Dün hayatını kaybeden Andrzej Zulawski anısına…

‘Trzecia czesc nocy’ {The Third Part of the Night – 1971}


Yönetmenin anormal “evreni’ne” şaşırtmayan bir giriş dersi.

Nagisa Oshima, bir kitapta şuna benzer bir şey yazmıştı. Mealen aktarıyorum:

  • “Serseri Aşıklar harika bir İLK FİLM. Ancak daha da önemlisi, yönetmen daha ilk filminden o denli tutkuyla/iştahla işine sarılmış ve filme o denli öznel damgasını vurmuş ki, bu adamın bütün hayatını yönetmenlik yapıp tüketeceğini hissedebiliyorsunuz. Aynı tutkuyu, istikrarlıca devam ettireceğini tahmin edebiliyorsunuz.”

İlk filmleri başyapıt olan yönetmenlere baktığımızda (İdam Sehpası ile Malle, 400 Darbe ile Truffaut, Yurttaş Kane ile Welles vb vb.), Oshima’yı haksız çıkartmadıklarını görürüz.

Gelgelelim Zulawski’nin ilk filmi bir başyapıt değil asla. Ancak filmdeki tutkulu/heyecanlı ve öznel anlatımı gördüğümüzde, yönetmen için “uzun soluklu bir basamağa sağ adımını atmış” diyorsunuz. Debut filmler, birer turnusol kağıdı olabiliyor çoğu zaman.

Trzecia czesc nocy‘e geldiğimizde…

Öncelikle “kabus gibi” diyerek başlamalı.

Polonya Sineması, travmatik Nazi geçmişiyle/deneyimiyle yüzleşme dendiğinde, kanımca Alman Sineması’nı da Çek-Macar-Yugoslav Sineması’nı da bir mil ardında bırakır sanki. Kimse savaş’ın etkilerini onlar kadar tutkulu işlemedi. Wanda Jakubowska’nın toplama kamplı ‘Ostatni etap‘ının (1948) açtığı kulvarda oylumlu bir külliyat doğmuştur.

Yine Nazilerde / toplama kamplarında ifadesini bulan travmatik yakın geçmişe gidiyoruz Trzecia czesc nocy‘de. Ancak Zulawski’yi tanıyanlar, bir Wajda kadar doğrudan meselenin “kendisinde” dolanmayacağını da tahmin eder. Savaş’ı/soykırım’ı, fiziksel yönlerinden ziyade çoğunlukla psikolojik-bilinçaltı düzlemden aktarır (Tadeusz Konwicki’nin de 60′larda yaptığı buydu). Ancak Konwicki’nin bayrağını daha da ileri taşır Zulawski.

Konu: Bir adam, eve döndüğünde karısının, çocuğunun ve annesinin Nazilerce öldürüldüğünü görüyor (vahşi bir sahneydi anımsadığımca). Sonrasında böyle puslu caddeler, Possession‘dan da aşina metruk binalar, çatı katları hatırlıyorum. Adam, değişik ve “mat” bir dünyaya adım atıyordu. Ölen karısına birebir benzeyen başka bir kadın (Doppelganger mevzusu da bol yer kaplıyor); yeraltı direniş örgütleri; direnişçilerin peşine düşen uzun pardesülü düzen bekçileri; ve nihayet insanların kanlarıyla bitlerin beslendiği salgın hastalık merkezi. Parazitler…
İzlerken yaşananlar gerçek mi hayal mi diye düşünürsünüz. Aradaki çizgi, bulanık ve kaygan hale gelmiştir. Muğlak da olsa bir cevap gelecek yalnız.

Zulawski, deli bir nehir. Sinemasının yatağı “kaos”tan beslenir. Dünya, savaşlarıyla adaletsizlikleriyle bir kıyamet/keşmekeş halidir. İnsanlar arasındaki ilişkiler de buna koşut dizginsiz, yıkıcı ve vahşidir. Aslında paranın iki yüzüdürler.
1 sene sonraki ‘Diabel’ (Şeytan) filminde de tekrarlayacağı Hıristiyanlık/kıyamet motiflerini öyküye yedirmesi boşuna değil o anlamda. Hem de iyiden iyiye yedirir. Kıyamet pasajları işitiriz film süresince… Film, 7. sanatın en sıra dışı Nazi eleştirilerinden biri olup çıkmıştır.

Gecenin Üçüncü Bölümü, Zulawski evreni’nin diğer uğrak noktaları olan yoğun çıplaklık ve bedensel şiddetten de (Possession’da çarpan etkisi’ne ulaşır artık) beslenir. Filmde bol kan, ölüm, vahşet vardır… Finale doğru korku sinemasına iyiden iyiye göz kırpıldığını hatırlıyorum. Diken üstü sahnelerdi.

Hareketli el kamerası çekimlerini, 360 derece panlamaları da sever yönetmen. Adamın, Nazi kasaplarından kaçma sahnesinde Polonyalının kamerası yine alabildiğine cevvaldi. Biçimsel tavır da çığrından çıkmış dünyayı destekleyici mahiyette işe koşulmuştur.

— — — — —
— — — — —

‘Diabel’ {Şeytan – 1972}

Polonyalı yönetmenin sayıklama halini andıran ve kaotik mi kaotik anlatımına elbette yabancı değiliz. Bu film, en uç örneklerindendir. Kategorize etmesi bile güç. Uzun seneler de yasaklı kalmıştır.

diabel 1972 ile ilgili görsel sonucu

1700′lerin sonunda, Prusya işgali altındaki Polonya’da geçer hikaye. Esaretten kurtarılan Jakub’un yolculuğu, gore-korkuya da göz kırpan sahnelerle, adeta histerikçe bir sürükleniş halidir. Ya da trajedi, lanetlenmişlik demeli. Sanki kötü yazgısı önceden tayin edilmişçesine, birçok cinayeti elinde olmadan gerçekleştirir.
En nihayetse yine mevzunun çatallandığı yere bağlanırız işte. Tüm bir yolculuk, çılgınlığa gark olmuş bir dünyadan maketlerdir esasen. Evet, 20. asrın “zavallı” Polonya’sı değil salt; tüm dünya. Bunu bir sahnede de çıtlatır yönetmen. Ölen baba için mezar kazılan kısımda, “babam, özgür bir dünyanın vatandaşı olarak hayal ediyordu kendini” repliği gelir. Karşı-cevapsa bunun sadece bir ütopya kalacağını bildirir: “Ama öyle değil. Bu dünya köleliğin dünyası”.

Diabel, zorlama bir okumayla kutsal metinler bağlamlı da alınabilir. Dünya bir kıyameti anımsatıyor iken; Jakub ise iğrençliklerle kuşatılmış o dünyada belli belirsizce kurtarıcı İsa gibi resmedilir sanki. Ama nereye kadar!

İnsanın vahşi tabiatına ve sebep olduğu yıkımlara bakmayı hep sevmişti. Toprağı bol olsun!…

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler