Batı Cephesinde Hala Değişen Bir Şey Yok!

Orijinal Adı: All Quiet on the Western Front {Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok}
Yönetmen: Lewis Milestone

”Kimi ibadet eder silaha. Güç ister, para ister
Kimine bir öğün, bir hırka. Bedel verir, ermek ister
Kiminin peşinden gelir, İtaat ettiği fikirler
Savaşa gider, ölmek ister
Nedir bu acele, Adam Biraz Bekle!”

Sinema tarihinin sesli döneminde çekilmiş ilk savaş karşıtı filmi olma özelliğini taşıyan film, dönemine göre çok şaşırtıcı bir atmosfer yaratmıştır. Öyle ki bugün bile bu filmin yarattığı etkiyi, çok az sayıda film yaratabilmiştir. Paths of Glory, Apocalypse Now, Full Metal Jacket, The Thin Red Line gibi destanların öncüsü olan film, tam da buhran döneminin can yaktığı ve seyircinin bir şekilde kaçmayı arzuladığı dönemde çekilmiş. Seyircinin gerçeklerle yüz yüze kalmasından çekinen dönemin iktidarları filme çamur atmaya, yasaklamaya kalkmışlardır. Naziler filmin gösteriminin yapıldığı yerlere sıçanlar koymuştur. Böylesine bir filmin Hollywood’un elinden çıkmış olması ise halen bizleri hayretler içinde bırakmaktadır.

Erich Maria Remarque’ın ”Im Westen nichts Neues” adlı eserinde uyarlanan filmin yönetmeni için Lewis Milestone’dan daha iyi bir seçim yapılamazdı herhalde. Giriş sekansında savaşı konuşan bir çiftin dış kapıyı açmasıyla beraber kamerasını Almanya sokaklarına çeviriyor. Yürüyüş yapan kahraman(!) askerleri görüyoruz, sonrasında yine kamerasını harikulade bir biçimde bir sınıfa yönlendiriyor. Körpecik beyinlere ülkeleri için savaşmanın, ülkeleri için ölmenin ne kadar kutsal bir vazife, bir borç olduğunu anlatan bir öğretmen var. Kahraman olmayı, üniformalarıyla kadınların ilgisini çekmeyi, ailesinin ya da halkın saygınlığını kazanmayı düşlüyorlar (ki yine bu sahnede de Mileston ustalığını konuşturmuştur) Önce eğitim sürecinden geçiyor askerler ve daha bu eğitim sürecinde hayal kırıklığına uğramaya başlamışlardır. Her şeye rağmen umutlarını yitirmezler ve gerçek birer asker olduklarında saygınlığa erişecekelerini düşünürler.

Filmin sinematografisi o kadar güçlüdür ki, sadece askerleri değil, seyirciyi de gerçek bir kabusun içine sürükler. Gerçek bir cehennemdir burası. Açlık, susuzluk, uykusuzluk gibi insanın en temel ihtiyaçlarının bile karşılığını bulamazlar. Yaralandıklarında götürdükleri hastaneler korku filmlerini andırmaktadır. Bomba sesleri altında uyumak istediklerinde sıçanların saldırısına uğrarlar; fakat sıçanlardan daha tehlikeli olan yine ‘insan’dır. Savaşın kim tarafından, hangi sebepten ötürü bile çıktığından bihaber gençler biraz geç de olsa insanın, insanın kurdu olduğunu anlarlar. Öyle ki bunu 150 kişilik bölük için yapılan; fakat yarısı savaşta öldüğünden ilk defa karınlarını doyurup absürd bir biçimde tartışmaya başlarlar.

Arkadaş gurubundan birinin ayağının kesilmesi üzerine arkadaşlarından biri, artık ihtiyacının olmadığını öne sürerek çizmeyi istiyor. İlk başlarda bizi şaşkınlık içerisinde bıraksa da, bunun gibi birçok grotesk iğrençliklere şahit olacağımızdan, zamanla alışıyor hatta bazen şaşkınlığı, korkuyu, acıma duygusuyla beraber zaman zaman gülmeye bile başlıyoruz.Hatta itiraf edelim Paul (Lew Ayres) ve Albert (William Bakewell)’ın yatalak olduğu hastanede tanıştıkları Hamacher’ın kafayı yemiş tavırları ya da Paul ve üç arkadaşının üç matmazelle beraber olmak için önce birini aralarında elemelerini gerektirdiği (öyle ya, savaşta ve aşkta her şey mübah) sahnelerde kahkahalarımıza hakim olamıyoruz.

Cehennemin ortasından kısa bir süreliğine evlerine döndüklerinde oraya da ayak uyduramazlar üstelik. Aslında hiçbir şey değişmemiştir. Değişen, savaşın gerçek yüzünü görüp olgunlaşan gençlerdir. Filmin o ana dek akan duygusu işte o an bir anda değişir. Sürekli sinir bozan sahnelerle karşı karşıya kalan seyirci o ana dek yer yer trajikomik bir film izlerken (bunu yaparken bir an bile olsun duygu sömürüsü bile yapmıyor) bir anda daha ağırbaşlı, daha ciddi tavrılar takınan bir film vardır karşımızda. Karakterlerle beraber biz de olgunlaşmışızdır artık. Yine okullarda körpecik beyinleri zehirleyen öğretmenini görüp öğrencilere savaşın gerçek yüzünü anlatmaya kalkışınca korkaklıkla, hainlikle suçlanıyor Paul. Tıpkı Paths of Glory’de olduğu gibi askerlere emirler yağdırıp, onları savaşa/cehenneme gönderen devletin ileri gelenleri keyif çatarken, kahraman olma hayalleri kuran genci yaşlılar da dışlar. İşin komik tarafı onu dışlayanlar, bütün bu savaştan sorumlu olanlar kendi aralarında bile tartışıp birlik olamıyorlar. Ait olamama duygusu içten içe kemirir Paul’u.

Her karesi gerçek bir sanat eseri olan film, hafızalardan asla silinmeyecek çok özel sekanslarla doludur. Paul’un düşmanını bıçakladıktan sonra onunla beraber aynı yerde sabahlamak zorunda kalması ve düşmanının yavaş yavaş ölümü. Paul’un kısa süreliğine eve döndüğünde küçücük oğluna asker kıyafeti giydirmiş bir anneye gözünün iliştiği sahne gibi harikulade sahneler mevcuttur filmde; fakat kelebeğe uzanmaya çalışan bir el ve sonrasında gelen kurşun sesi herhalde sinema tarihinin en unutulmaz en özel anlarından birisidir herhalde. 4 Dalda oscar adayı olup; en iyi film ve en iyi yönetmen ödülünü kucaklayan filmin üzerinden 78 yıl geçmesine rağmen hiçbir şeyin değişmemesi ise oldukça üzücü bir durum. Yani 78 yıl sonra bile hala batı cephesinde değişen hiçbir şey yok.

”Bu kadar süre içinde dünya bir şeyler öğrenir sandım. Ama şimdi bebekleri yolluyorlar ve bir hafta içinde tükenecekler. Cephede ya yaşıyorsundur ya da ölüsündür, hepsi Bu!”

Bu yazıyı paylaş:
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace

Yorumunuzu bildirin

Yazı hakkında yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Kategoriler
  • +2017
  • +Dosyalar
  • +DVD Köşesi
  • +Festival ve Seçkiler
  • Film Eleştirileri
  • +Genel
  • +Hacksaw Ridge
  • +Söyleşiler
  • Yönetmenler