‘Dersimiz’ Sinema

Burada uzun uzadıya bir ders konusunu anlatıp, sizleri sıkmak değil amacımız. Amacımız sizlerin de gördüğünüz duyduğunuz bazı dersleri ve bu dersleri farklı yerlerinden ele alarak anlatan filmleri yazmak… Katkılarınızla iyi dersler işleyeceğimizi düşünüyorum.

Ders; Anayasa

Şili Anayasasının Yasama ve Yürütme arasındaki uyuşmazlığı çözememesinden kaynaklanan durum, siyasi sistemin işleyişini sarsmıştır. Hızla artan gerilimler sonucunda sivil yönetim sona erdirilmiştir(11 Eylül 1973).

Bu duruma gelinen noktaya baktığımızda ise 1969 seçimlerinde Sol Bloğun adayı Salvador Allende oyların % 36,3′ünü, Jorge Allessandri oyların % 34,9′unu almıştır. Şili Anayasasının ilgili maddesine göre, adaylardan birinin mutlak çoğunluğu sağlayamaması durumunda, en çok oy alan iki aday arasında seçim yapma yetkisi Kongre’nindir.

Yeni Başkan(Salvador Allende) en çok oyu almasına, Hristiyan Demokratların desteğini de almasına rağmen, parlemento çoğunluğuna sahip değildir. Keza Mart 1973 seçimlerinde Sol Blok oylarını artırmıştır, yine de bu çoğunluğa sahip olamamıştır(Allende Sendromu).

Tüm bu gelişmeler sonucunda 22 Ağustos 1973 yılında Meclis, Yönetimin Anayasayı ciddi biçimde tehlikeye soktuğunu ve düzeni kurmanın da orduya ait olduğunu ifade eden bir önerge oylamıştı. Kurumlar arasındaki bu uyuşmazlık sonucunda sivil yönetim sona ermiştir…

Not: Konu ile ilgili olarak, uygulanmakta olan seçim sistemine(d’Hondt sistemi) de bakmakta fayda var.
(Kaynak; Anayasa Hukuku Ders Notları)

Bir Film;

‘Machuca’ (Andrés Wood) / 2004

Filmde öncelikle, gecekondularda yaşayan Pedro Machuca isimli bir çocuğun ve bir grup arkadaşının özel bir Katolik okuluna gelmesi ve sonrasındaki gelişmeler anlatılır. -Çok daha varsıl bir yaşam süren- Gonzalo Infante adlı çocukla, Pedro Machuca’nın sıcak dostluğunun hikayesidir, bu aynı zamanda.

machuca

Filmde demokratik bir ortamdan; Askeri Yönetime giden süreç, bir çocuğun gözünden aktarılmakta… Allende sonrası nispeten rahata kavuşan yoksul kesimin, artık varsıl kesim için ayrılmış alanlara dahil olması. İşte bu dahil olma sürecinde yaşanan sancılar… Farklı düşüncelerin birarada yaşamasını zorlayan, siyasi, ekonomik ayrılıklar(okullarında gecekondulardan gelen devrimci çocukları istemeyen, varsıl aileler; varsıl kesimin her şeyi sahiplenmesini kabullenemeyen, yoksul aileler). Gencecik beyinlerini, bu durumuların yarattığı sıkıntıyla dolduran çocuklar…

Dostluklarla, ilk aşklarla, oyunlarla, yaramazlıklarla dolu bir yaşamın tüm saflığıyla anlatıldığı bir film. Çocukların birbirlerinin yaşamından habersiz olma durumları, filmde birbirlerinin yaşamına dahil olma yoluyla(sınırlı da olsa) verilmekte…

Dönemin birtakım halk hareketleri barışçı, demokratik bir şekilde sürüyor görünmekte; kitlelerin birbirlerine tahammülsüzlükleri yer yer açığa çıkmaktadır… Varsıl kesim ile yoksul kesim arasındaki derin ayrılıklar net bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Yoksul kesim geçim derdindeyken, varsıl kesim gününü gün etmekte. Hayattan aldığı zevkten tatmin olamayan -bu zevki maksimize etmeye çalışan- anlayış farklı görünümlerle gözler önüne serilmektedir. Sinema dünyasında sıkça işlenen, Burjuva Ahlâkı kavramına bu filmde de(az da olsa) yer verilmektedir.

Film bir geçiş dönemini, iki çocuğun dostlukları ekseninde başarılı bir şekilde vermektedir… Çocukların yeni durumlara girmesine, birtakım şeyleri yaşamasına, dünyalarının değişmesine ve bunun dışında da bazı şeylere(az çok) değinen sıcacık bir film. Çocukların yaşadıkları düş kırıklıklarını da başarı ile veren güzel bir film..

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“‘Dersimiz’ Sinema” bu yazı hakkında 5 yorum var

  • Akif YILMAZ diyor ki:

    İki Ders, Bir Film;

    Ders: Coğrafya

    Patagonya: Güney Amerika kıtasında Şili ve Arjantin’in güney kısımlarına verilen ad. Şili ve Arjantin’in güneyindeki bölgedir. Arjantin’deki Rio Colorado ile Şili’deki Bio Bio nehirlerinin güneyi ile Magellan Boğazının kuzeyi arasında kalır. Magellan Boğazının güneyindeki Ateş Toprakları da Patagonya’ya dahil edilebilir…

    Ilıman kuşakta yer alan Arjantin’de özellikle Patagonyanın güneyi çok soğuktur; iç kesimlerde karasal iklim görülür. Patagonya’da bitki örtüsü, uçsuz bucaksız steplerden oluşur. Nüfus yoğunluğu son derece az olan bir bölgedir; km²′ye yaklaşık 2 kişi düşmektedir… Önemli geçim kaynakları: Güneyinde Turizm faaliyetleri, İç bölgelerde ise küçükbaş hayvancılık(koyun yetiştiriciliği) faaliyetleri yapılır…

    Ünlü kaşif Macellan bölgeye ilk geldiğinde çok uzun boylu ve giydikleri makosen biçimli büyük deri ayakkabılarından ötürü ayakları daha da kocaman görünen yerlileri görünce İspanyolca pata (ayak) kelimesinden yola çıkarak bölgeye Patagoni adını vermiş. Kimilerine göreyse Patagonya adı bir yerli sözcüğünden türemiş…
    (Kaynak; Büyük Coğrafya Atlası)

    Ders: Çalışma Ekonomisi ve Sosyal Politikalar

    İşsizlik Nedir?

    İşsiz: Çalışma karar ve gücünde olup, cari ve geçerli ücret üzerinden ve kanun yahut örf ve adetle belirlenmiş çalışma saatleri içinde bir iş aradığı halde bulamayan kimse işsizdir.

    - İşsizlik türleri -

    + İradi (İstemli) işsizlik: Liberal ekonomilere özgü olan bu işsizlik türü geçerli ücret ve koşullarda çalışmak istemeyenlerin neden olduğu işsizliktir.
    + Gayri – İradi (İstemsiz) işsizlik: Çalışabilir işgücünün geçerli ücret ve çalışma koşulları altında çalışmak istediği halde geçici veya sürekli olarak çalışabilecekleri işyeri bulamamaları durumudur.
    + Geçici (Friksiyonel) işsizlik: Bu işsizlik türü kısmen istemli, kısmen de istemsizdir. İş ve yer değiştirmeler gibi geçici nedenlere dayanır ve ekonominin tümünü etkilemez.
    + Mevsimlik işsizlik: Ekonomik etkinlikler mevsimlik dalgalanmalar gösterebilir. Çalışma olanaklarının arttığı mevsimlerde istihdam düzeyi yükselir, azaldığı mevsimlerde istihdam düzeyi düşer.
    + Konjonktürel işsizlik: Piyasa ekonomilerinde ekonomik etkinlikler zaman içinde dalgalanır. Bu dalgalanmanın sonucu duraklama ve bunalım dönemlerinde ortaya çıkan işsizliğe konjonktürel işsizlik denir.
    + Teknolojik işsizlik: Yeni tekniklerin, makinelerin kullanılması ve böylece insan gücünün yerini makinelerin almasıdır.
    + Yapısal (Strüktürel) işsizlik: Bu işsizlik ekonominin yapısal özelliklerinden ve talep yapısındaki değişmelerden ileri gelen bir işsizlik türüdür. Ekonomi-içi (endojen) veya ekonomi-dışı (exojen) nedenlerden ortaya çıkabilir. Emeğin makine ile ikamesinin veya talepteki kaymanın neden olduğu işsizlik ekonomi içi nedenlerden ileri gelir.
    + Gizli işsizlik: Herhangi bir ekonomik etkinlik alanından bir bölüm emek öğesinin çekilmesiyle toplam üretim miktarında hiçbir değişme olmuyorsa burada gizli işsizlik var demektir…
    (Kaynak; Çalışma Ekonomisi ve Sosyal Politikalar dersi, ders notları.)

    Bir Film, ya da Yine Bir Arjantin Hikayesi

    ‘El Perro’ {Bombon Köpek} / Carlos Sorin – 2004

    Film kısaca, işsiz makine ustası Coco’nun farklı bir yaşam arayışını anlatır. İşsizlikten dolayı, farklı iş kollarında şansını deneyen; fakat bu işlerde de kalıcı olamayan bir adam… Yaptığı bir iyilik sonrası, kendisine verilen bir köpek onun umudu olur. Sadece onun mu? Tabii ki şişman arkadaşını da unutmamak gerekir.

    Filmde kilometrelerce gidilmesine rağmen, yolda ancak 2-3 kişiye rastlanabilen Patogonyanın uçsuz bucaksız düzlüklerini görmek mümkün… Bu düzlüklerde yaşamını kazanmanın zorluğunu, bunun yanında insanların sosyal yaşamları (örneğin, eğlence anlayışları) ndan kesitler görmek mümkün filmde… İnsanların Buenos Aires özlemi de dikkat çekiciydi filmde.

    Her koşulda gülümseyen suratıyla Coco; tamam hayat acımasız, ama her koşulda bu acımasızlığa direnmek gerekir mesajı vermekteydi sanki ya da bana öyle geldi. Gerçekten gülen yüzü ve rahat tavırlarıyla içten bir karakter oluşturulmuş. Ayrıca profesyonel olmayan oyuncu kadrosuna rağmen, sırıtmayan oyunculuklar görmekyetiz filmde (istisnaları olabilir).

    Bazı şeyleri yapmak için, birilerinin bunu bizden istemesine gerek yok. Özgürleştiğimiz zaman zaten bunları biz yaparız. Filmde köpek yardımıyla bu bir güzel gösterilir. Köpekten para kazanmak için zorla çiftleşmesi isteniyor, köpek bunu yapmıyor. Köpek ne zaman özgürlüğünü kazanıyor, işte o zaman içgüdüsel olarak bunu yapıyor.

    Filmde ucuz ithal mallarının, ülkelerin ekonomisini nasıl etkilediği de bir güzel gösteriliyor. Brezilya’dan gelen ucuz bıçaklar, Coco’nun el yapımı bıçaklarının satılmamasına neden oluyor.

    Filmin anlatımındaki samimiyet, yine karakterlerin samimi tavırları filmin gerçekçiliğini artırmış kanaatimce. Sanki o coğrafyada dolaşsam, o insanlarla karşılaşacağım gibi bir his yarattı bende.

    Arada çok uzak mesafeler olsa da Arjantin’in ekonomik anlamda Türkiye’yle benzerlikler taşıdığını görmekteyiz (her ne kadar ekonomik krizler onlarda sosyal patlamalara yol açsa da bizim ülkemizde böyle sosyal patlamalara rastlayamıyoruz, neden acaba:). Yine filmde kültürel anlamda bizden izler görmekteyiz; Türk Kahvesi.

    Minimal tarzı, basit (dolaylamadan) ve gerçekçi anlatımı, sıcak ve samimi üslubu ile son derece iyi bir film. Yönetmenin ‘Historias mínimas’ {Arjantin Hikayeleri} filminden, nispeten farklı bir anlatım tutturduğu film, ya da bana öyle geldi…

    Yalnızca SANA.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “15 Nisan 1920 günü, bugün artık Boston’un bir mahallesi haline gelmiş bulunan güneyindeki Braintree adlı kasabada bulunan bir fabrikanın muhasebecileri öldürülür ve işçilere dağıtılmak üzere hazırlanmış yaklaşık 16 bin dolar civarında para, görgü tanıklarına göre 5 İtalyan görünümlü adam tarafından gasp edilir. Bu olaydan 20 gün sonra, 5 Mayıs 1920 günü polis Boston’in güneyinde durdurduğu bir yolcu arabasından indirdiği ve üzerlerinden silah ve anarşist bildiriler çıkan iki göçmeni soygunla ilgili oldukları gerekçesiyle tutuklar. Nicola Sacco adındaki ayakkabıcı ile Bartolomeo Vanzetti adlı balıkçı bu iki İtalyan kökenli göçmen, işçi grevlerinde ve politik yürüyüşlerde her zaman ön saflarda bulunan iki anarşisttir.”

    xXx

    ‘Sacco e Vanzetti’ (1971) / Giuliano Montaldo

    Önce şunu belirteyim; mezkur iki şahsa ithafen söylediği şiirleri/şarkıları bulunan Joan Baez’in o billur sesini filmde duymak ayrı bir güzeldi.

    “Nicola Sacco” ve “Bartolomeo Vanzetti”, 1900′lerin başında Amerika’ya iltica etmiş iki İtalyan göçmeni. İkisi de aktif birer anarko/sendikalist… Ve anarşist!
    Nasıl ve neye istinaden göz altına alındıklarını, bir alıntı olan ilk paragrafımda katarıldığı için geçiyorum. Rosenberglerden önce Sacco ve Vanzetti var idi. Ve dönemleri de en az Rosenberg çiftinin gadre uğratıldıkları Mccarthy Amerikası kadar püriten/bağnaz… Bunu filmin çeşitli bölümlerinde de bol bol görüyoruz. Sendikalar ve göçmenler için çıbanın başı gibi ifadeler kullanılıyor. Artan sosyalizm tehdidinden bahsediliyor; algılar bu yöne doğru bileniyor. Göçmenler, anlaşıldığı kadarıyla o yıllarda da pek sevilmiyor Amerika’da. “İtalyan, Leh, Şilili vs… uyruklu göçmenlerin ülkemizde kök saldığını görmek çok üzücü!” ifadesi kullanılıyor bir yetkilinin ağzından. Göçmenlerin ülkedeki huzur ve birlik ortamını tehdit ettiği dillendiriliyor yüksek perdeden. Ku-Klux-Klan akıllara geliyor!

    Soygun ve cinayet, filmin çoğunluğunu teşkil eden mahkeme sahnelerinde görüleceği üzere sadece birer kılıf. Bu konuda heyetin önüne çıkarılmış bulunan tanıklar ise sahte ve yalancı… Sacco ve Vanzetti yoldaşlar, anarşist oldukları için, komünist oldukları için yargılanıyorlar esasında. Bunun herkes farkında. Nitekim dava bir süre sonra “siyasi” mecraya doğru kayıyor. (yani aslına rücu ediyor.) “Amerika’yı seviyor musun?”, “Neden bu ülkede askerlik yapmamak için Meksika’ya kaçtın?” gibi abuk ve şovenist sorular yönelten sistemin peykindeki savcıdan tutun; “Müvekkillerimin bugün burada idam ile cezalandırılmalarının tek sebebi anarşist oluşlarıdır!” diyen savunma avukatına dek… Kartlar açık oynanıyor.

    Gerek ülke içerisindeki eyaletler dahilinde gerekse uluslar arası ölçekte hayat bulan yoğun bir protesto ve destek dalgasına rağmen geri adım atmıyor sistem. (Üstelik filmin son sahnelerinde Sacco ve Vanzetti’nin suçlu olmadıklarına dair sağlam kanıtlar bulunmasına rağmen.) Dedim ya az önce; amaç bağcıyı dövmek! Onlar artık birer “sembol” olmuşlardır!

    “Oyun oynarken duyduğun mutluluğu sakın sadece kendine saklamayasın!” (Sacco’dan… Oğluna…)

    “Siz kapitalistler; sadece parası olanı insan yerine koyarsınız. Bizler ancak savaş zamanlarında asker kontenjanından akıllarınıza geliriz.” (Vanzetti.)

    xXx

    Allen Ginsberg, ünlü ‘Amerika’ şiirinde “Amerika! Sacco ve Vanzetti ölmemeli!” diye haykırmıştı.
    Bakalım Nazım Hikmet neler söylemiş bu ikilinin ardından;

    “…
    burjuvazi,
    katletti içimizden ikisini.
    bu iki ölü ölmeyen ölümsüzdür!
    burjuvazi,
    kavgaya davet etti bizi
    davetleri kabulümüzdür!
    biz nasıl bilirsek hep bir ağızdan gülmesini,
    biliriz öylece yaşamasını ölmesini.
    hepimiz birimiz için
    birimiz hepimiz için!”

  • Rashomon diyor ki:

    Ders: Hukuk

    Sivil İtaatsizlik;

    Doktirinde en fazla kabul gören (Rawls’ ın tanımı) tanım; Yasaların ya da hükümet politikalarının değiştirilmesini amaçlayan ve kamuya açık şekilde gerçekleştirilen şiddetsiz, vicdani ve aynı zamanda siyasi nitelikli, yasaya aykırı bir eylemdir.

    Sivil İtaatsizliğin Unsurları;

    1 – Yasaya aykırılık

    2 – Şiddetsizlik

    3 – Kamuya açık olması

    4 – Kamu vicdanına yönelik ortak bir çağrı

    5 – Çiğnenen hukuk normunun yaptırımına katlanma zorunluluğu

    6 – Sistemin tümüne değil, haksız bulunan kısmına karşı olması

    (Daha detaylı bilgiler için Genel Hukuk Teorisi kitaplarına başvurabilirsiniz)

    ………………….

    Bir Film;

    ‘Gandhi’ {1982} / Richard Attenborough

    ‘Satyagrahi’ felsefesiyle ardından milyonlarca insanı sürükleyen karizmatik bir lider. Pasif direnişiyle Büyük Britanya imparatorluğunu dize getiren büyük bir lider.

    Attenborough filminde, bu büyük lideri son derece görkemli bir şekilde anlatmıştır. Onun felsefesini, insanları peşinden sürükleyen karizmasını harika bir şekilde göstermiştir.

    Sivil itaatsizliğin aslında son derece etkili bir eylem olduğunu da çok güzel bir şekilde anlatmakta ve bize göstermekte.

    Film tarafsız duruşuyla da dikkat çekmekte. Her ne kadar bir İngiliz yönetmen çekmişse de son derece tarafsız bir bakış açısı söz konusu; ya da bana öyle geldi.

    Sir Ben Kingsley’ in oyunculuğu gerçekten olağanüstü.

    Film 8 dalda oscar kazanmış.

  • milsin diyor ki:

    Dersimiz: Din

    konu: Bağnazlık

    aslında bu kavram sorgulamaktan kaçınma akıl süzgecini kullanmada eksiklik geleneksel yaklaşımda tutarlılık ve biat kültürünün bir ögesi olması bakımından epey önemli bir konudur… bu şeytani kavram aslında allahın aklını kullan emrininde tersten okunuş şeklidir… allah ile aldatmada en önemli kavram olmakla birlikte bilim ve ilime karşı kullanılan en önemli kalelerden biridir aynı zamanda…islamın doğuşundan günümüze kadar geçen süre zarfında ki bu yaklaşık 1400 yıldır etkisinden bir şey yitirmemesi bakımından da incelenmesi gereken üzürinde durulması gereken kafa yorumlası gereken bir kavramdır da aynı zamanda… ne mutlu bu kavramı bize unutturmayanlara temcit pilavı gibi devamlı önümüze koyanlara…

    gelelim filmimize…

    Al-massir ( Destiny )

    On ikinci yüzyıl Müslüman Endülüsü’nde, Hıristiyan Avrupası’nda Averroes olarak bilinen büyük felsefeci İbn-i Rüşd, çeşitli dinlerden pek çok gence klasik Yunan felsefesi okumaları için ilham vermektedir. Öte yandan başkaları bu tür entelektüel araştırmaları dinsel geleneğe bir saldırı olduğu gerekçesiyle lanetlemektedir. ibni rüşt e karşı halifeyi de kendi tarafına çekmek isteyen yobaz grup baskılarını arttırmakta rüştün fikirlerini ve düşüncelerini yok etmeye çalışmaktadırlar…

    Büyük bir cesaret örneği olan muhteşem filmi Kader ile Cannes’da altın palmiyeye aday olan yönetmen Youssef Chahine, günümüze dair ciddi göndermeleri olan içten, coşkulu bir tarihi öykü anlatıyor.

    Film engizisyon tarafından katolik kilisesini eleştiren bir yazarın kitabını çeviren bir çevirmenin yakılmasıyla başlıyor ve filmin adı beyazperde de görünüyor “”Kader”"… Gerçekten bu kadar güzel bir arap filmi izleyeceğimi tahmin etmemiştim. müzikleriyle, danslarıyla mistik havasıyla tarihi dokusuyla eğlencesiyle tam bir şölene dönüştü film… ibni rüşdün 9 yy. önce bile günümüz insanlarından ne kadar ilerde bir düşünsel yapıya sahip olduğunu film boyunca izliyorsunuz… şu cümleyle filmi size özetleyeyim;

    “Kuranın emirlerini yorumluyorum… o sırada ibni rüşd devreye girer; ne ile, kendini ne kadar geliştirdin matematik, felsefe, astroloji biliyormusun… ne kadar eğittin kendini, kuranın her bir ayetini yorumlamak için derin bir birikimin olması lazım yoksa bu yobazlardan farkın olmaz… kuran senin bu kadar basit yorumlayacağın kadar az derinliği olan bir kitap değil… “

  • okaliptus80 diyor ki:

    Dersimiz: 1960′lar Küba’sında toplumsal manzara ve aydınların durumu.

    - ‘Memorias del subdesarrollo’ {Memories of Underdevelopment – Azgelişmişliğin Anıları} / 1968

    Yönetmen: Tomás Gutiérrez Alea

    Küba Sineması’nın bu tereddütsüz başyapıtı, 1961 senesinin Havana’sında geçiyor. Memories of Underdevelopment, devrimin hemen sonrasının fotoğrafını çekmeye soyunan bir film. Bu noktada, dönemin kamplaşmalarından kendini soyutlamayı başarıyor. Elbette parmak bastığı pek çok ciddi mesele var ama dediğim üzre tarafgir bir tutum takınmıyor. Bunu yapmadığı gibi, sanat boyutunu da ikinci plana atmıyor. İzleyenler, her anlamda çok güçlü bir filmle karşı karşıya kaldıklarını hatırlayacaktır.

    Batista diktatörlüğünün yerini alan sosyalist cumhuriyetteki “toplumsal değişimi” vermeye çalışan film, tüm bu değişimi Sergio isimli küçük burjuva bir entelektüelin penceresinden gözler önüne seriyor. Kabızlık çeken bir yazar olan Sergio, devrim sonrası Küba’da kalmayı yeğleyip (eşi Laura, ilk sahnede ükeyi terk edip özgürlükler diyarına uçuyordu.) mevcut manzarayı yerinde solumaya başlıyor. Ferah apartman katındaki teleskopundan şehri izlediğinde “Değişen bir şey yok!” dese de, bir süre sonra genç cumhuriyetteki “yeni düzenin” farkına varıyor. Memories of Underdevelopment, Castro Küba’sı ile birlikte o eski “ayrıcalıklı” yaşamlarını kaybeden kültürlü / burjuva kesimin içine düştükleri anaforu ana izlek edinen bir yapım olarak dikkat çekiyor. Bu yeni düzen, ana kahramanımızda cisim kazanan entelektüel kesimde kimi açmazlar uyandırıyor.
    “Picasso’nun komünist bir milyoner olarak Paris’te ne yaptığını” merak eden Sergio’nun içsel monologlarıyla takip ettiğimiz (bu monolog anlatım, sıkça kullanılan sokaklarla da beraber, filmi Yeni Dalga’ya yaklaştırmakta.) bir seyir, Küba’nın “az gelişmişliği”ne yapılan atıflarla yüklüdür.

    Bir Sahne: Kadınlara karşı pek alakalı yazarımızın, o “eski günlerden” arta kalan hatıralarına film içinde ara ara dönüyor; Hanna isimli sarışın kadınla yaşadığı gönül macerasına şahit oluyoruz. Sergio, tiyatro oyunculuğuna hevesli 16 yaşındaki Elena’yı rutinleşmiş başıboş sokak gezilerinden birinde tavlar. Hakkında “İspanya’da partizan, Afrika’da kolonyalist oluveren…” tabirini kullandığı -ve bir dönem Havana’da da yaşadığını bildiğimiz- Ernest Hemingway’in eserlerini sergileyen sanat galerisinde geçen sahnede, Elena’yı “zevksiz/kültürsüz” addederek hakir gördüğünde, ellerinden o eski ayrıcalıkları alınmış bir sınıfın Küba’ya duyduğu öfkeyi dışa vuruyordu. Onun nazarında, kızın ve ülkenin “az gelişmişlikleri” birbirine koşuttur.

    “Amerika kıtasında ilk sosyalist devrim!” (Paolo.)

    Azgelişmişliğin Anıları, “artık” kendisini hiçbir topluluğa ait hissetmeyen; kör bir boşlukta debelenen; amaçsız ve anlamsız bir hayat sürdüğünü düşünen münzevi bir entelektüelin hikayesidir. Hem kendine hem de topluma “yabancılaşmıştır” Sergio. Yanısıra, arkadaşı Paolo ile girdiği bir tartışmada, aydın kesimin Batista diktatörlüğü karşısında takındığı tavrı üzerinden gerçekleştirilen bir vicdan muhasebesi görürüz.
    Paolo’yu da tıpkı eşi gibi havalimanından Abd’ye uğurladığında, sistemle arasındaki ikircikli münasebetin de farkına varmıştır.

    Efsane savaşçıları, zamane yeni yetmelerinin pop-kültür ikonası haline getirilen; purosu, palmiye kumsalları, sayfiye yerleri vb. ile burjuva köşe yazarlarının -yahut kimi gurmelerin- köşelerine en egzotik halleriyle misafir olan; hınzırca yapılan sosyalizm-kapitalizm karşılaştırmalarına meze olagelen Küba, filmimizde de bu yönleriyle kullanılmıyor değil. Pürosu / şeker kamışı değilse de kumsalları, tropik/yazlık köşeleri ekrana yansıyor. Bahis konusu karşılaştırmaysa, bir yuvarlak masa toplantısında cereyan ediyor. Konuşmacıların, Latin Amerika’ya indirgedikleri Üçüncü Dünya Ülkeleri (Onların deyimiyle itilmiş ve aldatılmışlar…) ila W.A.S.P. bölgesi (Kuzey’in gelişmişleri) arasında kurdukları mukayese, sosyalizm ile kapitalizm zıtlığına, ekonomik/kültürel geri kalmışlığa yapılan vurgularla devam ediyor.
    Amerikan rüyasının itelediği ve genç devrimin genç kuşakları üzerinde büyük bir tehdit olan “kültür emperyalizmi” (Hollywood filmleri veren bir televizyon…), aynı toplantıda telin ediliyor.

    Film, yer yer belgesele kayıyor. Küba’nın sokaklarını arşınlayan yazarın gözlerinden ve onun okumalarıyla, sokaklardaki doğal yaşam görüntüleniyor. Gerçek haber görüntülerinden besleniliyor: Batista diktatörlüğü döneminde yapılan işkenceler; Domuzlar Körfezi; 59′daki zaferin ardından Guantanamo’da ortaya çıkan Büyük Birader destekli paramiliter karşı-devrimciler; iki kutup arasında bir gerginlik teşkil eden 1962 füze krizi… Amerikan uçak gemileri, Kennedy’in salvoları ve Castro’nun bağımsızlıktan yana ateşli demeci… (Son noktada film, devrime umutlu bir bakış atarak nihayete ermiştir.)

    Toplumsal çelişkilerin ve ona eşlik eden bireysel ikilemlerin sineması…

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler