Duygusal bir filme duygusal bir yazı: “Logan”

Logan (2017)

Yönetmen: James Mangold

Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Dafne Keen

 

DİKKAT: Yazı yoğun miktarda spoiler (sürpriz bozan) içerir. Filmi izlemeyenler ve izlemeyi düşünenler lütfen okumasın.

“Logan” X-Men evrenine aşina herkesin bildiği gibi bir veda filmi. Bilmeyenler için kısaca özetlersek, çizgi roman uyarlaması, fantastik serüven dizisi beyazperdede ilk kez 2000 yılında Bryan Singer yönetmenliğinde izleyici ile buluşmuş ve ardından tam 6 film daha gelmişti ve böylelikle bir seri oluşmuştu. Arada Wolverine karakterini merkeze alan iki solo film çekildikten sonra Logan seriye veda ettiğimiz film olarak hafızamıza kazınıyor. Solo filmlere kısaca değinmek gerekirse, “X-Men Origins Wolverine” tam anlamıyla vasat bir yapımdı. Karakteri hakkıyla perdeye yansıtmak şöyle dursun banal aksiyon sahneleriyle, zayıf hikayesiyle, kötü kurgusuyla, gülünç karakterleriyle tam manasıyla çerezlik bir seyirlik vaat ediyordu ve izleyende kötü bir tat bırakıyordu. (hayranları alınmasınlar biraz “Superman Returns”e benzer bir durum) Sonrasında gelen ikinci Wolverine filmi ise daha derli toplu, daha eğlenceli ve daha zımba gibi bir aksiyondu. Bu sefer işin içine Japon kültürü girmesi filmi daha da izlenebilir, “çekilir” kılıyordu. Filmin en iyi sahnesi olduğunu düşündüğüm tren sahnesiyle hafızama yer eden bu yapım bir önceki filme kıyasladığınızda bir klasik gibi dursa da kendi içinde zayıflıklar barındıran bir yapımdı. Yani bir türlü Wolverine filmlerinden beklenen atılım gelemiyordu.

“Logan” ise gücünü X-Men dünyası içindeki farklılığından alıyor. Nasıl ki Nolan The Dark Knight’ta Batman’i Gotham’dan alıp Los Angeles benzeri bir şehre taşıdıysa ki sonuç malum, burada da söz konusu yenilikçi yaklaşım filmin sadece etkisini arttırmakla kalmıyor, bambaşka bir noktaya taşıyor. Doğruyu söylemek gerekirse, “Logan” tek başına bir film olarak çok farklı veya çok yenilikçi fazla bir şey sunmuyor, fakat X-Men üzerinden değerlendirildiğinde bu durum belirginleşiyor. Yoksa, her şeyden elini eteğini çekmiş, fakat bir şekilde yine belaya bulaşan anti kahramanları da daha önce gördük (mesela Sin City’deki Bruce Willis’in hayat verdiği bıkmış ve bezgin karakter), gittikçe duygusallaşan baba kız ilişkilerine de pek çok kez şahit olduk (en bilinen örneği elbette Leon Sevginin Gücü), insanlar üzerinde deneyler yapan kötü adamlarla da ilk kez karşılaşmıyoruz. Yani aslında, hikaye örgüsü olarak, bir aksiyon macera olarak film daha önce denenmemişi deneyen bir film değil, sadece karakterleri X-Men üyeleri olduğu için hepimizin ağzını bir karış açık bırakmış durumda.

Filmin açılış sahnesini kendi adıma sert buldum, fakat sanırım beklentim tavan yaptığından çok etkileyici gelmedi bana. Fakat, ne zaman ki Logan ve Charles’ın yaşadığı hayatlara misafir olduk, işte esas vurucu darbeyi o anlarda yaşadım. Sonrasında, bir ara film “Mad Max: Fury Road”a kayar gibi oldu, eyvah dedim, neyse ki toparladı. Gerçi, sonradan öğrendiğim kadarıyla filmin sonlarına doğru çocukların Logan’ın sakalını kestiği sahne açık bir şekilde Mad Max 3′teki Mel Gibson’a göndermeymiş. Filmi izlemeden önce biraz nete düşen set fotoğraflarının da etkisiyle Caliban’ın filmin esas kötüsü olduğunu düşünüyordum. Yine sonradan aslında bu karakterin “X-Men: Apocalypse”te de yer aldığını öğrendim ki hiç böyle bir karakter hatırlamıyorum. Filme dönersek, böyle daha iyi olmuş. Bu karakteri de çok sevdim, fakat bir süre sonra pasifize edildi bu karakter ve işlevini yitirdi, sonra da uğurladık zaten.

Filmin kanımca aksiyon olarak en müthiş bölümü hotel sekansıydı. İnanılmaz bir keyif alacağınız bir sahne bu (Singer’ın Geçmiş Günler Gelecek’teki Quicksilver sahnesi ile yarışabilir) Onun dışında, hazır sahnelerden bahsediyorken, ekibimizin uğradığı çiftçi aileye özel bir parantez açmak lazım. Hatırlarsanız X-Men Origins: Wolverine’de Logan’ın yolu Süpermen’i evlat edinen Martha Kent ve Jonathan Kent çiftinin birer klonu gibi duran yaşlı çiftçi bir ailenin evine düşüyordu. Benzer bir durum burada da yaşanıyor. Buradakini farklı ve başarılı kılan yönetmenin en azından benim çıkarım yaptığım kadarıyla bariz bir şekilde Grapes of Wrath (Gazap Üzümleri) filmine gönderme yapmış olması. Bildiğiniz gibi bir başka sahnede yönetmen bizlere benim de bir başyapıt olarak gördüğüm “Shane” (Vadiler Aslanı) filmini izletiyor. Anlaşılan o ki yönetmen sevdiği eski filmlere bir bir gönderme yapmış. Fakat, yine de Hollywood şu Superman göndermesinden bir an önce vazgeçmeli! Tamam, burada bu vesileyle müthiş bir Western filmi atmosferi oluşturuluyor (evet aynı o eski filmlerdeki gibi), fakat hep aynı numara artık biraz kabak tadı vermeye başladı. Bu arada, bazı izleyenler sahnenin sonunda siyahi babanın neden gerçek Wolverine silah doğrulttuğunu anlayamadıklarını söylemişler. Sizin de hem karınız hem de çocuğunuz beş dakika önce hunharca katledilmiş olsa inanın siz de aynısını yapardınız, hatta o zararsız yaşlı dedeye bile (Xavier) silah doğrultmuşken bulabilirdiniz kendinizi! Başka bir deyişle, belayı onlara getiren, bir nevi turnusol kağıdı işlevi gören onlardı.

Dikkat: Önemli spoiler

Gelelim filmin en can alıcı olayına! Birçoğunun aksine filmde beni açık ara en çok yıkan ölüm Profesör’ün ölümü oldu. Adeta, yüreğim dağlandı. Ben ilk başta olayları çok farklı yorumladım. Wolverine Xavier’ın göğsüne pençelerini sapladığında ben hiç oralı bile değildim, hatta yüzümde bir tebessümle izlemeye devam ettim, çünkü Xavier’ın o esnada rüya, daha doğrusu kabus gördüğünü düşünüyordum. Bu durum bu tür filmlerde çok yaşanır. Hatta “BVS: Adaletin Şafağı’nda bu tür kabus sahnelerinden çokça izledik. Sonra baktım, kabus bitmiyor. Bekledim, hala bitmiyor. Uyanan kimse yok. Eee, hani nerde? Aslında, size bir itirafta bulunmam gerekirse, film benim için orada dondu. Yani orada her şey bitti benim için. Logan Charles’ı gömdü ya, ben de filmi içime gömdüm. Bundan dolayıdır, Wolverine’in ölümü üzerimde pek bir etki bırakmadı benim. Ne şok oldum, ne ağladım ne de hüzünlendim doğrusu. Biraz da yaşadığı hayattan bıkmış ve bu sebeple ölmek isteyen bir adam olduğu için olabilir. Charles ise son günlerini huzur içinde geçirmek isteyen bir ihtiyardı. İşin teknik kısmından bakarsak finalde olayların biraz oldu bittiye getirilmesi de cabası… Açıkçası ben buna “Yeşil Yol Sendromu” diyorum. Yeşil Yol’u izlemeyenler bu paragrafı atlayarak bir sonrakine geçsin, çünkü yine filmdeki önemli gelişmelerin bazılarını ifşa edeceğim: “Yeşil Yol” filmini hepiniz hatırlarsınız. Biliyor musunuz, ben o filmde en çok ölümü beklerken haayatta tek sahip olduğu şey faresi olan Eduard’a ağlamıştım ve filmin sonuna kadar onun ölümünün yasını tutmuştum. Finalde, filme duygusallıkta zirve yaptıracak (seyirciye ölüm vuruşunu indirecek olan) koca yürekli John Coffey’in ölümünde ise Eduard’da olduğu kadar yıkılmamış, ağlamamıştım. Belki bunun sebebi filmin başından beri zaten kendimizi onun ölümüne hazırlamamızdı. Belki de başka bir sebebi vardır, bilmiyorum ama aynı şeyi bu filmde de yaşadım. Profesör Xavier’ın ölümü beni en az on kat daha fazla enkaza çevirdi. Bir dip not olarak, finalde Logan kızına: “demek böyle bir şeymiş” dediğinde herkes babalık duygusunu kastettiğini düşünerek bundan çok etkilenmiş, fakat ben repliği farklı anladığımdan bende aynı duygusal etkiyi bırakmadı. Ben ölüm hissini kastettiğini düşündüm. Hayatta tüm meselesi ölmek, ölememek ve öldürmek olan bir adamın ağzından böyle kelimeler dökülünce insan ister istemez anlamı oraya çekiyor.

Filmi bana göre mükemmel olmaktan alıkoyan ve aşağı çeken iki kusuru var. Birincisi, Wolverine’in karşısına klon Wolverine çıkarmak! Nereden estiyse? İkincisi, çocukların ortaya çıktığı ve hikayeye dahil olduğu uzun final bölümü. İlki affedilemez bir hata, çünkü böylesine bir veda filminde daha farklı ve hatta unutulmaz bir esas kötü (villain) Logan’ın karşısına dikilebilirmiş. Kimileri, o kişi Sabretooth olmalıydı diyor, fakat beni o da tatmin etmezdi. X-Men iyileriyle, kötüleriyle çok geniş bir evren çünkü. Bu gerçek Wolverine klon Wolverine kapışmasının hiçbir heyecanlı tarafı yok ve bununla birlikte filmi geçici bir süre için de olsa tipik bir Hollywood yapımına dönüştürüyor. Sinemaseverler hemen farkedeceklerdir, tıpkısının aynısını gelmiş geçmiş en kötü Terminatör filmi olduğunu düşündüğüm Terminator Genisys’te denemişlerdi.

İkinci meseleye gelirsek, böylesine yetişkinler için çekilmiş, böylesine dram yüklü, böylesine karamsar ve melankolik bir filmin içine bir çocuk kanalının haftasonu kuşağından fırlamış gibi duran bir grup çocuğu koyup aksiyona dahil ederseniz ve filmin şaha kalkacağı doruk noktası olarak böyle bir macera seçerseniz kendi inşa ettiğiniz kuleyi kendiniz yıkmış olursunuz. Sözün özü, final sekansı böylesi bir filme kesinlikle yakışmamış. Bir stüdyo baskısı/müdahalesi söz konusu olabilir. İlk yarıda tam anlamıyla sarsıcı bir yetişkin filmi izlerken sonlara doğru hani neredeyse filmin eğlenceli bir çocuk filmine dönüşmesine ramak kalmış. Öte yandan, baba kız ilişkisi yeterince derinleşemese de bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Logan’ın güçlerini kaybetmesinin sebebi olarak ta sadece adamantium zehirlenmesi ve finalde içilen iksirin yan etkileri bana yeterince aydınlatıcı  gelmese de bunu şimdilik görmezden geliyorum. Karakteri gerek çizgi romanlardan gerek çizgi dizisinden az çok tanıyan biri olarak Logan’ın filmde yaralarının gittikçe geç iyileşmeye başlamasını yaşlanmanın etkisiyle açıklamak pek mantıklı gelmiyor bana. Logan X-Men’in ruhunu yansıtan bir film değil. Sonuçta farklı bir deneme. Zaten puana vurursak filmden sadece 1.5 puan kırıp sekiz buçuktan 9 vermemin sebebi de bu revizyonist hali.

 

 

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Duygusal bir filme duygusal bir yazı: “Logan”” bu yazı hakkında 1 yorum var

  • Sadıka Akay diyor ki:

    Çok güzel bir yorum olmuş her zaman ki gibi Ziya kalemine sağlık.
    X Men hayranı değilim açıkcası, filmleri daha çok eşim seviyor ve bana da izletiyor. Aksiyonu bol, fantastik bir dünya, izlemesi keyifli bir seri tabi.
    Logan’a gelince, tüm serinin için de en sevdiğim karakterlerden birisidir kendisi. Açıkçası son bölüm olduğunu duyunca pek inanasım gelmemişti ama öyle oldu. Filmi senin gibi derin bir şekilde analiz edemeyeceğim, hani o filme gönderme, bu filme gönderme, şurada şunu demek istemiş yönetmen falan gibi. Filmle ilgi şunu söyleyebilirim, Otel sahnesi bence de çok iyiydi Xavier’ın, ölümü beni de yıktı diyebilirim, çiftçi ailenin ise katledilmesi beni kahretti, hani demişsin film deki çocuk oyuncu kullanımı ile ilgili “neredeyse bir çocuk filmi olmaktan son anda kurtulmuş diye” aynen sana katılıyorum, filmi izlerken eşime de söylediğim gibi, çocuk karakter keşke filmin sonuna kadar hiç konuşmasaydı, Logan’ın kızı yani, ağzını açtı karizma bitti, sonu itibari ile beni sarsmadı. Yaşandı ve bitti.
    son bir söz söyleyeyim, filmi sinemanın merdivenlerin de izlemek zorunda kaldık çünkü; salonda sadece en önde yer kalmıştı ve perde kesinlikle görünmüyordu, bizde merdivenlerin en üst basamağına çıktık eşimle ve filmi oradan izledik :) bizde ki sinema aşkı işte…

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler