Eleştiriler: “Arrival” (Geliş) ve “Hacksaw Ridge” (Savaş Vadisi)

 

Arrival (2016)

Yönetmen: Denis Villeneuve

Oyuncular: Amy Adams, Jeremy Renner, Forest Whitaker

Bazen bir şeye olduğundan daha fazla anlam yüklenir. Bu da o şeyi gerçekte olduğundan daha önemli hale getirebilir, daha doğrusu öyle gösterir. Bu durumun bizdeki karşılığını birebir açıklayan bir sözümüz de mevcut: “şeyh uçmaz mürit uçurur”. Yakın zamanda vizyona giren “Arrival” işte tam da böyle bir film. Filmle ilgili yazılan yorumlara bakınca film  evrenin tüm sırlarını açıklayan, izleyenin ufkunu açan, bilime çağ atlatan, tezlere konu olacak bir başyapıt! Nitekim, filmle ilgili internette azıcık araştırma yaptığınızda film üzerine yazılan, bazıları tez veya akademik yazı niteliğinde sayfalar dolusu analize ulaşabilirsiniz. Peki “Geliş” gerçekten bu kadar katmanlı ve aydınlatıcı bir film mi? Cevabım, koca bir Hayır! Film (o da yönetmeninin bağımsız kimliğinden kaynaklı) biraz modifiye edilmiş tipik Hollywood filmlerinden farklı değil.

Bilirsiniz, Hollywood izleyicinin karakterle daha çabuk özdeşleşmesini sağlamak için yapay birtakım duygusal numaralara başvurur. Filmdeki duygusal ve komplike anne kız ilişkisi de işte bu yüzden hiç samimi gelmiyor, tam tersine hikayenin içinde serpiştirilmiş hissi veriyor. Yama gibi duruyor. Aslında filmdeki anne kız ilişkisi “Yıldızlararası”ndaki baba kız ilişkisine oldukça benzer. Her ne kadar o filmdeki baba kız ilişkisi de pek doğal ve inandırıcı durmasa da olayın geliştiği ve bağlandığı yer açısından buradakinden kat be kat üstün ve daha etkileyici. Eğer bu satırları okurken “nee? biri anne kız ilişkisinden mi bahsetti?” “nee? kızı amansız bir hastalığa yakalanan bir anneyi mi anlatıyor film?” gibisinden hisler yaşadıysanız hemen kendinize gelin, çünkü film bu konuyu öylesine donuk ele alıyor ki duygulanmayı geçtim umursamıyorsunuz bile!

Koy oradan Amy Adams’ı, olmadı Jessica Chastain’i, o da olmadıysa Bryce Dallas Howard’ı (tesadüfe bak sen, üçü de kızıl saçlı!) Bir de duygusalından ve de “twistli” (sürpriz sonlu) bir anne kız hikayesi, uzaylılarla iletişime geçebilen, yani uzaylıların dilinden anlayabilen (çoğu uzaylı filminde olduğu gibi) bir seçilmiş kişi de olsun (burada dil bilimci) ve tüm dünyanın kaderini belirlesin (veya tüm dünyanın kaderini belirleyecek bir olayı veya olaylar silsilesini engellesin/yön versin. İşte size “Arrival”! Bu “seçilmiş kişi” meselesi de “The Matrix”ten sonra ne çok sömürüldü öyle değil mi?

Bir filmin abartılan (overrated) bir film olduğuna kim nasıl karar verir? Kime göre neye göredir? Elbette, bu kavram görecelidir ve kişiden kişiye göre değişebilir, fakat bu filmin bu kategoriye girmesi için geçerli sebeplerim var. Bir film yeterince gizem taşımadığı halde filmin baştan sona müthiş bir gizem duygusuyla sarmalandığı söylenirse, bir film uzaylılarla ilk temas bölümü hariç doğru dürüst gerilim barındırmazken filmdeki gerilim dozunun giderek arttığı yazılıp çizilirse (Guillermo Del Toro’nun “Mimic”i bile bu filmden 10 kat daha gizem ve gerilim yüklüdür örneğin), filmdeki müzikler fazla akılda kalmazken, filmde çalan parçaların adeta birer şaheser olduğundan söz edilirse (halbuki “Yıldızlararası”nın müzikleri hala kulağımızda), filmdeki uzaylı tasarımlarının kalamarlardan farkı yokken ve daha önce benzerlerini görmüşken (bakınız: “Öldüren Sis”), filmdeki uzaylı tasarımlarının muhteşem olduğundan dem vurulursa bu filmin en azından benim gözümde sinema tarihinin en abartılan filmlerinden biri olması kaçınılmazdır. Örneğin okuduğum bir yazıda Ayberg Durak adlı blogger film için şöyle yazmış: “Sahneleri ve sekansları bir oya işçisi gibi işleyip bize bir şairin serenadı gibi anlatıyor.” Sanırsın bir Quentin Tarantino, Ridley Scott veya Stanley Kubrick filminden bahsediliyor!

Eğer filmde uzaylılar bize hiç gösterilmeseydi ve sadece cama yazdıkları görsel iletişim dili aracılığı ile onları tanısaydık işte o zaman “helal be” derdim. Film bu haliyle tipik bir Hollywood yapımı olmaktan öteye gidemiyor. Beni asıl düşündüren bizdeki bu abartma huyu ne zaman son bulacak? Bir zamanlar, Christopher Nolan böyle abartılıyordu, hatta ilahlaştırılıyordu. Çektiği her film çığır açıcı birer başyapıt olarak kabul görürken, filmlerini eleştirenler sinemadan anlamamakla ya da bahsi geçen filmi anlayacak kapasite, donanım ve entelektüel bilgi birikimine sahip olmamakla eleştirilip susturuluyordu (“sen sus bakim, belli ki sen bu filmi anlamamışsın, git bir daha izle, öyle konuş!” sendromu) Şimdi aynı şey yönetmen Denis Villeneuve için yapılıyor. Tamam iyi yönetmen olabilir. Hollywood klişelerinin ve şablonlarının biraz dışına çıkan işler üretiyor olabilir, fakat bu onu ilah yapmaz. Önceki filmlerini ben de severim, fakat “Geliş”i yönetmenin şu ana kadarki çektikleri içinde en zayıf filmi olarak görüyorum.

Örneğin ilk Matrix filmi gerçekten içinde o kadar çok şey barındırır ve o kadar katmanlı bir filmdir ki üzerine sayfalar dolusu yazı yazabilirsiniz. Bu konuda Kutlukhan Kutlu’nun da çok güzel bir yazısı mevcuttur. Film gerçekten çok zengindir. Semavi dinler, mitoslar, animeler, paralel evren, simülasyon, felsefe, yapay zeka, gerçeklik algısı, metaforlar, uyuma/uykudan uyanma, yuppie kültürü eleştirisi, doğu kültürü, uzak doğu öğretileri vb. “Arrival” ise böyle bir film değil, ama her yerde böyleymiş gibi gösteriliyor. Sorunu da bu.

Filmdeki anne kız meselesine dönersek, eğer gerçekten etkileyici, düşündürücü, aynı zamanda insanı duygusal yönden paramparça eden ve kendi yaşamını sorgulatan bir anne çocuk ilişkisi izlemek istiyorsanız “Canavarın Çağrısı”nı bir şekilde bir yerlerden bulun ve izleyin derim. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Birinde bu yan öykünün filme ne amaçla konulduğu belliyken (biraz duygu sömürüsü, biraz araç) diğerindeki samimiyet ve taşıdığı anlam her saniye hissediliyor. Duygusal olarak baktığımızda ise örneğin “Yıldızlararası”nda gönüllü astronotumuzun ailelerden gelen videoyu izlemeye koyulduğu sahne bu filmin tamamından daha duygusal ve vurucuydu. Kendi adıma “Geliş”te başarılı bulduğum tek alan kurgu masası oldu. Filmin kurgusu gerçekten başarılı ve de zeki! Şimdiden söyleyeyim kesinlikle oskarı hakediyor. Fakat, bir filmin kurgusunun çok iyi olması o filmi iyi yapmaya yetmiyor maalesef. Dünya dışı varlıkların dilinden anlayan ve yetkililere yardım ederek uzayı keşfe soyunan kadın karakter ise malum daha önce “Mesaj” filminde kullanılmıştı (bakınız muhteşem Jodie Foster)

Filmle ilgili yazılıp çizilenler ise şuna benziyor. Örneğin “Sefiller” (yeni versiyon diyelim) iyi filmdi, güzeldi. Şimdi ben kalkıp bu film üzerinden Fransa tarihi, Rönesans, oradan Aydınlanma Çağı, sınıf farkı, oradan da dünya tarihi üzerine 200 sayfalık bir kompozisyon yazarsam ne olur? İsterlerse bana Nobel Edebiyat Ödülü’nü layık görsünler, isterse yazım akademik çevrelerce tez niyetine okutulsun bütün bunlar bana katkı sağlar, beni yüceltir. Filmin değeri ise ne ise odur. Örneğin bir ressamın öyküsünü anlatan veya sanatsal yönden zengin ya da sanatla ilgili bir film düşünün. Filmden yola çıkarak sanat tarihi üzerine sayfalar dolusu kompozisyon yazmak yapsa yapsa sizi entelektüel gösterir, fakat bu söz konusu filmin bir klasik veya başyapıt olduğunu göstermez. Bunun için filmin gerçekten bu seviyede ve böyle bir zenginliğe sahip olması lazım. Şimdi istiyorsanız bana üç dört hafta zaman tanıyın, biraz araştırma yapayım ve size dil ve iletişim üzerine 5000 kelimelik bir tez hazırlayayım. Sonra da bunu “Arrival” eleştirisi olarak sunayım. İnanın bunun filme hiçbir katkısı olmaz. Sadece size filmi olduğundan çok daha zeki, derin ve katmanlı gösterme yanılgısına düşürür.  Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım ama anlayacağınız “Arrival”ın başına gelen durum şu an bu.

Kimileri de filmden alıntılar paylaşıp kendinden geçiyor. “Dil en etkili silahtır.” Vay be, bu film çekilmese bunu anlayamayacaktık! Bizi aydınlattığın için teşekkür ederiz. Benden size ufak bir tavsiye: Gerçek replik duymak istiyorsanız “Scarface” izleyin. “Arrival” donuk bir film. Filmin belki de en büyük sorunu (yazının buradan sonrası paragraf bitene kadar sürprizbozan içeriyor) tüm dünyanın dengelerini alt üst edecek, belki de kaderini etkileyecek, evrensel bir fenomenin tek bir kişinin yaşamına indirgenmesi. Tek bir kişinin kahramanlığa soyunması, dünyanın kaderini belirlemesi, “seçilmiş kişi” öyküleri Amerikan sinemasının çok sevdiği ve sıklıkla kullandığı temalardır. Normalde hikayesiyle evrende bir noktadan bile daha az önem taşıyan bir karakterin (anne) tüm dünyanın kaderinde kilit işlev üstlenmesi, kopan tüm fırtınanın sırf o “uyansın” diye hazırlanan bir tür simülasyon/oyun/tiyatro gibi gösterilmesi, dünya dışı varlıkların ortada geçerli bir sebep yokken duygusal davranıp (niyeyse?) geleceği görme yetisini kazanacak kişi olarak kadını seçmesi, dünya dışı varlıkların sebeb-i ziyaretinin sırf bunun içinmiş gibi gösterilmesi açıkça söyleyeyim aptalca kaçıyor ve böyle bir filmin tam aksi istikamette bu kadar zeki gösterilmesi insana saç baş yolduruyor gerçekten! Tasarlanan afişler filmin bir görsel şölen olacağının müjdecisiyken ne yazık ki bu da havada kalıyor ve görsel olarak ta bir iki çekim hariç dümdüz ve görsel olarak mat bir filmle karşı karşıya kalıyoruz. Bu da seyir zevkini olumsuz yönde etkiliyor. Filmde öne çıkan veya unutulmazlar arasına girecek herhangi bir bölüm yok. Buna karşın, ilk temas sekansının belli bir albenisi olduğu ve belli bir süre soluksuz izlendiği söylenebilir. Finaldeki u dönüşü ise anlatım dilindeki bazı pürüzlerden dolayı yeterince bir etki bırakamıyor. Hakkıyla herhangi bir şaşkınlık veya hayranlık yaşatmıyor. Aklınızdan geçen tek düşünce kurgucuyu tebrik etmek oluyor.

“Arrival” (Geliş): 5/10

Hacksaw Ridge (2016)

Yönetmen: Mel Gibson

Oyuncular: Andrew Garfield, Hugo Weaving, Teresa Palmer, Vince Vaughn

Mel Gibson sinema tarihinde en sevdiğim 10, bilemedin 20 oyuncu arasına girer. Gibson sinemanın ikonlarından birisidir benim için ve “bakışlarından ve mimiklerinden sinema fışkıran adam” demişimdir hep. Gerçekten de sinematik ve fotojenik bir yüzü ve albenisi vardır aktörün. Kimisi koyu Katolik olduğu için sevmez, kimisi alkollüyken yaptığı açıklamalardan dolayı, kimisi yönetmenliğini fazla provokatif bulduğu ve şiddeti istismar ettiğini düşündüğü için. Açıkça söylemek gerekirse, bunların hiçbiri umrumda olmadı ve aktöre karşı hayranlığım devam ediyor.

Gibson yönetmen olarak şu ana kadar toplamda beş filme imza attı. “Yüzü Olmayan Adam” küçükken izlediğim, bana ilham veren, bana sinemayı daha çok sevdiren enfes bir film olarak aklımda kalmıştı. Benim için “Ölü Ozanlar Derneği”nden bile kat be kat daha iyi filmdir. Birtek “Kadın Kokusu” ile başa çıkamaz, o ayrı. Braveheart için zaten söylenecek söz yok. Hem yönetmenin başyapıtı hem de sinema tarihinin en iyi filmlerinden biridir. Belki çok şaşıracaksınız ama, itiraf ediyorum “The Passion of the Christ”i hala izleyemedim. Bir türlü nasip olmadı izlemek.. Apocalypto ise zamanında eleştirmenler şiddet yönünden aşırı ve rahatsız edici, politik yönden ise ırkçı bulsalar da bence müthiş bir filmdi. 10 üzerinden 9 verdiğimi hatırlıyorum. Belki şimdi tekrar izlesem aynı etkiyi göstermeyip puanımı düşürebilirim ama en fazla 1 puan oynar.

Aktörün yönetmen koltuğuna oturduğu yeni filmi “Savaş Vadisi” ise şu ana kadar izlediklerim içinde en zayıf olanıydı. Gibson son derece naif, klasik bir anlatı yapısı tutturmuş. Kahramanımızın çocukluğundan başlıyoruz, onun hayatında iz bırakan bir iki olaya şahit oluyoruz, sonra film ergenlik ve büyüme dönemlerini bir çırpıda atlıyor ve kahramanımız bir tesadüf sonrası bir hemşire ile tanışıyor. Kızımıza ilk görüşte vurulan kahramanımız bizleri şaşırtan girişkenliği sayesinde bir çırpıda kızla tanışıyor ve bir çırpıda olaylar gelişiveriyor! Önce bir çıkma teklifi, ardından sinemada vuku bulan ilk randevu, akabinde öpüşme derken bir bakmışız ki ayaküstü yapılan bir evlilik teklifi sonrası çift evlenmeye karar vermiş. Elbette her şeyin bu kadar çabuk gelişmesi ve pozitif sonuçlanması biraz Gibson’ın vizyonundan biraz da filmi savaş zamanında geçen o eski romantik filmlere benzetme çabasından ileri geliyor. Fakat, tüm bunlar filmin demode olmasına yol açıyor. Yani perdede yeni, farklı bir savaş filmi görmeyi bekleyenler salondan benim gibi hayalkırıklığı ile uğurlanıyor.

Filmin bana son derece demode, hatta sıkıcı gelen girizgah bölümlerini atlatabilirseniz kahramanımızın orduya yazıldıktan sonra başına gelenlerin anlatıldığı bölümler bir o kadar ilgi çekici. Fakat, film düz bir biyografi/savaş dramı olmaktan öteye gidemiyor. İkinci yarıda ise Gibson bizi savaşa sokuyor. Bu sahneler teknik anlamda çok başarılı ancak kendi adıma unutulmaz veya çok etkileyici olduğunu söylemem zor. Sadece iyi çekildiğini söyleyebilirim. Bu sahneler son derece vahşi, acımasız ve kanlı! Ani efektler ise malum sahneleri daha da etkileyici kılıyor, fakat benzer örneklerle kıyaslandığında özel bir şey göremedim ben. “Braveheart”ın savaş sahnelerini düşünürsek Mel Gibson’dan çok daha fazlasını beklerdim. Film yine Gibson’ın rol aldığı “We were Soldiers” (Bir Zamanlar Askerdik) filminin daha geniş imkanlar ve daha gelişmiş efektlerle çekilmiş bir versiyonu gibi duruyor. Tercihen, imkan varsa sinemada izlenecek bir film “Savaş Vadisi” fakat özellikle filmin aşırı şişirilmiş imdb puanına aldanıp beklentileri yüksek tutmamak gerekiyor.

Çoğu kişi filmin oyuncu seçimlerinin ne kadar yerinde olduğundan bahsediyor, özellikle hikayenin kahramanı için Garfield’dan başkası düşünülemezdi diyor, fakat bana soracak olursanız oyuncunun kısıtlı yetenekleri, böyle bir rolün altından kalkacak ustalığa sahip olmaması bu seçimi sorgulamamıza yol açıyor. Şahsen ben olsam tercihimi örneğin Shia Labeouf’tan yana kullanırdım. Zira, mimiklerini daha iyi kullanabilen bir oyuncu. Andrew Garfield ise kanımca biraz sırıtıyor. Filmin yıldızı Vince Vaughn olurken ve inandırıcı bir komutan portresi çizerken, Sam Worthington oldukça silik bir rolde karşımıza çıkıyor. Diğer oyuncular da belli ölçülerde katkı sağlayarak üzerlerine düşeni yapıyor.

Normalde, bu tür savaş filmlerinde özellikle dikkat ettiğim veya çok üzerinde durduğum bir konu değildir “tarafsızlık” meselesi, fakat bu filmde Japonların resmedilişinden ve tamamen kötücül olarak gösterilmesinden rahatsız oldum ve Clint Eastwood ustanın savaş filmlerinin (Flags of our Fathers ile Letters from Iwo Jima) kıymeti kat be kat arttı gözümde. Filmi değerli kılan tek şey filmin ortaya attığı ve tartışmaya açtığı vicdani ret kavramı ve sonrasında bunun yol açtığı çatışma oluyor. Film canlandırma veya müsamere tadı vermiyor, savaş sahneleri de son derece gerçekçi resmedilmiş fakat bir şeyler eksik filmde. Hatta, Russell Crowe’un savaş filmi denemesi “Son Umut”un bile bu filmden daha yukarılarda durduğunu ve daha çarpıcı olduğunu iddia edebilirim. Yani o filmde Crowe normalde başa çıkamayacağı Gibson’ın bu filminden daha iyi bir yönetmenlik sergiliyor. Filmin hümanistliği belli ölçüde izleyiciye geçiyor, fakat yeterince dokunaklı olmayı başaramıyor film. Örneğin “Braveheart”ın o trajik doğasına burada rastlayamıyorsunuz. “Savaş Vadisi” öyle aksiyon için, mısır eşliğinde heyecanla izlenecek bir savaş filmi değil. Bir de itiraf edeyim bizden çıkan “Dağ II”yi izlerken aldığım seyir zevkinin dörtte birini bile alamadım “Savaş Vadisi”nden ve açıkçası bu duruma bir yandan sevindim. Demek ki bazı Hollywood filmlerinden daha başarılı, seyir zevki daha yüksek filmler çekebiliyoruz dedim. Gururlandım.

“Hacksaw Ridge” (Savaş Vadisi): 6/10

Son olarak, replik demişken yazıyı yakın zamanda kaybettiğimiz usta Erdal Tosun’dan alıntılayacağım bir replikle bitireyim:

- “niye konuşmuyorsun?”
+ ” bir ara çok konuştum hiç faydasını görmedim, bıraktım.” (“Organize İşler”)

 

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Eleştiriler: “Arrival” (Geliş) ve “Hacksaw Ridge” (Savaş Vadisi)” bu yazı hakkında 2 yorum var

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Arrival’ {Geliş, 2016} / Denis Villeneuve

    Kanadalı Dennis Villeneuve özellikle “Incendies” ile uluslararası düzeyde kendisini ispatlamış, sonrasında ise Hollywood yıldızlarıyla bağımsız ruhunu fazla kaybetmeden çektiği bir dizi filmle başarılı bir filmografi inşa etmişti. Böylece yeni çekeceği her filmi merakla beklediğimiz günümüz yönetmenleri arasında kendisine iyi bir yer edinmişti.

    Bir uzaylı istilasını konu edinen yönetmenin son filmi “Arrival” nispeten daha fazla reklamı yapılıp, aldığı iyi eleştirilerle yönetmenin çektiği en popüler filmi oldu. Belki de önümüzdeki aylarda Oscar yarışında da yer alacak. Ancak filmin ciddi kıtlık yaşayan bilim-kurgu sinemasında önemli bir yere sahip olacağını ya da etkili bir yenilik getirdiğini söylemek tam mümkün değil.

    Hollywood’un çok sevdiği patırtılı uzaylı istila filmlerinden yönetmenin mesafeli ve sakin anlatımıyla ayrılıyor. Bu sayede izleyeni perdeye tamamen kilitlemeyi de başarıyor. Yönetmenin diğer filmlerinde de başarılı bir biçimde yer verdiği ‘ses’ kullanımını yine layığıyla filmde kendisine yer buluyor.

    Uzaylılarla iletişimi dil bilimcilerle kurmaya çalışan insanoğlu konusundan dilin önemi ile anlama ve algılarımıza değinilmesi filmin büyük artılarından oluyor. Bunun yanında anti-militarist tutum ile fazla milliyetçilik yapmıyor oluşu yine filmin önemli artıları arasında yer buluyor.

    Film ‘flashback’ –yoksa flashforward mı desek- kullanımıyla daha ilk sahneden finale kadar anne-kız ilişkisine dramatik bir biçimde odaklanırken, finalde filmi başka bir anlama taşıyan bir yapıya ulaşıyor.

    Tüm dünyanın uzaylı istilası sonrası yaşadıkları kaosu ve gösterdikleri tutumların aktarımıyla türdeşlerinden farklı işler yaparken olayı bireye indirgemesiyle filmi farklı bir noktaya götürüyor. Zaten birçok açık veren ‘twist’ final ise beklenen şaşkınlığı yaşatamıyor. Modası geçmiş bir çaba görüntüsü veriyor.

    Villeneuve’nin sinema dilinden ve görüşünden nispeten büyük bütçeli bir filmde bile vazgeçmiyor oluşu final tercihinin etkisiyle ne yazık ki “Arrival”i bir başyapıt yapmaya yetmiyor. İnsancıl mesajlar verme gayesi takındığı mesafeli duruş ile anne-kız ilişkisiyle de bütünleşemiyor. Filmin hem izleyici hem de eleştirmen cephesinden tam puan almış olması bilim-kurgu filmlerinin artık değişilmezlerinden olan kafası karışmış izleyicinin boşlukları doldurması durumuyla belki açıklanabilir.

    Salt bilim-kurguyu böylece adım atmış olan Villeneuve’nin bir sonraki filmi Ridley Scott’un gerçek bilim-kurgu başyapıtı “Blade Runner”in devam filmi olacak. En iyisi “Arrival”i fazla büyütmeyerek büyük ihtimal 2017 sonbaharında izleyebileceğimiz yönetmenin sonraki filmine odaklanmak olacak.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘Hacksaw Ridge’ {Savaş Vadisi – 2016} / Mel Gibson

    70’lerden bu yana Hollywood’un zirvedeki yıldızlarından Mel Gibson, yönetmenlik yeteneklerinin de oyunculuk kadar olmasa bile belli bir başarı ölçüsünde olduğunu çektiği dört filmle kanıtlamıştı. Bu yıl çektiği beşinci filminden sonra da hala açık ara en iyi filminin çok da sevmediğim “Braveheart” olduğunu söylemeliyim.

    Net bir şekilde belirttiği dünya görüşünü yönettiği hemen her filmde de izleyene ileten Gibson son filmi “Hacksaw Ridge”de de bu yönünü fazlasıyla hissettiriyor. Katolik inancıyla birlikte Amerikan milliyetçiliğini fazlasıyla bulacağımız bir film “Hacksaw Ridge”.

    Esasen yaşanmış bir kahramanlık hikâyesini Gibson elinden geldiğince süslüyor hatta abartı boyutlarına ulaştırıyor. Düşman taraf olan Japon askerleri çoğu seferki gibi Atom bombasını hak eder bir görünümle tasvir ediliyor. Filmin bu sulu politik yanını bir kenara bıraksak bile senaryo açısından birçok boşluk göze çarpıyor. En basitinden kahramanımızın savaşa katılmış abisinin akıbeti ya da vicdanı retçi kahramanımızın insan öldürmemesine inandırıcı bir açıklama getirilmiyor. Filmin ilgiye değer hususu olan vicdani ret olgusu da böylece yeterli bir tartışma ortamında filmde yer bulamıyor. Ayrıca kahramanımızın savaşa hazırlandığı bölümler her ne kadar heyecan ve gerilim barındırsa da yeteri kadar sahici olmayı başaramıyor.

    Filmin en başarılı yanı türün en iyileri arasında olmaya aday sahici savaş sahneleri oluyor. Gibson filmin genelinde temiz bir işçilik sunarken maalesef türün klişelerinden kurtulamıyor. Farklı gözüken vicdanı ret konusu da beklenen farkı yaratamıyor. Nihayetinde “Hacksaw Ridge” kahramanlık hikâyesi anlatıp, iyi gözüken ancak klişelerden kurtulamayan sıradan bir savaş filmi olarak akılda yer buluyor.

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler