Birkaç Kısa Film

Ünlü yönetmenlerin kısa filmlerine, kısa kısa değinelim…

Fazla traş cildi bozar!

The Big Shave
Yönetmen: Martin Scorsese
1967 – 5.30 dk.

Filmimizin tamamı bir banyoda geçiyor. Bir delikanlı banyoya gelip traş olmaya başlıyor. Sonrasında ”Scorsese usulü şiddet sahneleri” başlıyor.  Sakin bir biçimde akan müzik de asla taviz vermiyor.  Oysa tamamen sakin bir biçimde başlayan öykü, hiç de sakin bir biçimde akmaya devam etmiyor. Hatta kalp rahatsızlığı olanlara, kan tutanlara tavsiye edilmez deyip, olayı biraz abartmak da mümkün.
Film, Vietnam eleştirisi olarak da hafızalarda yer edinmiş.
Kamera kullanımı,  kurgu ve müzik uyumu ”bu bir Scorsese filmidir” diye bas bas bağırıyor adeta.

Vincent
Yönetmen: Tim Burton
1982 – 6.00 dk.

”Ötekilerin yönetmeni” Burton’ın 6 dakika içerisinde harikalar yarattığı Vincent, 7 yaşındaki Vincent Malloy’un kendini Vincent Price olarak hayal etmesini konu alıyor. Kedileri köpekleri; kızkardeşi ve annesiyle beraber yaşayan Vincent yaşına göre terbiyeli ve sevimli biridir aslında.   Fakat o, karanlık bir dünyada yaşayan Vincent Price’ı tercih ediyor her zaman. Müthiş müzikler ve renkler;  müthiş bir Burton dünyası…

Bu Öyküde Bir Yanlışlık Var!

Epilog
Yönetmen: Tom Tykwer
1991 – 12.30 dk.

Bu güne dek izlediğim en sıkı kısa filmlerden biridir Epilog. Birçok uzun metraj filme beş basar. Bir film ya da kitaptaki son bölüm olan ve herşeyi açıklayan söz, manasına gelen epilog, Rainer ve Nadja çiftinin tartışmasıyla başlıyor. Daha sonra Rainer ateş edip Nadja’yı öldürüyor. Hemen ardından kendine gelmeye çalışıyor bir taraftan ve diğer taraftan olup biten herşeyi bize anlatmaya çalışıyor. Ne var ki ‘epilog’ hiç de öyle sanıldığı gibi değildir.
Filmin en büyük sürprizi, filmdeki eşyalar. Tykwer, karakterlerin içinde bulunduğu ruh halini, eşyaları bir o tarafa bir bu tarafa sürükleyerek desteklemiş. Görüntü yönetiminin de çok başarılı olduğunu ekleyip, filmi şiddetle tavsiye edelim.

Koza
Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
1995 – 17.30 dk.

Nuri Bilge Ceylan’ın siyah-beyaz çektiği filmi Koza, Mayıs Sıkıntısı’nı izlediyseniz eğer pek de yabancı gelmeyecektir. Zira Mayıs Sıkıntısı adlı filmde karakterler Koza’ya benzer bir film izliyorlar. Ayrıca Mayıs Sıkıntısı’nda film çekmeye çalışan Muzaffer adlı karakter, sanki Ceylan’ın bir önceki filmi olan Kasaba’yı çekmeye çalışan Ceylan’ı anlatıyordu. Koza’nın konusuna gelirsek…Esasında insan hayatı ‘koza’ya benzer. küçücük bir çocukken arı kovanlarını tekmeleyen, neşelenen, sevilen; terkedilen, olgunlaşan, yalnız kalan, tedirgin, korkak ve bitiş çizgisine yaklaşan bir ‘koza’ya benzer insanlar. Öyküsünü tabiat olaylarıyla destekleyen Ceylan, harikulade kareler yakalamış ve çok güzel bir kısa film çekmiş.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Birkaç Kısa Film” bu yazı hakkında 35 yorum var

  • okaliptus80 diyor ki:

    Kısa film çekmek de tıpkı öykü yazıcılığına benzer sevgili Oscar. Edebiyatçılar nasıl ki öykü yazmanın roman yazmaya nispetle daha zor olduğunu iddia ediyorsa; aynı mantıktan hareketle kısa film çekmenin de çok kolay bir iş olmadığını söyleyebiliriz kanımca. Uzun metrajda (muadili ‘roman’) süre yeterli olduğu için anlatmak, vermek istediğin mesajı yedirmek daha kolaydır. Oysa kısa film öyle mi… Adeta bir cerrah titizliğinde ve akrobat süratinde, 1 saniyeyi dahi verimli kullanmak zorundasındır.
    Yine sinema tarihindeki birçok yönetmenin sinematografilerine şöyle bir göz atın: İlk çalışmalarının ekseriyetle kısa/orta metrajlı olduğu görülecektir.

    Yakın zamanda başlığa uygun bir film izler isem tekrar rahatsız ederim efendim.

  • oscar1895 diyor ki:

    Kısa metraj filmleri izledikçe yukarıda yazdıklarını daha iyi anladım sevgili Okaliptus. Rahatsızlık ne kelime, şeref verirsin:)
    Nerde kalmıştık?

    Fast Film
    Yönetmen: Virgil Widrich
    2003 – 14.00 dk.

    Sinema dolu bir yolculuğa çıkmak ister misiniz? Humprey Bogart’tan Audrey Hepburn’e birçok efsane oyuncu eşlik etsin bize. İndiana Jones gibi, Frankenstein gibi birçok karakteri hatırlayalım. Chaplin’in makine çarklarının arasından geçtiği; ya da Stewart’ın sinek ilaçlama uçağından kaçtığı gibi birçok klasik sahneyi de unutmadan.

    Fast Film gerçek bir montaj harikası. Hayal gücünün ötesinde bir film. Özellikle sinefillere şiddetle tavsiye edilir.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Subway Stories’ {Metro Hikâyeleri} / 1997

    Dün ilk kez cnbc-e sayesinde izlemiş oldum, iyi de geldi. On yönetmenin elinden çıkma “kısa” ve deneysel filmler kolajıydı Subway Stories. Ortak mekan değişmiyor; New York Metrosu. Değişen, yolcuların profili… Yönetmenler; Bob Balaban, Patricia Benoit, Julie Dash, Jonathan Demme, Ted Demme, Abel Ferrara, Alison Maclean, Craig McKay, Lucas Platt, Seth Zvi Rosenfeld.

    - Ben en çok biri genç, öteki eski kurt iki broker arasında geçen “5: 24″ (Bob Balaban) bölümünü beğendim kurgusu itibariyle. Tabi iki borsacı karşılaştı mı ne konuşulacaksa o konuşuldu. Hisse senetleri, grafiği yükselen şirketler, halka arzlar… sohbetin etrafında şekillendiği konuydu.
    - Trendeki gizemli/şuh kadın rolünde Rosie Perez’in yer aldığı “Love on the a Train” de (Abel Ferrara) fena değildi. Bir an için Christopher Walken’ın devleştiği ‘King of New York’ geldi aklıma.
    - Mira Nair’in ‘Mississippi Masala’sında (1991) Denzel Washington ile ilişkiye giren kızı canlandıran Sarita Choudhury, Alison Maclean’ın “Honey-Getter”ında kendisini taciz eden o iki erkeğe epey bir haşin davrandı doğrusu!
    - Ted Demme’nin “Manhattan Miracle”si metrodaki “homeless”lere doğrultmuştu açısını. Anne Heche ne yapmaya çalışıyordu öyle?
    - Bir kadının metroda mahsur kalışını gerilimli ve grotesk bir anlatıma yedirerek veren Patricia Benoit imzalı “Fern’s Heart of Darkness”ı unutmayalım.
    - “The Red Shoes” ve “The Listeners” ise görece sosyal mesaj verme kaygısı güden bölümlerdi. Devletin gazilerinden ve yaşlılarından esirgediği kalkanı konu ediniyordu The Red Shoes. Başrolünde Lili Taylor’u gördüğümüz ve iki çiçeği burnunda aşığın yaşadığı kırgınlığa tanık olduğumuz The Listeners ise Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında esasen pek bir fark bulunmadığını fısıldar gibiydi. Ya da bana öyle geldi!

    Özetle; metrosunda Vietnam gazilerinden, kırmızı ayakkabılı kızlara, saksafonculardan, genç âşıklara, aylak ve serserilere, oradan borsa kurtlarına… bir yığın rengarenk, alacalı karakterin arz-ı endam ettikleri şehir olmuştu New York.

  • kadir503 diyor ki:

    Frankenweenie {1984} / Tim Burton

    Yönetmenin diğer ünlü kısa filmi ‘Vincent’ten 2 sonra çektiği bu yarım saatlik kısa film; Burton’un diğer filmlerinde de etkilerine çokça rastlayacağımız bir Frankenstein hikayesi anlatıyor. Ünlü karaktere bolca saygı duruşunda bulunan film; en kaba ifadeyle tam bir Burton filmi. Burton’dan beklenileceği üzere ‘öteki’nin hikayesini anlatan film; Siyah-beyaz sinematografisi, gotik atmosferi ve Burtonvari taşra tasviriyle akıllarda yer ediniyor.

    Son olarak yönetmenin bu kısa filmini 2012′de bir animasyon olarak uzun metraja taşıyacağını ekleyeyim.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Le voyage dans la lune’ {Aya Yolculuk – 1902} / Georges Méliès

    Bir Jules Verne uyarlaması… Sinemanın daha emeklemeye bile girmediği dönemlerde, bir devrime imza atmıştı Fransız yönetmen.

    Çılgın bir bilim adamının dahiyane fikriyle doğan yolculuğun 14 dakikalık öyküsüdür Le voyage dans la lune. Ateş alan kapsülle aya “giden”; oradaki yaratıklarca yakalanıp saraya götürülen; sonrasında kendilerini yine dünyada bulan grup, insanoğlunun bir dönem en büyük düşlerinden olan “Aya yolculuk”u haber verir. (7. sanatta müjdelenen o yolculuk için, Soğuk Savaş yıllarını beklemek gerekecekti.)

    Ay`ın gülümseyen yüzü; o yüzün sağ gözüne saplanan roket; mantara dönüşen şemsiye gibi muhteşem ve artık klasikleşmiş sahneler barındıran; bunu yaparken çekim hilelerinden yararlandığı aşikar; çığır açıcı bir başyapıt… Bilimkurguda milat!

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Great Train Robbery’ {Büyük Tren Soygunu – 1903} / Edwin S. Porter

    Sinema tarihinin bu ilk western ve soygun filmi, süresi küçük (12 dakika) ama -dönemine göre- etkisi büyük bir çalışma.

    Bir trendeki silahlı ve ‘siyahlı’ iki soyguncunun, odadaki güvenlik görevlisini etkisiz hale getirdiği sahneyle açılır film. Daha sonra kara adamların adedi çoğalır. Buna paralel olarak gerilimin volümü de…

    Filmin en dikkat çekici tarafı, sabit kamera ile çekilmiş tek planlar. Makinistin darp edildiği bölümde zorunlu olarak terk edilmişse de bu; soyguncuların katardan ayırdıkları ön vagondan çıkıp, para dolu çuvallarla atlarına doğru koştukları son kısımlara dek hep böyledir.

    Lumiere kardeşlerin La Ciotat garına giren ‘tren’, seyircinin ne kadar üzerine üzerine gelmişse; filmin bitiminde aynı seyirciye dönüp 6 el ateş eden şapkalı adamın da benzer tesiri yaptığı muhakkak!

    Nereden nereye…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘L’homme sans tête’ {Kafası Olmayan Adam – 2003} / Juan Diego Solanas

    Ünlü Arjantinli yönetmen Fernando E. Solanas’ın oğlu Juan Diego Solanas’ın ilk yönetmenlik deneyimi “Kafası Olmayan Adam”.

    Daha önce görüntü yönetmeni olarak kamera arkasına geçmiş sinemacı bu ilk -kısa- filminde muazzam bir görsellik sunuyor. Büyük binaların yükseldiği, kokuşmuşluğun hemen her karede baş gösterdiği bir dünya sunup hikayesini de 18 dakikada anlatıyor. İnsan kafası ya da bir insan yüzünün bakkal misali sıradan dükkanlarda satışa sunulduğu ve denendiği bir dünyada ‘kafası olmayan bir adam’ın bir bayanla yapacağı buluşma için kendisine uygun bir baş aramasının hikayesini izliyoruz filmimizde.

    Cannes Film Festivali’nde en iyi kısa film ödülünü alan bu kısa bu türe meraklı olanların kaçırmaması gereken filmlerden…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Une robe d’été’ {Yazlık Elbise – 1996} / François Ozon

    Eşcinsellik konusunu birçok filminde işleyen Ozon’dan yine eşcinsellik üzerine bir film.

    Tatile çıkan iki sevgilinin sorunlarıyla başlayan film; diğerinin sahilde tanıştığı bir ‘kadın’la olan yakınlaşmasıyla devam ediyor. ‘Kill Bill’de kulaklarımızın pasını silen birçok dile çevrilmiş ‘Bang Bang’ adlı şarkının filmde kullanımı filmin atmosferine çok şey katıyor.

    15 dakikalık “Yazlık Elbise” Ozon ve sinemasına aşina olanlar dışında pek de tavsiye edebileceğim bir kısa değil…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Musketeers of Pig Alley’ {Domuz Sokağı Silahşörleri – 1912} / D.W. Griffith

    New York’ta geçen filmin merkezinde, The Little Lady (Lillian Gish) ve müzisyen eşi (Walter Miller) ila sokakları parselleyen iki rakip çeteden birinin liderliğini yapan Snapper Kid (Elmer Booth) var. Bir yanda Snapper’in tacizlerine maruz kalan yoksul çiftimiz; diğer yandaysa gangsterler arasında yaşanan sokak çatışmaları…
    … Şapkalı ve kravatlı ‘babalar’, gece kulüpleri, sokak başları, polisler…

    Sadece 17 dakika. Ama en büyük önemi, Film-Noir’in ilk örneği olmak gibi “ağır” bir sıfat taşıyor oluşu.
    Bu ağırlığı layıkıyla da omuzluyor bana kalırsa: Kozmopolit New York’un, üzerinde kanunsuzların cirit attığı suça batmış sokaklarıyla; yer yer sinen karanlık, izbe havasıyla; ileriki senelerde sıkça görülecek kısa boylu / haşin gangster tipolojisinin ilk numunesi olan Snapper Kid’iyle…
    Noksan olanlarsa; femme fatale ve karanlık final…

    Bu kısa, Scorsese sinemasının da esin kaynaklarından…

  • kadir503 diyor ki:

    ‘Il giorno della prima di Close Up’ {Close Up’ın Açılış Günü – 1996} / Nanni Moretti

    İtalyan sinemacı Nanni Moretti’nin kendisini oynadığı bu kısası; İranlı usta sinemacı Abbas Kiarostami’nin en sevilen filmlerinden biri olan “Close Up”ın vizyona girişini konu edinse de filmde sinema salonu işleten Moretti fonda birçok Hollywood filmine gişede yenilen nispeten popüler ol(a)mayan filmlerin sorunlarını, neden bu filmlerin halk tarafından pek fazla tercih edilmediğini, dublaj sorunu ve mütevazi sinema salonları işletenlerin bilet rakam ve fiyatlarıyla boğuşması gibi birçok sorunu işliyor.

    Belli bir hikâyesi olmamasından ötürü şikâyet edilebilir olsa da her karesi sinema kokan, 7 dakikalık bir kısa film karşımızdaki…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Sevgili Kadir Yakın Çekim adlı o muhteşem filmden söz açmışken…

    ‘Hamsarayan’ {Koro – 1982} / Abbas Kiarostami

    İranlı yönetmenin en ünlü kısalarından biri.
    Kiarostami’nin o yalın sineması, gerek şehrin gerekse kırın tüm ritmiyle ‘nefes alışını’ gözler önüne serer. Sakin doğa, şehrin gürültü ve keşmekeşinin tam karşısına yerleştirilir.
    Yine onun filmlerinde daracık ve yılankavi sokakları sıkça görürüz.
    16 dakikalık Koro’da bu üç kalem de yer alıyor.

    Zor duyduğu için işitme cihazı kullanan yaşlı bir adamın -sokakta başlayıp evinde nihayete eren- bir gününü izliyorduk.
    Filme de adını veren son sahneler, anlamlıydı.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Le sang des bêtes’ {Hayvanların Kanı – 1949} / Georges Franju

    Paris’teki bir mezbahada geçen, hayvan severleri kızdırabileceği gibi izleyicilerin bir kısmını vejeteryan yapabilme ihtimali yüksek, seyri zor bir kısa…

    İsminin hakkını veriyordu filmimiz. Mezbahaya getirilen at, koyun ve ineklerin, elleri bıçaklı kasaplar tarafından hunharca boğazlanıp kesilişlerini izliyorduk.
    Buna karşın şehirde tüm normalliğiyle devam eden hayata dair kareler, insanların duyarsızlığının nişanesiydi.

    İşlerini yaparken robot duygusuzluğundaki kasaplar, yaraları taze olan faşizmin askerlerine bir gönderme midir bilemem. Ancak son sahne anlamlıydı: Caddeye bakan mezbaha kapıları, içeriden sertçe kapanıp kilitleniyor; akıllaraysa toplama kampları geliyordu.

    Franju’nun, ‘Les yeux sans visage {Suratsız Gözler} isimli korku klasiğine giden yoldaki 20 dakikalık belgeseli…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Free Cinema etiketli üç kısa… Bir ortak özellikleri de, 16 m.m.lik belgesel oluşları;

    - ‘We Are the Lambeth Boys’ {Lambet Çocukları – 1958} / Karel Reisz

    Londra’daki “gençlik”, sokaklarda/okul bahçesinde/dans kulüplerinde/barlarda/kırsalda -belgesel gerçekliğinde- yakalanıyordu. İzleyenler, arazideki kriket sahnelerini hatırlayacak.

    - ‘O Dreamland’ {Ey Hayaller Ülkesi – 1953} / Lindsay Anderson

    Sporcunun Hayatı’nı yazan yönetmenin bu 12 dakikalık kısası, aynı “sıradan” kesimi en rutin halleri/yaşamlarıyla bir lunaparkta yakalar.


    - ‘Every Day Except Christmas’ {Noel’den Başka Her Gün – 1957} / Lindsay Anderson

    İsmiyle müsemma, Noel’den başka her gün çalışmak zorunda olan kesimin filmiydi. İlk sahnede gece vakti kamyonlarla mal yükleyip boşaltırken görülen “Covent Garden” esnafına adanmıştı. Londra’nın ünlü pazar yeri Covent Garden’in esnafına… Uyuyan Londra’nın ıssız sokaklarının gerçek efendilerine…
    Yarım saatlik süre boyunca, bu büyük pazarın çalışanları arasındaki safiyane/çıkarsız münasebetlere tanıklık ederiz. Yaşam akıp gitmekte iken…

  • paris-texas diyor ki:

    La jetée (1962)
    Yönetmen:Chris Marker

    Chris Marker’ın bu eşsiz ve yaratıcı kısa filmi tek bir an haricinde siyah-beyaz fotoğraflarla,anlatıcı eşliğinde aktarılan ve her izlenildiğinde değişik çıkarımlar elde edilen sinema tarihinde mutlaka görülmesi gereken kısalardan biri.

    The Old Man and the Sea (1999) (Yaşlı Adam ve Deniz)

    Yönetmen:Aleksandr Petrov

    Hemingway’in kitabından uyarlanan Aleksandr Petrov’un 99 yapımı 20 dakikalık bu kısa animasyonu ihtiyar bir adamın umutları, inancı ve sabrı üzerine kurulu. İzlerken tüm görkemiyle etkisi altına alan bu kısayı yine de John Sturges tarafından yönetilen 58 yapımı uzun metrajlı filmi sonrasında izlemekte yarar var diye düşünüyorum.Ayrıca yönetmenin bu kısasını beğenenler 2006 yapımı Moya lyubov (my love) filmini de sevebilirler.

    Skhizein (2008)
    Yönetmen:Jérémy Clapin

    Meteor düşmesi sonucunda kendisinden 91 cm uzaklaşan adamın öyküsünün anlatıldığı ilgi çekici ve düşündürücü fransız animasyonu.En sevdiğim kısalardan birtanesi daha…

    Carmencita (1894)

    1984 yapımı çekilmiş ilk deneysel filmlerden birtanesi.İmdb kaydınada geçen ilk film

    Atama-yama (2002)
    Yönetmen:Koji Yamamura

    Cimri bir adamın “çok yazık olur” diyerek herşeyi toplayıp evinde biriktirmesi ve bir süre sonra kafasında çıkan ağaç ile bulunduğu durumu özdeşleştirmemizi sağlayan başarılı bir anime.
    Didaktik yönleri ağır basıyor.

    Kafuka: Inaka isha (2007)
    Yönetmen:Koji Yamamura

    Kafkanın “Köy Hekimi”adlı öyküsünden uyarlanan,başarılı çizimleri ile 20 dakikada anlatabileceği her şeyi aktarmış güzel bir kısa daha.Yönetmen diğer kısasında olduğu gibi bunda da japonyaya özgü geleneksel anlatım tarzı Bunraku’da yer alan şamisen çalgısı ve anlatıcı kullanılmış.

  • paris-texas diyor ki:

    The Horribly Slow Murderer With the Extremely Inefficent Weapon (2008)
    Yönetmen: Richard Gale

    Bazı cinayetler saniyeler sürer… Bazıları dakikalar… Bazıları ise saatler alır… Ama bu cinayet yıllar sürecek…

    Daha çok fragman seyrediyormuş hissine kapılmamızı sağlayan Horribly Slow Murderer cinayet işleme stiline bambaşka bir pencereden bakarak mizah unsurlarını da gayet başarılı bir şekilde aktarıyor. Özellikle Jack’in elinde bıçakla Azrail’i tehdit ederken azrail’in bıçağı alıp atması ve kaşıkla vurmaya devam etmesi izlenmeye değer harika bir sahneydi.

    The House of Darkness (1918)
    Yönetmen: D.W. Griffith

    Akıl hastanesinde geçen olayları anlatıyor diyebiliriz.
    Sonucunda ne öğrendik? Müzik ruhun gıdasıdır!

    Ilha das Flores (1990)
    Yönetmen:Jorge Furtado
    Çeşitli festivallerden ödüller almış bu çarpıcı belgeseli ne kadar kelimelerle ifade etmeye çalışsamda kifayetsiz kalır.Herkesin izlemesi gerek.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Çiçekler Adası’ {Ilha das Flores}, gerçekten de çarpıcıdır. Ben de -yorumsuz şekilde- izlenmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

  • paris-texas diyor ki:

    Le ballon rouge ( 1956 )
    Yönetmen:Albert Lamorisse

    2007 tarihli Hsiao-hsien Hou filmine de esin kaynağı olan, Cannes film festivalinde en iyi kısa film ödülünü kucaklayan Kırmızı Balon için ilk göz ağrım desem yeridir. Zira izledikten sonra bir şeyler değişti… Fonda Paris şehrinin harika resmedilişi ile metafor kullanımına bayıldığım bu kısa mütevazı olduğu kadar isyankârda.
    Ölmeden önce izlenmesi şart.


    Doodlebug (1997)
    Yönetmen: Christopher Nolan

    Büyük balık küçük balığı yer ! Nolan’dan etkileyici bir kısa.

  • paris-texas diyor ki:

    Carne-1991

    Diyalogdan ziyade monolog eşliğinde sürüp giden,yalnızlık temasının en iyi işlenildiği filmlerden.


    La Cabina-1972

    Bir telefon kulübesine hapsolan adamın yarım saatlik süresince kimseyle iletişime geçemediği ironik, gerilimli hikâyesi.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Hold Me While I’m Naked’ (1966) / George Kuchar

    Kenneth Anger, Stan Brakhage, Maya Deren, Andy Warhol vb. gibi Amerikan deneysel/avant-garde sinemasında önemli bir yer parselleyen George Kuchar’ın, onlarca kısa çalışması içerisinde en ünlü olanı. (“Ölmeden Önce Görülesi 1001 Film”de de yer bulmuştu.)

    Bir çiftin duştaki ateşli sevişme sahnesi ile ün yapmış, çıplaklığa sıkça başvuran, 17 dakikalık ve “fazlasıyla renkli” bir deneysel. Anlatmakla olmuyor, görmek gerek.

    Çatıdaki o antenler de neyin nesiydi öyle?

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘C’était un rendez-vous’ (1976) / Claude Lelouch

    Lelouch, bu 9 dakikalık ve tek plan çektiği ünlü kısasında, bizleri bir otomobilin sürücü koltuğuna oturtarak (1. kişinin bakış açısından) Paris’in caddelerini / ara sokaklarını turlattırır. Arabayı ise film süresince hiç göremeyiz.

  • paris-texas diyor ki:

    Guernica – 1950 (Robert Hessens – Alain Resnais)

    “26 Nisan 1937 günü Nazi uçakları, üç buçuk saat boyunca aralıksız Guernica’yı bombaladı. Şehir, yerle bir edildi. 2000 sivil insan öldü. Bu bombalama, sivil nüfusun üzerinde, patlayıcı ve yakıcı bombaların birleşmiş etkisini görmek için yapılan deneyin bir parçasıydı.” Filmden…

    İspanya iş savaşını anlatan tablo, 78 yapımı Kusturica’nın kısa metrajına da konu olmuştu.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Je Vous Salue, Sarajevo’ {Seni Selamlıyorum, Saraybosna – 1993} / Jean-Luc Godard

    Kısa filmden çok iki dakikalık bir video diyebiliriz. Bosna’daki etnik temizlik günlerinden fotoğraf kolajları ve Godard’ın yaşanan vahşete (ve sanatın rolüne, duyarsızlığa vs.) dair aşağıdaki monoloğu:

    “Bir bakıma, korku tanrının kızıdır, hayırlı cuma gecesi kurtarılan. Güzel değildir; aşağılanır, lanetlenir ve herkes onu reddeder. Ama yanlış anlaşılmasın, korku tüm fanilerin ızdırabına dadılık eder, insanlık için aracıdır. Zira, bir kural vardır, bir de istisna. Kültür kuraldır ve sanat istisnadır. Herkes kuralı konuşur: sigara, bilgisayar, tişört, tv, turizm, savaş… Kimse istisnayı konuşmaz. O konuşulmaz, yazılır: Flaubert, Dostoyevski… Bestelenir: Gershwin, Mozart… Resmedilir: Cézanne, Vermeer… Filme çekilir: Antonioni, Vigo… Ya da, yaşanır ve yaşama sanatı haline gelir: Srebrenica, Mostar, Saraybosna… Kural, istisnanın ölümünü istemektir. Böylece kültürel Avrupa’nın kuralı, hala serpilen yaşama sanatının ölümünü örgütlemektir.
    Yolun sonuna gelindiğinde hiç pişmanlık duymayacağım. Bir çok insanın çok kötü yaşadığını, bir çoğunun da çok iyi öldüğünü gördüm.”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Khaneh siah ast’ {The House is Black – 1963}

    Ömrü Jean Vigo kadar kısa olmuştur kadın şair Forugh Farrokhzad’ın. 20 dakikalık bu kısa, onun yönettiği tek filmdir.

    Bir sınıfta tanrıya şükürlerle başlayan Ev Karadır, bir belgesel. “Cüzzamlılar”a adanmış bir belgesel. Cüzzamlıları evde, okulda, hastanede, kırsalda ve köy meydanlarında yakalayan kamera; bu tecrit edilmiş haldeki insanların günlük yaşamlarını bir Cinema verite gerçekliğinde gözler önüne seriyor. Yüzlere ve çeşitli uzuvlara yapılan zoomlar ise kimi zaman ürpertici olabiliyor.

    Ev Karadır, erken dönem İran Sineması’nın öncü filmlerinden biri.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Toute la mémoire du monde’ {Dünyanın Tüm Belleği – 1956} / Alain Resnais

    Alain Resnais, Yeni Dalga hareketi içerisinde “auteur” kimliği bulunmayan nadir üstadlardan biridir. Onun erken dönem filmlerinde sık sık vurgulanan bir tema vardır. Geçen Yıl Marienbad’da, Gece ve Sis {Nuit et brouillard} ve Hiroşima Sevgilim adlı üç filminin de ortak özelliğidir bu tema: “Hafıza”…

    Dünyanın Tüm Belleği’nde de yine hafızalara sesleniliyor. Ancak bellek salt görsel/işitsel değil bu kez. “Yazılı” da… 20 dakikalık bu belgesel aracılığıyla ‘Bibliothèque nationale de France’de yani Fransa Milli Kütüphanesi’nde bir seyre çıkıyoruz. Hareketli ve kaydırma tekniği kullanan bir kamera, bu dev kitaplığın içerisinde rehber görevi ifa ediyor. Bize kat kat kitaplığı gezdiriyor. Çoklukla içini, bazen de dış cephesini. Narrator dedikleri dış ses ile de kitaplığın tarihinden çalışma usülüne, dünya için öneminden mevcut külliyatına (sadece kitaplardan oluşmayan bir külliyat bu) dek bilgiler veriliyor. Bir sahnede henüz basılmamış çok değerli el yazmalarının varlığından haberdar oluyoruz.

    Darısı bizim sinemacılara diyelim mi…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Katok i skripka’ {Silindir ve Keman – 1961} / Andrei Tarkovsky

    Şu bir gerçek ki; mensubu bulunduğumuz sosyal zümre, bütün yaşantımıza yön veren asli unsurdur. Hayatımız boyunca kimlerle arkadaşlık kuracağımızı da çok kez mensubu bulunduğumuz zümre belirler.

    Silindir ve Keman, işte bu şemanın arkadaşlık kurma ayağını yıkan filmlerdendir. İyi bir muhitte yaşayan, özel keman dersleri alan, sütünü annesi kaynatmadan içmeyen, 7 yaşındaki erkek çocuğu Sasha ile bir yol inşaatında silindir şoförü olarak çalışan, ucuz/filtresiz sigara içen, alt sınıfa mensup işçi Sergei’nin masumane arkadaşlıklarını izlemiştik. İkisinin de birbirlerinden öğrenecekleri şeyler vardır. Ne yaş engeli, ne kültür farkı, ne de sınıfsal uçurum… Onlar, “kozalarını” yırtmışlardır. Bir günlüğüne de olsa…

    Filmin bana göre en etkileyici sahnesi, virane bir binanın küre şeklindeki balyozlarla yıkıldığı andır. Köhne bina yıkılır, arka planda gökdeleni andıran kocaman ve ışıl ışıl bir yapı belirir. Filmlerinde otobiyografik öğelere yer verdiğini bildiğimiz yönetmen, adeta ülkesindeki “değişimi” istiareler gibidir.

    Tarkovski’nin -İvan’ın Çocukluğu’na giriş olarak da görülebilecek- bu 40 dakikalık kısası ya da orta metrajı, onun VGİK’i bitirme teziydi. Film, kurgusal ve teknik yönlerden çok sağlamdı. Ve şunu da görmüştük ki, “su birikintileri” Tarkovski’nin olmazsa olmazlarındandır.

    Ben ‘Chapaev’i izlemeye gidiyorum…

  • okaliptus80 diyor ki:

    “Biz ne ölüyüz, ne sağ. Ne ölü, ne sağ; arada. Türkiye’de şu kadar nüfusu varmış, kalabalıkmış. Olsun, bizcesine biz de yaşıyoruz. Çok aydın fikirliyiz ama fakir misin, beş tane kitap yutsan cahilsin. Var mı pulun? Cümle alem kulun. Yok mu pulun? Cehennemdir yolun.”

    - ‘Tahtacı Fatma’ (1979) / Süha Arın

    Ülkemiz belgesel sinemacılığının Joris Ivens’i, Süha Arın. Özellikle eski Anadolu uygarlıklarına dair çektiği belgesellerle tanınır.

    Yaklaşık yarım saatlik bir çalışma Tahtacı Fatma. Folklorik bir açılıştan sonra, meslekten bile sayılmayan “tahtacıların”, bu orman emekçilerinin dünyasına davet ediyor bizi.

    Film, geldiği yılın da etkisiyle, politize. Düzene dair, haksızlığa ve sömürüye dair kelamlar ediliyor. Hızar sesleri ve tomruk görüntüleri eşliğinde, ormancı ailemizin üyeleri teker teker söz alıyor, meramını anlatıyor.

    Ama kulaklarda en çok küçük Fatma’nın sözleri yankılanıyor…

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘The Incredible Turk’ {Muhteşem Türk – 1958}

    Amerikalılardan, 30 dakikalık bir Atatürk belgeseli.

    Yeni bir ülkenin kuruluşunu, dönüşüm hamlelerini ve Atatürk’ün çok özel görüntülerini (Florya Deniz Köşkü’nde yüzdüğü ve kumsalda sereserpe uzandığı bir sahne de var) karelere yansıtan bir belgesel. Görüntüler, iyi bir arşiv niteliğinde.

    Cumhuriyeti ve inkılapları överken, yer yer Sovyet karşıtı bir tutum da kendini belli ediyor.
    Müttefik Türkiye’ye bir güzelleme yapalım, safları sıklaştıralım diye düşünmüş olacaklar.

    Filmin bir yerinde Mahzuni Şerif’ten ‘Sarı Saçlı Mavi Gözlüm’ türküsü çalar. Bunu biz monte etmişiz galiba.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Skizbe’ (1967) / Artavazd Peleshian

    Ermeni yönetmenin, 1917 devriminin 50. yılı anısına çektiği 10 dakikalık arşiv görüntüleri (bir sahnede Lenin katafalktadır).

    İşçiler, kitleler, şehir, sanayi hamleleri ve savaşlar… Çok hızlı bir kurguyla, kolaj gibi tekrarlanıyor ve “insan yüzüne” bağlanıyor.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Shilde’ {Temmuz – 1988} / Darezhan Omirbayev

    23 dakika sürüyor ama verdiği sinema keyfi dakikalarla ölçülemez.

    Pastoral güzelliklerle çepeçevre bir köyde, iki çocuğun peşine takılıp götürüyor bu nefis minimal. Akşam sinema salonunda bir film oynayacaktır ve çocuklar, bilet parası bulmak zorundadır.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Neighbours’ {Komşular – 1952} / Norman McLaren

    “Neyi paylaşamıyorsun ey insanoğlu!” çığlığı gelmiş. Kanada’dan gelmiş. 8 dakikalık hoş bir yarı animasyonla.

    İki kulübenin tam orta hizasında bir çiçek açar. Ev sahibi 2 komşu, çiçeği paylaşamaz. Sınır kavgası, çok kötü sonuçlanacaktır… Savaşların kazananı yoktur. Açgözlülük kötüdür.

    Kanadalı yönetmenin 80′e yakın kısası varmış.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Gadajace glowy’ {Konuşan Yüzler – 1980} / Krzysztof Kieslowski

    Üstadın 15 dakikalık izlenesi belgeseli.

    Farklı yaşlardan (1′den 100′e) ve meslek gruplarından insanlara, “kim oldukları” ve “hayattan beklentileri” soruluyor. İdealler/mizaçlar değişmekle birlikte, “insanın insanı öldürmediği, kötülüğün olmadığı bir dünya” düşü ağır basıyor. Bir karamsarlık hali de seziliyor. İnsanlar bezgin, dertli. Kieslowski, yine duygu’lara sesleniyor; bir yandan da döneminin genel resmini çiziyor.

    Cevaplayanların yaşları, düzenli olarak artmaktadır filmde.

    1900 doğumlu kadının verdiği cevapsa, yönetmenin felsefesini özetler gibidir:
    “Ben hümanistim. Benim hayatım mahkumlarla geçti. Artık eminim ki en önemli şey, insan hakları ve adalet. Kişilik hakları, özsaygısı ve saygınlığı. Dileğim ise, kendim ve dünya için huzur.”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Larisa’ (1980) / Elem Klimov

    Klimov’un, eşine duygu yüklü vedası…

    “Ah keşke bu kadar genç ölmeseydi” dediğimiz yönetmenler vardır. Tabii dürüst olmak gerekirse, daha ziyade bencilce bir hayıflanmadır bu. Zamansız ölüm’ün, soframızdan -muhtemel ve yeni- başyapıtları çaldığını düşünürüz (insanoğlu haris, ne yaparsın). Yaptıkları yapacaklarının teminatı olan yönetmenlerdir çünkü.
    İlk akla gelenler;

    Vigo
    Kieslowski
    Murnau
    Becker
    Andrzej Munk

    ve elbette Larisa Shepitko. Ruhsal betimlemeler ustası ve Tarkovski’nin -neredeyse- kadın muadili. 1979′da (başyapıtının üzerinden 2 yıl geçmiş), meslektaşlarıyla çıktığı araba yolculuğu, ölüm yolculuğu olmuştu. Hayat işte. Henüz 41 yaşındaydı. Yarım kalan filmi tamamlamaksa, eşinin boynunun borcuydu elbet: ‘Proshchanie’ (Elveda – 1983).

    Elem Klimov, bu 20 dakikalık belgeselde, kaybettiği eşine bir borç daha ödüyor. Meleğini çok yönlü anıyor, belgeliyor, iyiden iyiye “ölümsüzleştiriyor”. Özel fotoğraf kareleriyle, hem insani hem mesleki yönüyle, tanıklıklarla, nihayet filmlerinden sahnelerle (‘Tırmanış’, ‘Kanatlar’ ve ‘Ty i ya’)…

    Duygu yüklü bir filmdir Larisa. Bilhassa son dakikaları.

    O ağacın altında, huzur içinde uyu.

    ***

    Larisa Shepitko’yu, 57 yapımı sessiz kısası ‘Zhivaya voda’ ile şöyle alalım: (bir Joris Ivens etkisi gözlemleniyor)

    https://www.youtube.com/watch?v=1MFPV0EMLn0

  • okaliptus80 diyor ki:

    Maurice Pialat, 1964 senesinde Türkiye’ye gelmiş ve hepsi de İstanbul’u belgeleyen 5 kısa’ya imza atmış (bir de Kırkpınar Güreşleri izleten ‘Pehlivan’ var arada).
    Galata Köprüsü’nden cami’lere, Kapalıçarşı’dan Rumelihisarı’na daha çok tarihi yarımadayı çekmişler. Çeperleri ve emekçileri de unutmamışlar, kamera mahalle aralarına giriyor bol bol. Tabii o kadarla da kalınmıyor. Bir sünnet töreni bile var. Hoş bir nostalji özetle.

    Filmler;

    - ‘Istanbul’ (1964)

    - ‘La corne d’or’ (1964)

    - ‘Maître Galip’ (1964)

    - ‘Byzance’ (1964)

    - ‘Bosphore’ (1964)

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Ako’ (1965)  / Hiroshi Teshigahara

    Savaş sonrası gelen asılı kalmışlık ve karmaşa hali, biçimci bir üslup, bilinçaltı, düşte olma hali, sanki terkedilmiş mekanlar… Klasik Teshigahara kısacası. Pişman etmez.

    Filmden: “Seks, tanrı gibidir. Doğduğun andan itibaren tamamen yalnızsındır.”

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Te’ (1963) / Istvan Szabo

    Szabo, 60′larda Fransız Yeni Dalgası’nın yoğun tesiri altındadır. Görmek isteyenler, hayatlarından bir 10 dakikayı ayırabilirler sanırım. Diyalog iki cümleyi geçmediği için altyazı yokluğu sorun oluşturmuyor.

    https://vimeo.com/121717467

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler