Erken Dönem – Kolaj (Ingmar Bergman)

Yaşlanmak, bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır. Ama görüş açınız genişler.” (Ingmar Bergman)

 

 

Bazı maestro yönetmenler, kariyerlerinin bir noktasından itibaren peşi sıra başyapıtlar vermeye başlamışlardır. O kadar çok başyapıt vermişlerdir ki, bu nedenle o noktanın evveli, yani ERKEN DÖNEM çalışmaları arada kaynamıştır diye düşünüyorum.
Bunlardan biri Akira Kurosawa’dır. Rashomon öncesi yani 1940′lara tarihli çalışmaları gölgede kalmıştır. Bazıları biraz daha az gölgede kalmıştır belki (Sarhoş Melek gibi, Kuduz Köpek gibi…), bazılarıysa büsbütün karanlıktadır.
Bir diğeri Alfred Hitchcock’tur. İngiltere dönemindeki kimi çalışmaları nispeten az bilinir. Ya da pek bahsi edilmez. Özellikle sessiz çalışmaları için geçerlidir bu. ‘The Lodger: A Story of the London Fog’ ve ‘Blackmail’ gibi güçlü yapımlar da buna dahil.

Muhtemelen bu arada kaynamışlığın en bariz örneğidir Ingmar Bergman. Onun erken dönemi bence sinemasının nüvelerini görmek, onu daha iyi anlayabilmek adına bir kara kutudur.
Söz konusu dönemin, debutu ‘Kris’ (1946) ile başladığını ve eğlenceli işlerinden ‘Sommarnattens leende’ {Bir Yaz Gecesi Gülümsemeleri – 1955} filmine dek devam ettiğini düşünüyorum. Amacım, işte bu döneme ait yapımları bir başlıkta derlemek

NOT: Filmlere temas ederken, “kamera kullanımı” ve “sinematografi” gibi teknik unsurlardan bahsetmeyeceğim. Gunnar Fischer ve Sven Nykvist gibi dünyanın en iyi görüntü yönetmenleriyle çalışan bir sinemacıdan bahsediyoruz sonuçta.
_______

- ‘Sommarlek{Yaz Oyunları – 1951}

Bir masumiyetin kaybı ve inancın yitirilişi…

Deniz ve yelkenliler ila flashback kullanımı, birer Bergman alamet-i farikası… Pek çok filminde deniz, kıyılar ve üzerinde kâh ilk aşkların, bahar aşklarının yaşandığı yelkenli küçük tekneler, sandallar veya hayat gailesi peşindeki erkeklerin çalıştığı gemiler görürüz.

Erken dönem Bergman’lar içinde, ‘Monika’yla Bir Yaz‘ ile birlikte en sevdiğim parçadır. Her ne kadar Bergman, Godard filmleri için “sahte entelektüel ve eleştirmenler için yapılmış zırvalar” şeklinde konuşmuşsa da, Godard’ın bu iki filme olan hayranlığı biliniyor. Her ikisinde de bir Nouvelle Vague havası (özgürlüğü) vardır. Kaynak teşkil etmiş de olabilir, bilemiyorum. İki filmin bir diğer ortak özelliğiyse; “yaz aşkı”, “ilk aşk”, “gençlik”, “büyüme” ve nihayet “saflığın/masumiyetin yitirilişi”dir.

Kuğu Gölü Balesi’ne hazırlanan Marie (Maj-Britt Nilsson), prova esnasında bir mektup alır. Seneler önce, “hayat dolu bir kızken” ilk aşkı (yaz aşkı) tattığı Henrik’ten gelen bir günlüktür bu. Bu günlük onu yolculuğa sevk eder. Yaz aşkı yaşadığı doğa cenneti adaya gider. Adada, bizi geçmişe yolculuğa çıkarır Marie. Cennet adanın kucağına, mehtaplı gecelere, o tasasız, aşk dolu, mutlu yaz günlerine geri döneriz. Marie, boşa geçmiş bir 15 yıldan sonra geçmişiyle yüzleşmektedir şimdi. (bir sahnede sevgiliyle yenilen ‘yaban çilekleri’; bir sahnede ‘satranç’ maçı…)

Sağlıksız aile ilişkilerinin, Marie ve ölen annesinin kocası üzerinden aksettirildiği film, genç bir kızın sevgilisini trajik şekilde kaybettiğinin ertesinde “kalbine ördüğü duvarın” öyküsüdür. Bu filme değin hiçbir Bergman kadını böyle katı bir duvar örmemiştir. Marie için insanlara ördüğü bu duvar ve soğukluk, bir savunma kalkanıdır. Geçmişin hayaletlerinden kaçıştır, müstakbel hayaletlere (gazeteci genç) ket vurmaktır.

Melankolik bir filmdir.

Tanrı’ya inanmıyorum. Tüm bunlar olurken neredeydi? Eğer tanrı diye bir şey varsa da onun yüzüne tükürmek istiyorum!” (Marie)

***

- ‘Kris’ {Kriz – 1946}

Yönetmenin debut filmi. Bir melodram.

Öncelikle şunu söyleyerek başlayalım. Ingmar Bergman sineması, “kadın”ların (bayan ne iğrenç bir kelimedir) merkezde olduğu bir sinemadır. Antonioni, Ophüls, Mizoguchi, Rohmer, Sirk, Fassbinder ve niceleri gibi Bergman da kadınları anlatan erkek sinemacılar arasındadır. Kadın’ın en iyi anlamış sinemacıdır belki. O’nun kadınları ekseri nevrotiktirler. Sevgisizlik kurbanıdırlar ve sevgiye, sevilmeye açtırlar. Hüzünlüdürler. İntihara meyillidirler. Sinir krizleri geçirirler. Bazen fettandırlar da. Her halükarda örselenmiş ruhlardır. Hastaneler, Bergman kadınlarının ikinci adresleridir. Ama yine de erkeklere nazaran daha güçlü olan da kadınlardır.

Bugün tümüyle yabancı bir kadın otobüsten iniyor. Tepeden tırnağa yabancı olduğu belli ve biraz tedirgin edici bir havası var.”

Anlatıcı sesin bu şekilde tanımladığı kadın, kasabaya 18 yıldır görmediği kızını geri almak için gelen bir anne. Kız, piyano öğretmeni olan koruyucu bir annenin elindedir ve yine anlatıcı sesin değindiği üzere, yabancının gelişi bu koruyucu annenin yıkımı demektir. Yabancı, kasabanın düzenini tehdit edici bir unsurdur.

Kimi eksiklerine rağmen, oldukça iyi bir film. Hele de ilk film olduğunu düşünürsek. Ayrıca sinemasının ilk ipuçlarını görmek adına değerli. Karmaşık kadın-erkek ilişkileri, genç kızlığın masumluğu ve saflığı, aynı saflığın dünyanın kötülüklerinin ayırdına varışı, kilise kurumu, aile ilişkileri, iletişimsizlik ve sevgisizlik vb. evrensel konulardaki “tavrını” daha ilk filminden belli ediyor İsveçli yönetmen.

***

- ‘Det regnar på vår kärlek’ {Aşkımızın Üstüne Yağmur Yağıyordu – 1946}

Yeni bir hayat kurmak mümkün mü?

Ophüls’ün La ronde‘sindeki gibi, bir anlatıcının seyirciye dönerek hikayeyi ve karakterleri tanıtmasıyla başlıyor film. Bir trene yetişmeye çalışan kadın, meteliksiz gençle ufak bir kaza vesilesiyle tanışır. Evsiz olan karakterlerimiz birlikte yeni bir hayata adım atmak isterler.

Bir yaşam mücadelesi anlatılır. Genç çiftimize evvela başlarını sokacak bir yer lazım. Öte yandan toplumsal önyargıların ve baskıların bireyi nasıl kuşattığını, bir ilişkiyi nasıl kemirdiğini görürüz. Bu baskılar evreninde dar görüşlü komşular kadar, eleştirel çizilmiş din adamları ila yargı ve bürokrasi efradı da yerini almıştır. İnsanlar iki yüzlüdür. Geçmişin yakamızı bırakmayışı da (erkek karakter ertesi sabah kıza bir sene hapis yattığından bahseder; daha sonrasında kızın hamilelik itirafı gelir) yine bahsi edilenler içinde.

Birey’in, bireysel nevrozların galebe çaldığı Bergman sinemasında, bu kez sanki toplumsal meseleler de ön plandadır.

***

- ‘Hamnstad’ {Liman Kenti – 1948}


Bir denizci (Gösta) ve bir fabrika işçisi (Berit) arasındaki ilişkiyi izleriz.
Bergman’ın, kadına bir kez daha “kurban” rolünü biçtiği, aileyi yine cehennemi şekilde tasvir ettiği filmlerinden biridir. İntihara kalkışmış, ıslahevlerine gönderilmiş, sevgisiz bir ailede büyümüş bir kızdır Berit. Berit’in geriye dönüşlerinde, psikolojisi bozuk ve şiddete meyilli bir baba görürüz. Acizliklerini bu ve benzeri şeylerle örtmektedir Bergman erkekleri. Ev, kızımız için yaşanılacak gibi değildir (Monika gelir akıllara). Ancak filmdeki esas baskın/otoriter figür annedir. Evvelki yıl gelen ‘Skepp till India land’ {Hindistan’a Bir Gemi, 1947} filminde baba/oğul ilişkisine eğilen yönetmen, bu kez anne/kız denklemi kurmuştur. Esasen aile fertlerinin birbirleriyle “ilişkilerini” pek çok Bergman filminde gözlemlemek mümkün. Bu, ileriki dönemlerinde olduğu gibi bazen kardeşler arası ilişki olarak da tezahür edebilir: ‘Sessizlik‘, ‘Çığlıklar ve Fısıltılar‘ gibi…

Kürtajın da -yan karakterlerle birlikte- yan bir örgü olarak konuya dahil olduğu filmin kilit sahnesi ise, Gösta’nın bir pansiyon odasında sarf ettiği varoluşçu monoloğudur. Pek çok değere karşı inancını yitirmiştir. Ve onun için doğru olan tek bir gerçek “kalmıştır”: İnsanoğlunun bencilliği…

Karamsar bir filmdir. Aynı zamanda Bergman’ın İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne en fazla yaklaştığı filmdir bana göre. Liman sahneleri ve buradaki işçilerin yaşamlarının nakledildiği kısımlar, bu düşüncemin dayanağı… Ayrıca Dışavurumcu sert siyah-beyaz kontrastlara merakını da belli eder.

Bir diğer kuzeyli Aki Kaurismaki’nin ‘Varjoja paratiisissa’ {Cennetteki Gölgeler – 1986} filmindeki sahneyi hatırlarsınız. Temizlik işçisi adam ve kasiyer/tezgahtar kız, orak-çekiçli bir gemiye binerek “umuda yolculuğa” çıkıyorlardı. Acaba Berit ve Gösta gitmeyi mi yoksa liman kentinde kalmayı mı yeğleyecekler?

Şunu da ekleyelim. Erken dönem Bergman’lar nadiren kötü sonla biter. Evet, umutsuzluk hakim temadır ama bir umut ışığı da hep vardır. Yaşam, mihnet halinin ayırdına varılarak “olumlanmış” olur.

***

- ‘Kvinnors väntan’ {Bekleyen Kadınlar – 1952}

Kvinnors väntan; yazlık bir evde, akşama dönecek olan kocalarını bekleyen dört kadının birbirlerine anlattıkları hikayeler bütünüdür. Geçmişle yüzleşilmekte, günah çıkartılmaktadır.

İlk hikaye, “sadakat” – “ihanet” ve “affetme” üçgeninde geçer. Evli bir kadın, genç bir âşık ile kocasını aldatmıştır. İlişki, zorlu bir sınamadan geçecektir.

Vargtimmen‘i hatırlatan klostrofobik sekanslarla açılan ikinci bölüm, terk edilmiş bir kadının (Maj-Britt Nilsson) jinekolog masasında geriye dönüşlerini konu edinir. Bu dönüşlerde gördüğümüz sevgili, bebeğini doğurduğunda yanında yoktur. Bölümde yer yer rüya ve bilinç akışı tekniği kullanılmıştır. Kanımca en güçlü bölümdür.

Üçüncü hikaye, bir parti ertesi evlerine dönen karı-kocanın (Eva Dahlbeck & Gunnar Björnstrand) bir asansörde mahsur kalışlarını perdeye taşır. Çift, asansörde birbirlerine olan sadakatlerini test eder. Evliliklerini sorgular. Ancak ilk iki hikayedeki karamsar hava bu bölümde yoktur.

Hikayeler arasında kimi kesişimler olduğunu da ekleyelim.

***

- ‘En lektion i kärlek’ {Bir Aşk Dersi – 1954}

‘A Lesson in Love’ adıyla da bilinir. İsmi gibi bir derstir film. Bergman, evlilik kurumunu ve kadın/erkek doğasını & ilişkilerini iyiden iyiye çözmüştür En lektion i kärlek’te. Evvelce yaptığı bir durum tasviriyken, bu kez reçeteyi de yazmıştır sanki. İlişkilere, kadınlara, erkeklere dair aforizmalar epey yer kaplıyor. Yani bu film için 73 yapımı ‘Bir Evlilikten Manzaralar‘ın temeli diyebiliriz.

Evlilikler bazen itici güce ihtiyaç duyarlar. Yoksa monotonlaşır ve ölürler.” (David)
Bir evlilik hep huzurlu ve kavgasız gidiyorsa, ortada bir sorun vardır.” (David)
Yatak odası, aşkın mezarıdır.” (David)
Kadın, kendini bir eş olmaktan ziyade, kadın olarak hissetmek ister.” (Marianne)
Bir erkek asla büyümez, çocuklara katlanamaz, silahlarla oynamayı sever. Üreme hariç, kadının dünyasında önemsiz bir unsurdur erkek.” (David)
Siz erkekler, tanrı ile bir olup ruhani kavramlar uydurdunuz. Bekaret, erdem, iffet, masumiyet… Erkek yapınca ‘kadın avcısı – çapkın’ oluyor; aynı şeyi kadın yapıncaysa ‘or….‘ (Marianne)

Jinekolog bir doktorun (David), boşandığı eşini (Marianne) bir kompartımanda geri kazanma çabasını işleyen film, yan karakterler de barındırıyor: Kızları Nix, doktorun muayenehanesine gelen şuh kadınlar, doktorun eski dostu/ayrıldığı eşinin yeni nişanlısı heykeltıraş Carl-Adam, yönetmenin giriş paragrafındaki sözlerini doğrularcasına hayatın anlamını çözmüş bilge bir dede…

Zamanda geriye dönüşler araya sıkça serpiştirilmiş. Düz bir kurgusu yok filmin.

Bergman filmlerinde genelde kadınlar başat figürken, burada erkek figürü bir parça daha ön plandadır sanki.

Eva Dahlbeck ve Gunnar Björnstrand, nefis bir uyum yakalıyorlar filmde. Erkek olmak isteyen, aşka inanmayan, aileyle yaşamaktansa yalnız kalmak isteyen, anneye düşman, özgürlüğüne düşkün asi kızları Nix rolündeyse Harriet Andersson var. Üçü de yönetmenin fetiş oyuncuları arasında zaten.

- Dede, ölmekten korkmuyor musun? (Nix)
- Hayır, hem de hiç!
- Tanrı’ya inanıyor musun? (Nix)
- Eğer tanrı hayatın kendisi ise o zaman tanrıya inanıyorum.
- Peki ya ölüm? (Nix)
- Ölüm, hayatın küçük bir parçasıdır. Her şey aynı kalsaydı hayat ne kadar sıkıcı olurdu bir düşün. Bu yüzden yeni hayatlar vermesi için ölüm vardır.

***

- ‘Törst’ {Susuzluk – 1949}

Cinsler asla birleşemez. Bir gözyaşı ve uyumsuzluk deniziyle ayrılmışlardır.” (Bertil)

Tıpkı Fellini gibi, Bergman sinemasının şekillenişinde de yönetmenin çocuklukta yaşadıklarının hatırı sayılır bir etkisi olduğunu biliyoruz. Onun hep kendi kendisiyle hesaplaşan kahramanları, bir cehennemi andıran evlilikleri, kopuk aile ilişkileri aynı travmatik çocukluğun etkisidir. Bir nevi yarattığı kahramanlar “kendisi ve çevresidir” desek yanlış olmayacak. Her büyük sanatçı az çok böyle değil midir zaten…

Histerik, acı çeken, fedakâr kadınlar; kadın üzerinde tahakküm kurmak isteyen, “bir erkeğin hakkı iki kadındır” diyen anlayışsız, “gülünç” adamlar… Törst, iki kişilik evlilik cehennemleri geçididir. Filmde, Ruth ve kocası Bertil merkezde olmak üzere, üç çift (biri evli değil) görürüz. Birbirlerini sevmiyorlar ama bırakamıyorlar da. Çiftler arasındaki çapraz ilişkileri de (aldatma, sadakatsizlik) yer yer görüyoruz. Aralarında dolaylı bir bağ var.
Törst, diyaloglar üzerine kurulu bir film. Ana tema, çiftler arasındaki iletişimsizlik. Aslında tüm bir filmin anahtarı, trenin içerisinde bir rahip ve arkadaşı arasında gelişen diyalogda gizli. Çiftler, sıkıntılarını konuşamıyorlar; birbirlerini dinlemiyorlar ve paylaşmıyorlar. Zira “sevgi” yok.

Filmde, bir maddiyat/maneviyat diyalektiği de vardır. Bertil’in, trenin dışarısında yiyecek bekleyen aç kalabalığa yönelik sözüyle noktalayalım:

Öylesine ölüm kalım mücadelesi veriyorlar ki, maneviyata ayıracak vakitleri yok.”

***

- ‘Till glädje’ {Neşeye Doğru – 1950}

Yine fırtınalı kadın-erkek ilişkileri görüyoruz. İlişkiyi örseleyense, Törst‘de olduğu gibi çocuklar… Çocuk, kadınlar için evliliğin bir teminatıyken (‘Düşler‘de Henric’in karısı); ilişkinin erkek kanadınca ise istenmeyen bir şeydir. Kadınlar bu yolda kimi güçlüklerle de karşılaşacaklardır. Kürtaj gibi, düşük gibi: Törst‘deki balerin kız Ruth… Liman Kenti‘nde, Berit’in ıslahevinden arkadaşı Gertrud… Ve bu konunun direkt odağa alındığı ‘Nära livet‘ (1958) filminde aynı hastane odasını paylaşan üç gebe kadın…

Film, aileyi ve evlilik kurumunu tam merkezine koyuyor. Stig ve Marta’nın hikayesi, Stig’in filmin başındaki geriye dönüşlerinden aktarılıyor. Aynı orkestrada aynı gün göreve başlayan ikili üzerinden aşk, evlilik, zina, aldatma, cinsellik gibi meselelere temas ediliyor. Tabi Bergman usulü.

Vroluşçu göndermeleri bir yana… Beethoven’in 9. Senfonisi ile açılan filmde, sanata dair diyaloglar da önemli yer tutuyor. Stig ve orkestra şefi arasındaki konuşmaların yanı sıra… Çiftimizin yakınlaşacağı doğum günü partisinde, Stig ve meslektaşı kanepede oturmuş sohbet etmektedirler. Ve meslektaşı olan adamdan güzel bir replik dökülür: “Sanatçı, mutsuz olduğunda üretmeye başlar.” Aristo’nun yinelenişidir bu. Melankoli, üretimin karbacıdır.

Bergman, finali Beethoven’in Neşeye Övgü’sü ile yapar. Seçim rastgele değildir. Müziğin sağaltıcı gücüdür, yaşamın bir kez daha olumlanmasıdır gördüğümüz. (Kieslowski’ye, Tarkovski’ye ilham)

Bergman filmografisinin bir diğer ayrılmaz öğesi de baş karakterlerin sanatçı oluşu ya da sanat çevreleri içerisine yerleştirilişidir: Güz Sonatı‘ndaki müzisyen anne ile kız; Persona‘daki aktris; Efter repetitionen‘deki tiyatrocular; en üstte değindiğim Sommarlek‘teki ve Törst‘teki balerinler; aşağıda değineceğim Fangelse‘deki sinemacı; Musik i mörker‘deki kör piyanist; Sawdust and Tinsel‘deki gezici sirk vs. vs… 75′te gelen The Magic Flute - Sihirli Flüt ise başlı başına bir operaydı zaten.

***

- ‘Musik i mörker’ {Cehennemi Karanlıkta Müzik – 1948}

Sınıfsal retorikleri ilk kez bu filmde kullanmıştır Bergman. 53′te gelen ‘Sawdust and Tinsel‘e değin hiçbir filminde direkt bir sınıfsal söylem göze çarpmaz.

Cephedeki bir tatbikatta kaza geçiren ve kör olan Bengt ve ile hizmetçi kız Ingrid, filmdeki sınıfsal çelişkinin tarafları oluyor. Bir burjuva olan Bengt’in bu karanlık günlerinde en büyük yoldaşı, piyanosu ve şefkat gördüğü Ingrid oluyor.
İkili, çevreye ve baskılara rağmen sevgilerinden vazgeçmezler.

Gençleri sorguya çeken baskıcı da bir papaz barındırır film. Bergman’daki baba figürünün yansıması olduğunu görmek zor değil. (Kafka’ya selam!)

***

- ‘Kvinnodröm’ {Kadın Düşleri – 1955}

Kadınlar, tutkuyla yaşanan ilişkiler, imkansız aşklar, gerçeğe toslayan hayaller, kırıklıklar…

Bergman’ın ilk dönemlerinin en güzel işlerinden biridir, siyah beyazın çok yakıştığı bu psikolojik dram.

Moda patroniçesi Susanne (Eva Dahlbeck) ve model Doris (Harriet Andersson), bir fotoğraf çekimi için Goteborg’a giderler. Susanne, olgun bir kadınken; Doris gençliğin de etkisiyle biraz daha aklı havadadır.
İki paralel öykü vardır filmde. Bu iki kadının Goteborg’da kendilerinden yaşça büyük iki erkekle olan “yasak” ilişkilerini izleriz. Susanne, ayrıldığı ama unutamadığı evli bir adamla yeniden beraber olmanın peşindeyken; Doris ise kendisine pahalı elbiseler ve takılar alan hiç tanımadığı bir adamla takılacaktır.

Filmde iki kadının ilişkilerine balta vuran da yine kadınlar oluyor. Susanne’nin sevdiği adamın ipleri karısının elindeyken, Doris’in durumu ise daha başkadır.

Aslında Bergman filmlerinde sadakatsizlik ve “aldatılma” çoğu kez hoş karşılanır. Ya da alışkın olduğumuz tepkiler gösterilmez. Burada, Susanne ve kocasını otel odasında basan kadın gibi… Bu da çiftler arasındaki sevgisizlikten ve karşılıklı çıkar beklentilerinden kaynaklıdır.

Filmin sınıfsal karşıtlığa dair okumaları da vardır. Lüks yaşam Doris’in gözlerini kamaştırır. Ancak Karanlıkta Müzik’ten farklı olarak farklı katmanların uyuşmasına izin verilmez. Doris, yaşlı zenginin hediye ettiği pahalı giysiyi ve takıları malikanede bırakıp orayı terk ederken, “ait olmadığı” dünyaya arkasını dönüp son bir kez bakar. Kürkçü dükkanına geri döner.

Çözülmüş ailelerin yine yerini aldığı filmde, orta dönem çalışmalarının vazgeçilmezi (Persona, En passion…) “yakın plan yüz çekimleri”ne de başvurmuştur Bergman.

Yaşlanmaya dair de birkaç kelamı vardır yönetmenin. Yaşlı adamın Doris’e ayak uyduramadığı lunapark sahnesi bu anlamda pek çok şey söyler aslında.

***

- ‘Skepp till India land’ {Hindistan’a Bir Gemi – 1947}

Otoriter Bergman “baba”ları ilk defa bu filmde neşet ediyor.

Skepp till India land, Hamnstad ile benzerlikler gösterir. Bir liman kenti ve işçiler; dejenere aile, şiddet uygulayan denizci bir baba, kayıtsız ve güçsüz bir anne… Hamnstad’dan farklı olarak, ailenin gadre uğrayan bireyi bir erkek.

Baba, oğul, anne, eve gelen sevgili… Bu otobiyografik aile trajedisinin başlıca kahramanları.

***

- ‘Fangelse’ {Zindan – 1949}

İki büyük dünya savaşı, atom bombası, insanın merkezden kayışı, aydınlanmacı aklın çaresizliği, varoluşçuluk… Boşluğa düşen, açmazlarla dolu yitmiş bir dünyanın enkazları…

Yedinci Mühür‘ün, Jungfrukallan‘ın, Kış Işığı‘nın ya da Don Juan karakteriyle anımsanacak teatral ‘The Devil’s Eye‘nin bir önizlemesi ya da taslağı diyebiliriz. Tanrının varlığı, tanrı inancı, şeytan, ölüm gibi kadim Bergman konularına dair ilk ciddi kelamlarını burada etmiştir üstad.

Cehennem başkalarıdır!” (Jean-Paul Sartre)

Bir yönetmene, eski matematik hocası senaryo teklifiyle gelir. Yönetmen, hocasını 4 kişilik öğle yemeğine davet eder. Sohbet başlar:

- Senden, cehennem hakkında bir film yapmanı istiyorum. (Matematik hocası)
- Bu zor olmaz mı? (Yönetmen)
- Film, şeytanın şu bildirisiyle başlayacak:
“Bugün, dünyaya ve onun üzerindekilere hakim olan ben; şunu ilan ediyorum ki:
Her şeyi eski halinde bırakıyorum. Atom Bombası gibi silahların kullanılmasını da engelliyorum. Öyle kolayca ölüp kurtulamazsınız. Hiroshima’ya atom bombası atanlar da yargılanıp, insanlığa düşmanlık suçundan ölüm cezasına çarptırılacaklar.” (Matematik hocası)
- Peki bizim neslimize ne olacak? Her şeyin eksikliğini çekiyoruz, karmaşanın bile! Sihirbazın şapkasında kalmış tavşanlar gibiyiz. (Yönetmen)
- Sana bir öğüt vereyim. Yaşarsın ve ölürsün. Aslında her şey bu kadar basit.
Korkak ve duygusal olan çareyi kilisede arar… Bıkmış, yorgun ve yalnız olan da intiharı çözüm olarak görür. (Matematik hocası)
- Yani Şeytan, kiliseleri kapatıp dini de ortadan kaldırmayacak mı? (masadaki bir adam)
- Bilakis, dini teşvik edecek ve insanların kiliseye gitmelerine mani olmayacak. Çünkü kiliseler çok işine yarıyor kendisinin. (Matematik hocası)
- İyi de, öyle bir filmde doğru ve yanlış, günah ve masumiyet gibi kavramlar da anlamını yitirir. (Yönetmen)
- İnsanların elinden böyle kavramları almak, acımasızca bir hareket. (Matematik hocası)
- Şeytan’ın amacı ne peki? Ortada bir amaç, en azından bir plân olmak zorunda. (Yönetmen)
- Şeytan’ın bir plânı yok. Başarısının sırrı da bu zaten. Düşmanları birçok plânla boğuştukları için kaybettiler. (Matematik hocası)
- Şeytanın ve kötülüğün zafer kazanmasının sebebi bu demek? (masadaki bir adam)
- Ona neden “şeytan” dediğinizi anlamıyorum. İnsanlar, onun kendileri için en iyisini istediğini düşünüyor… Onun tüm yaptıklarının insanların isteklerini tatmin etme amaçlı olduğunu… (Matematik hocası)
- O amaçları var eden birileri olmalı. (Yönetmen)
- Evet, o şeytan işte! (Matematik hocası)
- Tanrı’ya ne oldu bu arada? (masadaki bir kadın)
- Tanrı öldü, alaşağı edildi, ne derseniz deyin artık. Buna inanmak kolayıma geliyor belki de. Durumum biraz ironik oldu sanırım. Hayat, acımasız ama duygusal bir yol, doğumumuzdan ölümümüze kadar yol aldığımız… Nüktedân bir sanat anlayışı barındırır hayat. Aynı anda güzel ve çirkin, anlamsız ve insafsız olmasının yanında.
Şeytan var bir de. O da bizim yarattığımız bir sembol. Şeytan’ın hükümdarı olduğu cehennem ise, yaşadığımız Dünya.
Kabul et, çok güzel film çıkar bu konudan! (Matematik hocası)

Sonrasında rüya ile gerçeğin iç içe geçtiği dakikalar başlar. “Film içinde film” izlemeye koyuluruz. Ansikte mot ansikte‘yi aratmayan Bergman kabusları arz-ı endam eder. Bergman’ın kurguyla en fazla oynadığı filmlerindendir.
Yemek masasında sözü edilen senaryonun akıbeti içinse final sahnesini, yönetmen ve eski hocasının ikinci defa karşı karşıya gelecekleri anı beklemek gerekecek. Işıklar kapanıp set dağılmadan…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Erken Dönem – Kolaj (Ingmar Bergman)” bu yazı hakkında 7 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    İlk dönem Bergman’ları derli toplu bir araya getirmeyi ne zamandır düşünüyordum. Boş vaktim şu sıra bolken, 117. yıldönümüne yetiştireyim istedim. Bergman filmleri özetle geçiştirilecek, birkaç cümleye indirgenecek filmler değil şüphesiz. Ancak amacım, onun “ilk dönemiyle” tanışmamış ziyaretçiler olursa, onlar için bir ön rehber hazırlamak.

    - ‘Gycklarnas afton’ {Sawdust and Tinsel – 1953}

    Bu da erken döneme dahil. Ancak nispeten ünlü bir iş olduğunu düşünüyorum, o yüzden kolaja dahil etmedim. Ama yine de yorumlayabilirim.

    - ‘Sommaren med Monika’ {Monika’yla Bir Yaz – 1953}

    Bu filmin ise müstakil bir başlıkta incelenmesi daha uygun. Monika’yla Bir Yaz, bana göre başyapıttır.

  • Ziya Toroslu diyor ki:

    Elinize sağlık hocam, meraklıları için bir başvuru kaynağı olacaktır.

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    Klavyenize sağlık yazıcam, çok ruhsuz bir ifade oluyor, ben yine de kaleminize sağlık diyeyim. :)

    Bergman filmlerini seven biri olarak çok çok hoşuma gitti, devamını merakla bekliyorum.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Sizlerin de gönlünüze bereket.

    “OLGUNLUĞA UZANAN YOL”u merak edenler için umarım iyi bir başvuru kaynağı olur.

    “Şampanya”lar, “esrarengiz pansiyoner”ler, “Zevk bahçeleri”, “Yüzük”ler, “Şantaj”lar… Şu an gözüm yemese de darısı bir Hitchcock erken dönemleri külliyatına :)

  • Mehmet ÇELİK diyor ki:

    İştahla okudum. Uzun zaman olmuştu böylesine derinlikli bir içeriğe sahip inceleme yazısı okumayalı. Bergman severlerin, yönetmene daha yakından bakmaları için benzersiz bir kaynak. Ellerine sağlık hocam.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Bütün o film, yıkım üstünedir. ‘Sommarlek’ göründüğünden daha karanlıktır. Ölümün kıyısında olduğum, en çöktüğüm dönemlerin birinde yaptım onu. Persona gibi o da yaratıcısını kurtardı. Genellikle, iyi döneminde trajedi yapan adam, kötü bir dönemine rastlarsa iş komediye döner. Dediğiniz gibi şu da doğrudur: Sommarlek’te yaşamı bir uzlaşma olarak kabul etmeye başladım. Bunu yapmazsanız, her şey, yaşam zor ve ağırdır; işler kötüye gidiyordur. Sınırlarınızı kabul edip onları açık seçik gördüğünüzde, daha büyük bir yaratma arzunuz ve neşeyle yaratmanız söz konusu olacaktır.” (‘Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinemasını Anlatıyor’)

    Çok kilit cümleler bence.

  • okaliptus80 diyor ki:

    Ingmar Bergman gör en film’ (1963) / Vilgot Sjöman

    Çekim öncesi, çekim esnası ve çekim sonrası olmak üzere, birkaç bölüme ayrılmış belgeselimiz. Kış Işığı yılında yakalanmış Bergman. Vatandaşı/meslektaşı Sjöman sormuş, o yanıtlamış.
    Tadımlık;

    “İlk çalışmalarımda ‘tanrının varlığı’ meselesini her zaman açık bırakmıştım. Genç Kız Pınarı’nda dere akmaya başlayınca tanrıyı koşuk biçiminde konuşturdum. Benim için bu, meseleyi kapatmanın ve tanrının varlığı konusundaki fikrimi ortaya koymanın korkakça bir yoluydu. Bunun arkasındaki ana fikir, tanrının aşk ve aşkın da tanrı olduğudur. İnsani boyutta tanrının varlığının somut bir kanıtı, aşkın var olmasıdır.”
    “Kendimi, tanrının baba olduğu eski tanrı fikrinden arındırmak zorundaydım ve bu çok acı oldu.”

    Film çekerek sorunların üstesinden gelmek, bir nevi üreterek ölümsüzlüğün iksirini bulmak… Yedinci Mühür’e dair şu söyledikleri: “Çektiğim şiddetli ızdıraptan kurtulmak, bu büyük gizli ölüm korkusunu alt etmek için yazdım. Yazma esnasında ölümün o kadar tehditkar ve ürkütücü olmadığını anladım.”

    Ya da Yaban Çiçekleri ile bulduğu şu uzlaşma: “İlk filmlerimde baba figürüne karşı ortaya koyduğum isyan ve devrim, bu filmle beraber kabullenmeye dönüştü. Ancak bu şekilde baba fikrini bir kenara koyabildim. Ve tanrıya babaya ait bir imaj yüklemekten vazgeçtim.”

    Genç yönetmenlere tavsiyesi: “Her zaman hareket halindeyken kesmelisin. Bu sayede akış engellenmemiş oluyor. Görüntüler birbirinden ayrıymış gibi görünmüyor, süreklilik sağlanıyor.”

    Eleştirmenlerle ve seyircilerle kurduğu ilişkiye dair de pek çok samimi itirafta bulunuyor büyük usta.

    Dış sesin şu ilginç benzetmesiyse, tanrı-yönetmen modelinin bir yorumu gibi: “Yönetmen, yumurtaları üzerinde sık sık yer değiştiren huzursuz bir tavuğa benzer.”

    Türkçe’ye kazandıran çevirmen arkadaşların eline sağlık.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler