarını biz seyircilere olumsuz manada sordurturken filmin ki bence yarı belgeselin etkileyiciliğini de öneml oranda azalttı… belki film belgesel olarak çekilseydi daha çok beğenilebilirdi ancak drama olarak çekilip belgesel gibi işlenince ne yazık ki işler epey bir değişti..

    sonuç olarak çokda beğenmediğim ama gay life konusunda gerçekçi diyaloglarıyla bir nebzede de olsa eşcinsel snemaya katkı sağlamasından ötürü ortalama bir film olarak hafızama kazındı Gece Kuşları … filme puanıma geince 10/6…

  • November76 diyor ki:

    Emeğine sağlık Milşin, güzel bir başlık oldu.. Oscar’a da yorumları için teşekkür ediyorum.

  • milsin diyor ki:

    Broderskab – Brotherhood ( Kardeşlik ) 2009 / Nicolo Donato

    Danimarkadaki aşırı milliyetçi aynı zamanda da neo nazi özentisi bir gurubun müslüman düşmanlığı göçmen düşmanlığı ve onları ülkelerinden göndermek için başvurdukları şiddet ve kendi içlerindeki yaşamsal çelişki üzerine başarılı bir film broderskab namı diğer kardeşlik…

    Özellikle hem müslüman azınlığa karşı hissettikleri nefret hem de eşcinsellere ve eşcinselliğe duydukları düşmanlık filmin ana temasını oluştururken grubun kendi içindeki eşcinsellik ve buna karşı öngörülen cezalandırma yöntemi filmin ilerleyen dakikalarında vurgulanan tek detay haline geliyor… nazi özentiliği ve grubun siyasi duruşu vurgulanırken filmin 2.bölümünden itibaren işlenen eşcinsel ilişki temayla uyum içinde olması bakımından ana konuyla çelişmiyor tam tersi işlenen konuyla birbirlerini tamamlıyor … grubun hayata bakışını anlamada kendi içindeki adalet anlayışını görmede olmazsa olmaz bir detay haline geliyor…

    Avrupanın özgürlükçü bağımsız ve demokratik söylemlerine alışmış bizlere bu modern dünyanın karanlık taraflarında gezinmeye davet ediyor kardeşlik… nazi hayranlığının boyutlarını( hemde danimarkada) bunun için içilen antları edilen yeminleri eskiden tek düşman olan yahudilerin yerini nasıl özellikle müslümanların aldığını gerçekçi bir gözlemle ama aynı zamanda da filmin diğer vurgusu eşcinsellik ve eşcinsel aşk kavramlarını da aynı potada eriterek hiç sıkmayan lezzetli bir fil haline sokuyor… gerçekçi konusu ve vurgularıyla güzel bir seyirlik broderskab…

    if kapsamında benin ve birçok seyircinin beğendiği bir filmdi bulursanız izleyin derim filme puanıma gelince 10/6.5…

  • milsin diyor ki:

    The Good Heart filminin ayrıntılı yorumu için aşağıda linki veriyorum…

    http://www.sinemabuyusu.com/?p=2399

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler