Bir Sahne Var Aklımda, Oyuncular Sanki Biziz…

Yağmur altında dans eden adamlar, perde arkasında elinde bıçak bekleyen suretler, ayın önünden geçen bisikletler, makine çarklarının arasından geçenler, saatin yelkovanına asılı kalanlar, Ölüm’le satranç oynayan şövalyeler, nükleer bomba sırtında rodeo yapanlar; unutulmaz diyaloglar, monologlar, tiradlar…

Gelin, bu başlık altında unutamadığımız sahneleri paylaşalım.

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

“Bir Sahne Var Aklımda, Oyuncular Sanki Biziz…” bu yazı hakkında 14 yorum var

  • oscar1895 diyor ki:

    Psycho {Sapık – 1960}/ Alfred Hitchcock

    Bu filmi görüp de duş alırken, perdenin hemen ardında eli bıçaklı birinin varlığını düşünüp de korkmayan yoktur herhalde. Janet Leigh patronundan çaldığı parayla şehirden kaçarken mola vermek için Bates Motel’i seçiyor. Bütün zamanların en ürkütücü motelinde Norman Bates’le tanıştıktan hemen sonra duş almak için banyoya giriyor Leigh. Duşakabinde banyo keyfi yaparken aniden perdenin ardından elinde bıçak bir suret belirir. Leigh’in çığlıkları Bernard Herrmann’ın ürkütücü müziğiyle karışır ve insanın kanını donduran bir bıçaklama sahnesi izleriz. O ana dek filmimizin merkezinde olan anti-kahramanımız kanlar içerisinde yere devrilir. Suyun akış yönüyle beraber küvetin deliğine doğru akar kamera. Oradan Leigh’in buz gibi bakışlarına geçiş yapılır. İşte sinema tarihinin en çok taklit edilen, en ürkütücü sahnelerinden biri böylece tamamlanmış olur.

    (dipnot: Hitchcock filmi tamamladıktan sonra, bu sahne yüzünden film sansür kuruluna takılmıştı. Leigh’in göğüs uçlarının göründüğü gerekçesiyle geri gönderilen filmin hiçbir yerine müdahele etmeyen Hitch amca o sahneyi değiştirdiğini öne sürerek filmi yeniden gönderir. Sonuç, elbette ki olumludur.)

    ————————————————————————————————–

    Lawrence of Arabia {Arabistanlı Lawrence – 1962} / David Lean

    Büyük bir film olmasına rağmen, o zamanlar henüz çok da tanınmamış oyuncuların yer aldığı filmin en büyük yıldızı, kuşku yok ki çölün bizzat kendisiydi. Artık klasikleşmiş bu sahnede, Omar Sharif önce uzaklarda bir nokta şeklinde belirir. Sonrasında kameraya doğru sonu gelmezcesine devesini dört nala sürer. 1989 versiyonunda daha da uzun süren bu sahnenin sonunda Sharif nihayet belirginleştiğinde seyircinin hiç de beklemediği bir şey olur. Sharif, tüfeğini çekip Lawrence’ın haşimi dostunu vurur. Böylece, yıllar boyunca aklılardan çıkmayacak bu sahne, sinema literatürüne geçer.

    ——————————————————————————————————-
    2001: A Space Odyssey {2001: Uzay Macerası – 1968} / Stanley Kubrick

    Önce karanlık vardı…Sonrasında tamamen ilkel bir yaşam. Ve insan, araç kullanmayı keşfetti. Bir avuç suyu paylaşamayan maymun insanlar, ilk defa alet kullanmayı bir başkasını öldürürken keşfediyor. Ardından uçsuz bucaksız sorularla baş başa kalmamıza; evrenin dipsiz boşluklarında nefes kesici yolculuğa çıkmamıza vesile olan monolit beliriyor. İşte o zaman farklı bir çağa geçmenin zamanı geçmiştir. İlkel insan kemik parçasını havaya atar. Havada süzülen kemik parçasından uzayda süzülen gemilere gelmiştir süreç. Böylesine etkileyici geçişlere çok az şahit olduk.

    ——————————————————————————————————–

    Butch Cassidy and the Sundance Kid {Sonsuz Ölüm – 1969} / George Roy Hill

    Birbirinden çekici iki anti-kahramanımız Butch ve Sundance o meşhur final sahnesinde, neredeyse bütün Bolivya ordusunun karşısına çıktıklarında çok da fazla şanslarının olmadığını en az seyirci kadar farkındadırlar. Ancak o anda bile ‘yeni bir başlangıç’ planları kurarlar ve bu inançla çıkarlar çatışma sahasına. İşte o an ekran donar. Donmuş bir an içinde sonsuza kadar var olurlar. Hem kim bilir, belki Butch gerçekten de oradan kurtulmanın bir yolunu bulur.

    ———————————————————————————————————–

    Taxi Driver {Taksi Şoförü – 1976} / Martin Scorsese

    ‘’You talking to me?’’…Travis’in aynanın karşısına geçip tabancasıyla kendine meydan okuduğu bu sahnede en çok De Niro’nun parmak ısırtan performansını alkışlamak gerek. Bu unutulmaz monologun ortaya çıkışıyla beraber, dengesiz bir karakter olan Travis artık tamamen yoldan çıkmıştır. Kendine seçeceği kurbanların karşısında takınacağı tavırların provasını yaparken öylesine kendinden geçiyor ki, tabancasını çıkarıp kendine doğrultma girişiminde bile bulunuyor. İşte o unutulmaz monolog:

    Bana mı dedin?
    Başka kime demiş olabilirsin?
    Bana mı dedin?
    Burada benden başka kimse yok.
    Sen, kiminle konuştuğunu sanıyorsun?
    Ya, öyle mi?
    Dinleyin, adi herifler, pis serseriler.
    Bu adam, artık size eyvallah demeyecek.
    İzin vermeyecek
    Dinleyin, orospu çocukları, adi herifler.
    Bu adam artık size eyvallah demeyecek.
    Bu adam pisliğin, serseriliğin, köpeklerin, adiliğin karşısında.
    İşte karşı duran bir adam.
    İşte…
    Sen öldün.

    ————————————————————————————————-

    Voksne Mennesker {Tutunamayanlar – 2005} / Dagur Kari

    ‘Tutunamayanlar’ın temsilcisi Daniel, nihayet kendine uygun birini bulur. Ne var ki, daima sorumluluktan kaçan Daniel daha önce hiç tatmadığı bu duygulara rağmen, garsondan buluşma yerine gitmeyeceğini Franc’e iletmesini ister. Bütün masumiyetiyle onu bekleyen Franc tam kötü haberi alacakken Daniel ne olduğunu anlayamadan soluğu onun yanında alır. İşte o an daha önce sinemada hiç ama hiç tatmadığımız bir duyguyu yaşatır bize o sahne. Hepimizin tattığı; fakat ifade edilmesi güç bir durum, Kari’nin karelerine işte böyle yansır…

    ‘’Dagur Kari Usulü Aşk Tarifi’’

    Franc : Bana gelemeyeceğini söyledi.

    Daniel : Adam kafadan hasta.

    Franc : Bir sorun mu var?

    Daniel : Şeyy…

    Franc : Ne oldu?

    Daniel : Sanırım grip oluyorum.

    Franc : Nasıl hissediyorsun?

    Daniel : Başım dönüyor, normal duymuyorum. Sanki bir balonun içindeyim.

    Franc : Kulak iltihabı olabilir mi?

    Daniel : Hayır, çünkü midem de ağırıyor. Ne olabilir ki…

    Franc : Belki de dünyanın en eski hastalığıdır.

    Daniel : Verem mi?

    Franc : Hayır…Hayır, hastalıkların en güzeli.

    (Öpüşürler)

    Franc : Geçti mi?

    ————————————————————————————————————

    A Ay – 1988 / Reha Erdem

    Reha Erdem’in bu ilk uzun metraj filminin en can alıcı sahnelerinden birisidir. Yekta gördüklerinin gerçekliğini Nura’ya da kanıtlamaya çalışır; fakat beceremez. Yekta öylesine sarsılmıştır ki, adeta haykırır cümleleri. Tam o sırada Reha Erdem kamerasını usulca zoom yapar. Bir an için Yekta’nın Nura’ya değil de bize karşı haykırdığını düşünmekten alıkoyamayız kendimizi. Sonrası mı, ekran kararır (replik devam eder) ve biz işte o zaman Erdem’in elleri öpülesi bir yönetmen olduğunu ve yedinci sanatın kudretini bir kere daha hatırlamış oluruz.

    ”Gör Diye!
    Ne diye bunca zahmet?
    Göstermek daha mı önemli?
    Her gördüğünü gösterebiliyor musun?
    Söylesene, her gördüğünü gösterebiliyor musun?
    Rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun?
    Işığın yetiyor mu?
    Netliğini ayarlayabiliyor musun?
    Görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun?
    Hem, ne göstereceksin?
    Haberleşmek için mi?
    Kimlerle?
    Kendinle habersiz kaldın mı hiç?
    Gösterilemeyen şeyler görüyorum ben.
    Gör, sadece gör!”

  • mavi diyor ki:

    Dancer in the Dark [ Karanlıkta Dans ] /Yönetmen : Lars Von Trier

    Filmde aslında çok fazla sahne var anlatılmayı hak eden. Beni en çok etkileyen ve gözlerimden yaşlar süzülmesine neden olan sahne ise Selma’nın ölüme gittiği sahne. İlk başlarda gitmek istemez Selma darağacına, ayakları bir türlü kalkmaz, ona yardımcı olan gardiyanında desteği ile ilk adımı atar dudaklarında bir şarkı mırıldanarak ve attığı her adımı sayar. İşte gelmiştir onun canını acımasızca alacak olan o idam sehpasına kollarından, bacaklarından bağlarlar ve kafasına siyah bir çuval geçirirler fakat; birden bire çığlık atmaya başlar Selma. Sonunda çıkartırlar çuvalı Selma’nın başından (ne kadar acı bir sahne ölüme giden kadın nefes almakta zorlandığı için başındaki çuvalın çıkartılması için çığlık atıyor) ölmek istemez Selma, halbuki kayıtsız şartsız kabul etmiştir ölümü en çok değer verdiği varlığı oğlu için… birdenbire bağırmaya başlar Selma oğlunun ismini. Ondan gelen ve duymayı çok arzuladığı haberi alınca artık şarkı söyleyerek karşılar ölümü…

    Kaç Para Kaç / Yönetmen : Reha Erdem

    Sıradan bir hayata sıra dışı bir şekilde giren bir para ve bu durumla baş etmek zorunda olan bir adam ve onun psikolojisi . Reha Erdem filmlerini seviyorum bu film ise bana göre Türk Sineması’nın baş yapıtları arasına girebilecek bir film. Filmdeki bir sahne ise oldukça hoş. Bulduğu parayı dükkanında bir çekmecede saklayan kahramanımız oldukça ilginç tavırlar sergilemeye başlar, dükkanda yalnız kaldığı zamanlarda çekmeceyi açar ve kendisine ait olmayan parayı seyreder sayar ve nasıl bu parayı harcayabileceğinin planlarını yapar ve bir gün yine böyle bir durumda iken aniden dükkana bir adam girer ve oda elinde tuttuğu parayı ağzına atı verir. Bu tarz sahneler sinemada çok fazla yer alır fakat; bu sahneye yada bu filme bir bütün olarak baktığımız zaman bir adamın içinden çıkılmaz bir hale gelen halet-i ruhiye sini görürüz.

    Edward Scissorhands [ Edward Makas Eller ] / Yönetmen : Tim Burton

    Ne talihsiz bir yarı makine yarı insan Edward. Bir kızı sever ama elleri yüzünden o kızın ellerinden bile tutamaz ama o eller ile bütün bir yıl boyunca kar yağdırmayı başarır. Üstelik sevdiği kızın güzeller güzeli bir heykelini yaparak. Unutulmazlar arasına girecek hatta çoktan girmiş olan bir sahnedir. Kim çoktan yaşlanmış ve yatağında yatmakta olan torununa Edward’ın hikayesini anlatmaktadır dışarıda ise çok güzel bir kar yağmaktadır tıpkı Kim yıllar önce genç bir kız iken yağdığı gibi. O karın altında dans etmiştir Kim, Edward da o sahneyi ölümsüzleştirmek için çok güzel bir buzdan heykel yapmıştır. Ve hala daha yapmaktadır…

  • hevi diyor ki:

    M (Mörder Unter Uns)(1931) / Yönetmen: Fritz Lang

    Film boyunca polislerin,dilencilerin,soyguncuların vs. hangi yolu izlemeleri gerektiğini,sokaktaki insanların nasıl da galeyana geldiklerini gördüğümüz için,ancak filmin sonlarında yakından tanıdığımız çocuk katili Hans Becker,onu yakalayan halk tarafından terk edilmiş bir binaya getirilir.Bir mahkeme kurulmuştur ve orada bulunan herkes onun kellesini istemektedir.Bize göre hava hoştur.Ne de olsa bu adam bir katildir.Ta ki o son tiradını söyleyene kadar.Filmin bu dakikalarında,içinden gelen kötülüğe karşı koyamadığını,kendinden kaçtığını haykıran katil,orada bulunanlara ve aslında adalet sistemine bir eleştiri getirmektedir.Ortaya,sinema tarihinin en etkileyici ve en iyi oynanmış tiradlarından biri çıkar.

    Zatoichi (2003) / Yönetmen: Takeshi Kitano

    Eski bir Japon efsanesinden yola çıkan filmde,yönetmen Kitano,geleneksel Japon tiyatrosundan bir parça kullanmasa,kelimenin tam anlamıyla ayıp olurdu.Filmin sonunda Zatoichi efsanesini pekiştirmek istercesine insanlar bir tiyatro oyununun sonundaki gibi mükemmel bir koreografiyle dans etmeye başlarlar.Bu olay,filmi ve tabii ki Zatoichi efsanesini daha da etkileyici kılar.

  • oscar1895 diyor ki:

    Değerli katkılarınız için teşkkürler arkadaşlar… Çok sevdiğim sahneleri eklemişsiniz. Bu arada sevgili hevi, benim için çok özel olan ‘M’ filmindeki o meşhur tiraddan bahsedince aklıma bizim sinemamızdan çok meşhur bir tirad geldi. Sevmeyeni yoktur herhalde…

    ——————————————————————————-
    Masumiyet – 1997 / Zeki Demirkubuz

    Yusuf: Çocuk neden sakat abi?

    Bekir: Doğuştan…Doğuştan denmez aslında. Hamileyken babasından ağır bir dayak yemiş.

    Yusuf: Babası nerede?

    Bekir: Sinop’ta.

    Yusuf: Hapisanedeki? Geçen gün Uğur Ablayı hapisaneye giderken gördüm.

    Bekir: Sevgilisi.

    Yusuf: Onun için mi bu şehirdesiniz?….Sen?

    Bekir: Uzun hikâye. Karışık.
    Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük.
    Mevlanakapı’da.
    Babası Zabıtaydı. Alkolik, hasta bir adamdı rahmetli. Erkenden de gitti zaten.
    Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu. Hacı babamyapmış bir şeyler.
    Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkini âşık etmiş kendine.
    Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa, hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi, gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş. Gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan. Nikâhlandık. İki taksi, bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım.
    Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar.Çorap yok. Üstünde açık bir bluz. Saçlar maçlar. Pırlanta anlayacağın! Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçiti benimle. Kanıma girdi o gün.
    Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma. Dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor’da kaftiden içeride o sırada. Bir gün süslenmiş püslenmiş zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye girdi, pastaneden çıktı, minibüs, otobüs geldik Sağmancılar’a. Benim içimde bir sıkıntı işi anladım tabi. Zagor’u ziyarete gidiyor. Bir tuhaf oldum. Piçi de kıskandım.
    Uzatmayalım, çaresiz evlendik ötekiyle. Bu arada Zagor içeriden çıktı. Sonra bir duyduk kaçmış bunlar. 6 ay mı, 1 sene mi? Kayıp. Hep rüyalarıma girerdi orospu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum.
    Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor. Biri polis. İkisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda 5 gün 5 gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle. Önce öldü dediler Zagor’a. Sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar.
    Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içeride. En iyisinden müebbet.
    Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyor. Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornavida yemiş gibi oldum. Çökmüş, zayıflamış bembeyaz bir surat. Ama bu sefer başka güzel orospu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle dimdik, konuşmaya başladı. Dedi “para lazım, çok para”. Zagor’a avukat tutacakmış. “İleride öderim” dedi. Esnafız ya bizde, “Nasıl?” diye sormuş bulunduk. “Orospuluk yaparım” dedi. “İstersen metresin olurum.” İçime bir şey oturdu. Ağlamaya başladım. Ama ne ağlamak. İşte o gün bir inandım orospuya tam 20 yıl geçti.
    Uzatmayalım,
    Zagor’a müebbet verdiler. Ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs… …o şehir senin, bu şehir benim cezaevlerini gezip duruyor.
    Orospu da peşinden.
    Sonunda dayanamadım, ben de onun peşinden.
    Önce dükkan gitti. Ardından taksiler. Karı terk etti. Peder kapıları kapattı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu tınmıyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup, yatıyor milletin altına.
    “Gel dönelim” diyeçok yalvardım. “Evlenelim, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız.”. Yok! Kancık köpek gibi
    izini sürüyor itin. Ne yaptı buna anlamadım.
    Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. Doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi.
    Bir keresinde döndüm, Biriyle evlenmiş bu, hamile. Beni, abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım.
    “Ohh” dedim. Kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş. Çocuk diyor, başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a.
    Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor yine. Hemen paketleyip Diyarbakır cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor yine. O halinle kalk git sen Diyarbakır’a. Üç gün ortadan kaybol.
    Herif kafayı yiyor tabii, dönünce bir dayak buna. Eşşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Durum hemen anlaşılmamış. Ortaya çıkınca, bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp, vın Diyarbakır’a. Zagor’un peşine. Allahtan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor.
    Ben o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum.
    Epey bir zaman böyle geçti.
    Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece, bir büyük ile eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabii. Bir ara gözümü açıp baktım karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk “Kalk abi, Diyarbakır’a geldik” diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır’dayım. Bir soruşturma. Kale mahallesi vardır oranın. Bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim?
    Görünce hiç şaşırmadı. Hiç bir şey demedik.
    O gece oturup düşündüm.
    “Oğlum Bekir!” dedim kendi kendime.
    Yolu yok çekeceksin.
    İsyan etmenin faydası yok.
    Kaderin böyle.
    Yol belli.
    Eğ başını, usul usul yürü şimdi.
    O gün bu gün, usul usul yürüyorum işte.

  • mavi diyor ki:

    Piyanist [The Pianist ] / Yönetmen : : Roman Polanski 2002

    Harabeye dönmüş şehrin sokaklarında dolaşan piyanistimiz kendisine sığınacak bir yer bulur, harabeye dönmüş bir otel odası. Çok soğuktur ve donmamak için bir şeyler yapması gerekmektedir. Hayal etmeye başlar, ellerini piyanonun üzerinde dolaştırıyor ve sanki çalıyormuş gibi. Müziği kulaklarında duyar, biz izleyenlerde duymaya başlarız piyanistin kafasının içinde canlandırdığı müziği ve görürüz elinin altındaki hayali piyanoyu. Öyle bir müzik yükselir ki piyanistle beraber bizde kapılırız duygu seline…

    Baba 3 [The Godfather: Part III ] / yönetmen : Francis Ford Coppola 1990

    Baba artık yaşlanmıştır, elinde avucunda ne varsa yitirmiş ve doğduğu topraklara geri dönmek zorunda kalmıştır. Yaşlılık ve yalnızlık onu fazlasıyla yorgun düşürmüş ve insanladan olabildiğine uzaklaşmıştır. Öyle bir uzaklaşma ki ölümü bile tek başına bir sandalyenin üzerinde karşılayacaktır, yapayalnız… Beni fazlasıyla etkileyen bir sahnedir Baba 3 teki bu son sahne. Hem filmin son sahnesidir hem de hayatın. “İnsan ne oldum dememeli ne olacağım demeli” dedirten, şaşalı bir hayatın sonunda hayata vedanız doğduğunuz köyde yalnız başına bir sandalyenin üzerinde olabilir…

    Umut / Yönetmen: Yılmaz Güney 1970

    Çaresiz bir baba umudun peşine düşer çocuklarına yiyecek bir şeyler alabilmek için. O kadar çok dolaşır ki yanındaki yol arkadaşı ve onlara umut dağıtan bir adamla sonunda bir ovaya varır ve başlar kazmaya, o ağacın dibi, bu derenin kenarı derken umudu aradığı çukurlarda umutsuzluk tokat gibi vurur yüzüne. Unutulmaz bir filmin unutulmaz bir sahnesi insan umud ettiği sürece hayata tutunabiliyor umutlar tükendiğinde ise iş cinnet boyutuna ulaşıyor işte bunu çok çok güzel bir dille anlatmış bir film ve o filmden bir sahne…

  • November76 diyor ki:

    İklimler {2006} / Nuri Bilge Ceylan

    Bir kadın ve bir erkek, sahilde oturmuşlar. Kadın denize girip yüzmeye başlıyor, adam oturduğu yerden kadına ayrılmak istediğini ne şekilde söyleyeceğini prova ediyor. Kamera ile birlikte bir yüzen kadını bir adamın yüzünü görüyoruz. Sonra kamera profilden adamın yüzüne odaklanıyor, biz de adamın kurduğu cümlelere. Adam kenara kaydığında yanıbaşında kadını görüyoruz adamın ayrılık isteğine cevap veren.

    Harika bir kurgu…

  • okaliptus80 diyor ki:

    Bu zamanda tek maaşla geçinmek hakikaten zor zanaat. Her şey ateş pahası!

    Unutamadığımız sahneleri paylaşalım demişsin ya bu güzel başlıkta sevgili Oscar… Beni bu yaşıma dek en çok güldüren ve de bir yerli filme nasip olan sahneyi paylaşayım o halde. Hiç “unutamadığım” ve her aklıma geldiğinde yüzümde ufak da olsa muhakkak tebessüm oluşturan o sahneyi…:)

    ‘Çıplak Vatandaş’ (1985) / Başar Sabuncu

    Medya simsarlarının diline doladığı Çıplak Vatandaş’ımız da (Şener Şen) tek maaşla geçinemeyenlerden… Limon tezgâhı açmaktan, stadyumlarda forma/şapka satmaya, bozacılıktan (az daha enselenecekti, sen git bula bula patronun evini bul boza satacak:) lokantada komilik yapmaya dek uzanan türlü serüvenler yaşayan Şener Şen, gitgide “tozutmaya” başlayacaktır.
    İşte, böyle bir tozutma evresi… İş yerinde, büyük patronun (Ekrem Dümer idi.) huzurundadır kahramanımız. Patron, bir yandan telefonla konuşuyor, öte yandan da -otomatiğe bağlamış şekilde- Çıplak Vatandaş’ın art arda önüne koyduğu “belgeleri” imzalıyor. Ancak o da ne! Kahramanımızın imzalatmak için sunduğu ve patronun da bakmadan imzaladığı şeyler belge falan değil. Düpedüz porselen tabak bunlar! Belli ki lokantadan getirdiği tabaklar.:) Ekrem Dümer’in durumu geç de olsa fark ettiği an Şen’e bir bakışı vardı ki…

  • Rashomon diyor ki:

    ‘Paths of Glory’ {Zafer Yolları – 1957} / Stanley Kubrick

    Albay Dax’ in siperler boyunca yürüdüğü sahneler oldukça etkileyiciydi. Yine kurşuna dizilecek askerlerin psikolojik durumlarının verildiği sahneler iyiydi.

    ‘Johnny Guitar’ {1954} / Nicholas Ray

    Yıllar sonra karşılaşan Vienna ile Guitar’ ın yapmış oldukları konuşmaların (diyaloglar çok iyiydi) yer aldığı sahneler benim çok hoşuma gider.

    ‘Bronenosets Potyomkin’ {Potemkin Zırhlısı – 1925} / Sergei M. Eisenstein

    Odessa merdivenlerindeki katliama uğrayanların yer aldığı sahneler son derece etkileyicidir.

    ‘Ladri di biciclette’ {Bisiklet Hırsızları – 1948} / Vittorio De Sica

    Babasının bir başkasının bisikletini aldığı sahne ve bu sahnede çocuğun yüzündeki önce hayal kırıklığı sonrasında ise babasına sevecen bir şekilde baktığı sahne.

    ‘Les parapluies de Cherbourg’ {Cherbourg Şemsiyeleri – 1964} / Jacques Demy

    Birbirlerini çok sevmelerine rağmen ayrı kalmış iki sevgilinin yıllar sonra bir gün karşılaştığı sahne oldukça şiirsel ve bir o kadar da etkileyiciydi.

  • mavi diyor ki:

    Dead Poets Society { Ölü Ozanlar Derneği } 1989 / Peter Weir

    Önce sınıfta çocuklara önlerindeki kitabın ilk sayfasını açmalarını ister, sonra bir öğrenciden okumasını rica eder. Öğrenci okudukça oda tahtaya şiirin denklemleri ile ilgili çizimler yapmaya başlar. Sanırsınız ki bahsettiği şey şiir değil de bir matematik problemi ve birden sınıfa döner ve kitaplarının sayfalarını yırtmalarını ister. Önce ne yapacaklarını şaşıran öğrenciler teker teker yırtmaya başlarlar sayfaları ve öğretmenleri, onlara şiirin matematik gibi denklemlerden değil, duygulardan ibaret olduğunu anlatan nefis bir konuşma yapar ve sözlerine şu cümle ile son verir “ Sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir” o andan itibaren sınıftaki bir çok öğrencinin dünyaya bakışı değişmiştir…

    Söz Ölü Ozanlar Derneğinden açılmışken bir sahne daha yazmadan edemeyeceğim…
    Artık öğretmenin bu okuldaki vakti dolmuştur, her özgür düşünen insan gibi o da içinde bulunduğu toplum tarafından dışlanmış adeta atılmıştır. Gitmeden önce kendisinin yerine onun dersine giren öğretmenin ders verdiği sırada son birkaç eşyasını almak için sınıfa girer, eşyalarını alır ve sınıfı yavaş yavaş terk etmeye başlar işte tam o esnada sınıftaki bir çocuk ellerini çırpmaya başlar dudaklarında bir kelime ile “kaptan” ondan cesaret alan bir başka öğrenci, derken diğeri ve bütün sınıf sıraların üzerine çıkmış hem ellerini çırpıyor hem de “kaptan,kaptan” diye seslerinin yettiğince bağırıyorlardır. Kendilerine özgür düşünmeyi ve kendi fikirlerini savunmayı öğreten öğretmenlerine karşı son bir saygı duruşudur bu…

  • November76 diyor ki:

    ‘Judgment at Nuremberg’ {Nuremberg Mahkemesi – 1961} / Stanley Kramer

    İnsanlık tarihini, savaşları, soykırımları, politika, etik, adalet ve vicdan kavramlarını sorgulatan harika bir film.

    *********Sonu hakkında bilgi içerir!!!***********

    Filmin çok çarpıcı olan son sahnesinde diğer nazi yargıçlarından farklı olarak kendilerinin de sorumluluğu olduğunu düşünen onlara göre nispeten “daha vicdanlı” ve adalet kavramına daha bağlı olan yargıç, aynı zamanda nazilerin adalet bakanı rolündeki Burt Lancaster, mahkeme sırasında “Toplu ölüm emirlerinden bazılarından haberdardık, ancak bilmek istemedik.” demesine rağmen, mahkeme bitimi hücresinde hakime -Spancer Tracy- içini döker ve “İnanın toplu ölüm emirlerinden haberim yoktu, bilmiyordum” der.

    Hakimden gelen cevapsa müthiş; “Haksız yere verdiğin ilk idam kararında gerçeği biliyordun.”

  • mavi diyor ki:

    The Dark Knight {Kara Şövalye} 2008 / Christopher Nolan

    Joker oldukça vurdum duymaz ve yaptığı her kötülüğü sadece eğlenmek için yapan bir karakterdir. Bunu en iyi filmde önüne dağ gibi yığılmış milyonlarca dolar parayı üzerine benzin döküp yakışından anlıyoruz. Bana göre unutulmazlar arasına girecek olan bu sahne insandaki bir başka özelliği göstermekte, bazı insanlar hayatı amaçsız ve boşu boşuna yaşarlar. Öylesine gereksiz birer parazittir onlar, hayatta olsalar da olur olmasalar da Joker gibi. Yalnız bir filmdeki bir kötü karakter ancak bu kadar hırssız ve boş vermiş olabilir…Bu filmde Jokere dikkat!!!

  • oscar1895 diyor ki:

    ”Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmiyle ‘sinema tutkunları’nın gönlünde taht kuran yönetmen Ahmet Uluçay 55 yaşında tedavi gördüğü İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını yitirdi.

    Mehmet : (Parayı uzatarak) Al.

    Recep: Ne bu?

    M: Tıraş parası.

    R: Almam valla. Hakettin oğlum. Anasını ağlattın bizim saçların. Acemi nalbant gavur eşşeğinde öğrenirmiş, sen de bizim kafada öğrendin valla. Ben Nihal’in yüzüne nasıl bakıcam? Bu iş bitti sağdıç.

    M: Sen de o zaman küçük kızı sev oğlum bittiyse. Nasıl olsa sana yangınmış. Al şu paralarını.

    R: Almam. Hem ne biçim laf o? “Büyük kız olmazsa küçük kız”. Var mı bizim kitabımızda öyle? Ben Nihalsiz yaşayamam arkadaş. Valla yaşayamam. Bu gün de ceviz vereyim dedim, almadı. Sen alma şimdi.

    M: Almaz oğlum. O kızdan sana hayır gelmeyeceği zaten baştan belliydi. Al şu paralarını.

    R: Almam. Hem Nihal’den neden hayır gelmezmiş bana? Hem de nasıl gelir. Yapamadık anasını sattığımın sinemasını. Şimdi karpuzcu parçasıyız, tabi gelmez. Ben bi recisör olayım da görsün o.

    M: Rejisör olsan ne olcak aslanım? O kızın gözü yükseklerde.

    R: Ne yükseği? Kimmiş yüksek? Sinemacı olcez ya! Ne zaman büyür bu saçlar sağdıç?

    Bir limanda soluklanıyor şimdi. Gittiği yerde, gemiler yapmaya devam edecek…

  • okaliptus80 diyor ki:

    — Spoiler içerir —

    - ‘Les visiteurs du soir’ {Gece Ziyaretçileri – 1942} / Marcel Carne

    Carne’nin çok sevdiğim filmlerinden biridir bu fantastik Ortaçağ masalı. O sinematografik final sahnesi aklıma her geldiğinde ürperirim. Yeryüzüne inen şeytan, iki genç sevgiliyi kırsalda yakınlaşmış halde yakalar. Önce “yaklaşmayın” tarzında uyarır, aşıklar bu uyarıya aldırmayınca da onları bir anda heykele dönüştürür. Bu dönüşüm o denli hızlı gerçekleşir ki ürperirsiniz. Atından inen şeytan “eserine” doğru yönelir ama kalplerin hala atmaya devam ettiğini görür.
    Carne, bu filmi II. savaş yıllarında, Nazi faşizminin en yoğun hissedildiği bir dönemde çekmişti. Oradaki şeytan metaforik bir kullanımsa eğer (Hitler), kalplerin atmaya devam edişini de “umut hâlâ var” düzlemli okumak mümkün.

    - ‘Gölge Oyunu’ (1992) / Yavuz Turgul

    Kumru, Kumru’nun annesi, soygun girişimi vs… Tüm bunların bir rüya olduğunun anlaşıldığı o anı unutmak mümkün değil. Fotoğraf ise işin tuzu biberi olur.

  • okaliptus80 diyor ki:

    ‘Notre musique’ {Müziğimiz – 2004} filminde Godard’ın cömert oltasına bir aralık Türkiye de yakalanır. İsrailli gazeteci kızın röportaj sahnesinde söz siyasal islama geldiğinde, dönemin sıcak bir gelişmesine atıf yapılır: “Bir Türk başbakanı da minareleri süngüye benzetmişti.”

    Bu, “sanki biziz”e çok daha doğrudan çağrışımdır :)

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • +Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • +Yönetmenler