Dedektiflik Filmleri

Dedektiflik öyküleri, alt türleriyle sınırlarının belli olmadığı hayli geniş bir alanı kaplıyor. Bizde dedektif öykülerinin yer aldığı alana “polisiye” deniliyor. İngilizce’de bu tanım için birçok kelime yaygın olarak kullanılıyor. En belirgin örneği “mystery”, kabaca çevrimiyle “esrar öyküsü” ya da “gizemli öykü”. Adından da anladığımız üzere kahramanların çözmesi gereken gizemli bir olayı ele alıyor. Cinayet vakaları ya da başka bir suç tarafından çözülmesi gereken olaylar bu alanın içerisine giriyor. Bu gizemli öykülerin klasik suç öykülerinden farkı; çözülmesi gereken olayın üzerinde bir esrar perdesi bulunması. Örneğin; gangster hikayeleri suç öyküsü olmakla beraber esrar öyküsü olmayabiliyor.

Esasında “suç öyküsü” ana tür olarak kabul ediliyor. Bunun alt türü olarak gangster hikayeleri, hırsızlık öyküleri, dedektiflik öyküleri gibi. Bizim “polisiye” olarak adlandırdığımız tür dedektiflik öykülerine denk düşüyor. Dedektiflik öyküleri, bir suç vakasının çözülüşünü konu ediniyor. Türün ağırlık merkezini dedektiften ziyade gizemli öykü oluşturuyor. Yani öykülerde illaki gerçek bir dedektif olması gerekmiyor, dedektifin yaptıklarını yapan amatör dedektif de pekala olabilir.

Dedektiflik filmleri de kendi içerisinde türlere ayrılır. Şimdi de bunları tanımlayayım.

‘Cozy’ dedektiflik filmleri: Gayet samimi, genellikle dedektif rolünün amatör birinin üstlendiği, şiddetin gayet kansız yer tuttuğu filmlerdir. Finallerinde ise dedektifin vardığı sonucu açıklaması bu türün geleneği gibidir. Kullanılan mekan ise genellikle bir malikanedir.

‘Hard boiled’ dedektiflik filmleri: Karanlık kasvetli ortamlarda son derece gerçekçi bir biçimde, kurnaz dedektiflerin yer aldığı bir tür. Cozy filmlerinin zıttı diyebiliriz bu tür için. Alt türlerin içerisinde en popüleri diyebiliriz, bu da film-noirlere göz kırpmasından kaynaklanıyor.

‘Police procedural’ dedektiflik filmleri: Polislerin suçluları soruştururken ve yakalarken uyguladıkları yöntemleri gerçekçi bir şekilde yansıtmaya çalışan bir türdür. Suçu işleyenin yanına kalmadığı mesajı verilir. Günümüzde de geniş bir alanı kapsadığından popülerdir.

‘Seri cinayet’ filmleri: Dedektif filmlerinin son yıllardaki en popüler alt türüdür.80’lerin teen slasher korku türünün bir anlamda polisiyeye uyarlanmasıdır. Adli tıp, psikolojik profil çıkarma ve korku filmine yakın görsellik bu alt türün en belirgin özellikleridir.

‘Whodunnit’ filmleri: kısacası “suçlu kim?” filmleri olarak adlandırabiliriz. Suçlunun filmin sonuna kadar gizlendiği, gerilimin buna dayandırıldığı filmlerdir. Bu alt tür diğerlerinden farklı olarak, o alt türlerin pekala içerisinde yer alabilir. Çoğunlukla ise “cozy”nin içerisinde yer alır.

Dedektiflik filmlerinin alt türlerini de tanımladık. Bizler de dedektif filmlerini yazalım. Alt türlerini tespit edip, yazdığımız filmler hakkında düşüncelerimizi de belirtelim.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Dedektiflik Filmleri” bu yazı hakkında 18 yorum var

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Silence of the Lambs’ {Kuzuların Sessizliği – 1991} / Jonathan Demme

    90′ların ve popüler dedektiflik filmlerine yön veren 5 Oscar’lı kült bir film diyebiliriz “Kuzuların Sessizliği” için. Türe psikolojik anlamda yeni detaylar getirmiş ve rahatsız edici atmosferiyle zihinlerimizde yer etmiştir. Starling ile Dr.Lecter’ın ilk buluşması ve aralarında geçen diyaloglar şimdiden unutulmayacak karşılaşmalardan biri oluvermiştir. Hopkins ve Foster’ın performansları tabii bunda büyük rol oynuyor. Birçok alttürden farklı ögeler barındıran film, en fazla ‘cozy’ türüne yakın duruyor gibi.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Se7en’ {Yedi – 1995} / David Fincher

    90′ların dedektiflik filmleri “Silence of the Lambs”a borçlu olduğu kadar “Se7en”a da çok şey borçludur. Özellikle de görsel olarak “Se7en” türe birçok yenilik getirmiştir. Korku filmine kaçan kasvetli, karamsar atmosferiyle Fincher farkını ortaya koymuştur. Ayrıca unutulmayacak bir usta-çırak çalışması ortaya çıkmıştır. Olayları Somerset’in tecrübesi, Mills’in ise cesareti çözmeye yaklaştırmıştır fakat; kazanan Doe’nin zekası olmuştur.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Chinatown’ {Çin Mahallesi – 1974} / Roman Polanski

    Polanski’nin en iyi çalışmalarından biri olan film; basit bir takip işinden kendisini, git gide içinden çıkılmaz bir hale gelen olaylar silsislesi içerisinde bulan Dedektif Jake’in hikayesini anlatıyor. Akademi’den 11 dalda adaylık alan filmin sadece mükemmel senaryosu ödülün sahibi olmuştu. Alt tür olarak ‘hard boiled’ türüne giren film; 70′lerin en popüler noirlerinden…

  • Rashomon diyor ki:

    Birisi Dashiell Hammett’ mi dedi:)

    ‘The Thin Man’ {Hayal Adam – 1934} / W.S. Van Dyke

    Türe hayat veren filmlerden birisidir. Filmde yaratılan atmosfer son derece başarılıdır, yönetmenin konuyu ele alış tarzı son derece farklı, yine anlatımı çok başarılı. Filmdeki Dedektif Nick son derece farklı ve bir o kadar da karizma bir karakterdir.

    Film o kadar başarılı olmuştur ki, sonrasında seri olarak çekilmiştir. Yanılmıyorsam toplam altı filmdi. Bunlardan yönetmenin çektiği sonraki iki filmi de izledim (Diğer üç filmi izlemedim, belki bir gün:). Bu filmlerde (‘After the Thin Man’, ‘Another Thin Man’) son derece başarılıydı. Tabi ilki bana göre daha bir başarılıydı.

    İlk filmdeki başarılı oyunculuklarını gördüğümüz William Powell ve Myrna Loy, sonraki iki filmde de başrolde. Kanaatimce sonraki filmlerin de başarılı olmasında -öncelikle aynı yönetmen tarafından çekilmesi etkili olmuş- bu iki oyuncu etkili olmuştur.

    ‘The Maltase Falcon’ {Malta Şahini – 1941} / John Huston

    Dedektiflik filmlerinin atası olan bir filmdir. Noir döneminin en yetkin örneklerinden birisi olmakla kalmayıp, sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisidir; aynı zamanda.

    Filmdeki Sam Spade karakteri, dedektiflik filmlerindeki birçok karakter için model olmuş desek; abartmış olmayız kanaatimce. Filmde bir gizem söz konusu. Ayrıca filmin atmosferi karanlık ve merak uyandırıcı…

    Sürekli yalan söyleyen bir kadın, bu kadın etrafında dönen esrarı çözmeye çalışan, işini bilen bir dedektif. Herşey bu kadının Sam Spade’ nin dedektiflik bürosuna gelmesiyle başlar ve devam eder:)

    Bir alt türe koymak gerekirse, Hard boiled’ dedektiflik filmlerine dahil edilebilir.

    Türün özelliklerini fazlasıyla taşıyan, bununla kalmayıp türe yeni açılımlar getiren (en azından ben öyle düşünüyorum) bir film.

  • Rashomon diyor ki:

    Artık böyle filmler yapılmıyor!

    ‘In the Heat of the Night’ {Gecenin Sıcağında – 1967} / Norman Jewison

    Dönemin (60 lı yıllar) çalkantılı atmosferini de düşündüğümüzde, son derece cesaret isteyen bir film. Tabi Norman Jewison ve Sidney Poitier olunca zorluk da bir yere kadar.

    Cinayetleri çözen adamken, bir cinayetin faili olmak hoş bir duygu olmasa gerek. Virgil Tibbs işinin ehli bir dedektiftir, tek dezavantajı -o yılları da göz önüne aldığımızda- ‘zenci’ olmasıdır.

    Filmin işleyişi akıcı, merak öğesi filmin her anında ayakta.
    Son derece iyi yönetmenliğiyle, son derece iyi oyunculuğuyla ve tıkır tıkır işleyen senaryosu ve sade(ama etkileyici) anlatımıyla harika bir film.

    Alt tür olarak, Whodunnit’ filmleri kategorisinde yer alabilir (ya da almaz).

  • Filiz SEZEN diyor ki:

    ‘Murder on the Orient Express’ {Doğu Ekspresi’nde Cinayet – 1974} / Sidney Lumet

    “Cozy” türünün en ünlü filmlerinden bir tanesi. Agatha Christie’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmde, meşhur dedektifimiz Poirot 1935 yılında İstanbul’dan kalkan ve Avrupa’ya giden bir trende işlenen cinayeti çözmeye çalışır. Trenin Yugoslavya’daki dağlık bir alanda, kar yüzünden durmak zorunda kaldığı bir gün içinde trende bulunan tüm yolcuları sırasıyla sorgulayan Poirot tabii ki katil/leri bulur.

    Oldukça akıcı bir senaryoya sahip filmdeki espiriler de oldukça manidar. Yine filmin kadrosu ünlüler geçidi gibi. Kimler yok ki filmde! Poirot’yu Tim Burton’un “Big Fish” filmindeki baba rolünde de izlediğimiz Albert Finney canlandırmış. Diğer rollerde ise Lauren Bacall, Ingrid Bergman, Jean-Pierre Cassel, Anthony Perkins, Sean Connery, Vanessa Redgrave, Richard Widmark, Jacqueline Bisset var.

  • milsin diyor ki:

    Loft 2008 / Erik Van Looy

    5 sıkı dost metreslerini bir çatı katına getirmek ve bu sırrı kimseye söylememeye özellikle eşlerinden saklamaya söz verirler… ve start verilir ilk başlarada herşey yolundadır taki bir kadın cesedi çatı katının mahremiyetini güzenilirliğini bozana kadar… cinayeti kim işlemiştir biri mi hepsi mi… bu süreç arkadaşların birbirlerini de tanımalarına gerçekte kim olduklarını da anlamaya yardımcı olacaktır… şiddetle tavsiyemdir arkadaşlar çok iyi sürükleyici bir film güzel bir belçika sineması örneği….

  • milsin diyor ki:

    Baltasar Kormákur; Myrin ( Bataklık)

    İzlandanın en çok okunan polisiye romanından beyazperdeye aktarılan filmimiz erlendur adlı bir dedektifin bir cinayeti çözme ve bu sayede de bütün bir ulusun ( İzlanda halkının ) genetik soyağacının sırlarını ortaya çıkartmasını anlatıyor…

    Gerçekten yukarda konuda belirttiğim genetik soyağacı kısmı tamamen gerçek. Evet İzlanda hükümeti tüm vatandaşların genetik kodlarını kavanoz kent adını verdikleri bir yerde biriktiriyor bu sayede tüm genetik hastalıkların yok edileceği ve daha şeffaf bir toplum oluşturulacağı düşünülüyor. Tabi bu vatandaşların izin vermesiyle yapılıyor… gerçekten şaşırtıcı bir durum ben izin verir miydim sanırım vermezdim… filmimize gelince evet sürükleyici ve hoş bir film sıkılmadan izlenebilecek türden… filmin başındaki altyazıyı ( tipik bir İzlanda cinayetiydi !!!) bir türlü anlam veremesem de başarılı bir film …

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Detective’ {Dedektif} / Gordon Douglas – 1968

    Frank Sinatra ve Lee Remickli bu ünlü film, yakın zaman önce elime geçmişti. Sinatra, şehirdeki zengin bir adamın öldürülen evladının izini sürerken, kendi meslektaşlarının da içerisinde bulunduğu kimi güç odaklarının (şer odağı) fotoğrafını röntgenleme imkanı da yakalar. Ancak serde erkeklik ve dürüstlük var! Yani kimseye müdana edecek ve kimseden korkacak bir adam değil dedektifimiz. Dürüstlük, en büyük silahı. Her ne pahasına olursa olsun bu çarkın dişlilerine çomak sokmaya kararlıdır. Onu, zor bir savaş beklemektedir.
    İzlerken Cüneyt Arkın’ın bazı filmleri (Cemil başta olmak üzere) gelmişti aklıma.

    New York’ta geçen, sürükleyici bir dedektiflik filmi…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Tell No One’ {Kimseye Söyleme} / Guillaume Canet

    Karısının olaylı cinayetinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen, öldüğüne bir türlü inanamayan ve bu olayın içinde gizlenmiş bazı şeyler olduğundan hep şüphelenmiştir. Karısının ölümünden 8 yıl sonra herşeyi araştırmak üzere dedektifliğe soyunur…

    Gizem, köşeye sıkışma, iftira gibi temel dedektiflik öyküsü unsurlarının hemen hemen hepsini barındıran filmin türdeşleriyle ayrılan en belirgin özelliği ise noirimsi atmosferin bulunmaması. Kasvetli bir hava yerine daha aydınlık bir atmosfer oluşturduğu gibi ‘aşk’ın üzerinde de çokça duran yönetmen; film boyunca popüler sinema dilini benimser bir tutum göstermiş.

    Çok büyük bir beklentiye girilmeden izlendiğinde keyifle izlenip, beğenilecek bir film.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Big Sleep’ {Derin Uyku – 1946} / Howard Hawks

    Kariyerinin ilk döneminde çektiği türün başyapıtlarından “Scarface” ile suç-polisiye ve film-noir türünde ne kadar yetkin bir yönetmen olduğunu kanıtlayan Howard Hawks’tan -türün erbabı- bir Raymond Chandler uyarlaması ‘Derin Uyku’.

    Senaryo aşamasında filmde olan karmaşık olay örgüsünün anlamını kitabın yazarı Chandler’a sorduğunda “Hiçbir fikrim yok!” gibi bir cevap alan Hawks da filmde karmaşık olaylar silsilesinin önemini göz önüne çıkarmak yerine dedektif Philip Marlowe(Bogart) ile Vivain(Bacall)’ın yakınlaşması ve Marlowe(Yine bir Chandler uyarlaması olan “The Long Goodbye”ın baş karakterinin de adı aynı zamanda) karakterinin üzerinde durmuş.

    Bu ikili yakınlaşma ve esaslı bir karakter çalışması öne çıkıyor demek; tabii ki filmin olay örgüsü bir önem teşkil etmiyor anlamına gelmiyor. Kaldı ki rejideki Hawks ismi ne kadar stilize ve tedirgin edici atmosferde bir kara öykü izleyeceğimizin sinyallerini veriyor. Zira öyle de oluyor… Tehditler, şantajlar havalarda uçuşurken; kimsenin kimin yanında olduğunun belli olmadığı, güvensiz bir atmosferde kadınlarla arası iyi olan ve ne olursa olsun kendinden emin, ayakta kalabilen bir karakterin hikayesini izliyoruz.

    İki yıl önce çektiği “To Have and Have Not”da müthiş bir kimya tutturan Lauren Bacall ve Humphrey Bogart(filmden kısa bir sonra evlenmişlerdi.) ikilisinden müthiş bir güç alan Hawks’dan çok etkili bir dedektiflik çalışması. Filmin aynı isimle baş rolünde Robert Mitchum’un olduğu başarısız kabul edilen bir Michael Winner çevriminin de olduğunu hatırlatayım.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘London After Midnight’ {Gece Yarısından Sonra Londra – 1927} / Tod Browning

    London After Midnight, uzun yıllar kayıp imiş. Güç bela bulunup restore edilmiş ki, fotoğraf karelerinin birbirini takip ettiği, hareketsiz bir seyirlik şu anda.

    Filmde, Londra’daki evinde cansız bulunan zengin bir adamın “ölümü” araştırılıyor. Dedektif Edward C. Burke (Lon Chaney), hadisenin izini sürmeye başlıyor. Ölen kalantorun kızı, yeğeni, yirmi yıllık kahyası, komşuları ve yakın dostları… hepsi birer şüphelidirler.

    Vampir makyajlı suratları, esrarengiz yabancıları ve kasvetli sokaklarıyla, korku sinemasına da göz kırpan bir dedektiflik filmi. ‘Whodunnit’ alt türü içerisinde değerlendirebiliriz herhalde.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Out of the Past’ {Geçmişten Kaçış – 1947} / Jacques Tourneur

    Kara film türünün piri Fransız yönetmen Jacques Tourneur’un, senaryoya da katkıda bulunan Daniel Mainwaring’in ‘Darağacımı Yüksek Kurun’ adlı kitabından uyarladığı “Out of the Past” hem ‘film-noir” türü bir filmden hem de bir dedektiflik filminden beklenecek hemen hemen herşeyi izleyiciye veriyor.

    Taşrada artık bir benzin istasyonu işletmecisi olan dedektif eskisi Jeff Bailey(Mitchum); sevgilisiyle sıradan bir gün geçirirken tamamen uzaklaştığı geçmişiyle karşı karşıya kalacak bir haber alıyor. Ve sevgilisine hiç bahsetmediği bir köşeye kaldırdığı geçmişini hem sevgilisine hem de bizlere anlatırken; kader onu geçmişiyle hesaplaşmak zorunda bırakıyor. Bu işlerden elini ayağını tamamen çekmeden birkaç yıl önce Whit Sterling(Kirk Douglas)’ın kayıplara karıştığı sevgilisi Kathie Moffat(Jane Greer)’ı bulmak üzere Whit tarafından kiralanan Bailey için bu basit iş tüm hayatı boyunca onu düşünmeye itecek bir keşmekeş ve aşk hikâyesine dönüşür.

    Film-noir türünün olmazsa olmaz unsurlarından biri olan ‘femme-fatale’ filmimizde Kathie Moffat karakteriyle hayat bulurken; filmin ikinci yarısında geçmişle gelecek arasında kalmış tamamen kafası karışmış Bailey bu sefer yaşamı için dedektifliğe soyunuyor. Tabii eski kurdu avlamak gözüktüğü kadar kolay olmayacaktır…

    Kara filmlerin aranılan oyuncusu Robert Mitchum’un filmin her karesindeki ‘cool’ tavırları, içinden çıkılamaz bir hal alan aşk hikâyesi ve can yakan finaliyle öne çıkan “Out of the Past”türün tutkunlarının kaçırmaması gereken bir film.

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Que la bête meure” {Canavar Ölmeli – 1969} / Claude Chabrol

    (İlk paragrafı, filmi izlemeyenler okumasın.)

    Bir kavşaktaki çocuğa hızlıca çarpan siyah bir Mustang ile açılır giriş sekansı. Vuranların oradan hızlıca uzaklaşıp ölüme terk ettikleri bu erkek çocuğu, Charles Thenier (Michel Duchaussoy) isimli bir yazarın oğludur. Charles`in o saatten sonra en büyük emeli, odasına girip oyuncaklarını kucakladığı ve video görüntülerini izlediği biricik oğlunun ölümüne neden olanları bulup intikam almaktır. Evvela Mustang`ın izini sürer. Tesadüfen karşılaştığı bir çiftçi ve çocuğu, onu Helene isimli bir tv. programcısına g.türür. Kadın ile yakınlaşan yazarımız, şoför mahalindeki -yani aradığı- kişinin Paul adlı bir adam olduğunu öğrenir. Helene ile birlikte, onun Paris`in taşrasında yaşayan burjuva ailesinin evlerine konuk olur. Gazeteci kızın kardeşi ile evli olan ve despot davranışlarıyla -başta ergen oğlu Phillippe olmak kaydıyla- tüm aileye yaka silktiren Paul Decourt da oradadır. (Olaylar, beklenmedik bir sona doğru ilerler. (…)

    Dış ses, -tıpkı çok güzel kullanılan tabiat gibi- bu polisiye/gerilime büyük katkıda bulunuyor. Yanısıra intikam peşindeki acılı babanın hissiyatını ve dramını yansıtan günlük yazıları… “Öldürme” dürtüsüne filmlerinde baskın yer veren Chabrol, aynı dürtünün bireyde yarattığı ruhi dalgalanmaları bir kez daha büyük başarıyla aktarıyor. Duygularını yazıya döken Charles`in, kendini sorgular tavırları dikkat çekiyor. Bu tavır, birkaç kez öldürme fırsatı yakaladığı (uçurumdaki sahne…) Paul`dan kaynaklanmıyor salt: Paul`dan nefret eden oğlu ile kurduğu ahbaplıktan; Helene`nin saf duygularını “kullandığı” için duyduğu vicdan azabından da güç alıyor.

    Chabrol sinemasının bir başka baskın özelliği de, tıpkı Haneke`de olduğu üzre, burjuvaziye duyulan öfke ve bunun ekseri “aile içi ikişkiler” düzleminde ve “çöküş” eksenli aktarılıyor oluşudur. Canavar Ölmeli gibi suç janrlı çalışmaları da bundan muaf değil.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Shutter Island’ {Zindan Adası – 2010} / Martin Scorsese

    “The Departed” ile 30 yıl gibi bir gecikmeyle Oscar ödülünü kazandıktan sonra birkaç yıl köşesine çekilen Martin Scorsese “Shutter Island” ile kendisinden beklenildiği gibi bir geri dönüş yapıyor. Kara sinemayı yıllardır kendine has bir stille sunan Marty yine bu sinemaya ait gizem dolu bir dedektiflik hikâyesi anlatıyor.

    Filmin en büyük handikabı son on yılda iyiden iyiye klişeleştirilen psikoloji katmanlı senaryosu olsa da Scorsese bunun da üstünü kapamayı başarıyor. Evet, çaylak bir yönetmenin elinde çerez bir film olabilecek “Shutter Island” Marty amcamızın elinde yılın en iyi filmlerinden birine dönüşüyor.

    Teddy Daniles’ın ortağıyla beraber bir akıl hastanesinin sırrını çözmek üzere filme de adını veren adaya gelmesi sonrası yaşadığı gizem dolu macerayı izliyoruz film boyunca. Bu macera yer yer trajik yer yer de korkutucu bir yapıya sahip. Filmin senaryosu zaman zaman basit gibi gözükse de filmin başından itibaren vermeye başladığı ipuçlarını finalde izleyenin ağzını açık bırakmak yerine izleyenin yap-bozun parçalarını tamamlaması ve 50’lerde geçen bir öyküden özellikle 40’lı, 50’li yıllarda altın dönemini yaşamış ‘film-noir’ türüne has bir keyif yaşatmak oluyor filmin amacı. Bunu da ‘Se7en’ misali yağmurun hiç dinmediği korkutucu ada tasviri ve tedirgin edici müziklerle birleşerek oluşturduğu atmosferle başarıyor. Tabii bunda inandırıcılıktan çok kolay kopabilecek bir karakter olmasına karşın Leonardo Di Caprio’nun Teddy Daniles karakterini üst düzey tutarlılıkla canlandırmasının payı büyük.

    Geçtiği mekânı rahatsız edici bir biçimde müthiş bir sinematografiyle kullanan Scorsese’nin “Shutter Island”i yönetmenin izleyicisine yaşatmak istediği her duyguyu her anında yaşatmayı başarabilen, büyük yönetmen nasıl olunur sorusunun bir yanıtı gibi…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Hets’ {Torment – 1944} / Alf Sjöberg

    Fröken Julie’nin yönetmeni, senaryosu Bergman tarafından yazılan filmde, İsveç sosyal kurumlarının “gençlik nezdindeki” baskıcı yüzünü -Vigo’nun ‘Hal ve Gidiş Sıfır’ı gibi- okul / idare adamları üzerinden hareket ederek somutlaştırıyordu. Latince öğretmenleri Caligula ya da genç öğrencilerin ondan bahsederken kullandıkları tabirle “sadist”, “şeytanın ta kendisi”, sınıfı terörize ediyordu.
    Öğrenci Jan-Erik Widgren’in burjuva ailesi de bu baskıcı yüze payanda oluyor; otorite sorunsalını baba karakterinde belirginleştiriyordu.

    Hets, sokak ve merdivenleriyle, maharetli -ama her halde ürküten- ışık/gölge kullanımıyla, süfli ruhlarıyla (Jan-Erik Widgren’in sokakta sarhoş ve biçare halde bulduğu düşkün kız Bertha…) adeta İsveç Sineması’nın Dışavurumculuğu… Bir “cinayet”, tabloyu tamamlayacaktır.

    Doğrudan dedektiflik alt janrına dahil bir film olmasa da, ikinci yarısından itibaren türe (Whodunnit – Suçlu Kim?) göz kırptığı gerçek.

  • kadir503 diyor ki:

    ‘The Strangers’ {Yabancı – 1946} / Orson Welles

    Orson Welles’in en ticari filmlerinden biri olarak anılan “The Strangers”; çekildiği dönemi ve anlattıklarını göz önünde bulundurursak savaş sonrası iyiden iyiye yükselen Nazi öfkesini dindirmeye yönelik çekildiğini açık bir biçimde görmek mümkün.

    Her ne kadar izleyiciye oynasa da “The Strangers”ı bu kadar basit bir biçimde tanımlamak büyük bir haksızlık olur. Zira Orson Welles “Lady form Shanghai” ile zirveye ulaştıracağı kara film yönetmenlik yeteneklerinin hiç de azımsanmayacak inceliklerini ilk defa bu filmde ortaya koyuyor.

    Sıkışmışlık hissi veren, herkesin birbirini tanıdığı bir taşra; gitgide izleyeni tedirgin eden iç karartıcı bir atmosfer ve toplama kamplarını inşa ettiği bilinen, herkesin öldürmek isteyeceği acımasız Nazi Franz Kindler filmimizin başrolünü paylaşıyorlar.

    Kimliğini değiştirip öğretmen kılığında bir küçük kasabada öğretmenlik yapan Kindler’i yakalamak için devletin görevlendirdiği kurt dedektif Bay Wilson’un da kasabaya gelmesiyle Kindler ile dedektif arasında tam bir kedi-fare oyunu başlıyor. Bu oyunda izleyenin en çok acıdığı Kindler’in öğretmen kimliğiyle evlendiği karısı Mary oluyor.

    İlerledikçe gitgide artan gerilimle Welles’in tüm yönetmenlik hünerlerinin yanı sıra Kindler rolünde oyuncu olarak da Welles’e hayran kalmamak elde değil. Filmin tüm bu unutulmaz noktalarının dışında saat kulesinde geçen finali ise filmin en vahşi ve en akılda kalıcı anı oluyor.

  • ethan_hunt diyor ki:

    Şimdilik, filmlere değinmiyeceğim ama son 10 senedir TV dünyasında, C.S.I. ile başlayan, CSI:NY, CSI:Miami, Crossing Jordan, Criminal Minds, Bones ve NCIS ile devam eden bir “dedektiflik” dizleri furyası var ve durulmayada niyeti yok gibi. Gerçi biz seyirciler halimizden memnununuz :)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler