Bir “Paris’te Geceyarısı” değil ama zaten olmasın

‘To Rome with Love’ {Roma’ya Sevgilerle – 2012} / Woody Allen

 

Türler içinde komedi ve romantik komedi, özellikle modern sinemada (90′lardan itibaren günümüze kadar) eğlence sinemasına, nam-ı diğer ticari sinemaya daha “ait” durduğu için mi bilinmez çoğunlukla eğlencelik, gelip geçici, izleyenin belki güldüğü, ama sonrasında biri “beğendin mi?” diye sorduğunda “fena değildi” veya “bir süre sonra sarktı” “vasattı” vs. cevabını verdiği yapıtlar üretmiştir. Yine yönetmen sineması haricinde, başka bir deyişle usta yönetmenlerin ürettiği maalesef bir elin parmağını geçmeyecek modern klasikler hariç sanatsal, estetik kaygı taşımayan filmlerdir. Diğer sinefil, sinemasever arkadaşlarımı bilmem ama benim korkuyla yanaştığım bir türdür komedi. Hani birisi son yıllarda izlediğin en iyi komedi filmi hangisiydi? diye bir soru soracak olsa çok eskilere gitmem gerekir sanırım ve 90′lardan The Cable Guy (Baş Belası) diyebilirim örneğin.

Woody Allen’ın son filmi de birçok içi boşaltılmış komedi örneğinin arasından sıyrılıp üstte bahsettiğim o usta yönetmenlerin elinden çıkan nitelikli komedi filmleri kategorisine giriyor. En azından yakın gelecekte bu film kadar hem nitelikli, hem komedinin hakkıyla, layıkıyla altından kalkabilen hem de bu kadar zeki başka bir film kolay kolay beyaz perdeye uğrar mı? bilmiyorum.

Benim en çok dikkatimi çeken şey filmden ziyade filme gelen tepkiler oldu. Yurtdışını bilmiyorum ancak film ülkemizde çoğunluk tarafından beğenilmedi, hayalkırıklığı dendi, bir Midnight in Paris değil dendi, sabun köpüğü dendi, Woody Allen eski formunda değil artık dendi, bu sefer olmamış dendi, hatta filmi ırkçılıkla itham edenler bile oldu sosyal medyada.

 

 

Hayatımda bu kadar iyi yazılmış çok az komedi filmi izlemişimdir, ders niteliğinde diyeceğim ama Woody Allen’dan başka, bizzat kendi öğretse bile bu dersten yönetmenin yine kendisi dışında kimsenin geçebileceğini sanmıyorum :) Ben bu eleştirilerin hiçbirine katılmamakla birlikte en ufak bir kötü niyet taşıdığından şüphe duymadığım, son derece samimi ve belki de en önemlisi doğal, zeki, eleştirel ve sevimli bir filmle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

Roma’ya Sevgilerle’nin sıkletinde ancak Peter Sellers komedilerinden söz edilebilir, aşağısı kurtarmaz, o seviyelerde bir film. İtiraf etmem gerekirse izlediklerim içinde kişisel olarak en iyi Peter Sellers komedisi olduğunu düşündüğüm The Party (Parti) filminden bile daha çok beğendiğimi söyleyebilirim Woody Allen’ın çalışmasını. Günümüzdeki komedi örneklerinde olduğu gibi vasatlaşmayan, ağızda kabak tadı bırakmayan, sarkmayan, tıkır tıkır işleyen bir komedi var karşımızda.

Biraz filmin hikayelerinden ve karakterlerinden bahsedecek olursak:

Samimi olmam gerekirse biraz itici bulduğum Roberto Benigni’yi bu filmde sevdiğimi, hatta bu film ile sevdiğimi söyleyebilirim, müthiş bir performansa imza atmış ayrıca kendisi. Woody Allen işte böyle bir yönetmen! İnsana sevmediği oyuncuları bile iki saat içinde sevdirebiliyor! Benigni’nin canlandırdığı karakterin hikayesi açık seçik bir medya ve şöhret eleştirisi. Daha fazla detaya girip sürprizleri bozmayayım.

 

Jesse Eisenberg, Ellen Page ve Alison Pill üçlüsü arasında geçen hikayede Allen’ın gençleri ne kadar iyi ve doğru gözlemlediği ortaya çıkıyor ve üçlü aşk hikayesi, aldatma, baştan çıkarma gibi alt türleri mi diyelim ters yüz eden, sıkıcılıktan ve klişelerden nasibini almamış bir hikaye ortaya çıkıyor. En sevdiğim oyunculardan biri olan kült aktör Alec Baldwin’e adeta bir saygı duruşunda bulunurmuşcasına kadroya alınmasının bende bir tür “Expendables etkisi” yarattığını da söyleyeyim.

Alessandra Mastronardi’nin başını çektiği hikaye ise bir yanlış anlaşılmalar komedyası. Belki bu hikaye diğerlerinin yanında biraz zayıf kalıyor ama komedi olarak çok başarılı olduğunu teslim etmek şart. Saflık, masumiyet ve bu iki kavramın anti tezleri üzerine bir hikaye.

Penelope Cruz’un merkezde olduğu hikaye ise filmin “görsel şöleni” :) Çoğu sinefilin aklına Federico Fellini’nin kadınları gelecektir, filmi izlerken benim aklıma gelmedi, ancak bunu bir “istismar” veya “cinsel obje görevi gören karakter” yerine daha masum bir şekilde yorumlamakta mümkün ki ben öyle yapıyorum. Bir yönetmen bir kadını sırf hoş veya güzel bulduğu için bir güzellik abidesi olarak filminde ona yer veriyorsa bence bunda yanlış bir şey yok.

 

 

Filmin asıl bombası ise, evet henüz gelmedik, Fabio Armiliato’nun başrolde olduğu o inanılmaz hikaye! Ne kadar iyi yazılmış bir hikaye olduğundan mı bahsetmeli, komedyasından mı bahsetmeli, Woody Allen’ın mizah anlayışından mı dem vurmalı bilemedim. Bir insana “bak bu komik” derseniz belki ters teper ona komik gelmeyebilir, ama kendi adıma konuşuyorum bu hikaye bir komedi klasiği. Elbette diğer hikayelerin de bu hikayeden aşağı kalır yanı yok (özellikle Benigni’nin hikayesi)

Roma’ya Sevgilerle bir eğlence filmi, ancak bu mısır ve kola ikilisiyle birlikte yaşadığınız o lunapark eğlencelerinden biri değil. Daha farklı bir eğlence. Daha samimi bir eğlence. Daha mütevazı bir eğlence. Daha doğal bir eğlence.

Sonuç olarak beğenilmediğine şaşırmaktan ziyade üzüldüğüm bir film Roma’ya Sevgilerle. “Bir Midnight in Paris değil” eleştirileri dikkat çekiyor, ama öyle olsa taklit olurdu, tekrar olurdu.

 

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler