Dünden Bugüne Aksiyon Sinemasına Kişisel Bir Bakış

 

DÜNDEN BUGÜNE AKSİYON SİNEMASI TARİHİNE KİŞİSEL BİR BAKIŞ

Birazdan sizlerle belki diğer türlere kıyasla hafife alınan, bazı örnekleri hariç eleştirmenler tarafından pek değer görmeyen ve genellikle “çerezlik” filmler gözüyle bakılan aksiyon sineması örnekleriylw kişisel bir yolculuğa çıkacağız. Bu seçkide özellikle diğer türlerle harman olmuş filmleri değil de “saf aksiyon” diye nitelendirilebilecek filmleri seçmeye çalıştım. Özellikle aksiyon severlerin yüzünün güleceği bir dosya olacak. Not: Neden hiç James Bond filmi göremiyorum diye serzenişte bulunabilirsiniz. James Bond, tüm filmler baştan izlenip yeniden değerlendirilerek ayrı bir dosyada incelenmesi gereken bir seri diye düşünüyorum. Keza, büyük üstad Bruce Lee’den başlayarak Jackie Chan, Jet Li gibi yıldızların dövüş/karate alt türüne ait filmleri de öyle.

Tüm zamanların en iyi aksiyon filmi hangisi? diye bana soracak olursanız cevabım James Cameron’ın The Terminator 2: Judgment Day (Terminator 2: Kıyamet Günü) olurdu. Bunun sebebi, filmin her açıdan dolu olması. Bununla birlikte, o dönem Terminator karakteri tam anlamıyla bir ikona dönüşmüştü. Ayrıca hem hümanist takılıp (“ölmeyecek”, “kimseyi öldürmeyeceğime yemin ederim) hem de ortaya gerçek bir aksiyon şöleni çıkaran başka bir film yoktur. Müthiş bir kadın karakter barındırması da cabası (hemen Ripley’den sonra gelir, belki de önce!) Şu günlerde fena halde kötü adam sıkıntısı çeken Hollywood için de bir ders niteliğinde olmalıdır filmdeki T-1000… “Sürek avı” teriminin de hakkını fazlasıyla veren bir filmdir. İlk film içinde gerilim unsurları da barındıran bir bilimkurgu aksiyon klasiğiydi. Fakat, bilimkurgu ve gerilim daha baskın çıkıyordu. Üçüncü film Terminator 3 Rise of the Machines‘de ise müthiş birkaç aksiyon sekansı barındırmasına rağmen hayalkırıklığı kaçınılmazdı. Ekseriyetle önceki filmin üzerine bir şeyler koymaktansa onu tekrar eden, mizahı daha ön plana çıkaran ve daha zayıf bir hikayeye sahip bir filmdi. Yine de bıkmadan izlenecek arşivlik bir aksiyon olduğu su götürmez bir gerçek. Ayrıca, gerçek bir aksiyon ve eğlence şöleni! Akabinde gelen ki Terminator Salvation’ı saymıyorum bile Terminator Genisys ise insanda zamanda yolculuk yapıp filmi izlemediği tarihe geri dönme isteği uyandıracak kadar berbat bir yapımdı. Hatta, filmi yazan, çeken ve bilhassa oyuncu seçimini yapan ekibin yanına gidip suratlarına iki tokat basmak istiyordunuz. Jai Courtney gibi iticilik abidesi bir adamın yanına ondan daha da itici olan Jason Clarke gibi bir adamı koymak, üstelik Kyle Reese ve John Connor rollerinde, hangi akla hizmet anlam veremiyorduk. Zaten Thor 2: The Dark World gibi bir filmin yönetmeninden ancak bu beklenirdi.

Sonraki yıllarda bir ara bilgisayar/video oyunu uyarlamaları popüler olmuştu. Max Payne bu türün örneklerinden biridir. Ne yazık ki oldukça sıkıcı bir filmdi. Birkaç kez oyununu oynamış biri olarak filmin çok uzakta seyrettiğine kefil olabilirim. 80′lerin sonunda ve 90′larda televizyonda en büyük zevklerimizden biri olan A Takımı dizisinin film uyarlaması A-Team yetenekli bir yönetmenin eline verilmişti. Her ne kadar seçilen oyuncular orijinal ekibi mumla aratsa da aksiyon olarak kalburüstü, gayet tatminkar ve eğlenceli bir filmdi yeni “A Takımı”. Denzel Washington ve Ryan Reynolds’lı “Safe House” bir diğer iyi çekilmiş ve kalburüstü aksiyon filmiydi. Gerilimi tırmandıran senaryosu ve yönetmenin bu gerilimi iyi vermesi filmi öne geçiriyordu. Yine aynı aktörün (Denzel Washington) sonrasında çektiği The Equalizer ise anti kahraman olayını fazlaca abartmasıyla kendince “adaleti sağlayan” kahramana sempati beslememizi engelliyordu. Birkaç yıl önce intihar eden Tony Scott’ın Enemy of the State hayatımda izlediğim en iyi aksiyon gerilim filmlerinden biridir. Aslında filme politik aksiyon da diyebiliriz. Bu filmin lezzetini kolay kolay başka bir filmde bulmanız mümkün değildir. Ona en çok yaklaşan film ise belki D. J. Caruso’nun Eagle Eye‘ı olabilir. Tam Hollywood tarzı diyebileceğimiz o klişe finali olmasa bir modern klasik bile olabilirdi. Biraz Enemy of the State’i, biraz  Conspiracy Theory’yi andıran bir başka kaliteli aksiyon Bait‘tir. Diğerlerine nazaran daha “hafif” bir yapımdır. Arada, V for Vendetta’nın yönetmeninin (evet, yanlış duymadınız) çektiği bol kanlı Ninja Assassin gibi filmler izledik. Fena değildi. Büyük bütçeli bir Hollywood filmi ile bir B filmi arasına sıkışmış gibi duruyordu. Bir şiddet operasını andıran ve Willem Dafoe’nin dedektif karakteriyle öne çıkan aksiyon Boondock Saints ise kendi hayran kitlesini oluşturmuştur.

Aksiyon sineması denilince akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz John Woo’dur. Çektiği son iyi film ne yazık ki Mission: Impossible 2 olan, Paycheck ile belli bir albenisi olan fakat vasat sularda gezinen bir film çeken, şimdilerde ise tamamen gözden kaybolan, daha doğrusu kendi ülkesinde sessiz sedasız filmlerini çeken ustanın aslında Hollywood’a girişi kişisel görüşümce bir aksiyon başyapıtı ile olmuştur. Bakınız: Hard Target Yavaş çekimlerin Peckinpah filmlerini saymazsak belki de en iyi kullanıldığı film olan ve ülkemizde Zor Hedef olarak gösterilen film kanımca yönetmenin Western türüne göz kırptığı bir modern klasiktir. Aynı zamanda Van Damme’ın en iyi filmidir. İkinci adımda John Travolta ve Christian Slater’lı Broken Arrow‘u çeken yönetmen gerçek bir kült filme imza atmıştır. Travolta’nın deli işi bir performans sergilediği ve filmi yukarılara taşıdığı film ne kadar izlenirse izlensin bıkılmayacak türden bir macera. Ustanın kimilerince en iyi aksiyon filmi, hatta en iyi filmi kabul edilen  “The Killer”ı ise kendi adıma kesinlikle bir aksiyon filmi olarak görmüyorum. Hatta böyle bir beklenti içine girilirse sıkılacağınız bir film. Jean Pierre Melville’nin başyapıtı Le Samourai‘nin Asya şubesi gibi duran film aslına bakarsanız kiralık bir katilin hikayesinin anlatıldığı bir suç dramı. Güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgiye göre Tsui Hark aradığı aksiyonu bulamadığı gerekçesiyle bu filmden nefret ettiğini söylemiş. Face/Off ise her ne kadar sinema tarihinde iyi kötü çatışması ekseninde bir dönüm noktası teşkil etse ve unutulmaz aksiyon sekanslarıyla modern klasik sıfatını hak etse de ustanın Hard Target’ı ile Hard Boiled’ini bu filme tercih ederim. “Yüzyüze” aksiyon sineması tarihinde en sevdiğim filmlerden olmakla birlikte John Woo’nun en iyisi diyemem. Ringo Lam’ın City on Fire‘ı ise John Woo aksiyonlarını aratmayan ve kült kabul edilen özel bir yapımdır.

Araba yarışı meraklısı gençleri hedef alan The Fast and The Furious (Hızlı ve Öfkeli) serisinin ilk filmi seyre değer, fakat çok ta sevemediğim bir film olmuştu. Orta karar diyebiliriz. İkinci film 2 Fast 2 Furious’ı beğenmedim, vasattı. Üçüncü film Tokyo Drift ile dördüncü film Fast and The Furious 4‘ü maalesef hala izleyemedim. Devamında filmi yarış filmi ve gençlik filmi konseptinden çıkararak salt aksiyona taşıdılar. Bu durum her ne kadar araba ve yarış severleri üzse de benim gibi katıksız aksiyon hayranlarının yüzünü güldürüp seriye yeniden ilgi duymamızı sağladı. Beşinci film Fast Five çok iyi çekilmiş sahneleri ve derli toplu senaryosuyla hayatımda izlediğim en iyi aksiyon filmlerinden biriydi. Altıncı film Furious 6 her ne kadar biraz süre problemi olsa da (ben de o bitmek bilmeyen uçak pistinin mağdurlarındanım) aksiyon ve eğlence olarak selefini aratmayan bir devam filmiydi. Bazı aksiyon sahneleri gereğinden biraz uzun tutulmuş hissi verse de seriye leke sürmeyen, seyirciyi aksiyona fazlasıyla doyuran ve oyuncu seçimlerinin mükemmel olduğu bir yapımdı. Kesinlikle kabak tadı vermiyordu. Dramatik yapısı güçlü, seyircinin bağ kuracağı bir hikayesi olan, kötü adam yönünden sıkıntısı olmayan ve finalde seyirciye dehşetengiz bir arınma yaşatan ve zımba gibi bir aksiyon olan Death Sentence‘dan tanıdığımız James Wan’ın yönetmen koltuğuna oturduğu Furious Seven ise aksiyon adamı Jason Statham ana kadroya dahil olmasına rağmen zayıf bir filmdi ve sonuç hayalkırıklığıydı. Bu durumu kendi adıma en doğru açıklayacak cümle (son üç filmi düşünürsek) “çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncü de..” olurdu.

Zack Snyder’ın estetik yönünden doruğa çıktığı, görsel olarak büyüleyici, aksiyonda tavan yapan uyarlaması “300″ ise savaş filmi alt türünde yeni bir sayfa açtı. Politik duruşu her ne kadar çarpık ve sorunlu olsa da izleyenler için unutulmaz bir deneyimdi 300 Spartalı. Savaş filmi demişken özellikle eleştirmen cephesinin neredeyse hiç haz etmediği iki operasyon/kurtarma aksiyonu Behind Enemy Lines ile Lone Survivor’a ayrı bir parantez açmak gerek. İkincisinin (Son Kalan) beyaz adam bakış açısını ve politik yönden samimiyetsizliğini her ne kadar rahatsızlıkla karşılasam da mükemmel bir ses miksajına sahip olan film gerçekten çok iyi bir aksiyondur. Bahsini açtığım ilk film, yani “Düşman Hattı”nın ise bende özel bir yeri ve duygusal bir hikayesi vardır. Bu konunun ayrıntılarına girmeyeceğim fakat çok beğendiğim bir aksiyon filmi olmuştu Düşman Hattı. Herkes komedi oyuncusu Owen Wilson’ı bir aksiyon filmine yakıştıramazken ben çok sevmiştim ve hiç yadırgamamıştım. Film de hala bana büyük keyif verir. “Mumya” filmlerinden tanıdığımız Stephen Sommers’ın çektiği G.I. Joe: The Rise of Cobra ise herkes tarafından yerden yere vurulurken tüm filmin adeta tek bir aksiyon sekansı olarak tasarlandığı kesintisiz aksiyonuyla o kadar da kötü bir film değildir, aksine eğlencelidir. Elbette, 90′larda bayıldığımız çizgi filminin ruhunu taşımaz, hatta uzaktan yakından alakası yoktur, fakat tek başına çerezlik bir filmdir. Devam filmini ise direkt es geçiyoruz. Merak edenler için bakınız: G.I. Joe: Retaliation Filmde keyif veren tek şey bize “biz bu adamı seviyoruz ya” dedirten Bruce Willis’ti.

Brigitte Nielsen’li Red Sonja, Conan filmlerinin devamı olarak dikkat çeker. Yine Brigitte Nielsen’ın uzaylı bir hatunu canlandırdığı, oldukça eğlenceli bir yapım olan ve suçlu zevkler kategorisinde değerlendirilebilecek Galaxis kadın kahramanların başrolde olduğu B tipi aksiyon filmlerine birer örnektir. Yeni nesil aksiyonlardan ise Salt ve Colombiana ikilisi kolaylıkla birer arzu nesnesine dönüşebilecek olan kadın kahramanları (heroine) bir yana, iyi çekilmiş birinci sınıf aksiyonlardır. Salma Hayek’li aksiyon Everly’yi ise maalesef vizyondayken kaçırdım, ev sinemasında da henüz izleme fırsatını yakalayamadım.

Tsui Hark ta tıpkı John Woo gibi (bir dönem birlikte çalışmışlardı) aksiyon sinemasının Uzak Doğu kanadının temsilcilerinden biridir. Çektiği filmlerden “Double Team” her ne kadar çok kötü eleştiriler alsa da benim için en iyi 5 Van Damme filminden biridir ve hatta belki biraz ağır kaçacak ama bazı Woo aksiyonlarından da öndedir. Kısa süresine rağmen izleyeni ekrana kilitleyen ve hikayesini çok iyi toparlayan filmde kötü adam rolünde Mickey Rourke’un varlığını unutmayalım. Filmi Ankara’da uzun yıllar önce kapanan On sinemasında izlemiştim. Filmin belki de Ridley Scott’ın Gladyatör’üne esin kaynağı olan kaotik finaline de ayrı bir önem arz etmek gerek. John Woo sinemasının ulaştığı son noktayı ise çoğu hayranın da üzerinde hemfikir olacağı gibi Hard Boiled temsil eder. “Aksiyon hayranlarının rüyası gerçek oldu!” mottosuyla yola çıkan film gerçekten de eğer ortada böyle bir rüya varsa bunu gerçeğe dönüştürerek aksiyonseverlere bir daha kolay kolay rastlayamayacakları bir haz yaşatmıştır. Hikayenin aksiyonla kesildiği değil aksiyonun hikaye parçacıklarıyla bölündüğü bir film olan “Kaynar Sıcak” (nam-ı diğer Sert Polis, nam-ı diğer Ölüm Tacirleri, evet çok ismi var) içerdiği kurşun ve ölüm miktarıyla sinema tarihinde bir dönüm noktasıdır. Kavga dövüş demişken başroldeki Marc Dacascos’un neredeyse insanüstü bir dövüş yeteneği sergilediği 1997 yapımı Drive aksiyon türünün zirvelerinden olması bir yana sinema tarihinin en eğlenceli filmlerinden biridir. Yer yer yerini mizaha bırakan bu aksiyon öncesinde ve sonrasında çekilen onlarca sözde kaliteli aksiyon filmine taş çıkartır.

Süper kahraman filmleri furyası içerisinde salt aksiyon olarak kayda değer en iyi film Captain America The Winter Soldier olabilir. Russo Kardeşlerin burada yaptığı filmi diğer süper kahraman filmlerinden bir nebze olsun ayırıyor ve filmi sizin için nefes kesici bir deneyime dönüştürüyor. Bir Hulk uyarlaması olarak hiç haz etmesem de Louis Leterrier’ın The Incredible Hulk’ı belli başlı aksiyon sahneleriyle seçkide yer almayı hak ediyor. Zaten, kanımca filmin aksiyon dışında pek bir numarası yoktu. Öyküyü çizgi roman estetiğinden çıkarıp daha ziyade Bourne/ajan filmlerine yaklaştırıyordu. İkinci yarıda ise daha ziyade fantastik ögeler ön plana çıkarak film canavar filmi alt türüne geçiş yapıyordu. Antoine Fuqua’nın Olympus Has Fallen‘ı müthiş bir ilk yarıyı bizimle buluşturarak yılın en iyi aksiyon filmlerinden biri haline geliyordu fakat sonlara doğru o heyecan hissi kayboluyor ve film biraz düşüşe geçiyordu. Başkanı kurtarma aksiyonlarının ikinci ayağında White House Down vardı fakat o iki filmden sıkıcı olanıydı.

Orijinali mi yoksa yeniden çevrimi mi?

1971 yılında bir blaxploitation filmi olarak ortaya çıkan Shaft, nam-ı diğer Dedektif Shaft gayet düzgün bir kült aksiyondu. Fakat, yer yer tempo sorunları yaşıyordu. Film olarak kayda değer olan fakat aksiyon namına pek kayda değer bir unsur barındırmayan bu yapımın yeniden çevriminde Dedektif Shaft rolünde dev aktör Samuel L. Jackson’ı izledik. İlginçtir, 2000 yapımı filmde güçlü oyuncu kadrosuna ve kamera arkasında yine siyahi bir yönetmen yer almasına karşın bu film de izle ve unut türünden bir aksiyondu. Kuşkusuz her iki filmin de en güzel yanı müzikleriydi ve muhteşem soundtrack’leriydi. Michael Caine’li başyapıt Italian Job ise ciddiyeti ve gerilimi elden bırakmadan komik ve eğlenceli olabilen, araba takip sahneleriyle unutulmazlar arasında yerini almış müthiş bir macera/avantür sineması örneğiydi. Baştan sona su gibi akan bu yapım hikayesiyle ve aksiyonuyla tadından yenmez bir klasiktir. 2003 yılında yeniden çekilen Italian Job‘ı o rüya kadrosuna ve yine bir soygunu temel alan eğlenceli hikayesine rağmen oldukça sıkıcı bulurum. O kadrodan kesinlikle daha akılda kalıcı bir film çıkmalıydı. Yine Michael Caine’in başrolde yer aldığı 1971 yapımı Get Carter ise diğer bir unutulmaz klasiktir. Tarz sahibi bir yönetmenin elinden çıkma görselliği ile ön plana çıkan film ters köşe finaliyle adını unutulmazlar arasına yazdırır. Çok fazla aksiyon sahnesi barındırmasa da izleyiciyi tatmin eden yapım oya gibi işlenen, tam anlamıyla 70′ler ruhunu yansıtan bir filmdir. 2000 yılındaki yeniden çevriminde Get Carter‘a bu sefer aksiyon efsanesi Sylvester Stallone hayat verir. Ağır temposuyla Stallone hayranlarını hayalkırıklığına uğratan bir film olsa da gayet sürükleyici ve düzgün bir yapımdır. Karakter draması öne çıkmıştır. Beklenen Stallone aksiyonlarından biri olmaması aktörün kimi hayranlarını şaşırtmıştır. Kötü adam rolünde Mickey Rourke’u yine es geçmeyelim. 1967 yapımı Point Blank ise dönemin aksiyon adamlarından Lee Marvin’in intikam peşindeki bir suçluyu canlandırdığı klasik olarak kabul edilen bir yapımdır. Fakat, kendi adıma ben filmi son derece banal ve sıkıcı bulmuştum. Çok az aksiyona yer veren film daha ziyade karakterin karşısına çıkan diğer karakterlerle (kadınlar ve intikam planına dahil olan adamlar) olan ilişkisine yoğunlaşıyor. Fakat, bir aksiyon filmi olarak kesinlikle çok yetersiz. Bu noktada aktörün Prime Cut‘ı daha iyi bir tercih olabilir.  Yeniden çevrimde ise karaktere Mel Gibson hayat veriyor. Evet, Payback bu filmin serbest bir yeniden çevrimi (doğrudan iki filme de kaynak olan romanın yeniden çevrimi denebilir) Ben bu sefer yeni versiyonun daha başarılı olduğu düşüncesindeyim. Her ne kadar Ransom, Conspiracy Theory gibi filmlere göre zayıf kalsa da Payback gayet sürükleyici bir film. “Çakal”ın durumu ise biraz farklı. 1973 yapımı The Day of the Jackal’ı izlediğimde ne kadar da muhteşem bir film demiş ve 5 yıldız vermiştim. Tıkır tıkır işleyen müthiş bir kedi fare oyunu ve müthiş bir gerilimdi. Gerilim diyorum çünkü aksiyon yüklü bir film değildi, zaten öyle bir derdi de yoktu, fakat bir şekilde aksiyona doyuruyordu bizi. Film kaynaklarda genellikle politik gerilim olarak geçer, nitekim öyledir. Bruce Willis ve Richard Gere’lı yeniden çevrim ise eleştirmenlerden çok kötü eleştiriler alsa ve genel olarak vasat bir film olarak kabul edilse de aksiyon yönünden kesinlikle orijinal filmin önüne geçer ve kişisel olarak en sevdiğim filmlerden biridir. 1997 yılında annemle birlikte Ankara Ankapol sinemasında izlemiş ve uzun süre etkisinden çıkamamıştım. O güne dek izlediğim en iyi aksiyon filmi olmuştu. Evet, şimdi bakınca belki aynı heyecanı duymuyorum fakat yine de halen en sevdiğim Willis filmleri arasında yer alır ve arşivimin olmazsa olmazlarındandır. Bu bölümde son olarak adını anacağımız film 1989 yapımı The Punisher ve yeniden çevrimi 2004 yapımı The Punisher. Her daim ilk filmi tercih ederim çünkü her şeyden öte Thomas Jane bu karakter için çok alakasız ve yetersiz dururken Lundgren role çok yakışıyor. İlk film biraz manga tadı da veren, çok daha stilize ve neredeyse kesintisiz bir aksiyonken yeniden çevrimi daha sıkıcı ve çok daha basit bir olay örgüsüne ve aksiyona sahip. Yeniden çevrim John Travolta’nın varlığına rağmen vasat kalırken orijinal Punisher kült statüsüne erişiyor. Kadın yönetmen Lexi Alecxander’ın kamera arkasına geçtiği Punisher: War Zone ise belki karakteri daha iyi yansıtan, daha sert, daha karanlık, daha kanlı bir Punisher uyarlamasıydı fakat eğlenceli olması haricinde bir tv filminden halliceydi.

Uçak kaçırma gerilimlerinden bahsedecek olursak yakın zamanda Liam Neeson’lı Non Stop‘ı izlemiştik. Finalindeki basit u dönüşüne kadar dört dörtlük bir aksiyon gerilimdi ki o kadar da kusur olur demek lazım. Daha eskilerden klişe hikayesine rağmen kendini izleten Harrison Ford’lu Air Force One dikkat çekerken, iki müthiş aksiyon oyuncusuna rağmen (Kurt Russell ve Steven Seagal) Executive Decision feci sıkıcı ve yavan kalıyordu. Bir operasyonla sıkı bir giriş yapan film sonrasında gerilimi de aksiyonu da unutup gidiyordu. Halbuki kamera arkasında U.S. Marshals gibi bir aksiyon klasiğini çekmiş Stuard Baird oturuyordu. Uçak kaçırma filmlerinin kanımca en iyisi ise Wesley Snipes’in Passenger 57 filmidir. Kimileri filmi havada geçen Zor Ölüm olarak tanımlamıştır ve bunun doğruluk payı yüksektir. B filmlerinin gediklisi Bruce Payne’in de unutulmaz bir kötü adama hayat verdiğini ekleyelim. Kaçak filmlerine gelirsek, 1993 yapımı The Fugitive için rahatlıkla bir başyapıt, bir modern klasik diyebiliriz. Oyuncularının (özellikle her sahnede rol çalan Tommy Lee Jones) performanslarından kurgusuna, usta işi yönetmenliğinden izleyeni ekrana çivileyen kedi fare kovalamacasına kadar unutulmaz bir filmdi. Devamında çekilen Kaçakların Peşinde (U.S. Marshals) ise en az ilk film kadar başarılı bir devam filmiydi. Her ne kadar ilk filmin gölgesinde kalsa da, Wesley Snipes ve Robert Downey Jr.’ın katkıları yadsınamaz ve filmi şahane bir aksiyon macera filmine dönüştürmekte payları büyük. Günümüzde çekilen bir çok aksiyon filminin bu filmin yanında “çıtır çerez” kaldığını söylemek gerek.

Aynı hikayeyi farklı açılardan ve karakterlerin bakış açılarından ele alarak bize izleten Vantage Point ise eski usül ve gayet sağlam bir aksiyondu. Öyküsü ve aksiyon sahneleri biraz basit kaçsa da kendini izletiyor ve akıllara yer ediyordu. Liam Neeson’ın aksiyon yıldızlığına soyunduğu Taken ise fragmanının filmden daha iyi olmasıyla dikkat çekerken, ilk film yine de kendi mantığı içinde makul seyrediyor ve abartıya kaçmıyordu. İnsan ticareti olayına değinen filmin başarısı üzerine Taken 2 ve Taken 3 olmak üzere iki devam filmi birden çekildi, fakat ne siz sorun ne ben söyleyeyim. O kadar kötü filmlerdi ki hiç çekilmemiş saymak en iyisi. 2001 yılında John Travolta’nın karizmatik bir imajla karşımıza çıktığı Swordfish sonradan Wolverine’e dönüşecek Hugh Jackman’ı bizlere tanıtıyordu. Özellikle The Matrix esintili havalı açılış sahnesiyle akıllarda kalan yapıp tek kelimeyle “cool” bir filmdi. Bu arada siber dünyanın yavaş yavaş aksiyon filmlerinde kendine yer bulduğu filmlerin öncülerindendir.

Aksiyon ve B sineması sevdalısı Robert Rodriguez ise aksiyona El Mariachi ile giriş yaptı. Eleştirmenlerin bayıldığı ve en iyi ilk filmlerden sayılan bir film olsa da kendi adıma ben yıllar sonra izlemiş ve pek beğenmemiştim. Rodriguez bu fikri bir seriye dönüştürdü ve Desperado‘yu çekti. Kimileri için daha büyük bütçeli ve daha profesyonel çekilmiş bir filmdi fakat bu durum tam tersine filmin ruhunu öldürmüş, o B filmi havasını yok etmişti. Başka bir deyişle, ilk film daha samimiyken ikinci film daha hesapçı gelmişti. Ben ise Desperado’nun selefinden daha iyi bir film olduğunu düşünmekle beraber ilk filmin geliştirilmiş versiyonu olarak görüyorum. Üçlemenin son filmi Once Upon a Time in Mexico‘yu ise Ankara Kavaklıdere Sineması’nda izlediğimi hatırlıyorum. Hatta girişte gişede herkese baskılı takvim hediye ediyorlardı (hala saklıyorum) Filmi sinemada ilk izlediğimde beğenmemiştim, çünkü beklediğim aksiyonu vermemişti bana film. Tam manasıyla daha entrika odaklı bir filmi. Çok fazla yan karakter vardı ve bir süre sonra hikayeyi takip etmek zorlaşıyordu. Meksika’nın kavurucu sıcağında insanı yoran bir film çekmişti Rodriguez.. Fakat, sonradan filmi izledikte demlendi ve giderek daha çok sevmeye, daha çok saygı duymaya başladım. Fakat yönetmenin yeni bir macera, belki de yeni bir üçleme olarak planladığı Machete filmleri daha değişik bir kafaya sahip. İlk film şiddeti kullanmaktan çekinmeyen, bol kanlı yapısıyla, sert ve maço anti kahramanıyla, Steven Seagal’in canlandırdığı kötü adamıyla ve bikinili olarak arz-ı endam eden seksi kızlarıyla tam bir B filmi örneğiydi. Belli bir tutarlılığı ve hikayesi vardı. Fakat, sonrasında gelen ikinci film Machete Kills absürdlüğün tavan yaptığı, sulu zırtlak, çorba gibi bir filmdi. Bazı filmler o kadar absürd veya abartılıdır ki eğlencelidir. Bu film ise eğlendirmekten bile uzaktı ve adeta kelek çıkmış karpuz tadı veriyordu.

Gösterime girdiğinde çok sevilen ve ilgi gören Wanted ise tüm o gösterişli aksiyon sahnelerine ve görkemli yapısına karşın pek ısınamadığım bir film olmuştur. Bunda filmin bazı açılardan akıllara direkt The Matrix’teki Neo Morpheus Trinity üçgenini getirmesinin payı olabilir. Bir de sanki film fazla stilizeydi, fazla gösterişliydi. Yine de izlerken oldukça keyif aldığımı inkar edemem. Fakat, James McAvoy’u en azından böyle bir filmin içine aksiyon kahramanı rolüne bir türlü yakıştıramadığımı da itiraf edeyim. George Clooney’in yeni yeni popüler olduğu yıllarda kadın yönetmen Mimi Leder’ın çektiği The Peacemaker ise benim için çok özel bir yere sahiptir. Belki objektif gözle bakıldığında gerçeklik payı çok yüksek olmasa da bir aksiyon gerilim başyapıtı gibidir benim için. Daha iyi olabilirdi cümlesini kesinlikle kuramayacağım bir filmdir “Barışçı” Karakterler arası ilişkiler oldukça klişe olsa da farklı bir büyüsü vardır bu filmin. Tıpkı F. Gary Gray’in The Negotiator‘ı gibi.. Şimdi tiyatro olarak hizmet veren Akün sinemasında izlediğim ve yıllarda unutamadığım bu film gerçekten de günümüz aksiyon filmlerinin eksikliğini çektiği hemen hemen her şeye sahiptir. Samuel L. Jackson ile Kevin Spacey’in kimyası müthiştir. Filmin büyük bir kısmı tek mekanda geçmektedir fakat soluk soluğa aksiyon tabirini sonuna kadar hak eder. Sonrasında, Hollywood benzer formülleri kullansa da yanına bile yanaşamadı.

Birkaç ay önce izlediğim askeri aksiyon denilebilecek Jack Reacher 2 ise izleyenler tarafından pek sevilmedi. Bu alanda çekilmiş en iyi film bence General’s Daughter‘dır. Politik gerilim ile askeri aksiyon alt türleri arasında gidip gelen hikaye aynı zamanda dört dörtlük bir eğlence sineması örneğidir. Zaten Jack Reacher 2′yi sevme nedenim biraz bundan kaynaklı. İzlerken Travolta’nın filmini hatırlattı bana. İlk Jack Reacher filmi ise nedense itici gelmişti bana. Sıkıcı bir konusu ve itici karakterleri vardı. Aksiyon sahneleri de akılda kalıcı değildi. Tom Cruise hatrına izleniyordu (tıpkı gelmiş geçmiş en sıkıcı bilimkurgu olabilecek Oblivion‘da olduğu gibi) Usta yönetmen Werner Herzog’un sadist ve gizemli kötü adamı da durumu kurtarmaya yetmiyordu.

90′lı yıllarda aksiyon sinemasından söz edip te fazla bilinmeyen The Underground filminden bahsetmemek olmaz (Emir Kusturica’nın ne yapıp etsem de bir türlü sevmeyi başaramadığım aynı adlı filmiyle karıştırmayınız) Imdb’de komik bir puanla taçlandırılan film bana soracak olursanız şahane bir aksiyondur ve özellikle final sekansındaki uzun takip sahnesiyle hafızalara kazınır. Bir diğer az bilinen aksiyon olan Cold Harvest ise nefis bir dövüş filmi olmanın yanısıra post apokaliptik Westernlerin en ilginç ve kayda değer örneklerinden biridir. Filmi gelecekte yaşayan kovboyların silahsız düellosu olarak ta tanımlayabiliriz. Bir diğer örnek upuzun motor takip sahnesiyle dikkat çeken Recoil‘dir. Mafya patronunun oğlunu öldürüp başı belaya giren polis hikayesi üzerinden seyirlik bir aksiyon izleriz. White Tiger ise dramatik yapısı biraz daha ağır basan yönüyle ve üzücü finaliyle aksiyon severlerin zihninde yer açar. Yakın zamanda sinemalarımıza uğrayan Kevin Costner’ın kariyerinin en ilginç performanslarından birini sergilediği The Criminal ise 90′lar aksiyon sinemasının tadını yakalamasıyla dikkat çekiyordu. Çoğu kişi tarafından vasat görülen yapım kanımca konu olarak basit ama izleme keyfinin tavan yaptığı, çok güzel bir aksiyon/bilimkurgu/yol filmiydi. Shoot’em Up ise çok saçma olmasına ve yapay durmasına karşın bir şekilde kendini sevdiriyordu. Normalde, kendini hiç ciddiye almayan filmleri pek sevmem, fakat filmdeki o rahatlık beni bir şekilde cezbetti ve tüm filmin özetleyen ruh halinin filmin bir sahnesinde karşımıza çıkan o oyuncak bebek olduğunu düşünüyorum. Başta yapımcıların bile yeşil ışık yakmak istemediği film çok eğlenceli bir seyirlik. Mark Wahlberg’ün The Shooter‘ın ise ilgi çekici bir konusu olmasına karşın bence yeni nesil aksiyonların en sıkıcı olanlarından. Fakat, aktörün önceki filmlerinden Çin Mahallesinde geçen ve John Woo, Ringo Lam, Tsui Hark gibi isimlerden birinin çektiğini düşüneceğiniz aksiyon The Corruptor bu filmi havada karada yaya bırakır.

Aksiyon Serileri

Karakter psikolojisine ve gerilime ağırlık veren, bizde İlk Kan adıyla oynayan First Blood bir modern klasik, hatta kendi çapında bir başyapıt olurken eleştirmenler ve bazı izleyiciler pek öyle düşünmüyorlardı. Yine de İlk Kan eleştirmenlerin de belli bir noktaya kadar takdir edip saygı duyduğu, fakat buna karşın bağrına basmadığı bir film olmuştur. İkinci Film First Blood Part II ise Rambo karakterinin adeta şaha kalktığı, “tek kişilik ordu” kavramının hakkını sonuna kadar veren ve süresini neredeyse tamamen aksiyona ayıran bir devam filmiydi. Bu nedenle, sinema otoriteleri tarafından yerden yere vuruldu. İşin bir de politik arka planı vardı. Eleştirmenler Rambo için neredeyse demediklerini bırakmadılar. Fakat, hala bir aksiyon filmi olarak karşısında çoğu aksiyon filmi patır patır dökülür. Aynı yönetmenin bir başka filmi Cobra ise kimilerine göre tam bir suçlu zevk, kimilerine göre kült, kimilerine göre de tam bir fiyaskodur! Eleştirmen kanadında neredeyse seveni olmayan film, bana soracak olursanız aksiyon severlerin Bullitt‘idir. Steve McQueen has adamlarından biri olmasına rağmen, beklentim tavan yaptığından olsa gerek sinema tarihinin en iyi aksiyon filmlerinden biri kabul edilen Bullitt’inden çok sıkılmış ve dilden dile dolaşan araba takip sekansı dışında bir numarasını görememiştim. Aynı takip sahnesinin bir benzeri Cobra’da da mevcut ve ben bu filmi daha çok seviyor, bir tarihi belge olarak en az onun kadar değerli buluyorum açıkçası. Rambo’ya geri dönersek, üçüncü film Rambo III üçlemede en zayıf bulduğum filmdir. Bu sefer savaşmak için Afganistan’a gönderilen Rambo ile birlikte toz toprak içinde aksiyona dahil oluruz. Yine de unutulmaz birkaç sahne barındırdığı ve ilk yarım saatinde iyi bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Dördüncü film John Rambo ise her ne hikmetse bir şiddet pornosuna dönüşerek can sıkıyordu. Rambo karakterinin adeta kanla beslenen, kana susamış bir vahşi, bir canavar gibi resmedildiği film aşırı kolaya kaçan senaryosu ve insanda öğürme isteği uyandıran aşırı kanlı aksiyon sahneleriyle serinin bir yüz karasıydı bana göre.

Schwarzenegger ise arkadaşı Sly’ın bir şov programında söylediklerine bakılırsa kendisine karşı inceden inceye bir rekabet besleyerek çektiği Commando filmiyle 80′lere damgasını vurur. Çoğu eleştirmenin “korkulu rüyası” olan ve gömülen bu film aslında bazı aksiyon tutkunlarının “Citizen Kane”idir. Meselesini hiç vakit kaybetmeden anlatan ve ardı arkası kesilmeden seyirciye keyifli anlar yaşatan bu yapım Arnie’nin one liner’larından (unutulmaz replikler) bolca barındırarak Schwarzenegger hayranlarının gönlünde taht kurmuştur. Imdb’de bir kullanıcının filme yazdığı “this movie was touched by God (bu filme Tanrı’nın eli değmiş olmalı) başlıklı eleştiri gülümsetir. Bruce Willis’in  aksiyonu Tears of the Sun‘ı ise genellikle klişe bir formül filmi olduğu yönünde eleştiriler aldı.

80′lerde ve 90′larda bir hayli yaygın olan buddy cop movie’lerden  (iki kafadar polis hikayeleri) en öne çıkanı ise kuşkusuz Lethal Weapon serisidir. Mel Gibson ve Danny Glover’ın karakterleriyle kült mertebesine taşıdığı ve bizdeki Hababam Sınıfı filmlerinde olduğu gibi “kaç defa izlesem de bıkmam” ekolünden olan bu serinin kanımca en iyi filmi elbette ilk film. İkinci ve üçüncü filmde özellikle Joe Pesci’nin devreye girmesiyle eğlence ve mizah dozu artmış ve ikilimiz yeni maceralar içine atılmışlardır. Fakat, her ne kadar serinin her filminden aynı keyfi alsam da sıralamamda ikinci sıraya koyacağım film kötü adam olarak Jet Li’nin devreye girdiği dördüncü filmdir (Lethal Weapon 4) Bu sayede, Uzak Doğu aksiyon filmlerine de yakın duran yapım Jet Li’nin kötü adam karakteriyle tekrar eski ciddiyetine dönmüş ve komediden ziyade gerilim ön plana çıkarılmıştır. Kafadar polis alt türünde Sam Peckinpah’ın oğlu Walter Hill’in kamera arkasına geçtiği Schwarzenegger ve Belushi’li Red Heat ise yine aynı yoldan gitmiş fakat daha sert ve daha karanlık bir filmdir. Stilize bir şiddet senfonisi olarak tanımlanabilecek film Schwarzenegger’in altın dönemi filmlerindendir. Favorim ise elbette Stallone ve Russell’ın muhteşem bir ikili oluşturduğu, izledikçe insanda bir daha izleme isteği uyandıran aksiyon komedi türünde bir modern klasik olarak yer alması gereken Tango and Cash‘tir. Sinema tarihinin belki de en eğlenceli açılış sahnesine sahip olan film VHS kuşağında keşfedilmiş, daha sonrasında tv’de prime time kuşağının vazgeçilmezlerinden olmuştu.

Olayın Gibson ayağında durumlar böyleyken Willis ayağında ise Zor Ölüm (Die Hard) serisi karşımıza çıkmakta. İlk film üzerine zaten söyleyecek çok fazla bir şey yok. Bir aksiyon klasiğidir. Tek mekanda tek bir adamın kötü adamları sırayla hakladığı aksiyonların babası kabul edilir. Sonrasında, bu formül birçok aksiyon filmi tarafından farklı hikayeler içinde, farklı suretlerde tekrarlanmıştır. Sinema tarihine şahane bir karakter de kazandıran film bir seriye dönüşmüştür. Açıkçası, zamanında sinema dergisinde en iyi 25 aksiyon filmi seçkisinde de kendine yer bulan serinin ikinci filmi Die Hard 2‘yi kendi adıma sevmem ve sıkıcı bulurum. Bana soracak olursanız beşinci filmi saymazsak serinin açık ara en zayıf filmidir. İlk filmin akıcılığı ve sürükleyiciliği eksiktir. Sanki sırf ilk filmin başarısı üzerine öylesine çekilmiş gibidir. Fakat usta yönetmen John McTiernan’ın yönetmen koltuğunu devraldığı serinin üçüncü filmi Die Hard with a Vengeance‘da belki de sinema tarihinin en unutulmaz aksiyon filmlerinden birine imza atarak çıtayı çok yükseklere çıkartmıştır. İlk filmin yeri ve atmosferi çok başka olsa da bazı açılardan ilk filmden bile daha iyi olduğum bu müthiş filmden sonra seri biraz düşüşe geçmiştir. Fakat Len Wiseman’ın dördüncü film Live Free or Die Hard‘da yaptıklarını da yabana atmamak gerek. Kimileri abartılı bulsa da antolojilere geçecek birkaç aksiyon sekansına imza atan yönetmen eski kafalı aksiyon adamıyla yeni nesil teknolojinin çatışmasını ve bundan doğan zorlukları ve mizahı çok iyi vermesiyle dikkat çekmiştir. Yani eski usül çalışan (biraz yaşlanmış) kahramanı günümüz koşullarına yerleştirerek, fakat serinin özünden de kopmayarak aslında zamana çok iyi ayak uydurmuştur. Beşinci film A Good Day To Die Hard ise hikayenin içine gereksiz bir baba oğul çatışması sokarak, üzerine oğulu zamanın en itici aktörlerinden Jai Courtney canlandırınca vasat bir yapımdan öteye geçemiyordu. Önceki filmler gibi yapımında oldukça para harcanan film bu sefer havaya sıkılmış bir kurşun misali boşa gitmişti. Rahatlıkla Zor Ölüm 2.5 olarak adlandırabileceğimiz Tony Scott yönetmenliğindeki The Last Boyscout ise diğer filmlere göre bir nebze daha karanlıktır, fakat en az o üçleme kadar kaliteli bir yapımdır. Bir cinayet davasını çözmek üzere göreve çıkan bir polis ile onun yardım aldığı bir beyzbol oyuncusu üzerinden giden film dedektif veya cinayet davası filmlerinin izinden gider. Bruce Willis yine döktürürken, Scott en iyi filmlerinden birine imza atar.

Görevimiz Tehlike filmleri

Sinema dergisinin bir sayısında en iyi 25 aksiyon filmi seçkisinde kendine yer bulan Mission: Impossible aslında bir aksiyon filmi olarak görmeyi doğru bulmuyorum. Brian De Palma sayısız başyapıt çekmiş usta bir yönetmendir ve aksiyon sahnesi çekti mi gerçekten hakkını vererek çeker. Scarface bunun en büyük örneğidir. Fakat, ilk film televizyon dizisinin ruhuna en yakın duran, yani tam anlamıyla bir casusluk gerilimidir. Yer yer çok ağır kanlı seyreder. Türünde bir modern klasik olup, sinema tarihine unutulmaz birçok sahne armağan etse de söylediğim gibi film katıksız bir aksiyon olmadığı için filme aksiyon filmi muamelesi yapılmasını kendi adıma çok doğru bulmuyorum. Tıkır tıkır işleyen senaryosu, incelikli yönetimi ve entrikasıyla dört dörtlük bir casusluk gerilimi olan yapım kimilerine göre bir başyapıttır. Ben filmi sevmekle birlikte seriye aksiyon kimliğini ikinci filmde John Woo’nun kazandırdığını düşünüyorum. Hafif (çerezlik) bir aksiyon olduğu, ilk filmden miras kalma sağlam hikaye ve karakterleri devam ettirmediği gerekçesiyle çok kötü eleştiriler alan ve en kötü Görevimiz Tehlike filmi kabul edilen Mission: Impossible 2, aslında Woo’nun hikayeyi revizyonist bir bakış açısıyla yeniden yorumladığı bir filmdir. Usul usul ilerleyen ve gizem ile gerilime ağırlık veren ilk Alien filminden sonra Aliens’ta elindeki malzemeyi bir aksiyon filmine dönüştüren James Cameron takdirleri topluyor da Görevimiz Tehlike’yi neredeyse sıfırdan inşa ederek bir aksiyon fırtınasına dönüştüren John Woo neden eleştiri oklarının hedefi oluyor? Filmde modası geçmiş duran aşk halleri ve klişe duran virüs hikayesi haricinde mükemmel bir aksiyon ortaya çıkıyor. Bir kere, Woo Ethan Hunt’ı ilk filmdeki çömez ve kafası bulanık casus profilinden çıkarıp dövüş sanatlarında uzman, her türlü beceriye sahip, donanımlı bir şövalyeye dönüştürüyor. Finalde Tom Cruise’un motorla yaptıkları aksiyon tarihine geçecek anlar barındırıyor. Filmin posterinde bile kökten değişikliğe giden yapım bu bir aksiyon filmi, bu bir John Woo filmi diye bağırıyor. J. J. Abrams önderliğindeki üçüncü film Mission: Impossible 3, çoğu kişi pek beğenmemesine rağmen bence nefes kesicidir. İkinci filmin iki tık gerisinde seyretse de sırf Philip Seymour Hoffman’ın kötü adam tiplemesi için bile izlenir. Yönetmenin o kendine has dinamizmiyle ve zımba gibi kurgusuyla seriye leke sürmez. Dördüncü film The Ghost Protocol bana göre serinin en sıkıcı bölümüdür. Burj Khalifa sekansı hariç keyif vermemiştir bana. Film boyunca memur yönetmenlik ağır basar. Kötü adamlar zayıftır. Ortalama sayılabilecek bir hikayesi vardır. Ruhsuzdur film. Rogue Nation‘da ise neyse ki toparladılar ve her ne kadar önceki filmlerden ufak tefek tekrarlar olsa da dördüncü filmin yanında modern klasik gibi duruyordu. Belki bunun sebebi dördüncü filmin yönetmeni Brad Bird’ün animasyonlarda harika sonuçlar veren matematiği gerçek karakterlerin yer aldığı bir sinema filminde işlemiyordu veya aynı oranda etkili durmuyordu.

Jason Bourne ve Sallanan Kamera

Sıradan sayılabilecek, geçmişini hatırlamaya çalışan bir adet hafızası silinmiş iyi oğlan, esas oğlanımıza macera boyunca arkadaşlık edecek bir adet iyi kız ve kötü ajanlardan oluşan hikayesiyle evlerimize misafir olan bir filmle başladı her şey. Bourne Identity‘den bahsediyoruz. Film güzeldi, sürükleyiciydi, fakat bana soracak olursanız orta karardı. Fakat sıfır beklentiyle gidip serseme dönmüş bir şekilde salondan çıktığım ikinci film Bourne Supremacy ilk filmi misli misli aşan bir aksiyon başyapıtıydı. Herkesin kolay kolay altından kalkamayacağı bir kurgu şaheseri olan film sonlara doğru gerçekleşen akıllara durgunluk verecek takip sahnesiyle şaha kalkıyor ve bizleri darma duman ediyordu. İtiraf etmek gerekirse, üçüncü film Bourne Ultimatum‘u ikinci film kadar sevemedim. Bir hamlık, çiğlik vardı sanki filmde. İlk yarı ise fazlasıyla yorucuydu. Yine de birçok Hollywood aksiyon filminden çok daha üstün olduğunu kabul etmek gerek. Hayranların bitmek bilmez isteği üzerine çekilen yeni Jason Bourne filmi ise kötü adam rolünde Vincent Cassel’in varlığına ve ilk yarıdaki şapka çıkartılacak kesintisiz gece sekansına rağmen tam olarak bekleneni veremedi. Arada çektikleri Matt Damon’sız Bourne filmi (o nasıl oluyor?) Bourne Legacy‘ye ise değinmemek ne size ne de bana hiçbir şey kaybettirmez diye düşünüyorum.

Chuck Norris

Dünyada Bruce Lee’ye dayak atabilen tek adam ünvanına sahip aksiyon yıldızı Chuck Norris’in sayısız filmografisi içinde öne çıkan filmlere bir göz atacak olursak Rambo’ya alternatif olarak çekilen Missing in Action ve Missing in Action 2: The Beginning filmleri dikkat çeker. Rambo kadar olmasa da seyir zevki yüksek, aksiyon severler için keyifle izlenen filmler olmuştur. Yanına Lee Marvin’i aldığı The Delta Force ve devam filmi Delta Force 2‘de de benzer bir filmle ve benzer bir rolle karşımıza çıkmıştır aktör. Fakat benim en sevdiğim Chuck Norris filmi Hitman‘dir. Uzun saçları ve siyah pardesüsü ile arz-ı endam eden kahramanımız çete savaşlarına dahil olan intikamcı A Fistful of Dollars gibi filmleri akla getirir. Code of Silence ise birinci sınıf bir polisiye aksiyon filmidir ve belki de çektiği en üst düzey film olabilir.

Sly rüya takımını topluyor: Expendables Filmleri

Aldığımız son habere göre Avi Lerner’la birtakım anlaşmazlıklar yaşadığı için seriden ayrıldığını açıklayan Stallone, Rambo 2 filminde kullandığı bir replikten çıkarak 80′ler ve 90′lar aksiyon filmlerinden bazı “harcanabilir” yıldızları toplayarak bir rüya takımı kurmuştu. İlk film The Expendables basit ama derli toplu senaryosu, yaşattığı nostalji duygusu, 90′lar B filmlerinin ruhunu taşıması ve yaptığı sayısız gönderme ile yer yer vasat bir hal alsa da gayet sağlam bir aksiyondu. Expendables 2‘de reji daha profesyonel bir isme emanet edildi (Simon West) İlk filmden daha iyi çekilmiş aksiyon sahnelerine sahip olsa ve kadro genişlese de ekseriyetle skeç mantığıyla işleyen bir filmdi. Başka bir deyişle, bahsi geçen sahnede kişi şovunu yapıp, repliğini söyleyip geri çekiliyordu. Filmi esas heyecanlı kılan şey ise kötü adam rolünde Jean Claude Van Damme’ın varlığıydı. Fakat, Stallone’nin yüksek egosu bu müthiş fırsatı değerlendirmeye pek olanak tanımamıştı. Jet Li’nin ekran süresi giderek azalıyordu. Schwarzenegger geçerken uğramış gibi fazla “eklenti” duruyordu. Fakat, daha sonra gelecek üçüncü film Expendables 3 Mel Gibson’a rağmen ilk iki filmi de mumla aratıyordu. Saman tadı veren film daha ziyade bir tv filmini andırıyordu. Ana hikayeyi oluşturan Genç Cehennem Melekleri düpedüz kötü bir fikirdi ve kimse bu genç çocukları izlemek için bilet parası ödememişti. Üçüncü film biraz aktörlerin sadece kendilerinin eğlendiği veya kendilerini eğlendirdiği bir film izlenimi veriyordu. Ama biz seyirciler hiç memnun değildik. Gişede umduğunu bulamayan Stallone bütçede de kısıntıya gitmişti, bu da filmin kalitesinin düşmesine yol açmıştı. Filmi eğlenceli ve izlenebilir kılan tek şey belki de Antonio Banderas’ın leziz oyunuydu. Yıllar sonra cezasını tamamlayan Wesley Snipes’i beyazperdede görmek bize tarifi imkansız duygular yaşatsa da filmde etkisiz eleman gibi takıldığı için pek bir anlam ifade etmiyordu. Özlüyoruz reyis!

Aslına bakarsanız, Expendables gibi filmlerin sorunu en başından kahramanlarımızın tüm kötüleri kayıp vermeyi geçtim, en ufak bir yara bile almadan indireceğini biliyor olmanız. Bu “shoot them up!” yani “hepsini vur!” mantığı tüm heyecanı öldürüyor ve bir süre sonra filmden de aksiyondan da sıkılmaya başlıyorsunuz. 80′ler ve 90′lar aksiyon filmlerini daha değerli kılan şey aslında budur. Bir adamın 100 kişiyi arka arkaya vurması aksiyondur, fakat bir süre sonra etkisini yitirir ve “başarabilecek mi?” sorusu zihninizi meşgul etmeden sadece boş aksiyonu izlersiniz. Kendi adıma böyle filmlerden nefret ediyorum.

Aksiyonda Bilimkurgu veya Bilimkurguda Aksiyon

George Miller sinema tarihine yıllar boyu akıllardan çıkmayacak post apokaliptik bir modern klasik armağan ettikten sonra (Mad Max) ikinci film Mad Max: The Road Warrior‘da aksiyon tavan yapmıştır. Yönetmen ilk filmdeki atmosferi koruyarak, bu sefer aksiyonu ve gerilimi sonuna kadar açarak ilk filmi gelecekte geçen bir polisiye Western olmaktan çıkarıp steampunk bir aksiyon şöleni haline getirmiştir. Çoğunuzun da bildiği gibi ikinci film sinema tarihinde sınırlı sayıda kalan ilkinden daha iyi devam filmleri kategorisinde yer alır. Miller’ın özellikle CGI’ya (bilgisayar efekti) başvurmadan kotardığı mekanik efektleri ile ortaya çıkardığı çalışma tıpkı yeni çektiği Fury Road gibi bir sanat eseridir. Fury Road ise bu iddiayı daha da ileri taşıyarak adeta aksiyonda tarih yazmıştır. Elbette, burada öyle boş, çerezlik bir aksiyondan ve türlü zamazingolardan bahsetmiyoruz. Miller’ın filme yüklediği anlam, sergilediği işçilik ve çizdiği portre paha biçilemez!

Yazıda meraklısına özel arabalı takip sahnesi içeren filmlere ucundan da olsa değinmiştik. Fakat bu konu biraz daha ihtimam istiyor. Hatta, bu tür filmler “arabalı filmler”, “başrolde arabaların yer aldığı filmler” gibi alt türler bile doğmasına yol açmıştır. İşin bir başka boyutu ise internette “en iyi 10 araba takip sahnesi” başlıklı listelere veya videolara rastlamanız olası. Uzun bir filmografisi bulunan usta yönetmen John Frankenheimer’ın aksiyon klasiği Ronin de tam da bu konuya giriş yapılabilecek filmlerden. Öyle ki ustanın hiç müzik kullanmadan çektiği tam 7 dakikalık meşhur takip sahnesi bence sinema tarihinin en iyi araba takip sahnesi olarak listeye birinci sıradan giriş yapabilir. Robert De Niro ve Jean Reno’yu buluşturan film ise bildik Hollywood standartlarının dışında şahane bir aksiyon güzellemesi! Ronin ile kafa kafaya gidecek bir film varsa o da Roy Scheider’li Seven-Ups olabilir. Evet, bu bildiğiniz gazoz markasının reklamı değil, 70′lerden gelen eski usül müthiş bir polisiye! Filmi efsane yapan da malum takip sahnesi. Arabalı filmlerden söz açmışken, daha çok örnek var, fakat ben sadece belli başlı filmleri yad etmeyi tercih ettim. Yine bir modern klasik olduğu konusunda hiçkimsenin şüphesinin bulunmadığı Speed arabalı aksiyonlara yeni bir boyut getirir. Üstelik filmin tek numarası da sadece “duramayan” otobüsü değildir. Film 80 dakikalık sıradan bir yol gerilimi de olabilirdi. Burada ise esas aksiyon başlamadan bir nevi ısınma turu işlevi gören çok başarılı giriş sahnesinden aksiyonun mekan değiştirdiği finaline kadar mükemmel bir klasiktir Speed. Fakat, izleyicilere yapılan kötü bir eşek şakası olan ikinci film Speed 2: Cruise Control‘ü de burada anarak o korkunç deneyimi bir kez daha anımsayabiliriz.

Bu esnada, 90′larda Stallone, Schwarzenegger, Van Damme gibi aksiyon yıldızları film üretmeye devam etti. Stallone’nin ufak çapta bir bilimkurgu aksiyon başyapıtı sayılabilecek filmi Demolition Man‘de Wesley Snipes’ın akıllara durgunluk verecek bir performansla hayat verdiği Simon Phoenix tiplemesi sinema tarihinin en müthiş kötü adamlarından biri haline geliyordu. Darth Vader hayranları alınmasın, Snipes’ın kötü adam karakteri T-1000 ile birlikte tüm zamanlar favorim olabilir. 1995 yılında katıksız bir B filmi şöleni olan Digital Man ise en sevdiğim aksiyonlardan biridir. Gelecekte geçen filmde bir grup özel tim üyesinin katliamlar yapan bir androidi avlamak için çıktığı yolculuk anlatılıyordu. Fakat, bu ekibin içlerinden bir kişi de android’dir, fakat ne ekibin diğer üyeleri, ne android’in kendisi ne de izleyici bu kişinin kim olduğunu bilmez. Onlarca kez izlediğim bu kült bilimkurgu “çöp” muamelesi görerek bir kenara atılmış ve yok olup gitmiştir. Dolph Lundgren’in yine aksiyon kahramanlığına soyunduğu Dark Angel ise gerilim dolu hikayesi ve aksiyon sahneleriyle çok eğlenceli bir seyirliktir. Dünyaya inen ve sokak serserilerinin beyinlerini parçalayan kötücül bir uzaylı ile karşı karşıya gelen bir polisi anlatır bize hikaye.

Stallone’nin Banderas ile biraraya geldiği Assassins ise klas bir ajan aksiyonudur. Süresi oldukça uzun olan film seyirciyi hem aksiyona hem gerilime hem de entrikaya doyurur. Tam anlamıyla eski usül bir aksiyon suç filmi olan Suikast Çemberi şık oyunculukları, klas aksiyon sahneleri ve bonusunuz olarak Julianne Moore’un varlığıyla önem arz eder. Sinema tarihinde dağcılık üzerine çekilen en iyi aksiyon filmi olduğunu düşündüğüm The Cliffhanger ise macera türünün hakkını sonuna kadar veren, seyir zevki çok yükseklerde seyreden, klişe olsa da yağ gibi akan senaryosu ve akılda kalıcı kötü adamlarıyla yüzlerce kere izlense de bıkılmayacak bir klasiktir. Zor Ölüm 2′de yönetmenliğini hiç beğenmediğim Renny Harlin’in kanımca en iyi filmi budur. Konu dağcılıksa ikinci sırayı Vertical Limit‘e verirken, dramatik yönü daha kuvvetli, daha karakter odaklı, belli bir felsefesi olan bir filmden söz etmek gerekirse bu Joe Carnahan’ın enfes hayatta kalma gerilimi The Grey olur ki bu filmi anlatmaya belki paragraflar yetmez. Aynı yıllarda, yavaş yavaş Nicolas Cage de aksiyon yıldızlığına soyunuyordu. Yazının diğer bölümlerinde bir iki filmine değindiğim aktörün benim için tek istisnası Con Air‘dir. Muhtemelen aşırı beklentiye girmemden kaynaklı filmi hiç sevememiştim ve bir aksiyon filmi olarak sıkıcı bulmuştum. Tıpkı The Rock gibi efsane aksiyonlar arasına gireceğine kesin gözüyle baktığım film, şahane oyuncu kadrosunun da gazıyla beklentimi çok yükseltmişti. Fakat, bir hamlık, bir kofluk vardı bu filmde. Filmde hoşuma giden tek şey Nicolas Cage’in Hard Target’taki Van Damme’ı hatırlatan uzun lüleli saçlarıdır.

Öte yandan, yukarıda birkaç filmini andığımız Schwarzenegger ise o yıllarda belli başlı filmlerle kariyerine tam gaz devam etmektedir. Belki en eğlenceli aksiyonu olan Eraser‘da Tanık Koruma Programında çalışan ve “müşterilerinin” yaşaması için onların geçmişlerini silen bir polisi canlandırır. Fena abartılı, absürd ve klişe bölümleri olsa da klasik bir Arnie aksiyonunda olması gereken her şey vardır ve kimilerine göre kült kabul edilir film. Benim çocukken hayatımda izlediğim en mükemmel filmlerden biriyken sonraki yıllarda tekrar tekrar izlediğimde aynı keyfi alamasam da yine de hoş bir seyirliktir Silici. Total Recall adlı başyapıtı ise ayrı bir tez konusu olacağından saygılarımızı sunarak bir sonraki filmine geçiyoruz. Adeta tüm Hollywood filmlerinin bir parodisi olan Last Action Hero‘dan ise kendi adıma hiç haz etmem ve en zayıf Schwarzenegger filmlerinden biri olarak görürüm. Aynı durum Van Damme’ın atari oyunu uyarlaması Street Fighter‘ı ve Jeremiah Chechik’in The Avengers‘ı için de geçerli. Yok bu o süper kahramanların olduğu film değil. The Avengers’ın yapmak isteyip te yapamadıklarını yıllar sonra Kingsman başaracaktı. Hatta içlerine bir başka atari oyunu uyarlaması olan Double Dragon‘ı ekleyebiliriz. Öyle ki yanında Super Mario Bros bile başyapıt kalıyor. Bir film ancak bu kadar kötü çekilebilir diyebiliriz bu film için. Bu filmlerin ortak özelliği bir süre sonra ciddiyetlerini, bir adım sonra da tutarlılıklarını kaybedip sarkmalarıdır. Yani aslında dört film de aksiyon filmi olmasına rağmen feci halde sıkıcı filmlerdir. Birkaç ilginç numara veya muzip sahne günü kurtarmaya yetmez. Video oyunu demişken, hiç kuşkusuz gelmiş geçmiş en iyi video uyarlaması bence de Mortal Kombat‘tır. Bu filmin hamuru farklıdır. Kendine has bir büyüsü vardır. Filmi bir efsane haline getiren Hikaye kurgusunun da film kurgusunun da, dövüş koreografilerinin de mükemmel olmasında yatar. Oyunun da ruhunu birebir yansıtabilmiştir. Keza müthiş bir oyuncu yönetmen birlikteliği ürünü olan komedi soslu ajan filmi True Lies konusunda da hayranlarla zıt düşerim. İflah olmaz bir Schwarzenegger hayranı olmama karşın, sanırım hikayedeki aksiyon komedi kokteyli bu sefer bana yeterince cazip gelmemiş, gündüz aile babası gece özel ajan hikayesi de pek ilgimi çekmemişti. Yine de ilk yarıda gelen atlı kovalamaca sekansı bence filmin en iyi bölümünü oluştururken finalde Arnold’un hava aracı ile yaptıkları, her ne kadar çok absürd kaçsa da izleyiciye sunduğu eğlence vaadini fazlasıyla yerine getirir. The Predator ise anlatmaya bu satırların yetmeyeceği türden bir bilimkurgu gizem aksiyon başyapıtıdır. Filmde kurulan atmosferin ve tekinsizlik duygusunun eşi benzeri yokken hikaye kurgusu ve görsel efektleriyle sinema tarihinin en güçlü filmlerinden biridir. Devamında çekilen Predator 2 “eh işte” kabilinden bir hissiyat verse de o kadar kötü bulunmamıştır. Danny Glover’ı her ne kadar çok sevsek te hele ki Schwarzenegger’dan sonra başrolü taşıyacak ve filmi sırtlayacak ekran karizmasına sahip değildir. Filmin asıl sorunu gereksiz bir devam filmi olmasının altında yatar. Yıllar sonra daha kanlı, daha vahşi olma iddiasıyla çıkagelen Predators ise bu sefer Adrian Brody gibi bir oyuncuyu kadroya alıp aksiyon kahramanlığına soyundurarak güldürmüştür. Film ise bazı bölümleri iyi çekilmesine karşın yine bekleneni vermez. Şu sıralar Shane Black yönetiminde yeni bir Predator filmi yolda, fakat yönetmenin Iron Man’i batırdığını ve farklı bir mizah anlayışı ile ele aldığını düşününce insan ister istemez endişeleniyor. İkinci bir Mandarin felaketini buralar kaldırmaz. Eğer filmin sonunda Predator kostümünün içinden Bill Murray falan çıkıp “Predator benim!” derse şaşırmayacağım.

Jean Claude Van Damme kanadında ise kült kabul edilen ve biraz ağır kanlı olsa da post apokaliptik Western atmosferini ve o tükenmişliği yansıtma konusunda başarılı olan Cyborg, “iki tehlike iki darbe iki intikam iki Van Damme” sloganıyla yola çıkan ve Hard Target’tan sonra aktörün en iyi filmi olduğunu düşündüğüm Double Impact dikkatleri çekti. İkiz Kan şu an açlığını çektiğimiz muhteşem kötü adamlar listesine Bolo Yeung ile bir çentik daha atıyor ve John Woo, Ringo Lam gibi aksiyon ustalarını aratmayacak stilize çatışma ve dövüş sahneleriyle akıllara kazınıyordu. Van Damme’ın birbirine zıt iki karakter arası geçişleri çok iyi vererek belki de kariyerinin en iyi oyununu sergilediği filmi bilen bilir, seven sever. Sonraları kendisini felaket filmleriyle heba eden yönetmen Roland Emmerich’le çektiği Universal Soldiers filmi benim için insan android mücadelesini ele alan diğer bazı B yapımlar kadar eğlenceli olmasa da aktörün olgunluk dönemi aksiyon filmlerinden biridir ve uzaktan Blade Runner’a göz kırpan senaryosuyla oyuncunun belki de en derin filmidir. İlk yarıda androidimizin gündelik yaşama uyum sürecinin üzerine giden film bu bölümlerle çok eğlenceli bir hal alırken, ikinci yarıda daha karanlık takılarak aksiyona ağırlık verir. Van Damme diğer filmlerindeki kadar dövüş yeteneklerini sergilemek için yeterli alan bulamasa da canlandırdığı karakter bir hayli ilginç ve eğlencelidir. Dolph Lundgren ise bir kez daha ezici bir performansla rol çalar. Dolph Lundgren demişken, aktörün Showdown in Little Tokyo filmi tam bir külttür ve VHS döneminin en çok kiralanan filmlerinden biri olmuştur. Aksiyon filmlerinin sıkça işlediği  yakuza temalı filmde aktöre Bruce Lee’nin oğlu Brandon Lee eşlik ediyor ve ikili ortaya eğlenceli aynı zamanda şiddet dozu oldukça yüksek bir filme imza atmış oluyorlardı. Devam filmi Universal Soldiers: The Return ise yalnızca çocukları etkileyebilecek bir filmdir. Bu sefer Michael Jai White’ın Van Damme’ın karşısına çıkarıldığı film B filminden tv filmine doğru iniş yapan düpedüz kötü bir filmdir fakat eski günleri yad ederek çocukluğa geri dönmek için izlenebilir. Timecop ise görsel efektleriyle öne çıkan ve zamanda yolculuk kavramını ele alan son derece eğlenceli bir yapım. Aktörün görece sıradan, orta şekerli filmlerinden. Bizde Zaman Polisi ismiyle oynamıştı. Tır sahnesi harikulade! Paragrafın başında cyborg demişken aslında sinema tarihinde tek cyborglu B filmi Van Damme’ınki değil. TGRT’de her yayınlanışında keyifle karşısına geçtiğimiz American Cyborg Robert Rodriguez gibi yönetmenleri kıskandıracak türden bir filmdir. Post apokaliptik bir gelecekte geçen öyküde dünyada doğurganlığını kaybetmemiş tek kadın olan bir kadını sağ sağlim güvenli bölgeye ulaştırmaya çalışan iyi bir cyborgla peşlerine düşen ölüm makinesi bir cyborg arasında yaşanan sürek avı anlatılır. Hikaye tanıdık gelmiş olabilir (bakınız: Children of Men) Benzer bir öykü o zamanlar daha tanınmamış olan Angelina Jolie ile Elias Koteas’ın başrollerini paylaştığı kötü cyborg olarak ta Jack Palance’ın arz-ı endam ettiği belki kötü ama eğlenceli bir seyirliktir. İyiler safında yer alan cyborg bir Los Angeles polisinin bir çete ağı kurmuş kötü cyborg ajanlarla mücadelesini izleten Nemesis yoğun şiddet içeren çatışma sahnesiyle ve ilginç finaliyle türe ilgi duyanların sevebileceği türden bir film. 90′lı yıllarda her birini en az 40, 50 defa izlediğim Cyborg Cop üçlemesi ise şimdi bünyeye ters etkiler yapsa da o zamanlar en keyif aldığımız filmlerdendi. İlk film kalitesiz aksiyon sahneleriyle şimdiki gençliğin “o kadar kötü ki aslında iyi” diye nitelendireceği bir film. Üçlemenin en iyisi ise aksiyonun doruğa çıktığı ikinci bölüm Cyborg Cop II’dir. Kötü adam olarak sadist bir cyborg bizleri beklemektedir. Cyborg Cop III ise bu sefer biraz mizaha yer açan ve “iki kafadar” veya “kahraman ikili iş başında” konseptini devreye sokan eğlenceli fakat zayıf bir aksiyondur.

Aksiyonun bilimkurgu ile buluştuğu filmlerde bir an olsun bile sarkmayan ve ilk defa seyirciyi yarım kalmış bir hisle salondan uğurlamayan, iki tık daha yukarıda olsa türünde bir klasik bile sayılabilecek Edge of Tomorrow geldi. Zaman ve kader mefhumunu en iyi işleyen filmlerden biriydi. Aynı zamanda bir aksiyon şöleniydi. Benim kötü bulmadığım, hatta Resident Evil’ın bütün devam bölümlerinin elinden anahtarını alacak bilgisayar oyunu uyarlaması Doom‘u da bu vesileyle anabiliriz. İyi çekilmiş, “first person shooter” sahnesiyle oyun delilerini mest etmiş olan bu yapım bir uzay gemisinde geçiyordu ve başrolünde The Rock’ı izliyorduk. Equilibrium ise her ne kadar daha sonra kimilerince kült statüsüne yükseltilse de yer yer ikinci sınıf bir tv filmini andıran ve etkileyicilikten çok uzak bir yapımdı. Çok sevdiğim Christian Bale’in hatrına bile diyemeyeceğim (zaten o zamanlar filmi kiralayıp izleme sebebim oydu) Nicolas Cage’in Next ise finalde yaptığı u dönüşüyle seyirciyi ters köşeye yatırması hariç, kolay akıldan çıkan ortalama bir aksiyondu. Yine de eğlenceliydi. The Battleship‘e gelince film arkadaşlarımın (ve elbette eleştirmenlerin) çoğunlukla nefret ettikleri bir film oldu. Halbuki, film bütün Transformers devam filmlerinin toplamından daha iyi bir filmdi. Açıkçası, her ne olursa olsun ben bu filmi sevdim. Zaten, Peter Berg hem çok sevdiğim hem de bir o kadar nefret ettiğim bir yönetmendir. Filmlerinde Amerika’yı yüceltmesi, koyu Amerikan hayranlığı ve beyaz adam bakış açısı ile tiksintimi kazanırken filmlerindeki zanaat, teknik işçilik ve aksiyon sahnelerindeki becerisiyle bana “halihazırda film çeken yönetmenler içinde bu adam gibisi yok valla!” dedirtir. Mesela, The Kingdom çatışma ve kovalamaca sahneleriyle dinamit etkisi bırakırken “zihniyet” olarak iğrenç bir filmdir. Beyaz adam bakış açısını ise iliklerimize kadar hissederiz bu filmde. Battleship aksiyon bilimkurgu harmanı muazzam aksiyon sekanslarıyla hayranlık uyandıran ve Michael Bay gibi sulu zırtlak bir mizaha yer vermeyen, fazla kafa şişirmeden seyircisini uğurlayan bir yapım.

Michael Bay sineması

Michael Bay’i iki farklı kişi olarak düşünebiliriz ya da kişilik bölünmesi yaşayan bir yönetmenin hazin dramı :) Şaka bir yana, gerçekten düşündüğümüzde iki Michael Bay arasında çok fark var. Birinci kişilik kariyerine Bad Boys gibi gayet şık kotarılmış kaliteli bir aksiyonla başlayan bir yönetmen. Aksiyon ve komedi ögelerini çok iyi dengeleyen bu yapım Tea Leoni gibi bir güzelliği tanımamıza vesile olmuştu. Sonrasında, olanlar oldu, yönetmen The Rock ile karşımıza çıktı ve Nicolas Cage, Sean Connery ve Ed Harris’li kadronun da etkisiyle (1 dakikalık saygı duruşu) ortaya sinema tarihinin en mükemmel aksiyon filmlerinden biri çıktı. Aksiyonu epik düzeye çıkartmıştı. Müzikleri tüyleri diken diken ediyordu. Sean Connery’nin her sahnede rol çalarak filmi daha da leziz hale getiriyordu. Militarist aksiyonlardan pek haz etmeyen eleştirmenler bile filme tek bir laf söyleyememişlerdi. Armageddon Michael Bay’in geçiş filmidir. Belli bir noktaya kadar güzel, eğlenceli ve sürükleyici bir meteor filmidir (elbette bir “Derin Darbe” etmez) Ardından gelen Pearl Harbor‘ı Peter Jackson’ın King Kong’una benzetirim biraz. Cüssesi kendisine ağır gelen bir filmdir. Fazla şaşaalı, fazla büyük, fazla uzun, fazla abartılı… Yine de bir eğlence sineması örneği olarak kendini izletir ve başarılıdır. Bad Boys II ise bazı açılardan ilk filmden daha renkli ve daha aksiyon yüklü olsa da bir şeyler eksiktir. Ayrıyeten, biraz yorucu bir filmdir. İlk filmdeki sadelik yerini bu sefer kaotikliğe ve hareketli kameraya bırakmıştır. Peşinden gelen The Island ise yeni Michael Bay sinemasının en iyi ayağını oluşturur. Derli toplu senaryosu, abartıya kaçmayan aksiyonu ve kayda değer oyuncularıyla son derece başarılı bir bilimkurgu aksiyon filmidir. Transformers filmleri ise yine ayrı bir inceleme konusu olduğundan detayına girmeyeceğim. Fakat, şunu söylemek gerekir ki hiçbir devam filmi ilk filmin yerini tutmadı ve Transformers filmleri zamanla izleyende baş ağrısını tetikleyen, gürültülü mü gürültülü, sulu mu sulu, geveze mi geveze bir seriyle dönüşüverdi.

 Steven Seagal’siz olur mu?

Onsuz aksiyon tuzsuz çorba gibidir. Evet, belki özlü söz kasmak uğruna biraz abarttım ama gerçekten onsuz bir aksiyon sineması düşünülemez. Bir dönem gençlerin idolü olan yıldızın apayrı bir duruşu ve karizması vardı. Ne yazık ki 2000′li yılların başından itibaren onun da yıldızı söndü ve üçüncü, hatta dördüncü sınıf video filmleriyle zaten dibi görmüş kariyerini batırmaya devam ediyor. Ah be Seagal abimiz! Biz seni böyle mi bilirdik? İlk filmi Nico: Above The Law fazla aksiyon içermese de birinci sınıf bir polisiyeydi. Bizde çıkan DVD’sinde finali sansürlenmiştir. Meraklısına bu da bir kenara not düşülsün. Hard to Kill de kült bir aksiyondur ve intikam (vigilante) temalı bir filmdir. Seagal kendisini komaya sokan çete üyelerine kök söktürmek için intikam yemini etmiş bir polisi oynar. Yalnız, bizde İntikam Yemini olarak çevrilen film bir sonraki filmidir: Out for Justice Aktörün en haşin ve şiddet yüklü filmi olan bu karanlık polisiyede Seagal’in bir bara düzenlediği baskın sekansı efsaneler arasına adını yazdırarak filmi kült mertebesine taşımıştır. Bir denizaltında geçen ve Tommy Lee Jones’un kötü adam olarak etrafa dehşet saldığı Under Siege fena olmayan bir aksiyonken, sonrasında çekilen çöp devam filmi Under Siege 2 ilk filmi “The Godfather” ayarında gösterir.

Jason Statham’ı böyle alalım.

Sanki her filminde benzer yüz ifadesiyle aynı karakteri oynayan Statham kah iyi, kah orta karar, kah kötü filmlerle filmografisini doldurmuştur. Transporter ile çıkış yapan ve acaba yeni Van Damme olacak mı? sorusunun sorulmasına sebep olan (o biraz zor) aktör kariyerinde hızla yükselişe geçmiştir. İlk Transporter filmi umut vaat eden, düzgün çekilmiş bir aksiyondu. Fakat, devam filmleri Transporter 2 ve Transporter 3 gittikçe düşük kaliteli tv filmine evrildiler. Özellikle bir sinema filminden ziyade uzun bir reklam filmini andıran filmden sonra insan aksiyona küsüyordu. Crank ve Crank 2: High Voltage gibi açıkça GTA oyunlarından esinlenen iki kaçık film çekti. Her aksiyon severin bünyesine uygun olmayan bu iki film kendi hayran kitlesini oluşturduğu gibi bir kesimden de aşırı nefret topladı. Aynı yönetmenlerin bir diğer filmi Gerard Butler’lı Gamer ise bekleneni vermeyen, kof ve tatsız bir aksiyon filmi olarak tarihte yerini aldı. Çılgın fikirlerin adamı Neveldine Taylor kardeşler bu sefer çuvallamışlardı. Revolver‘da sözde sofistike hallere büründü. Zaten film de sözde sofistike olmaya çalışan, fakat sıkıntıdan patlamanıza yol açan ne idüğü belirsiz bir filmdi. Not: Bu filmin beceremediğini becerip adını modern klasikler arasına yazdıran bir film için bakınız: Killing Them Softly. Death Race ile arabalı aksiyonlara giriş yaptı. The Killer Elite‘de Robert De Niro ve Clive Owen’ı da yanına alarak en iyi filmini çekti. Film birinci sınıf bir ajan gerilimiydi. Az biraz Ronin’i akla getiriyordu. Sağlam bir hikayesi vardı. İçi boş aksiyonlardan değildi. Safe‘te yenilikçi ve kamera ustası bir yönetmenle yoluna devam etti ve en iyi aksiyon filmini ortaya çıkardı. Homefront ve Wild Card‘ı maalesef henüz izleyemedim.

The Matrix filmlerine gelince, üçlemenin en iyisi olan ilk film başta olmak üzere bu filmleri  açmak, yorumlamak, felsefesi üzerine okumalar yapmak ve içerdiği zenginliklerle gerek sinema tarihine gerekse bizlere yaptığı katkıları saymak için apayrı bir dosya gerekeceğinden şimdilik bu dosyayı kapatıyoruz. Bazen bazı filmlere hiçbir şey söylememek o filmleri o filmler hakkında fazla şey söylemekten daha çok yüceltiyor. Çok mu karışık oldu?

Son Bölüm (The Final Chapter): John Wick ve The Raid Devam Filmlerindeki Sorun

İlk The Raid (Baskın) filmi tüm dünyayı şaşırtan (hiçkimse beklemiyordu), dört başı mamur ve dehşet bir aksiyon filmiydi. İzleyenin başını döndürüyordu. Ben de aynı tabiri kullanacağım ama çıtayı çok yükseklere çıkardı (evet, filmi en iyi özetleyen cümle belki de bu) Daha fazla söze gerek yok; aksiyon, aksiyon ve daha fazla aksiyon! İkinci film The Raid 2: Redemption‘a sıra geldiğinde film daha büyük bir coşkuyla karşılandı. Takipçileri ilk filmin de üzerine çıkıldığını söylediler. Kimilerine göre ilk filmden daha sağlam bir devam filmi izlemiştik. Evet, böyle düşünülmesi doğal, çünkü karşımızda olduğundan daha büyük görünmeye çalışan, tabiri caizse “kasan” bir film vardı çünkü. Filme öyle bir giriş yapıyorduk ki sanırsın Güney Kore’den çıkma suç türünde bir sanat sineması örneği izliyoruz (bakınız Oldboy, Memories of Murder vb.) Kırmızı arka fon önünde poz kesen “şık” gangsterleriyle adeta bir The Killer, bir Scarface olmaya soyunuyordu film. Sen aksiyonsun, aksiyon olarak kal. Şaka bir yana, hikayeyi zenginleştireyim, karakterleri derinleştireyim derken “hadi artık biraz aksiyon görelim” moduna sokuyordu bizi, çünkü filme gidenlerin ne için gittiği belliydi. Bu alengirli tavır filmin kendi ayağına sıkmasına neden oluyordu. Ayrıca, kimi has aksiyon/şiddet severlerin çok hoşuna gitmiş olabilir ama film bazı zamanlarda şiddet konusunda çok aşırıya kaçıyordu ve bu uçlarda seyreden şiddet sekansları filmi bir tür istismar sineması örneğine dönüştürüyordu (bakınız: şiddet pornosu) Halbuki ilk filmde tüm o kaosun ortasında bile bir duyarlılık, bir hayatta kalma mücadelesi, bir insaniyet vardır. İkinci film şiddet operası veya estetize şiddet sahnelerine başvurmak yerine sadist ve teşhirci bir hal alıyor ve açıkçası filmi izlerken bu beni çok rahatsız etti.

Evet, bıçak sırtı bir konuya geldik. Yukarıda bahsettiğim sorunun belki de aynısı burada da karşımıza çıkıyor. Direkt konuya giriyorum! İlk John Wick dört başı mamur, beklenenden daha iyi çıkan bir filmdi. Samimiydi. 1. Her şeye açıklama getirmiyordu, yani gizemliydi. 2. Ne ise oydu, bir şey gibi görünmeye çalışmıyordu. Film boyunca izleyiciyi ödüllendiren türlü sürprizler yapıyordu. Yakın zamanda izlediğimiz devam filmi John Wick 2 ise 1. Her şeye bir açıklama getirmeye çalışıyor. Kim kimdir, kimin ne bağlantısı var, öğreniyoruz. Haneye bir eksi. 2. Hikayeyi derinleştirme çabası içine giriyor, yeni karakterlerle evrenini zenginleştirmeye çalışıyor. Fakat, bunu yaptıkça film kan kaybediyor, kendi ağırlığı altında eziliyor. Bu kadar yan karakter ve entrika içinde biz de kayboluyoruz. Haneye bir eksi daha. 3. Bu sefer samimi değil, hesapçı. Aynalarla çevrili “janjanlı” finalinden elden geldiğince “güzelleştirilmeye” çalışılan sahnelerine kadar “pseudo-artistic” (sanatsal fakat sahte) bir hava esiyor filmde. Film şık görünme peşinde. İzlerken hepimizi ağlatan “Neo Morpheus” karşılaşması hariç bir sürprizi yok. Bir de nedense ikinci filmde daha çok aksiyon olduğu yanılgısı var. Şimdi ben de tek tek saymadım ama öyle değilse bile öyleymiş hissi uyandırıyor ki bu da eksi puan demektir. İkinci filmin daha hikaye ağırlıklı, daha karakter odaklı, daha oturaklı, fakat ilk filme göre bir o kadar da ağır kanlı olduğunu düşünüyorum. O beklenen kırılma noktası bir türlü gelmedi, gelemedi. Birçok kişi bana katılmayacak, biliyorum, fakat benim bu iki seri ile ilgili düşüncelerim böyle.

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler