Doğayla İç İçe

Apocalypse Now {Kıyamet – 1979} / Francis Ford Coppola

Coppola’nın filmi, tam manasıyla doğanın kalbine yapılan bir yolculuk. Hem fiziksel hem de içsel… Coppola’nın dediği gibi bir Vietnam filmi değil, Vietnam’ın ta kendisi Apocalypse Now!

Deliverance {Kurtuluş – 1972} / John Boorman

Doğa karşısında insanın acizliğini gösteren unutulmaz filmlerden. Başta keyifli geçen kano macerası, daha sonra ekibin azgın dalgarla kapışmasına sebebiyet veriyor. Tabii bunun yanında başka baskılar da arkadaş gurbumuzun yakasını bırakmıyor.

Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring {İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar – 2003} / Kim Ki Duk

Fazla söze gerek var mı bilmiyorum, inanılmaz bir görselliği var filmin. 4 mevsimi de Kore’li yönetmen hakikaten yaşatıyor. Müthiş bir sinematografi!

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Doğayla İç İçe” bu yazı hakkında 22 yorum var

  • Rashomon diyor ki:

    ‘The Thin Red Line’ {İnce Kırmızı Hat – 1998} / Terrence Malick

    Bir savaş karşıtı filmde, doğa ancak bu kadar can alıcı kullanılabilirdi. Doğayı muhteşem bir şiirsellikte sunuyor, film bize. Doğa en az filmdeki oyuncular kadar etkileyici ve bize o kadar çok şey anlatıyor ki…

  • oscar1895 diyor ki:

    Picnic (1955) – Joshua Logan

    William Inge’nin aynı adlı oyunundan uyarlanan, William Holden ve güzeller güzeli Kim Novak’ın başrollerini paylaştığı (filmde Rosalind Russell bile var) bu etkileyici dram, doğanın güzelliklerini de gözler önüne seriyor.

  • oscar1895 diyor ki:

    Picnic at Hanging Rock (1975) – Peter Weir

    Yönetmenin ünlü filmlerinin gölgesinde kalmış, oldukça başarılı, estetik bir filmdir.

  • November76 diyor ki:

    Uzakdoğu sineması bu açıdan oldukça zengin; The Dolls, Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum, Ağustosta Rapsodi…

    Andrei Zvyagintsev’in “Dönüş” filmi ve Milcho Manchevski’nin ‘Before the Rain’ {Yağmurdan Önce } filminde bolca doğa manzarası görmüştük Makedonya’dan.

    Kieslowski’nin “Üç Renk” üçlemesindeki “Rouge-Kırmızı”sındaki yaşlı adamın evine giderken geçilen deniz kenarındaki yol ve oradaki gün batımı manzarası ile yine yaşlı adamın bahçesindeki manzaralara bayılmıştım, beni çok mutlu hissettirmişlerdi.

    Yine Dagur Kari’nin “Noi Albinoi” sinde tüm film boyunca görülen İzlanda’dan karla kaplı doğa manzaraları ve son sahnesindeki palmiyeler bulunan tropikal bir sahil de oldukça etkileyiciydi.

    ‘Los Amantes del Círculo Polar’ {Kutup Çizgisi Aşıkları} filmi özellikle Kuzey Kutup Dairesi’nde Güneş’in batmadan ufukta tekrar yükselişi de izlenmeye değer.

    James Ivory’nin The Howards End’ {Howardların Malikanesi} ve ‘The Room with a Wiev’ {Manzaralı Oda} filmlerinin de önemli bölümü İngiliz taşrasında geçiyordu.

    Sonra “Kızarmış Yeşil Domatesler” filmi de Amerika’da taşrada geçen ve güzel doğa manzaralarının olduğu bir filmdi. Amerika demişken, Malick’in ‘New World’ {Yeni Dünya} filmi, Mann’in ‘Son Mohikan’ı ve ‘Cool Hand Luke’….

    Bizim sinemamızdan şimdi aklıma geliverenler ise Metin Erksan’ın ‘Sevmek Zamanı’ ve Nuri Bilge Ceylan filmleri..

  • kadir503 diyor ki:

    The New World {Yeni Dünya – 2005} / Terrence Malick

    Yeni Dünya’nın keşfinde, efsanevi aşkın arkasını Malick; “İnce Kırmızı Hat”tan tam 7 yıl sonra yine muazzam bir görsellikle dolduruyor. Bunun dışında İngiltere’deki medeniyetin içindeki bölümlerde bile yönetmen yine doğayı kullanmasını bilmiş.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Night of the Hunter’ {Caniler Avcısı – 1955} / Charles Laughton

    İki kardeş peşlerindeki caniden kaçarken, bir kayığa biniyorlar ve doğanın içine doğru yol alıyorlar sanki. Kaplumbağalardan, baykuşa kadar birçok hayvana da göl üzerindeki bu kovalamaca da rastlıyoruz.

  • November76 diyor ki:

    ‘Butch Cassidy and Sundance Kid’ {Sonsuz Ölüm – 1969} / George Roy Hill

    İki soyguncunun maceralarını konu edinen film fon olarak kendine Amerika kırsalını hatta Güney Amerika kırsalını seçmiştir.

    Kovalamaca sahnelerinde ve bisikletli sahnede muhteşem doğa manzaraları görmek mümkün.

  • November76 diyor ki:

    ‘Deliverance’ {Kurtuluş – 1972} / John Boorman

    Kadir’in de daha önce yazdığı gibi, dört arkadaş kısa bir süre sonra baraj suları altında kalacak olan bir nehirde, kanoyla eğlence için yolculuğa çıkar. Ancak yolculuğun hiç ummadıkları bir şekil aldığı filmin tamamında mekan doğa.

    Film “Doğa mı daha vahşi, yoksa insanoğlu mu?” sorusunu akla getiriyor.

  • November76 diyor ki:

    ‘Badlands’ {Kanlı Topraklar – 1973} / Terrence Malick

    Doğa deyince Malick akla geliyor, filmlerinin bazı kareleri doğa belgesellerini aratmıyor. Bunlardan bir tanesi ve ilki olan Badlands’te genç aşıklar kaçıp ormana gidiyor ve bir müddet orada saklanıyorlar. Film buradan sonra doğayla içi içe bir şekilde akıyor.

  • milsin diyor ki:

    çok güzel örnekler yazılmış bir tanede benden olsun

    Kim Ki Duk tan Spring, Summer, Autumn, Winter… and Spring

    harika doğa manzaralarıyla bu katagoride yerini almalı…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Passion Fish’ {Tutku Balığı} / John Sayles – 1992

    Doğaya kendimi bırakmayı sevdiğim filmlerden biri Passion Fish. Mary McDonnell, bir kaza sonucu yürüme yetisini kaybedip tekerlekli sandalyeye mahkum olan opera sanatçısını canlandırıyor. Göl kenarındaki bir eve yerleşiyor. Yanında da kendisine yardım eden siyahi bir hanım var.
    Çepeçevre yeşillikler, göl, göldeki sandal gezintileri… Manzara göz okşuyordu!

    Doğa, bazen de başlı başına gerilim öğesidir. Joseph Losey’in 1970 yapımı ‘Figures in a Landscape’sinde olduğu gibi… Peşlerindeki helikopterden kaçan iki mahkum, kendilerini doğanın “labirentlerine” vurup hayatta kalma mücadelesi verirlerken, izleyiciler de ilginç manzaralara tanıklık edeceklerdi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘On Golden Pond’ {Altın Göl} / Mark Rydell – 1981

    Gözlerin bayram ettiği filmlerden biri de buydu. Nefis, insana huzur veren doğa görüntüleri vardı. Epeyce de sevdiğim bir filmdir.
    Katharine Hepburn – Henry Fonda – Jane Fonda üçlüsü ise cabası.

  • milsin diyor ki:

    bende çok büyük etkiler bırakmış harika bir film burada muhakkak yerini almalı …
    çok sevdiğim emile hirsch yine harikalar yaratmış sean penn’in yönetimiyle “In to the Wild”

  • November76 diyor ki:

    Claude Berri’nin ‘Jean de Florette’ {1986} ve devam filmi olan ‘Manon de Sources’ {Pınarların Manon’u – 1986} Fransız kırsalında geçen iki harika film.

  • paris-texas diyor ki:

    Jeremiah Johnson – Sydney Pollack / 1972

    Robert Redford’un hayat verdiği Johnson karakterinin, medeniyetten uzaklaşıp kendi dünyasını kurma çabaları.

    Jeremiah Johnson

  • Jef _ Costello diyor ki:

    Bu konuda bir numaralı film Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring (2003)dir herhalde..
    **
    Southern Comfort (Ölüm Bataklığı, 1981)

    Avcı – kurban ilişkisi tüm çıplaklığıyla yansıtılmıştır bu filme..Başkalarının mekanlarında otlanan ve buna rağmen kaşınan askerleri zorlu bir mücadele beklemektedir..
    Düşmana karşı savaş zordur, ama asıl mesele içerideki (iş savaş) savaş’tır..Doğa’yı sevdiren bir filmden çoktan, doğa – arazi şartlarını iyi bilmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir iş’tir bu..Filmdeki karakterlerin çoğu kafadan kontaktır:)
    Maalessef filmin TÜRKÇE altyazısı yok..

  • okaliptus80 diyor ki:

    Film yazmayacağım da…

    “Tabiat ana”yı sinemasında en bir kayıran ve cömertçe kullanan yönetmenlerden biri, hiç kuşkusuz Terrence Malick. Üstat, gittikçe modernleşen dünyanın ve çağdaş uygarlığın, en çok “doğa”yı tahrip ettiğini söyler. Tüm bir Malick sinemasının özetidir sanki bu. İnsanoğlu vahşidir, dizgininden çıkmıştır. Doğa’nın ona cömertçe verdiklerini, nankörce yok eder.

    Amerika’yı bilemem tabii. Gitmedim de ömrümde. Ancak Malick’in söyledikleri uzun zamandır ülkemizde yaşanıyor. 3. köprü, havaalanı, Toki evleri cart curt derken, salt “inşaat” ile ilerleyen bir ekonomiye evrildik. “Doğa”yı mahvettik. Daha doğrusu mahvettiler. Yaban domuzlarını, Boğaz’ın sularından topluyoruz artık.
    Yakında “iç içe” denebilecek bir doğa da kalmayabilir.

    Bunun bir benzeri de, restore ayağına yok edilen, kişiliksizleştirilen tarihi yapılar/meydanlar… Aslında yok edilen her yapı, hatıralarımızın yok edilişi. Geçmişimizin elimizden alınışı. Nihayet, kimliksizleştirme, tektipleştirme.

    Öyle araya düşülen bir not olsun.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Crin blanc: Le cheval sauvage’ {White Mane – 1953} / Albert Lamorisse

    Fransız yönetmen, bir kez daha çocukluğun masumiyetini ve yetişkinlerin nobran dünyasını karşı karşıya getirir.

    Beriki filmin kırmızı balon’u, yerini vahşi bir beyaz at’a bırakır.

    İkili, yarenliği birbirinde bulur ve peşindekilerden son sürat kaçarlarken,

    İzleyiciler, filmin siyah beyaz sinematografına ve göz alıcı doğaya hayranlıkla bakarlar.

  • Kadircan KENDİNİBİLİR diyor ki:

    ‘The Revenant’ {Diriliş – 2015} / Alejandro González Iñárritu

    Geçtiğimiz hafta Akademi ödüllerinden yönetmeninin, görüntü yönetmeninin ve Leonardo DiCaprio’nun ödül kazandığı ‘The Revenant’ ile geri dönüş yapayım başlığa.

    19. Yüzyıl Amerikasında geçen film; geçtiği coğrafyanın sunduğu zorluklar karşısında insan oğlunu hayatta kalma savaşını intikam duygusuna öykünerek sunuyordu. Bu anlatımda mevcut coğrafyayı doğal ışık kullanımıyla büyüleyici bir görsellikle aktaran usta sinematograf Emmanuel Lubezki’yi de ayrıca anmak gerek!

    Tamamı doğada geçen ve doğaya bu kadar yakından bakabildiğimiz ender filmlerden biri…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Omohide poro poro’ {Only Yesterday – 1991} / Isao Takahata

    Doğayla iç içe’liğin hakkını fazlasıyla veren, ruha dokunan (nostalji, hüzün) bir anime. Takahata, sert ‘Ateşböceklerinin Mezarı’ndan sonra hazmı kolay bir işle gelmişse de sonuç buydu.

    27 yaşına gelmiş, yalnız bir kadın var. Hayat muhasebesi, çanlarını duyurmaya başlamış. İş, şehrin keşmekeşi, toplumun dayattığı ödevler derken; bunların hepsini bir süreliğine ardında bırakır. Köy’e, 15 günlük tatile gider.
    Ancak bu doğayla iç içe kaçamak, filmin 2. yarısındadır. İlk yarı, bizi kadının 10 yaşındaki günlerine götürür (gerçi 2. yarıda da var bu geriye dönüşler).

    “Ailem nesillerdir Tokyo’da. O yüzden kırda akrabaları olanları çok kıskanıyorum.”

    Bu sözcükler, daha o zamanlar dudaklarından dökülüyor.
    Okul ve ev arasında mekik dokunan bu naif anılar yumağı (sınıf arkadaşlıkları, platonik aşk beslenen yan sınıftan Ece/Ahmet, başbelası matematik problemleri, ailece bastırılan istekler, küçük çatışmalar) insanı gerçekten duygulandırıyor. Çocukluğuna götürüyor. Hele bir de bazı şeyler yaşananamışsa, duygular katmerlenebilir. Anlatılanlar, senin benim hepimizin öyküsü çünkü. Sinema en çok da bu sebepten güzel değil mi zaten!

    2. kısım ise muhteşem tabiat manzaralarıyla bezelidir. Bu noktada Only Yesterday, aslında çoğu Japon animesi gibi, doğa ve insanı da bütünleştirir.

    Film, doğa’yı ve natürel yaşamı kutsarken, alt metinleriyle de dikkat çeker. Mesela şöyle denir bir sahnede:
    “Tokyo, bina ve taşıt dolu, tıkış tıkış. İnsanlar o şekilde yaşamamalı.” (Doğru ama kaçış da zor artık. ‘Guguk Kuşu’ndaki Jack Nicholson’un sonu malumumuz.)
    Filmin, bir parça şehirli ve yeni kuşakları öteleyici tavrı var (hatta Ozu gibi direkt kuşakların yabancılaşmasına pas atılır). Öteleme derken, sadece bir durum tespiti nihayet. Öyle bando mızıka bir söylem, aşağılama yok.

    Yine azgın piyasa mantığının, Japonya’da organik tarıma verdiği zararlardan bahsedilir. Ama bununla da kalmayan film, çerçeveyi emek yabancılaşmasına dek uzatır. Tarlalarda toplanan çiçeklerden ruj yapıldığını öğrendiğimiz bölüm mesela. O ruju yapan ellerin, reyonlardaki rujları satın alacak parası yok. Ürettiğine yabancılaşmış.

    Biraz dağıldı ama başyapıt işte neylersin.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Ni liv’ {Dokuz Canlı – 1957} / Arne Skouen

    İskandinav Sineması’ndan hangi birini seçeceksin ki. Ezel ebed iç içe.

    “Haşin doğada hayatta kalma” bağlamlı daraltırsak, Nazilere karşı direniş sembolü Jan Baalsrud ilk akla gelenlerden olur. Tek cepheli bir mücadele değildi bu, belki Nazilerden de çetin bir düşman vardı: Tabiat. Karla kaplı o Norveç dağları ve soğuk (öyle ki adam bir kulübeye kendini atabildiğinde biz de nefesleniyorduk), kaçış ve yaşam savaşını daha da güçleştirecekti. Arne Skouen’in perdeye damgasını vurduğu filmdi bu, bir şekilde izlenmesi gerekir.

    — — —

    ‘Men in War’ (1957) Anthony Mann

    Aynı sene doğa’yla bir cenk de “az laf çok iş” ustası bir yönetmenden geliyordu. Baştan sona ormanın bayırın vadinin içindeydik. Düşman bölgesinde kısılmış kalmış o conilerle birlikte biz de meçhule devriye atıyorduk. Tek düşman “musibet” Koreliler ya da iç çekişmeler değildi. Doğa da elinden geleni ardına koymayacaktı. Mayınıyla, kör noktalarında sakladığı Koreli avcılarıyla vs… Sürükleyici bir seyirlik.

    Hemşerim ta Kore’lerde işiniz neydi diyeceğim de. Bering Boğazı var canım, o kadar da uzak sayılmaz. Mazur görüyoruz!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Yuki fujin ezu’ {Portrait of Madame Yuki – 1950} / Kenji Mizoguchi

    Japon yönetmenin neredeyse her filmi buraya yakışır. ‘Madame Yuki’nin Portresi’ni seçtim. Tepedeki evden yeşili ve denizi kesen kamera, nefis manzaralar kaydeder. Derin odak’ın öncüsü ve ustası, karenin her noktasını da açık seçik önümüze koymaz mı. Tam kartpostallık. İçinde kaybolmalık.
    Hele çay bahçesindeki kısım. Konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil!

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler